June 23, 2018

Vesayeti Koruyamadım / Liberté İnşallah / Buzlu Çay (Az Sürahi)

Aman yarabbi bir apartman toplantısı oldu ki evlere şenlik, beni evden "Statükoya destek ver, vesayeti koru!" diye yollayan barbar kocam, hadiseleri dinleyince benimle gelmediğine pişman oldu. Her seçim önce coşup gaza geldiği için enerjisini boşaltacak yer arıyor, kavgalı toplantı çok uygun bir mecra olabilirmiş.

Apartmana yeni taşınan nifak tohumunu orta yaşlarda bir adam diye hayal etmiştim, emekli bir çift çıktılar. Adam televizyonda her gördüğünüzde saç baş yoldurtan tartışma programı yorumcusu gibi biri, kadın da Bayan Çavuşesku çıktı. Ben hayatımda bu kadar provakatör ve manipülatif iki insan görmedim. Adam beş kere filan "TABİİ BEN KÖYLÜYÜM! NE ANLARIM BEN? KÖYLÜYÜM BEN!" diye bağırdı. Canlandı mı gözünüzde? Kimse adama köylü filan demiyordu, zaten bir süre sonra "BEN 32 BİN KİŞİYİ YÖNETTİM!" diye de bağırdı, bilmiyorum ne 32 bini, ne biçim bir işi vardı adamın, merak da etmedim.

Yazmaya inanılmaz üşendiğim, inanılmaz saçmalıkta şeylerden avaz avaz kavgalar çıktı, bu ikisi baş rollerdeydi genelde.

Adam toplantıdan çıkarken özür diledi bağırdığı için, özrü yazıyorum size: "Kusura bakmayın bağırdığım için, özür dilerim. Genel Kurul'a saygım sonsuz. Tabii birbirimizi tanımıyoruz, biz yeni geldik, zamanla tanışırız ve iyi anlaşacağımızı umuyorum. Tabii bize hoşgeldiniz diyen olmadı, kabahat bizde, biz size gelip hoşbulduk demeliydik. Yapmadık, kusurumuza bakmayın. Peygamberimizin de dediği gibi...."

Bu tabii ki özür filan değil, bu "SİZİN BAŞINIZA BELA OLMAYA GELDİK!" demenin dolaylı bir yolu. "Huzur bulamadığımız gibi, huzur da vermeyeceğiz."

Üç saat sürdü bu, biter bitmez tüydüm. Apartmanın önünde bir sigara yaktım, yağmur yağıyordu, eve kadar öyle yürüdüm yağmurun altında. Allahım her şeyin bir çözümü var, kompleksli cazgıra çare yok gerçekten.

Tutanağı yazma işi bana düşmüştü, temize çekip emailledim biraz önce. Aslında adeta bir Antik Dönem yazıcısı gibi her alınan nefesi, uçan kuşu, vızıldayan sineği filan bile yazmıştım dün gece. Onları kırpıp standart tutanak haline getirdim, halbuki benim versiyonum daha heyecanlı bir okuma vadediyordu.

Biraz önce şunu gördüm:


Bu memleketin esprili, vicdanlı, özgürlük ve eşitlik talep eden, barış içinde yaşamak isteyen insanlarına güvenim tam. Bir yerlere geldik, umarım daha iyi yerlere çıkarız buradan. Ay böyle demeç verir gibi yazdığıma bakmayın, okuduğum her birazcık umut kırıntısı barındıran tweet'e ağlıyorum iki gündür, videolara ağlıyorum, burnum akıyor. Sanırım buraya kadar tutabildim kendimi, buradan sonrası sinir krizinin eşiğindeki kadınlar.

Buzlu çay yaptım.


