August 3, 2016

Çiş


Tahlil kabına çiş doldurmaya muvaffak oldum a dostlar. Umarım gören olmamıştır, Mara ufak tefek bir köpenk olduğu için manzara bir hayli tuhaftı. Ufak dediğim bugüne bugün 16,5 kiloluk bir kütle aslında ama tabii nerede benim evcil tankerleeer, nerede bu yere yakın güdük.

Birazdan veterinere götüreceğim çişi, umarım iyi çıkar sonuçlar. Sokaktan evlat edinince sürpriz paket almış gibi oluyor insan, idrar yolları iltihabı gene neyse, bu çocuğun yaşı çeşitli veterinerler arasında geze geze 7-8'den 3-4'e indi. Sokaktan toplanıp götürüldüğü veteriner neredeyse kısırlaştırıyordu, durduk yere kanser testi yapmasına gıcık kapıp çıkardık oradan. Bir sonraki veteriner "Kısır bu köpek" dedi mesela. Maceralar, maceralar.

Fotoğrafa bakınca sanki dertli dertli yatıyormuş gibi görünüyor, değil. Fotoğraf eski, çocuk kendiliğinden boksuratlı.

Hava kapandı, gök gürlüyor, yaz yağmurundan güzel şey yok bence. Neyse evet, bu çok mühim son dakika haberini de verdiğime göre gidiyorum ben; dünya dönüyor, köpekler işiyor.

August 2, 2016

Ayh.

Yazmaya yazmaya her şeyler bayatladı, ne yalan söyleyeyim burayı da yabancıladım şimdi. Şu John Travolta gifi gibi oldum. Halbuki benim de fikirlerim filan vardı, çok üşeniyorum şu anda. Bu yazıyı da günlerdir mıncırıyorum, sonra kaydedip kaçıyorum; envai çeşit şey sildim, başka şeyler ekledim. Bir yerlere varabilmiş değilim. Aslında "umutlu olalım" temalı bir yazıydı, sonra üstünden çok sular aktı. Neyse, ben jetler hiç olmamış gibi yazayım bari.

Günlerimin büyük kısmını kös kös oturarak geçiriyorum, gene öyle otururken şu aşağıdaki fotoğraf geldi emaille.


"Örtmenim Norveç'ten selamlar!" diye yazmışlar. Sırt çantalarıyla yollardalar, otostop çekmişler buraya ulaşmak için filan, maceralar içinde geziyor benim sınıftan iki kız çocuğu. İçim ferahladı onlar zıplarken, ne varsa gezen çocuklarda var. Belki onlar gezdikçe dünya da düzelir. Önümüzdeki dönem derslerine girersem Kuzey Avrupalı ödev vereyim bu kızlara diye de düşündüm çünkü öğretmenlik bunu gerektirir.

Gene sevdiğim kızlardan biri de mesaj atıp annesinin selamını iletti. Memlekete dönmüş, Mardin'de filan kazılar varmış, aklına ben gelmişim. Valla bence part taym üniversite öğretmenliği bildiğiniz emek sömürüsü, ödenen ücretin acıklı halinden de bahsetmiyorum, ödenmeyen bir takım ücretlerden bahsediyorum. Bunu yazmaya da çok üşeniyorum ama şu üşengeç halimle bile o kadar şaşırdım ki insan kaynaklarını, personel dairesini filan aradım "Ay gerçekten mi aaaa?!" diye diye.

İşte geriye çocuklar kalıyor, çocuklar güzel, ben başka bir şey anlamadım bu işten. İlk defa yapacak olanlara da tek tavsiyem var, sınavlara büyük bir leğenle gidin ve bütün cep telefonlarını toplayın. Sadece bunu yapmadığıma pişmanım.

Çeşitli ahval ve şeraitler içinde Stranger Things seyrettik, 1983'te geçen bir bilim kurgu dizisi, ben çok beğendim. Çoğu yerde aklıma Spielberg'in E.T.'si geldi, zaten sonra millet oturup yazmış hangi 80'ler bilim kurgularına referanslar var diye. Bazı sahnelerden tutun da duvarlardaki posterlere, karakterlerin okudukları kitaplara kadar o dönemin bilim kurgularına, horror fictionlarına filan selamlar çaktı durdu 8 bölüm boyu. Bir yerde "80'lerin doğaüstü klasiklerine yazılmış bir aşk mektubu" demişler, en güzel tanım bu sanırım. Winona Ryder'ın delirmiş anne rolünü bir miktar yüzümüze sıvamasını görmezden gelebilirseniz eğer ve benim gibi meyliniz varsa bu türe, kesin seversiniz. Kendimi yeniden çocuk gibi hissettim.



