April 13, 2017

Hayır Canım Ne Domol'ü?

Birbirimize ağrıyan yerlerimizden bahsetme yaşına geldik. Şikayeti olanımız dev bir "AOOOAAAA HEMEN YARIN DOKTORA GİDİYORUZ!" korosuyla karşılanıyor, koroyu bir şekilde savuşturup doktora gitmeden hayatına devam ediyor. Ürtikerim vardı, yıllardır pek sesi soluğu çıkmıyordu. Son zamanlarda haftada 3-4 kızarmaya ve kabarmaya başladım. Şahsen arkadaşlarımdan beklentim gördükleri anda "Mina alnında balon çıkıyor" demeleri ki ben de antihistaminik çakabileyim iyice yayılmadan. (Tabii ki doktora gitmedim. Doktor arkadaşıma ürtikerli selfie yolladım, bana antihistaminik verdi.) (Nefes darlığı olursa ya da gün içinde geçmezse doktora gitmemi söyledi. Bakın bence hala gayet bilimsel her şey.)

Sevda gözlerinin görmediğini, havaalanında yengesi yerine başka kadınlara koştuğunu filan söyleyince Dünya Göz Hastanesi'ne gidelim bari dedik. En son gidip kendi kendine "Benim gözüm 0.75 bence" diye yakın gözlüğü almıştı, tebabete meyletmesine sevindim. Benim zaten tek gözüm köstebek, diğer gözümle idare ediyorum ve en son göz doktoruna gideli 8 sene filan oldu. "Çerçeve almak istemiyorum, gözlükçüye girmek istemiyorum" diye ağlayınca "Tamam eski çerçevene takarlar, hem sonra yemek yemeye gideriz" diye ikna etti beni.

Danışma masasına dayanıp muayene ücretlerini sorduk, pirofesör istersem 303 lira mıymış neymiş, içimden ohahhha diye güldüm. Sevda, emekli babası üstünden sigortalı, onu bir kampanyalara filan dahil ettiler, bedavaya muayene oldu. Bundan sonra hayatını bu şekilde hiç para harcamadan sürdürebileceğine olan inancı sağlamlaştı, çok sevindik. Ben de tek gözümle gayet güzel yaşıyorum zaten.

10 bin küsur adım atmışız o gün, ben o adımların yarısından çoğunu çantamda iki şişe Domol yumuşatıcıyla attım.


Dışardan Van Goghlu, içerden Domollü. Kasadaki oğlan ikincisinin %50 indirimli olduğunu söyleyince hemen aldım, tabii ki aldım, her girdiğim marketten eve böyle dönüyorum. İyi midir kötü müdür bilmiyorum Domol yumuşatıcı, ilk defa aldım. Niye yumuşatıcı alıyorum, onu da pek bilmiyorum. (Yazıyı yazmaya başlayalı bir hafta oldu, Domol pek güzel yumuşatıyor ama öyle çılgınca parfümlü değil.)

Süper Loto gene devretti, ikramiye 20 trilyonu geçmiş bir miktar. Barbar kocam iki kupon oynamış ama genel olarak talihsiz bir herif olduğu için içim rahat etmiyor. Gidip ben de mi oynasam?

Ay o arada Gediz şunu yolladı, hemen okudum:


Epilepsi ile boğuşan abisinin, kendisinin ve ailenin yıllara yayılan hikayesi. Bir hayli karanlıktı ama çok beğendim. Bir oturuşta bitirdim, o kadar etkilendim ki dayak yemiş gibi geçti günün devamı. Çevirisi biraz özensiz geldi bana ama idare edilir. 

Şunu da kendime aldım geçen gün:


Daha okumadım, merak ediyorum. Bu arada ben D&R'dan almıştım, şimdi baktım Karakarga'nın kendi web sitesinde daha ucuz kitaplar.

Ben gideyim Süper Loto oynayayım en iyisi. Sonra da Sarıkafa'nın İzmir'den getirdiği arapsaçını ve enginarları pişireceğim. Yalnız geçen hafta sonu ot festivali diye ortalık birbirine girmiş Çeşme'de Alaçatı'da, abav. Gerçi burada da Seğmenler Parkı'nda bir kıçlık çimen bulacağım diye insanlar ta Kuğulu Kavşağı'ndan araba zinciri oluşturuyor hafta sonları. Arkalarında da bir çöp denizi bırakıyorlar parkta. Evde delirecek gibi olmadıkça cumartesi-pazar evden çıkmıyorum. Ama bu pazar bütün delirmişliğimle çıkıp oy kullanmaya gideceğim. Dün akşam televizyonlardaki "hükümet yakinim olur" adamlarının bozuk sinirlerine, yüksek desibellerine ve karşılarındakileri konuşturmamaya harcadıkları çabaya dayanarak "Evet"in garanti olmadığını düşünüyorum. Gerçekten. Televizyondan kesintisiz şu ses geliyordu: HÖÖÖAAAAARRRRHHH.