Çamur gibi görünüyor çünkü içinde kayısı reçeli var. Ve sadece demden yaptım, üzerine bol buz ekledim. Reçeli ben yapmıştım, çay Hopa Koop normal siyah çay. Buzlu çayı içine şeker basmadan nasıl tatlandıracağız, sırf limonla içilmez bu filan derken aklıma dolaptaki reçeller geldi. Ay kesin ilk aklına gelen ben değilim tabii, neyse, bir miktar reçeli blenderden geçirip ılık çayla karıştırdım. Yarım limon sıktım, üç dilim de içine attım. Reçelde şeker yok mu? Var tabii ama en azından ev yapımı, asgari miktarda şeker koymuştum yaparken, ne bileyim, gene biraz daha iyidir belki.

Biraz baygın oldu, daha az reçel koyabilirmişim. Artık deneye yanıla şaaparım diye düşünüyorum. Sürahim 25 lira komşular, umarım bu sürahi meselesini böylece kapatıyorumdur.

Ay sabahtan beri süründürüyorum yazıyı, yollayayım da gidip dışarda oturayım, çatıları seyredeyim. Lütfen kimsenin başına bir şey gelmeden atlatalım yarını, oy kullanmaya mı hazırlanıyoruz düşmanla mı çarpışacağız belli değil, bu kadar manyakça yaşamak zorunda değiliz. Bunu değiştirebiliriz. Valla yapabiliriz.

Pazartesi görüşür müyüz? Valla görüşürüz gibime geliyor.

June 22, 2018

Bir Yastık, Gene Sürahi, Apartman Toplantısı

Şunu gördüm Twitter'da sabah:


Sinirlerim bozuldu. 40 yaşındasın, ünlü birisin, niye ağlaşıyorsun canım kardeşim, sanki ilk defa böyle bir şey oluyormuş gibi şoklar içinde bir de? Git yapış okuluna, herkes öyle yapıyor. Herkes bir ucundan yapışıyor her şeye, hayat böyle bir şey haline geldi, ben de bıktım ama geldi yani, durduramadık. En azından gidip siper olmayı deniyor insanlar. Ayh, yazarken bunaldım.

Bir de şu kızı bu yastıktan kurtarsınlar:


Dünyanın parası, her türlü imkan, sonsuz seyahat, partiler martiler ve fakat o yastık. Bikiniyi göstereyim ama tam da göstermeyeyim çünkü Türkiya. Yav at o yastığı kurban olurum, at. Bu da senin isyanın olsun. Memeyse meme, hepimizde var. Göbekse, o daha da çoğumuzda var.

Bütün suratsızlığımla sürahilerle kavga etmiştim geçen gün, Sevda bugün Paşabahçe'de 25 liralık sürahi bulup almış. Vallahi arkadaşlarımın iyi kalpleri olmadan ben bir hiçim. "50 liralık sürahileri ben mi uydurdum?" diye sordum, uydurmamışım, hatta 90 liraya da varmış ama bir kenarda 25 liralıklar da varmış. Yarın buzlu çay yapacağım bu sevinçle.

Yarının planı buzlu çay, bugünün dev planı da annemler burada olmadığı için vekaleten apartman toplantısına katılmak. Aynı saatlerde Muharrem İnce mitingi var, ona mı gitsek diye konuşuyorduk evde ama yooo çok önemliymiş apartman toplantısı. Çünkü apartmana biri taşınmış ve taşınır taşınmaz yönetici olmak istediğini ilan etmiş. Bütün apartmanı şüpheye ve endişeye boğan bu adam acil toplantı ve seçim talep etmiş. Deli midir nedir bilmiyorum, insan neden yönetici olmak ister? Gidip halihazırdaki yöneticiye destek olacakmışım. Olayım bari, ne bileyim, alabildiğine tuhaf. Halihazırdaki yönetici dediğim de babamın okuldan arkadaşı, benim de çok sevdiğim bir arkadaşımın babası. Ankara'da böyle birbirimize yapışarak yaşamaktan hoşlanıyoruz. Ya adam hem mimar hem tasarımcı, üstelik delicesine detaycı ve titiz, ustası var, elektrikçisi var; daha ne ister insan bir apartman yöneticisinden?

