December 7, 2016

Kumaşlar, Kediler, Biliyorum

Çabuk tarafından yazıp kaçacağım. İki adet Instagram hesabını şaapıcam, belki biliyorsunuzdur ama olsun.

Biri artgarments, klasik resimlerden kıyafet ve aksesuar detayları koyuyorlar. Klasik dedim, arada modern resimler de oluyor ama çoğu Rönesans ile 19. yüzyıl arası. Çay içip kumaşların desenlerine, düğmelere, dantellere bakıyorum.


Diğeri de helloptati. Dünya güzeli iki kedi, başka dünya güzeli kediler, gündelik hayat fotoğrafları ve etaminler. Geçenlerde bir tanesini koydu o etaminlerin, o kadar beğendim ki hemen herkeslere yolladım.


Boynuma asmak istiyorum bunu, hayatıma o şekilde devam etmek istiyorum.

Şuracığa bir de kedi yapıştırayım gitmeden, bu bir avuç tekirli beyazlı yavruyu annem geçen yaz sokakta çocukların elinden almıştı. Adını Tintin koydu. Bu öncesi:


Bu da sonrası:


"Arif kediyi tut."
"E peki tutayım."
"Fak dis şit."

Tekirin masadan nazikçe destek alan arka patisine dikkatinizi celbederek gidiyorum; rüyalarda görüşürüz, bu şarkıyla buluşuruz.



December 6, 2016

Hellö.

Ay bu yeni halini hiç sevmedim ben buranın, yeni yazı yazmak için nereye basacağımı aradım bir süre. NE GEREK VARDI BLOGGER??!

Her gün "Aaa şunu bloga yazayım" diye onlarca şey geçiyor aklımdan, nedense bir türlü oturamıyorum kompüterin başına. Geçtiğimiz haftaların akılda kalan hadiselerini yazayım bari.

Annemle babamın Ankara'daki evini boşalttık, eşyaları Urla'ya yolladık. Babamı da beni de göçerten bir faaliyet oldu bu; her sabah evden çıkıp gittim, akşama kadar eşya ayıkladım, çöpe attım, koli yaptım, taşıdım filan. Hatıralar geçidi tabii bir yandan, fotoğraflar, defterler, kuduz karneleri...


Eveth. Ama yani o çocukluğumuzdan itibaren bilinçaltımıza yerleşen kamu spotlarının bir faydası varmış. Önce sabunlu suyla yıkayın, sonra en yakın kuduz merkezine koşun. Kardeşim ısırıldığında kuduz merkezi Çinçin'deydi, sabahın 4'ünde maceralı bir seyahat olmuştu. Köpek kuduz değildi, benimki sürü protokolüne aykırı hareketlerde bulunmuş gecenin bir saati.

Bu arada çöplük prensesi Mara'yı kazasız belasız Almanya'ya yolladık. Yani kazasız belasız deyince hakkını vermiyor, bayağı bir mucizeler geçidiydi. Önce fotoğraf koyayım, Alman çayırlarında mutlu bir kütle:


Dertli bir iş yurtdışına evcil hayvan çıkarmak, 3 ay öncesinden çalışmaya başlamak gerekiyor. Pahalı da bir hayli. Ama becerdik. Uçuş günü her şey o kadar yolunda gitti ki inanamadım. THY görevlisi kızın kibarlığı ve tatlışlığı (Sevgili Emine, her dileğin gerçek olsun senin!), son anda hesapladığımızdan daha az para ödememiz, herkes 3 metre uzakta dururken Çorumlu Almancı bir çiftin Mara'yı yerlere yatırıp yarım saat mıncırması filan.

Çocuk sağlimen vasıl olunca rahatladık, annemle dedikodusunu yaptık:


Teyzelerimin ikisi de gurbetçi olduğundan tecrübemiz var yumuşak terlik ve valkmen konusunda. Annemle gıybetin de sağı solu belli olmuyor, tam hızımı almış edebiyat dünyasına çemkirirken araya fotoğraf soktu:


Ben hızımı alamamışım, hala yazıyorum. Annem Hakan Akkaya'yı çok kibar, efendi ve mütevazı bulmuş. Mahallenin çocuklarından sonra dükkanda çalışan elektrikçi abi ve çırağıyla da neşeyle fotoğraf çektirmiş. Resmen o uyuz Ege kasabasında senden benden renkli bir hayatı var annemin.

Hafta sonu 3 tane incecik kitap bitirdim, başka da bir şey yapmadım. Goodreads'de yenilen pehlivan misali her sene kendime ulaşamayacağım sınırlar koyuyorum, yılın bitmesine azıcık kalmış, anca 30 kitap okumuşum.