Bir de Nadire rüya görmüş, arayıp kehanette bulundu. Ona da güveniyorum. Ben en son vites kolu gördüm rüyamda, bilemiyorum.

March 31, 2017

Hayır, Yarasalar Benim Değil, Köpek Benim

Mart ayı çok çabuk geçmedi mi? Normalde 300 gün filan sürerdi, bu sefer ne olduğunu anlamadan geçivermiş. Şu adam hala Zafer'i arıyor aşağı yukarı her gün ve bazen günde birkaç kere. 12 gün oldu, artık tuhaf bir şekilde takdir etmeye başladım. Yani ne bileyim, vay canına gerçekten.

Bu sabah erken bir saatte aramayı tercih edince ben de uyanmış oldum. Sonra Kudi terasa çıkmak istedi, kapıyı açtım. Çıkmasıyla havlamaya başlaması bir oldu, tutturabilirse her sabah aynı cocker spaniel köpek ve onu gezdiren kızla oğlana havlıyor. Çocuklar çok sevimliler, selamlaşıp birbirimize el sallıyoruz. Fakat ben sabahları şöyle görünüyorum:

Günaydııın, günaydıın. Ay kusura bakmayın fırlayıverdim tabuttan, işte köpek filan, hay allah. Geçen yazdan beri berbere gitmiyorum, kahküllerim uzadı, onları geriye yapıştırmak için çılgınca saç spreyi sıkıyorum. Sabah kalktığımda iki dev bombe halinde ortadan ikiye ayrılmış oluyorlar. Kont Drakül Bey gene havalı görünüyor, ben yetmezmiş gibi bir de puantiyeli pofuduk sabahlık giyiyorum.

Dün akşamüstü sokaktaydım, can havliyle bir seyyar Milli Piyango amcası bulup elinde kalan Süper Loto kuponlarını aldım. Hiçbir şey çıkmadı ama büyük ikramiye gene devretmiş, önümüzdeki günleri rakamlar düşünerek geçireceğim. 16 buçuk trilyoar büyük ikramiye, elden düşme bir şato bulup içimdeki drakül ile barışabilirim. (Birlikte söyleyelim: Kontluk sanaaa yakışıyor, kontluk sanaaa yakışıyor)

Gideyim, bu parçalı bulutlu cuma günün yarısını harcadım, öbür yarısında bari dişe dokunur bir şeyler yapayım. Tam kalkarken şu çalıyor; hem cover hem de açık havada akustik, en sevdiğim şeyler bir arada :

March 28, 2017

Hayır, Katil O Değil

Dün akşam oturup şunu seyrettik:


3 bölümlük mini dizi, Agatha Christie'nin On Küçük Zenci'sinin uyarlaması. Bizde "zenci" diye basıldı, herhalde hala öyle basılıyordur, yurtdışında nigger yerine soldier olmuş o motif. Dizide de Asker Adası'na gidiyorlar, o meşhur tekerleme de askerli.

Bayağı karanlık, ürpertici, katil kim'li ve güzeldi, meraklısına şiddetle tavsiye ediyorum.

Arada bir piyango bileti alıyorum, bakmadan alıyormuşum, bunu farkettim. Yoksa şu numarayı kim alır allahaşkına?


Bir şey çıkmadı tabii ki. Süper Loto trilyorlar devretmiş, bir kupon ondan oynayayım bari. Bana her şey korkunç pahalı gelmeye başladı. Herhalde yaşlanıyor olmaktandır diye düşünüyordum, aynı gün içinde Mango'da 250 liraya kot salopet ve manavda kilosu 9,90'a muz gördüm. İkisi de ithal mamül, benim yaşımla ilgili değil sanırım durum.

Hava güneşli, çıkayım da manav gezeyim biraz.

March 24, 2017

Yoo Bir Daha Asla!