Neon harflerin kırmızısına kurban. Soundtrack'i yoldaymış, o gelene kadar Spotify'de şunu buldum, dizi boyunca çalan şarkılar.



Ağır ağır şu yandaki kitabı okudum, şenaybey vermişti, bunu da beğendim. Alt tarafı bir arkadaşınızın yokluğunda evine ve iki kedisine göz kulak olmanız gerekiyor, en kötü ne olabilir? Çeşitli seviyelerde felaketler zincirleme yaşanırken kitabın kahramanı da bir yandan hayatı, arkadaşlığını, yer yer mimarlığı ve büyük ölçüde de ahşap zemini sorguluyor. Herhalde evi yakıp öyle çıkacak diye düşünmüştüm, ben olsam yakardım.

Kardeşim birkaç aylığına yurtdışına gitmişken ve de köpeğini bana bırakmışken daha da yakın hissettim kendimi kitabın talihsiz kahramanına. Daha bir hafta olmadan veterinere taşındık, idrar yolları enfeksiyonu gibi görünüyor, tedavi edilebilir ve nispeten az korkunç bir hastalık. Tabii insanın içi rahatlamıyor çünkü her çişe çıkışında manzara çok feci, ya basit bir enfeksiyon değilse? Sabah veteriner elime tahlil kabı tutuşturdu, o kap ortaya çıktığından beri bir damla işemiş değil.

Ay neyse, kalkmak istiyorum bu masadan ve kompüterin önünden. Gideyim faydalı bir iş yapayım. Hangi faydalı iş, onu da bilmiyorum ama evde volta atsam bile daha iyi bence.

June 30, 2016

Etrafımdan Sığır Manzaraları

(Apartman hayatıydı, müzikti, ne haddimize. Bu aşağıdakileri dün yazmıştım, yazayım istedim, sonra da üstüne bir gece uyuyayım dedim. Mecazi değil, gerçekten midem büzülüp bulanıyor. Bir yandan da yazdıklarım çok manasız geliyor. Neyse, etrafımdaki bir grup insandan aldım hırsımı. Yolluyorum yazıyı böylece, bu kadar olabildi.)

Twitter'da hashtag var, #KalkAyağaTürkMilleti diye. Kalkmaz kimse. Biz kendimiz ölene kadar umursamıyoruz bomba filan. Doğal olarak öldükten sonra da umursayamıyoruz. Bakın sevdiğinin, eşinin dostunun başına gelene kadar filan da değil, anca kendimiz öleceğiz de öyle dahil olacağız. Yani olamayacağız. Bildiğim yerden konuşayım diye kendi dertlerimden bahsedeceğim.

10 Ekim'den bu yana neredeyse 9 ay oldu, 9 aydır etrafımdaki insanları gözlemliyorum. Ayağa kalkmak bir yana, böyle büyük felaketler karşısında ne diyeceğini, nasıl davranacağını bile bilmeyen sığırlarla çevriliymişim. İç dünyamla boğuşurken bir de her insan içine çıktığımda bunlarla uğraşmak durumunda kaldım. Beni hasbelkader başkasıyla konuşurken duyup da "Gezi'de de bomba patlamıştı, üstüme insan parçaları yapışmıştı" diye yalan söyleyeni ile ilk defa tanıştığım insanlarla aynı masada otururken beni avaz avaz "10 Ekim'de bombaya 50 metre uzaktaydı, üstüne insan parçaları yapıştı" diye takdim edeni arasında geniş bir yelpaze. Gezi'de bomba patlamadı, ben bombaya 50 metre uzakta değildim ve nedir bu insan parçalarına olan hastalıklı ilgi? Beni bu şekilde başkalarına tanıştırmaya ne hakkın var? Bu insanlar normal değil.