Gene çok heyecanlı ve maceralarla dolu bir yaz mevsimi yaşıyorum, daha Kore Elçiliği'nin sığırlar tarafından inşa edilmeye başlanan binasını yazacağım. Dün gece balkondan "YETEEEAAR SAAT 11 YETAAAAR!!" diye bağıran insanlar olduk, bir gün olacaktı zaten, çünkü derinlerde bir yerlerde tam olarak böyle balkondan bağırması gereken tipleriz, siftah dün geceye nasipmiş. Saat 23:00'te kepçe çalıştıran ayılarla mücadelemiz sürecek diye korkuyorum. Başlangıcı da dün gece değil, birkaç ay önce zabıtayı aradım, yaktıkları inşaat artıkları yüzünden eve kül yağıyordu. Başlayalı oldu, daha temel atmadılar, yolumuz uzun yani.

Velhasıl Doğa Hanımcığım, ben de bunları neden yaptıklarını bilmiyorum, memlekette kural kanun filan vardır gibime geliyor ama tam olarak da emin olamıyorum, 7/24 üzgünüm, ciğerim soldu. Bu sebeplerle zabıtayı arıyorum, olmadı balkona çıkıp bağırıyorum. İte kaka, tekme ata ata kazanacağız.

Yarına sürahide buzlu çay, apartman toplantısından havadisler ve seçim temennileriyle karşınıza çıkmayı umuyorum, öberek gidiyorum.

June 21, 2018

Çok Önemsiz Hadiseler / 18. Hafta

Sabahtan beri kıvranıyorum evde, iki kalem işim vardı, çıkayım mı yoksa sallayayım mı yarına diye kendimi bunalttım. İki kalem işi açıklıyorum, loto oynamak ve kredi kartı borcu yatırmak. Neyse çıktım evden.

Her zaman loto oynadığım kırtasiye, makineyi kaldırmış. Çok bozuldum, uyuz rutinim bu şekilde darbe yiyince gerçekten ruhen yıpranıyorum. Çok bozulduğumu ifade ettim kasadaki kıza, gülüştük, çıktım. Karşıya geçip tekel bayii buldum bir tane, orada oynadım. Güleryüzlü bir adamdı, televizyonda da güzel bir şarkı çalıyordu. Bir müşteriyle birbirimize sıramızı vermeye çalıştık, "Aaa yoo siz benden önce geldiniz!", "Ama olmaz, ben çok oyalandım, siz buyrun!" Buradan da adeta tuzu kuru bir Avrupa ülkesinin vatandaşıymışımcasına, öyle bir ülkenin tekel bayiisiymişçesine filan neşeyle ayrıldım.

Bankaya yürüdüm. Bankanın binası tadilata girmiş, zaten doğru dürüst çalışmayan bir ATM vardı, onu da sökmüşler. Kapının önünde sigara içen banka çalışanlarından biri "İçerden ödeyebilirsiniz, zaten boş şube," dedi. Girdim içeri çünkü yakınlarda başka şube yok. Gerçekten boştu, bir sonraki numara benim elimdekiydi. Fakat çıkmam yarım saat sürdü. 

Bir gişe çalışıyordu, bir kadının işini görüyordu, merkezden onay bekliyorlarmış. Gelmedi o onay. O arada da ne gözde çıkan arpacığa ne sürülürü eksik kaldı ne detaylı uçuk tasvirleri ne de kepeğe iyi gelen bilmemne marka çay şampuanı. Ömrümden ömür gitti, kadın telefonundan doktor-hastane-eczane-kozmetik dükkanları aradı, buldu, bankacı kıza aktardı. 25. dakikada onay geldi, sıra bana geldi, borcumu ödedim. Bankacı kız o kadar sevimliydi ki sadece ATM'nin ne zaman geri geleceğini sorabildim, komik bir şeyler dedi, espri yaptı, zaten o kadar gençti ki. Bir de kardeşimin çok sevdiğim bir arkadaşına benziyordu, hemen içim şefkatle doldu kıza bakarken. Lanet bankadan da gülerek çıktım. 