Sabah şu yazıyı okudum, sokaktan çam yarması bir çomarı alıp eve getirmek hakkında. Okuduğum en güzel yazılardan biri, tanışma hikayesi, köpekli hayat, cins köpek ısrarı filan, harika anlatmış Umut Arabacı. Tanımıyordum, vesileyle tanımış oldum. Bahsi geçen iri kıyım sokak çomarı Nazo:


Biz de para verip cins yavru köpek satın almış iki gerizekalıyız. Ha kafeslerde doğurtup satan bir tip değildi, çiçekli elbiseli emekli bir eczacı kadındı ve tam olarak satın almadık da "o güne kadar yaptıkları masrafları ödedik" ama gene de aynı şey. Kadın bunun ilk ve son doğum olduğunu, bir süre sonra köpeği kısırlaştıracağını söyledi ama onu da bilemeyiz tabii. Koko'yu kucağımıza alıp çıktık o evden, 7 sene oldu. O 7 sene içinde kaç tane ev arayan doberman ilanı gördüm, sayısını unuttum. Üstelik neredeyse tamamı kavgaya sokulmuş, dövülmüş, hunharca doğurtulmuş, son derece çaresiz köpeklerdi. İşte dobermanların kötü şöhreti filan, biliyorsunuz.

Bizim cins peşine düşme sebebimiz veteriner tavsiyesiydi, apartman dairesinde yaşayacaksa ya Alman kurdu ya da doberman almamızı, kolay öğreneceğini söylemişti. Veterinerimiz aslında köpeğe değil hayatımızda ilk defa köpek alacak olan bize güvenememiş bence. Neyse, ben de o arada çok şey öğrendim köpekler hakkında. Bundan sonra çomarlar, barınaklar, ev arayan her cins çocuk ile devam edeceğiz yolumuza. Cümle alemin bokladığı doberman bizim evde karanlıktan korkan bir kucak köpeğine dönüştükten sonra beni ne korkutabilir bilmiyorum.

Yüz kere yazdım, gene yazacağım, kendi aralarında çiftleşip üremeleri yüzünden bir takım hastalıklar nesilden nesile taşınıyor. Bizim yaptığımız bayağı manyakça bir iş, bırakmıyoruz doğa bildiği gibi halletsin, istiyoruz ki illa renkleri böyle, tüyleri şöyle olsun. 7 senedir çıbanlarıyla, isilikleriyle, egzamalarıyla uğraşıyoruz Koko'nun. Bir senedir de vücudunun çeşitli yerlerinde ve çeşitli boyutlarda yumrular üretti, en büyüğü yumurta kadar. Veterinere soruyoruz, cevap "Oluyor böyle şeyler bunlarda, endişelenmeyin", endişelenmemiz gerekirse ameliyat edecek, alacak yumruları. Böyle bir hayat. Bir de kalp krizine yatkınlık var tabii, artık ondan da bahsetmeyeyim.

Bütün bunlar Koko'nun başına gelirken, Kudi ne yapıyor? Kar yağarken terasta oturup neşeyle sokağı seyrediyor saatlerce. Koko seyredemiyor çünkü soğuğu yiyince grip oluyor, sistit oluyor.

Geçenlerde şunu okudum, gözümden yaşlar geldi gülmekten. Leylak Dalı yollamıştı, bir bildiği varmış ki yollamış:


Bobo'nun şuursuz varoluşu, arada bir yanağında beliren pembe beş parmak izi, golden retriever Darçın ve deli annesi filan, köpekli hayata çok gerçekçi baktığını düşünüyorum Serkan Altuniğne'nin. Annemlere yollayacağım, onlar bizden daha zor durumdalar. Çomarları doberman cüssesinde ama kafası pek o kadar çalışmıyor. Üstüne bir de Kapo var, üstüne acıkınca mutfaktan tam ekmek ve beyaz peynir çalıp piknik yapan iki kedi Tintin ve Cenıfır var, üstüne bahçedeki kedi sürüsü var, üstüne sokakta bakılan ve kapasitem dolduğu için isimlerini hatırlayamadığım köpekler var.

Ay başka şeyler de yazacaktım aslında, neyse artık, her yeri köpek yaptım, gidiyorum. Gav gav gav.

March 22, 2017

Hayır, Geri Hoş Gelemezsin

Zafer'i arayanlardan biri ummadığım kadar inatçı çıktı, dün gece yarısı gene carıl carıl çaldı telefonum. Yataktan fırlayıp kapattım telefonu, sabah kalkınca da en azından bu inatçı adamı bloklamanın bir yolunu aramaya başladım.

Sony marka telefonum, numaranın üstüne tıklayıp "Beni bu arayandan kurtar" gibi bir seçenek sunmuyor, gugıllayıp öğrendim, bir numaradan gelen çağrıları sesi mesaja düşürebiliyormuşsun, en fazla bu yapılıyormuş. "Aaa sesli mesaj imkanı mı var?" diye şaşırdım, zaten cep telefonuyla ezelden beri aram iyi değil, bir senedir filan kullandığım bu telefonu hiç sevemedim. Neyse, sesli mesaja düşebilmesi için de rehbere kaydetmem gerekti Zafer'i arayan adamı.