Bu insanlar hep erkek. En azından benim etrafımdakiler öyle. Bir yığın üniversite mezunu, çalışan erkek, bazısı baba. Yıllık izinlerinde tatile gidiyorlar, fırsat buldukça meyhaneye gidiyorlar, başka da hiçbir yere gitmiyorlar. Kimseye omuz vermiyorlar, kimseye konuşma fırsatı vermiyorlar, karşılarındakinin bir fikri olabileceğine ihtimal vermiyorlar. Olur da fikir belirtirseniz size liberal diyorlar. Ben yetişkin bir kadın olarak beyan ediyorum, ben liberal değilim, ben -eğer beni yanlarında görmek isterlerse- sol görüşlü biriyim, eğilimim o yana. "Hayır, sen liberalsin." İspat edemiyorum. Niye ispat etmek zorundayım?

Bunlardan biri İstanbul'da maça gidip sosyal medyaya fotoğraf koydu, "Öleceksek patlayacaksak sevdiğimizin peşinde ölelim" diye. Güvenpark'taki bombanın üzerinden 3 gün geçmişti sadece. Bu sığıra solcu derler mesela, liberal demezler.

O mitingdeki binlerce insan içinde tek tanıdığım yanımdaki kız arkadaşımdı. Neden? Bir cumartesi sabahı 8:30'da kalkmak gerekiyordu çünkü. Tek başıma kalktım gittim. Bir Grup Yorum konseri olmuştu Sıhhıye'de geçen senelerde, merak ettim, çok istedim gitmek. Yanıma bulabildiğim tek arkadaş gey bir erkek arkadaşım oldu. Bunca "erkek" içinden bir "ibne" ile yoldaş oldum yani konserde. O arkadaşımın varlığı bu sığırlara tehdit çünkü zehir gibi akıllı, piyano çalıyor, son baktığımda 5 dil konuşuyordu, hepsininkinden daha hayati bir mesleği var ve mesleğini çok iyi yapıyor, siyasi tarihi en küçük fraksiyonlara kadar biliyor. Politik kimliği sosyal medyada sağı solu layk etmekten ibaret değil yani.

Ben de tehditmişim anlaşılan, "kadın başıma" aylardır çırpınıyorum. Siz yoktunuz! Siz yoktunuz! Siz yoktunuz! Ne haddinize! İlk başlarda ayıp geliyordu insanları yokluklarıyla itham etmek, bunlara değilmiş ayıp. Ben "liberal" halimle sokaktaysam sizin de olmanız lazım sayın sığırlar. Ben "Başımıza gelenin sorumlusu devlettir, canımıza kastettiler, 101'imizin sorumlusu devlettir" deyince kafanızı başka tarafa çeviriyorsunuz. Arkamdan kocamı arayıp "Mina'yı hiç iyi görmedik" diyorsunuz. Açın okuyun devlet neymiş, neler yapmış. Sadece Yılmaz Özdil okumayın. Kocam benim velim değil, ben kocam değilim. Devlet de sizin babanız değil.

İyi de değilim, evet. Ama sizden daha iyiyim, sizden hiçbir şey olmaz. Size hiçbir şey olmaz.

Kendimi de katarak söylüyorum, biz 7 Haziran öncesinde Diyarbakır'da HDP mitingini bombaladıklarında, haydi o olmadı Suruç'ta o genç çocukları bombaladıklarında ayağa kalkıp o meclisi yıkmadığımız için dün gece havalimanında bombalar patladı. HDP mitingi HDP mitingiydi, Suruç'taki çocuklar hep solcuydu. Kendimizi Diyarbakırlı hayal edemedik, HDP mitinginde olduğumuzu hayal edemedik, Suruç'a gittiğimizi, Suruç'a çocuğumuzun gittiğini hayal edemedik. Kendimizi oralara koyamadık, bizi üzdü belki ama ilgilendirmedi. Her yer yandı, meclis yanmadı. Meclis teflondan mamül. Meclisin umrunda değiliz. Ayağa kalkması twitter üzerinden temenni edilen millet de teflon, başkasının acısı akıp gidiyor üzerinden. 10 Ekim hep solculuk ve Kürtlük, İstiklal'dekiler zaten İsrailli turistti, Bursa'da bombacıdan başka kimse ölmedi, Güvenpark otobüs durağındakilerin isimlerini unuttuk.