Apartmanın bahçesine adımımı attım, yağmur yağmaya başladı. Eve koştum, çay yaptım, camı pencereyi açtım, birkaç saksıyı dışarı çıkardım, yağmur suyu daha iyidir diye. Gök gürlüyor, köpenkler birbirlerine yapışarak koltuğa büzüldüler. Nereye varacağım peki ben? 

Ay hiçbir yere varmayacağım, varılmıyor. Hayat bugün sağa sola çemkirmeme izin vermedi sadece, bu yani anafikir. Terlikle çıkmıştım sokağa, ıslanmadan eve de girebildim. Buralardan Polyanna sevinçleri çıkarmayı düşünmedim de değil ama alışmayan kıçta Polyanna da durmuyor. Kısa bir süre kendi kendime sevindim sokakta, yahu gene de hayat fena değil, arpacık ve uçuktan bahsetmeye bayılsak bile birbirimizle geçinebiliriz, normal günler geçirebiliriz filan diye. Bilmiyorum. Niye hala yağmur yağıyor, sel basıyor a dostlar? 

Hiç utanmadan 52 haftalık şalanja da kaldığım yerden devam edeceğim. 18. haftada beni heyecanlandıran bir şey soruyor, mayısın ilk haftasıymış, gerçekten iyi ki girmişim bu şalanja, pes. Seçime heyecanlanıyorum çünkü daha önce de defalarca belirttiğim üzere emekli bir amcayım ben. Bu ülkede yaşlanmaya niyetliyim, herhalde bu sebeple her seçimde umutla bekliyorum bir değişiklik olur mu diye. Gene aynı umutla bekliyorum. Bir değişiklik olmazsa gene aynı umutla beklemeye devam edeceğim. 

Gideyim bir şeyler yiyeyim, anket manket sonucu varsa onları okuyayım, siniri bozuk arkadaşım varsa yatıştırayım. BU SİNİRLER BOZULMAYACAK ARKADAŞLAR! Seçimse seçim, zaten yılda bir kere ilkokulun önünde toplaşmayınca üzülüyorum ben. 

June 20, 2018

Hello!

Ay merhaba ya, naapıyorsunuz?

Başlangıçta işim vardı, sonra bilerek yazmadım bir süre, en sonunda da "Ay hadi bugün! A olmadı yarın kesin!" diye diye bugünlere geldim. Neyse, şahsım adına son derece uyuz yaz temposu başlamış bulunuyor. Yani gene işim var ama çok iteleyen yok en azından.

Sabah spora gittim, gene kesin bir şeyleri yanlış yaptım, belim ağrıyor. Çıkışta bir market torbasını doldurmayacak alışverişe dünyanın parasını ödedim, lanet olsun. Fişi atmışım, şu anda detaylı söylenemeyeceğim için bu meseleyi bir sonraki alışverişe bırakıyorum. Paşabahçe'ye girdim, sürahi alayım diye, en ucuzu 50 liraydı. Manyak mıyız bilmiyorum ki, cam sürahi yahu.

Urla'ya gittik geçen hafta. Çünkü annem ve babam, kardeşimi görmeye Bükreş'e gitti. Çünkü 14 kedi, 2 köpek, 1 kaplumbağa ve bahçeye birinin bakması gerekiyordu. 14+1 kedi, yeni bir yavru vardı, ev kedisi kontenjanından evin içinde ikamet etmeye başlamış. ALLAH YAVRU KEDİ KUDUZLUĞUNU DÜŞMANIMA VERMESİN. Bütün gün uyuyup geceleri elimizi ayağımızı parça pinçik etti.


Adı Şirin. Evet, Şirin.

Denize girdik, kara hayvanı Ankaralılar olarak bir kere daha çok etkilendik denizden. Hala mayo alamadım kendime, gene annemin 1980 model Nelson mayosuyla biiç kılaplara ve halk plajlarına gittim. İnşallah sosyal medyalara filan düşmemişimdir.