Muhtelif Evhamlar Kitabı'nı Sarıkafa verdi, ne zamandır bu kadar beğenerek öykü okumamıştım. Acıklı öyküler, ben uyarmış olayım. Ama kanırtmıyor, ders vermiyor, okuyanı aptal yerine koymuyor; pek güzel kurmaca öyküler. Tam olarak neyle karşılaştırıyorum bilmiyorum ama içimden klasik öyküler demek geliyor. Onu bitirip İntihar'ı okudum, gencecik bir yazarın intihar eden arkadaşının arkasından yazdıkları. Bir hayli de etkilendim, kalbimi sıkıştırdı ama gidenin arkasından dövünmek yerine o hayatın bende bıraktıklarını koruyup kollamaya meyilli biri olarak büyük bir saygıyla okudum. Peşinden de Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler. Adının vaad ettiği her şeyi verdi allah için, bu kitabı da sevdim. Gene acıklı öyküler, başka hayatlar, başka acılar. Tam da okumak istediğim gibiydi. Bu üçü arka arkaya hafta sonumu bir depresyon panayırına çevirdi, kendim ettim kendim buldum, naapıyım.

Gideyim biraz sebze alayım ya da zebze alayım, o da olur. Geçenlerde durduk yere "ARTIK BU EVE DIŞARDAN YEMEK SÖYLENMEYECEK!" diye halılarda yuvarlandım. Bence sağlığımızı filan düşündüğümden değil, et yiyen barbar kocamın önüne bir olasılıklar denizi serilirken bana sadece kaşarlı pide düşüyor. O yüzden üşenmeyip manava gidiyorum, gelsin pırasalar, gitsin kerevizler. Hem daha ucuz.

Dolarlarınızı bozduruyor musunuz? Herkesler dolar bozdurup memleketin birlik ve beraberliğine çimento dökerken benim payıma düşe düşe 1 manat düştü.


Kim kakaladı bilmiyorum ama ben dolaşımdan çıkardım, masanın üstünde duruyor, birbirimize bakıyoruz manatla. Bir gün kavgaya filan girersem "Bir manatlık adamsın ulan sen!" diye kafasına atacağım hasmımın.

Giderken şunu bırakayım, sabahtan beri delirmiş gibi bunları dinliyorum, İspanyol paça pantolonun üstüne çiçekli gömlek giyecek hale geldim, favorilerim uzadı. Anatolian Rock Revival ne güzel bir fikir olmuş, youtube kanalı şurada, neler neler var.



Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden, kedilerin ve köpenklerin kafalarının tepelerinden öperekten gidiyorum, arayı açmam, gene gelirim.

November 25, 2016

Yalancı Kel

Ay ahhahhhahhha!


Tabii bu istiflemiştir kenara paraları, hayal ettiğim gibi açlıktan ölmez, yaş tahtaya basacak göz yok herifte. Bakınız fotoğrafa, fıldır fıldır. Peki ne oldu şimdi keltoş? Senin yanında kim duracak? Senin ağzını açacak haysiyetin mi var? Öyle de bir açıklama yapmış zaten, "Gizitimi çik siviyirim", anca bunu diyebilir. Onursuz çünkü.

Gözümüze baka baka yalan söylemesinin, yalanda ısrarının filan bir ceremesi olmadı diye üzülüyordum. Hala gazeteci diye bir kredisi var herifin diye sinirleniyordum. Şimdi geçti o üzüntü ve sinir. İsmet Berkan kimsenin umrunda olmayacak, ne yaltaklandığı tarafın işine yarar bu saatten sonra ne de benim gibi hala kin güdenlerin sempatisini toplayabilir. Hoşçakal yalancı göt; sana ayrı, koca kafana ve parlayan keline ayrı selam yolluyorum.

Hürriyet de çok ilkeli filan olduğundan sepetlemedi tabii bunu, allah bilir ne sebebi. Biz hala doğru dürüst haber okuyamıyoruz, haberleri hala manipüle ediyorlar, televizyonda hep aynı yüzler, hep aynı laflar. Bir şeyin düzeldiği yok, ben şahsi nefretimin gazıyla seviniyorum sadece. Benim gibi milyonları kendinden böylesi nefret ettirmesi de hayatının en büyük başarısı herhalde.

Ay yazarak alamıyorum hırsımı, devamını artık arkadaşlarıma haykırırım. Şunu bırakayım giderken, insanların beraber şarkı söylemesinde bana umut veren bir şey var.




November 7, 2016

Kömür

Önce şunu bırakayım, blog komşum Zihnin Arka Sokakları ile koleksiyonumuza ekleyelim diye. Zamanında böyle bir imkan varmış. 900'lü hatları bizden daha genç kuşak hatırlamaz herhalde. Ben de Perinçek'in Sosyalist Parti Genel Başkanı olduğunu hiç hatırlamıyorum. 12-13 yaşlarındaymışım.