Salyalar saçan troller, faydacılar, cahiller, faşistler bir yana, benim ve hepimizin etrafındaki bu öldür allah yerinden bir milim kıpırdamayan, ömrü boyunca sabit durduğu yerden her şeyi ama herrr şeyi karşısındakinden daha iyi bilen erkek güruh sayesinde de boka batmış vaziyetteyiz. Okumuş yazmış, aman ne kadar da düzgün insanlar filan. Değil düzgün. Kendi bir işe yaramadığı gibi çabalayanı da didik didik eder, moral bozar, hakaret eder. Karşısındakini anlamak gibi bir huyu yoktur. Kendinin daha iyi bir versiyonu olmak gibi bir hedefi yoktur. Bunlar öğrenmiyor, öyle bir alışkanlıkları yok.

"O güzel insanlar barış şehidi oldular" diyen bir tanesine herkesin ortasında bağırdım, buraya da yazıyorum; o güzel insanlar şehit falan olmadılar. Ses çıkarmak için, barış istemek için, kendileri için ve herkes için toplandılar o gün. Ve öldürüldüler. Hem de öyle böyle değil, ibret olsunlar diye feci şekilde öldürüldüler. Ben ölseydim şehit diyeceklerdi, çantamda vileda paspasları vardı, oradan çıkıp Kızılay'da bir bira içecektik, sonra alışverişe gidecektik, kocamın doğum gününü kutlayacaktık; benim miting sonrası için son derece gerizekalı planlarım vardı. Ne şehitliği? Aileleri, sevdikleri şehit sayıyorsa başım üstüme, sadece onlara hiçbirimizin gık demeye hakkı yok. Sen ortalıkta tiradlar atacağına kendine bir bak, ne yapacaksın? Mahkeme başlayacak mesela, gelecek misin adliyenin önüne? Adliyenin önünde oturmak çok mu liberalli filan yoksa? Sen otur bütün o isimleri teker teker ezberle bence, 101'ini de. Hayatlarından ilham al. Mücadelelerinden ilham al. Alamaz çünkü okumaya üşenir. Çünkü yarın olsun ve unutsun istiyor.

Ki vücut o tarafa itekliyor insanı. Aylar sonra ilk defa 10 Ekim gününün üstünden zaman geçmiş gibi gelmeye başladı. Her saniyesi gözümün önünden kareler halinde geçen o patlama anı biraz silinmiş, sesi o kadar da net hatırlamıyorum mesela, o kokuyu da. Hatıramda gedikler var ve buna sevindim biraz. Hiçbirimiz böyle durumlarla başedecek ekipmana sahip değiliz. Boka battık dedim, terör ülkesiyiz, çıkış da pek yakın görünmüyor, bokun içinde dururken insan kalabilmek, akıllı kalabilmek için çaba sarfetmek lazım. Zavallı tecrübeme dayanarak söylüyorum.

Konuşun, konuşun, konuşun; işe yarıyor. Etrafınızda saygısız, faşist, vurdumduymaz insanlar varsa eğer, kendinizden uzaklaştırın; işe yarıyor. Mecbur değilsiniz bu insanlara. Yalnız değilsiniz, aynı şeyleri düşünen milyonlarca insanız; yalnız olmadığınızı hep hatırlayın; işe yarıyor. Toplantılara, buluşmalara gidin, eğer korkunuzu bastırabiliyorsanız; bir arada olmak işe yarıyor. Sevdiğiniz şeyleri yapın, gündelik hayatınızı tamamen bırakmayın, yemek yapacak haliniz yoksa mesela, yapmayın yemek ama kitap okuyun, bir film izleyin, örgü örün, bloga yazın, makale yazın, ödev yapın; işe yarıyor. Eğer bu saldırılardan birine maruz kaldıysanız, öyle ya da böyle etkilendiyseniz ve başa çıkamadığınızı düşünüyorsanız, terapiye gidin; kesinlikle işe yarıyor. Gidin ama sorup soruşturup gidin, halinizi anlayacak birini bulmaya çalışın.