Gelsin boyoz, gitsin çiğ börek beslendim, valla saklayacak değilim. Fırından ekmek alıp yarısının içine peynir ve domates sokuşturdum, yedim. Urla İskele'de minibüsle şambali satan abiyi aradım, bulamadım. Bulsam şambali de yiyecektim, bayağı içerledim abiye.

Eski fotoğrafları karıştırdım, şunu şuraya bırakarak gideyim:


Neden cumhurbaşkanı adayı değilim inanın bilmiyorum.

May 2, 2018

Filmler ve Kitap

Yarın İşçi Filmleri Festivali başlıyor, şuradan festival sayfasına gitmek ve il il programlara bakmak mümkün. Bana yürüme mesafesindeki belediyenin Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne dadanmaya karar verdim, oradan çıkıp 20 dakika yürüsem Kızılay'dayım ama allah biliyor Kızılay'a her gittiğimde içim ölüyor biraz; insan denizi, trafik, dönerci, toma filan. Mahallemden takip edeceğim festivali. Gerçi merak ettiğim birkaç kısa filmi cuma günü Mimarlar Odası'nda göstereceklermiş, belki koşarak gider dönerim.

Yarın şu ikisine niyetlendim:



Bir anda hava kapandı, şangır şungur yağmur yağdı burada. Şimdi de güzel bir serinlik var. Bilmiyorum bunlar hala bahar yağmuru mu yoksa canına okuduğumuz iklimin kafa karışıklığı mı, gene de seviniyorum yağmur yağınca. Sardunya ekmiştim, bir saksı kekik aldık, bir de köpenkler yesin diye çim ektim. Teras biraz yeşerdi, güzel oldu. Daha çok kuş geliyor şimdi, camdan onları seyrediyorum çaktırmadan. Lavanta alayım diyorum, arılar da seviyormuş hem. Ama yaşatır mıyım, öldürür müyüm emin olamıyorum. Zor bir şey mi lavanta acaba?

Şunu okudum:


Guillermo Rosales, 1979'da Küba'dan kaçıp Miami'ye yerleşiyor ama Küba'da bulamadığı huzuru Miami'de de bulamıyor. Şizofreniden de çekmiş hayatı boyunca, Miami'de bir takım bakımevlerine girmiş çıkmış. 1993'te intihar etmiş, daha 47 yaşındayken. Felaketzedeler Evi için kısmen otobiyografik demişler; çaresiz, umutsuz, kimsenin istemediği bir grup insanın kaldığı bir bakımevinde geçiyor. Aşağı yukarı 100 sayfaydı kitap ama ağırdı, insanın içi burkuluyor okurken. Bir ara biraz umut kırıntıları belirdi, onlar da kısa sürede yok olup gitti.

Bir yandan da bütün bu şiddet, kenara itilmişlik ve sıkıntının içinde o kadar nefis espriler var ki, özellikle göçmenlikle ve Küba ile ilgili, kitabı bir anda alıp bambaşka bir yere taşıyor. Mesela anlatıcı karakterin rüyasında Castro'nun öldüğünü görmesi; bir tabutun içinde getiriyorlar Castro'yu, bir anda dikilip "Eee kahve içmeyecek miyiz?" diye soruyor. Rosales, Küba'daki rejimin geldiği yerden de Miami'deki Kübalılar'dan da nefret ediyor, sanırım genel olarak insanlıktan pek hazetmiyormuş.

Biraz gugıllayıp okudum Rosales'in hayatını. Küba'dan Miami'ye göçen bir hayli çok yazar çizer varmış, burada kendi edebiyat çevrelerini oluşturmuşlar, bilmiyordum. Rosales'i ayakta tutmaya çalışan, yazdıklarını yayınlatması için uğraşan başka yazarların anlattıklarını okudum, çok dokunaklı hatıralar. Yazdıklarının neredeyse hepsini yok etmiş Rosales, geriye bir bu, bir de sanırım bir roman daha kalmış.

Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'mızın 25. maddesine tekabül ediyor, "İntihar etmiş bir yazarın bir kitabı." Ay yazarken bir tuhaf geldi bu madde, çelınca sokmak için kendini öldürmüş yazar aramadım, kitabı zaten okuyacaktım. Hay allah, şuursuz gibi oldum. Yani bazen şuursuzum hakikaten ama bu sanki biraz acayip oldu.

Daha fazla uzatmadan gideyim, zaten akşam oldu. Zaten Kudi yanıma dikildi ve burnuyla dürtüyor. Zaten ütü yapacaktım, hiç öyle bir an gelmedi. Zaten kitap okusam daha iyi. Zaten çay yapacaktım, bir saattir kalkıp çay yapacağım. Gideyim çay yapayım.


April 26, 2018

17. Hafta

Ay haftalar nasıl da süratle geçiyor, şalanj sayesinde sayıyorum, 17. haftaya gelmişiz bile. Bu hafta kendimizle ilgili sevdiğimiz şeyleri yazmamız lazım, halbuki insanın kendini eleştirmesi daha kolaymış.

Valla şu yazacaklarımı da çok seviyor değilim ama en azından sevmediğim taraflarımı dengelediklerini düşünüyorum. Yeni şeyler denemeye dair tekliflere kafa üstü atlıyor oluşumu seviyorum. Çünkü stabil bir tıkaç gibi yaşamama mani oluyor bu huyum. Atladıktan sonra bir yandan şikayet ederken bir yandan da denemeye devam ediyor oluşuma seviniyorum. Bu hem nefret edip hem de çabalamayı bırakmama hali sayesinde bugünleri görebildim ben. Her zaman da işlemiyor bu sistem, işleyince seviniyorum.

Eskiden sevmezdim ama zamanla yavaşlığımı da kabullendim. Çünkü öbür türlüsü bende başa çıkamadığım bir anksiyete yaratıyor. Anksiyeteyi bırakın, gerginlikle bile başa çıkabilen biri değilim, anında çöküyorum. Hem dengemi koruyup hem de hayatın içinde iyi kötü varlık gösteren kendi halinde bir birey olabilmemin yolu yavaşlık. (Ama planlı bir yavaşlık. Bana altyapı lazım, yoksa hiçbir şey yapmadan seneler geçiyor.) Zaten benim hayatımda yavaşın süratliden bir farkı olmadı neticeler açısından, hatta bazen yavaşlığıma şükrettiğim oldu.

Yavaş ya da süratli, hep kitap okuyan biri oldum. Annem sayesinde oldu bu, hakkını yiyecek değilim. Ev kitap doluydu, ikisi de düzenli kitap okuyan insanlar. Böyle olmasalardı bilmiyorum ben kendi kendime bu alışkanlığı edinir miydim. Kitap okumak beni sakinleştiriyor, dünyayı biraz "her şey mümkün" hale getiriyor, iyi kitapları sanki kendim yazmışım gibi gururla bağrıma basıyorum, edebiyatın evrenselliği bana umut veriyor.

Çünkü allah biliyor ışık hızıyla ruhen göçebilen biriyim. Fakat aynı hızla umutlanabiliyor oluşuma çok seviniyorum. Ay aklıma başka da bir şey gelmiyor. Kendimle bir alıp veremediğim yok çoğu zaman, yuvarlanıp gidiyorum. Ha bir de her yerde, her koşulda uyuyabilen biriyim. Bence bu da iyi bir şey.

Bu hafta hayatımda ilk defa pilates dersine gittim, salı günü. Ebru Şallı'ya kaş-göz deviriyordum, hala oturup kalkamıyorum, inleyerek yürüyebiliyorum, merdiven inip çıkmak bir azap haline geldi. Ve 6 aydır haftada 3 gün spora gidiyorum ben, bu hamlık nasıl olabiliyor bilmiyorum. Bacak ve popo çalışmamışım demek ki yeteri kadar.