"Zafer'i Arıyor" diye kaydettim, bloklayabildiğim kadar blokladım. Kurtuldum diye sevinirken rehberimdeki numaraların whatsapp'ta da belirdiği aklıma geldi, panikle whatsapp'ı açıp oradan da blokladım. Profil fotoğrafını görmüş oldum adamın, yaşlı annesiyle yanak yanağa poz vermiş, kendisi de 60 yaş civarı bir adammış. Bu Zafer ne yazdı acaba televizyona çıkan o mesajında diye merak etmiyor da değilim.

Hayatın bu karışık haline isyan etmek istiyorum. Rahatsızlık veren aramalar eskiden de vardı, evin babasına verirdin telefonu, o "HÖST!" deyince kesilirdi. Ya da ne bileyim "Abim bokser, babam komsör" diye gözdağı verebilirdin. Tamam başıma gelen biraz fantastik bir felaket ama 3 gündür telefonla ve telefonla birlikte gelen uygulamalarla filan boğuşuyorum, ağlamak istiyorum böyle aşkın ızdırabına.

Şu yandaki İthaki'den çıkma Fahrenheit 451'in de çevirisini hiç beğenmedim. İterek kakarak bitirmek üzereyim, 10 sayfam kaldı. (Babam "İtekaka Yayınevi'nden mi çıkmış mehehhe" diye espri yaptı. Güldüğümü de itiraf etmek isterim.)

"Geri hoş geldin" filan var içinde, "Welcome back"tir diye tahmin ediyorum, insana yazarken tuhaf gelmez mi yahu? Sadece geri hoş gelmiyor, kitabın sağında solunda devam ediyor böyle dangıl dungul laflar. İki çevirmenin adı yazıyor iç kapakta, birinin "elek" dediğine üç sayfa sonra diğeri "kalbur" demiş. 

Ana karakter Montag, karısına bağırıyor "Mildred alarmı sen vermedin!" diye, bir felaketin ortasında alabildiğine manasızca. Orijinali "Mildred you didn't put in the alarm!", bir "Oh no you didn't" hali yani gibime geldi. Yapmış olduğuna inanama hali. Bilmiyorum tabii, çevirmen değilim; okuduğumu anlamak istiyorum, öyle bir arzum var. 

Bu elimdeki bir de 6. baskı, altı seferdir böyle basılıyor demek ki bu kitap, hepimiz satın alıp okuyoruz. Neyse yani, çeviriyle kavga etmekten distopyaya, yanan kitaplara filan yer kalmadı. Zaten ben yazmasam da olur bence. Geçen yaz Nürnberg'te Nazi şeyleri müzesi gezerken Ada şok geçirmişti, "Ama bu Reichtag Yangını? Ama ne kadar benziyor her şey?" diye. Yani artık her şey çok benziyor, bir kere de benim bağırarak göstermeme gerek yok. 

Güzel bir çarşamba temenni ediyorum herkese ve geri geri hoş gidiyorum.

March 21, 2017

Hayır Helikopter, Burası Senin Evin Değil

Gene gül desenli tayt/pijamamla terasta durup bir helikopter pilotuna bakarak başladım güne. Çok alçaktan uçuyorlar bazen, bugün de öyleydi. Sonra caddeden polis anonsları filan da duyunca "Allah allah ne gün bugün?" diye kahve yapmaya girdim içeri. Nevruz bugün, Newroz ve Nowruz yani aynı zamanda. Tebrik ederim bahar bayramınızı.

Twitter'da kavga çıkmış bile, kimin bayramı diye. Aman yarabbi yani kaç bin yıllık pagan bayramı, paylaşılamıyor diye gözlerimi deviriyorum ama tabii bizim memlekette acılı hatıralar var. Ankara'da kutlama filan yok galiba, herhalde önemli birileri şehir içinde oradan oraya gidecek, o yüzden bir helikopter-polis anonsu trafiği var.

Dün evi temizledim, bahar temizliği gibi olmadı ama en azından köpek tüyünden arındırdım bir miktar. Dün süpürüp sildiğim koltuklarda yatıyor ikisi de şu anda; biri topan olmuş, öbürü sırt üstü, biri horluyor. Yatsınlar, varlığım varlıklarına, koltuklarım tüylü kıçlarına armağan olsun.