Eğer sizi anlayan, yargılamayan, sabırla dinleyen, sizinle birlikte aklını kaybederken bir yandan da sağduyusunu koruyabilen yakın arkadaşlarınız varsa onlara yapışın. En çok bu işe yarıyor. 6 ay boyunca üç kadına yaslandım, onlar olmasa ne olurdu bilmiyorum.

Bunları yazdım, bir işe yaradığımı düşündüğümden değil. Tek yaptığım şey bir mitinge gidip oy verdiğim partinin kortejinde durmaktı. Ne çaba lazımdı ne de siyasi altyapı. Mitinge gidip ayakta durdum ve 101 kişi öldürüldü. Benim ne kadar da mücadele içinde sağlam biri olduğumu filan göstermiyor -ki değilim-, hedef haline gelmenin kolaylığını gösteriyor.

Biz bunun içinden elbet çıkacağız, sığırları da itekleyerek çıkaracağız kendimizle beraber, bunun bir sonu var. Başımızı dik tutalım, her koşulda insan hayatını savunalım, olduğumuz şekilde varolma hakkımızı savunalım. Korkmadan sokağa çıkma, işe gitme, eve dönebilme hakkımızı savunalım. Susmayıp bağırmaya, eleştirmeye hakkımız var.

Sığıra sığır, katile katil deme hakkımız da var, her şeye saygı duymak zorunda değiliz.

June 28, 2016

Tadilat Ya Resullullah

Ay ne kötü bir espri yaparak başladım ama aklıma başka bir şey gelmedi. Alt komşumuz taşındı, ev sahibi satmış daireyi. Yeni komşularımızdan önce ustalarla tanıştık, bir haftadır bütün evi yıktılar, ne oda kapısı kaldı ne mutfak. Bu sabah bizim salonun altına denk gelen odadalar, evden kaçacağım ama köpenklerime haksızlık olur gibime geliyor.

Bizim kadar tadilatla yaşayan başka millet var mıdır acaba? Yeni komşulara çemkirdiğimden değil, bizim de mutfakla banyoyu yenilememiz lazım, tembellikten girişemedik bir türlü. Malzemeler boktan, bu mutfak dolapları sunta üzeri kaplama değil de ahşap olsaydı şu anda böyle dökülüyor olmazdı.

Yeni komşulara son derece önyargılı şekilde not verebilmek için iki kriterim var; şömine ve balıksırtı parkeler. Bunları koruyacaklar mı yoksa söktürecekler mi, ona göre karar vereceğim. Çocukluk arkadaşım eski parkeleri söktürürken kendimi yerlere atmışlığım var "Hayıır!" diye, dinlemedi beni, laminant parke döşediler bütün eve. Bu eski parkeler daha güzel, gerçek tahta, ulan organik malzeme. Hala içimde yaradır, her gittiğimde ayağımın ucuyla fıt fıtı eşeliyorum laminantları, sonra gözlerimi deviriyorum.

0,99 kuruşluk kampanyaya dayanamadım, Spotify aldım. Hazır listeleri dinliyorum, neler var başka, neler oluyor? Her türlü öneriniz çok makbule geçer valla. Zaten uzun zamandır doğru dürüst müzik dinlemiyorum, hiçbir şeyden haberim yok.

Kocam the Barbarian Belçika'da bir heavy metal festivaline gitti iki hafta önce. Her gün şikayet dinledim, şehre servis azmış, Belçikalılar birbirlerini dövmüş servise binebilmek için, yerlere talaş dökmüşler, tavşan kafesi gibi kokuyormuş bütün festival, biri bunun paçasına işemiş falan derken nihayet Iron Maiden sahneye çıktı.


Yaşasın heavy metal kardeşliği! Döndükten sonra youtube'dan konser videoları seyrettik, festival alanına girerken merchandise standları varmış, tişörtler, plaklar. Biraz kafasını duvarlara vurdu barbar kocam, görmemiş o standları. Brüksel'de eski plakçı bulup Haydn, Verdi filan almış. Heavy metal çılgınlığından Haydn ile döndü yani.

Conan Efendi'nin festivalde dinleyip sevdiği bir grubu koyup gidiyorum. Sanki biraz Led Zeppelinimsi, biraz The Doorsumsu, ben de beğendim. Kudi gene hoparlör kablosunu, üstelik de tamir edilmiş yerini tokatladığı için ben tek hoparlörle ve alt kattan gelen matkap çığlıkları eşliğinde dinliyorum, sizin şartlarınız daha iyidir umarım.