Neyse, pilates salı sabahı olduğu için haftalık programımızı değiştirdik; pazartesi-çarşamba-cuma yerine salı-perşembe-cuma oldu. Ve tabii ki herhangi bir değişikliğe patates kadar ayak uydurabilen bende hemen kaos hasıl oldu, hangi günde olduğumuzu çıkaramıyorum. Dünün perşembe olmadığını anladığımda akşam olmuştu.

Bugün perşembe, bir yandan da Ali Ekber Çiçek'in sene-i devriyesi. Çok içten bir sevgiyle anıyorum, devri daim olsun. Zaten aksi ne mümkün.



April 19, 2018

16. Hafta

Sabah kalktım, kahve içtim, kahvaltı ettim, bir süre çalıştım, çıktı alsam iyi olurdu, gidip çıktı aldım. Çıktı alırken bir de loto oynadım, hazır çıkmışken sigara aldım, markette ne yapacağımı bilemedim, dondurma ve Türk kahvesi aldım manasızca. Akşam Sevda gelecek, gelirken de cips getirecek, benim de aklıma bunlar gelebildi. Kırk yılda bir akşam oturup film izleyeceğiz diye yaşadığımız coşkuyu cips ve dondurma ile taçlandıracağız, biraz acıklı evet. Yarın çorba ve pazı pişirip normal hayatıma devam ederim.

Eve dev bir sinek girmiş, 10 dakikada bir vozlayarak yer değiştiriyor. O vozlayıp havalanınca köpenkler de HOAV HOV HAV diye havalanıyor, camları tokatlıyorlar, koltuklara uçuyorlar. Bir şeye sadece 10 dakika dikkat verebiliyorum, sonra sineği dışarı çıkarmaya çalışmam ve bu ayılara laf geçirmem gerekiyor. Sinek yok oluyor ortadan, ayılar uyuklamaya başlıyor, ben de yirmi kere okuduğum paragrafı yeniden okumaya başlıyorum.

Ay uzatmayayım, şalanjı cevaplayıp gideyim. 16. haftada daha az yapsam dediğim 5 şey yazmam icap ediyor.

1. Sigara içmek. Valla hiç ekleyecek çıkaracak bir şey yok, berbat bir şey. Keşke bari tek tük içen biri olsaydım, öyle de değilim.

2. Bazen günler ben öyle gerzek gibi dururken geçip gidiyor. Böyle günler azalsın.

3. Elalemi didiklemek. Sosyal medyada gördüğüm biri, ne zamandır görmediğim biri, herhangi birileri. Beyinsizse beyinsiz, naapalım? Ben de harika bir insan değilim. Valla didiklerken kükremiş seller gibi bendimi aşarak taşıyorum ama sonra kendimi iyi hissetmiyorum.

4. Ertelemek. Ya hiç yapma ya da erteleme, ömür geçiyor o arada.

5. Yersiz coşku/sinir/duygu patlaması/halay. Bu kontrolsüzlük beni sinir ediyor, neyse söyleyeceğin söyle, niye epik bir dışavurum haline getiriyorsun? Bir hadiseyi aktarıyorum mesela, zaten hadise sinir bozucu, ben anlatmayı bitirdiğimde ortalık moloz yığınlarıyla kaplanıyor, ayakta kalmayı başarmış son tuğla da dayanamayıp pıtonk diye düşüyor, öyle bir yıkım. İyi ki antik dönem gezici hikayecisi, tarih yazıcısı filan değilim; kitleleri depresyona sürüklediğim yetmezmiş gibi üç nesil sonra yazdıklarımdan da bir bok anlaşılmazdı. 

Sinek ya dışarı kaçmayı başardı ya da kaderini yaşadı, bilemiyorum. Ses seda yok bir süredir. Gideyim çeşitli şeylerle meşgul olayım. Öbtüm.