Hafta sonu şunu okudum:


Nefisti. Hayattan yılmak, aşk, aile, kazık yemeler, her boku bildiğini sanıp bir gün kendi cehaletine uyanmalar, kaybetmek, bulmak ve bu ikisiyle başa çıkabilmeyi öğrenmek. Ay çok beğendim. Bir yerinde ağladım filan, sizden saklayacak değilim. Karakarga'dan çıkan diğer çizgi romanlara da bakacağım bir evden çıktığımda. Cumartesi ve pazar günlerime yumuşak bir bahar güneşi gibi doğdu kitap.

Helikopterler gitti o arada, sırtımdan güneş vuruyor eve, ortalık sessiz, saat 16:30. Gidip biraz dut kurusu filan alayım. Sizi de evde öldürmeyi başaramadığım ender bitkilerden birinin nazik çiçeğiyle başbaşa bırakayım.


Fotoğrafa filtre basana kadar tozunu alaydın zavallının diyor olabilirsiniz, haklısınız. Bahar geldi artık, toz filan alınabilir, güzel şeyler olabilir, belki ütü bile yapılabilir.

March 20, 2017

Hayır. Zafer Sen Bir Gerizekalısın.

Dün akşam oturup birkaç bölüm Taboo seyrettik, seyretmediyseniz valla pek güzel dizi. Gece yarısı oldu, yatalım artık filan derken telefonum çaldı, bilinmeyen numara arıyordu ve kabus böyle başladı.

Arka arkaya bilinmeyen numaralar aramaya başladı, kadınlar, erkekler. Bir yandan sms'ler, "slm arayış ne?", "slm dilek" filan. "Allaaaahhh!" dedim, "Benim telefonum kesin forum morum bir yerlere düştü, Dilek diye peşime düştü millet!"

Barbar kocam telefonu kapıp gelen aramalara cevap vermeye başladı, kimi "Yanlış olmuş" diye kapattı, kimi hal hatır sordu. "Nereden aldınız bu numarayı?" sorusuna bir kadın cevap verdi, Anadolu Cv dediğini sandık. Anadolu TV'ymiş meğer o, sms ile arkadaş olmak isteyen biri yazdı da öğrendik, klip gösteren bir kanalmış, alttan da izleyici mesajları geçiyormuş. Benim numaram Eskişehir'den Zafer olarak dönmekteymiş orada. Dilek ben değilmişim yani, ben Zafer'mişim, Dilek ve diğerleri benim peşime düşmüş.

Gerizekalı Zafer.

Kanalı aradık, telefona bakan oğlan "Numaranızı verdiyseniz tabii arar insanlar" diye cevap verdi. Bir süre avukat mavukat diye tehdit ettik, kontrol edip arayacağını söyledi. O arada tabii "dost olmak ister misin zafer?", "zafer bey, ben mehmet, tanışmak istiyorum, saygılarımla", "cnm nbr?" diye sms'ler gelmeye devam etti. Derken Anadolu TV'den oğlan aradı, bakmış bütün listelere, ne Zafer varmış ne de benim telefon numaram. Herhalde bulup sildi o arada, iş uzamasın, biz saldırmayalım diye salladı.

Telefonumu kapattım. Barbar kocam kalkıp açtı, bazı mesajlar aklına takılmış, tekrar okuyacakmış. Sonra da "Yani nasıl olabilir böyle bir şey? İnsanlar bu saatte televizyondan görüp mesaj mı atıyor yani? NASIL İŞ BU YARABBİ?!" diye hayatı sorguladı. Telefonu tekrar kapattım, yatağa girip Fahrenheit 451 okumaya başladım. Zafer ne yaptı dün gece bilmiyorum ama Bursa'dan bu "macur" adam dün gece çok aradı Zafer'i, bula bula mazbut hetero ev erkeği kocamı buldu, bir yere varamadılar.




Erkeğim ben! Hayatında kendini hiç bu kadar savunmasız hissetmemiş, öyle dedi. Artık ben de "Hoşgeldin ezilenlerin hayatına" diye üstüne varmadım.

Neyse yani, her şeye rağmen memlekette hayat pazar günüydü, gece yarısıydı dinlemeden çok canlı bir şekilde sürmekteymiş. Bunu anlamış olduk. Ben bu satırları yazarken hala tanımadığım numaralardan sms ve çağrı gelmeye devam ediyor, bazı insanlar gerçekten pes etmek nedir bilmiyor. Ya da kaçan kovalanıyor, bilemiyorum.

Haftaya böyle başladım. Kocamın dün akşam sorduğu "Neden böyle şeyler hep senin başına geliyor?" sorusunun cevabını da gerçekten bilmiyorum.