June 16, 2016

Kitap Mitap, Havalar Sular

Biraz da olsa yazmazsam hiç yazmayacağım. Saat sabah 10, evin içi sıcak gibi ama ayaklarım üşüyor, bir kahve daha içmem lazım, iki saate filan evden çıkmam lazım. Bütünleme sınavı yapmaya gideceğim, akşama da notlarını verirsem bitecek bu dönem resmen.

Azıcık makale filan okuyayım dedim, iki saattir debeleniyorum. Sürekli kapı çalıyor. Sabah 8'de başladı, "Arabayı çekin, nakliye kamyonu gelecek". Çekemem çünkü araba kullanmayı bilmiyorum, bu evin araba kullanmayı bileni de evde değil. Neyse, nakliyeci çocuk çekti, sokakta park yeri yok, karşıdaki işhanının otoparkına soktular. Bizim kapıcı bana neden surat yapıyor bilmiyorum, sabah sabah bir de sessiz atar yedim. Eve kaçtım. On dakika sonra anahtarı getirdiler. Tam kıçımı koydum, kargo geldi. Tam kıçımı koydum, kardeşim uyandı. Gece burada kalmıştı, köpeğiyle videolu görüşme yapıyorlar şu anda. Benimkilerin de talepleri bitmedi, kapıyı aç dışarı çıkalım, içeri girelim, kapının ağzında dakikalarca duralım. Kapıyı açmazsan jaluziyi pençelerim. Pençeliyorum. Pençeledim.

Gelen kargo, dünkü kitap alışverişimdi. Ne kadar hızlı oldu, inanamadım.

Mıgırdiç Margosyan'ın Gavur Mahallesi'ni okumuştum, o kadar güzel anlatıyor ki eski Diyarbakır'ı, eski hayatları. Bu da güzeldir diye tahmin ediyorum.
Travma ve İyileşme'yi terapist tavsiyesi üzerine aldım, okumayı deneyeceğim.
Grange kitap çıkarınca alıyorum, aslında fenalık geldi bir hayli. Hep aynı şablon, gizemli örgütler bilmemne. Neyse, uyumadan önce filan okunur.
Uyur İdik Uyardılar, Alevilik-Bektaşilik üzerine bir araştırma. Bunu da tavsiyeyle aldım.
Lars Iyer'i de sırf kıskançlıktan aldım, en yakın arkadaşım Şenaybey o kadar bahsetti ki nihayet bir yerden başlamam gerekiyordu. İlk kitabıymış bu, buradan başlayacağım.
Knausgaard'ın da bir önceki kitabını tuhaf bir neşeyle haldır haldır okumuştum, ikinci kitabı da merak ediyordum, çok sevindim. Barbar kocam "Allahım bari bir cinayet falan olmayacak mı?!" diye isyan ederek yarım bırakmıştı. Ölen de vardı aslında kitapta ama kocamı tatmin etmedi.

O arada Esra Türkekul'un yeni Bernalı polisiyesi Cadıbostanı Cinayeti'ni okudum, ilk kitaptan daha iyi bence. Berna'yı daha iyi anladım, daha çok sevdim bu kitapta.

Haziran da yarılandı, nasıl oldu anlamadım. Buranın havası hala bir tuhaf. Leylak Dalı han'fendiler şehre döndü, dün biraz buluştuk. İnsan bir kahve fincanı fotoğrafı filan çeker di mi, konuşmaktan fırsat olmadı. Zaten pabuç kadar bir tost yediğim için öyle zarif bir kadınsal buluşma ihtimalini sabote ettim en baştan.

Bir başka tarafa çekecek olursam mevzuyu, 8 ay sonra ilk defa Gar'ın önüne gittim, anmaya. Belki sonra uzun yazarım, bilmiyorum. Ne hissettiğimi de pek bilmiyorum zaten. Gittiğime sevindim biraz, benim için büyük bir adımdı. Of yarabbi yani çok da zor bir adımdı. Neyse.

Bir sigara içeyim, giyineyim, çıkayım. Bilahare görüşürüz.

May 30, 2016

Gülhan ve Yılmaz İçin Kitap

Gülhan Elmascan öğretmen, Yılmaz ise makinistmiş, bir yıllık evli genç bir çift. Gülhan 25 yaşındaymış daha, 10 Ekim'de Gar'ın önünden sağ çıkamadılar.

Hatıralarını yaşatmak adına bir kütüphane kuruldu. Kitap bağışı alıyorlar, adresi aşağıya koyacağım. Dergi aboneliği de makbule geçermiş, birileri National Geographic, Atlas gibi dergiler için abonelik almış kütüphaneye. Bir mesaj atıp sorulabilir.

Baktım ölen herkesin isimlerini küçük plakalara yazıp raflara çakmışlar, Dilan'ın rafına koyarlar belki diye biraz arkeoloji, tarih filan kitabı aldım, öyle popüler tarafından, yarın kargolayacağım. Dilan Sarıkaya arkeoloji öğrencisiydi Çukurova'da, her gün aklıma geliyor. Onun da böyle gülen güzel fotoğrafları var.

Neyse, adres şu. Bu girişimin bir de facebook sayfası var.


10 Haziran'a kadar kitap yollamak mümkün. Bazı kargo ve PTT şubelerinde kitap yolladığınızı öğrenince indirim yapıyorlar ama bazı şubelerde yüzünüze boş boş bakıyorlar, artık nasıl denk gelirse.

Belki yollayacak kitabınız vardır diye yazayım dedim.

May 24, 2016

Chasing Emre

Şunu kaç kere seyrettim bilmiyorum. James Corden'ı pek komik bulmuyorum ama bu carpool karaoke fikri çok güzel.



Sesini mi kıskanayım yoksa yazdığı şarkıları mı karar veremiyorum. Birinden birazcık olaydı bari. YU ŞUT Mİ DAAAAAVN BAT AY VONT FOOOL AY EM TAYTENİİİİYUUUMM!

Sia'nın sanatsal dışavurumlarından kendi derdime geçiyorum hemen, ben de önümü göremiyorum.


(Bahaneyle fotoğrafını koydu -gözlerini devir-) Eski blog komşularım hatırlar belki, bir berber girdabındayım. Derdimi anlayan, fiyatları da makul tutan, varlığımı varlığına armağan etmekten çekinmeyeceğim Emre'yle maceramız 6 sene önce başladı. Dükkanı alt sokakta, annemlerin yan apartmanındaydı, pijamayla gidebiliyordum. Sonra Emre bunaldı; varoluşsal buhranlar, otoriteye isyan, telefon kullanmayı reddetmeler, patlayan kanalizasyon borularıyla filan bezeli o 6 sene boyunca ben Ankara'yı boydan boya gezdim Emre'ye ulaşabilmek için.

Çok iyi berber, o arada arkadaş olduk, gözüm kapalı oturdum o berber koltuğuna hep. En son Kızılay'da bir yerlerde buldum, saçımı kesti ve kötü haberi verdi, yeni dükkan açıyormuş. Size google maps'ten gösteriyorum vaziyeti hemen:


Ben alt taraftaki gri yuvarlaktayım, Emre'nin yeni dükkan ise en üstteki kırmızı iğne. Aslında o kırmızı iğne bile değil, mahallenin göbeği orası, dükkan biraz daha yukarlarda. Havaalanı yolunun yarısına tekabül ediyor bu mesafe, Havaş'a binsem olur yani. Buna yakın mesafeleri gittiğim oldu benim, Altınpark'ı filan hep Emre sayesinde gördüm. Ama artık yapamayacağım.

Saç kestirme işinin bu kadar teferruatlı olmaması gerekiyor, teferruat olunca hemen vazgeçiyorum ben. Son berber görüşüm bu okul dönemi başıydı, 4 ay içinde önce kendim kısalttım kahküllerimi, sonra pes edip tokayla tutturmaya başladım. Son iki aydır filan kafamın tepesinde bir topuzla dolaşıyorum. Ve bıktım.

O yüzden şimdi evden çıkıp bizim sokaktaki Efsane Kuaför'e gidiyorum. Çok mutsuzum ama yapılacak en mantıklı şey bu. Beni affet Emre.