Yıllaaar önce istemeden bir İşçi Partisi kongresine katılmışlığım var. Ankara'dan İzmir'e dönmem lazımdı, bir sınıf arkadaşımın peşine takılıp kendimi Perinçek'in bitmeyen konuşmasını dinlerken buldum. Sonra da parti otobüsüyle İzmir'e döndük. Otobüsten inerken unuttuğum çantamı haftalar süren ısrarım sonunda bu arkadaşım bulup getirdi, tamamen soyulmuş halde. Para, çakmak, sigara, eşarp; ne varsa içinde, hiçbiri yoktu. Otobüstekilerin bir kabahati yok, benim tanıdığım tek İşçi Partili olan bu sınıf arkadaşımda ahlak yerine devasa bir boşluk olduğunu sonraları anladık. Facebook'ta bulup ekledi beni, çocuk doğurmuş filan. Suriyelileri çok çocuk doğuruyorlar diye aşağılıyordu. "Keşke sen de çocuk doğuracağına şu ön tarafta eksik olan 4 dişini yaptırsaydın" demek istedim, diyemedim.

Türkiye'de doğmamış büyümemiş kuzenlerim 15 Temmuz'dan bu yana düzenli olarak "Orada kalmaya devam edecek misiniz?" diye soruyorlar. İlk başlarda uzun uzun anlatıyordum, şimdi "Evet" diyorum sadece. Onlara da "NEREYE GİDELİM ULAN? KOLAY MI GİTMEK?!" diyebilmek istiyorum ama o kadar naifler ki sorarken, diyemiyorum.


(Tumblr'da dolanırken buldum. Koltuğun arkasında yere kadar cam olsa; jetler uçuyor, seslerden cam içe bükülüyor, helikopterler ateş açıyor, binalardan dumanlar yükseliyor olsa filan tamamen 15 Temmuz gecesini nasıl geçirdiğimin fotoğrafı bu. Bir de dizlerimin oradaki boşlukta kıvrılmış köpek hayal edin. Bir de ağladım ben bütün gece korkudan.)

Kuzenlerimin naif beyaz endişelerini gideremiyorum bir türlü, ecnebi damadımıza da kahverengi olduğumu anlatamadım. "Sen benden daha beyazsın" diyordu, "Coğrafi olarak kahverengiyim gerizekalı" dedim en son, anlar gibi oldu. Ben onun memleketine girebilmek için hazırola geçip bir dosya evrak sunuyorum, parmak izi veriyorum, videolu görüntü veriyorum; herif elini kolunu sallayarak gelip havalimanında dandik bir vize alıyor. 8 ay kaldılar Ankara'da, gelmeden beni deli etti "Çok abartıyorsun. Bu söylediklerin komplo teorisi" cart curt diye. 8 ay sonunda (2 adet bombalı araç saldırısını ve bir askeri darbe girişimini bizzat yaşadıktan sonra yani) oturdukları sokaktaki yol çalışmasına ağlıyordu; "Kamyondan kaldırım taşı boşaltıyorlar, her seferinde bomba sanıp sıçrıyorum" diye. Bir şey diyemedim, bir yandan çay içip bir yandan taşlar boşaldıkça beraber sıçradık.

Geçenlerde bir grup adam idam cezasını, terörü, tutuklamaları filan tartışıyordu televizyonda. O kadar çok çıkıyorlar ki televizyona, bir tanesi saçlarını boyamaya başlamış. Biri 10 Ekim'den bahsedecek oldu, diğeri "Ne yapalım, canlı bomba ölmüş gitmiş, ne yapalım daha?" diye susturdu. Adaletin kendisi değil ama kağıt işleri kaldığı için mecburen bir dava açıldı 10 Ekim hakkında, ilk duruşma biraz önce başladı. Benim tahminim, suçluları cezalandırmaktansa geriye kalan hepimizle alay edecek bir süreç olacak bu. Adliyeye gidecek gücü bulamadım, kalabalıkmış bayağı, oturduğum yerden buna seviniyorum. Bir de helikopter dolanıyor adliyenin üzerinde, oturduğum yerden ona bakıyorum. Güçler ayrılığının olduğu bir ülkede en azından ihmalden filan çatır çatır kamu görevlileri yargılanırdı, bizde canlı bomba ölüp gittiği için vicdanlar rahat. Saçlar boyalı.

10 Ekim davasının başladığı anlarda CHP'nin parti meclisi toplantısı bitmiş, o çok önemli insanlar şu çok önemli sonuca varmışlar, hazır mısınız?


Adliyeye gidemedim ama CHP'nin önüne gidip her dışarı çıkanın elini sıkıp tebrik etmek istiyorum. 3 gün sonra yaptıkları açıklama gerçekten tarihin akışını değiştirdi, biz de bir şeye aykırı bu ama neye aykırı diye dövünüyorduk. Ben kaldırdım çünkü dokunulmazlıkları, o yüzden içimde bir sıkıntı vardı.

Bugün 7 Kasım 2016 Pazartesi, demokrasi demokrasi dediğimiz şey hakkında elimle tutabildiğim tek numara olan oy hakkım çöpe gitmiş vaziyette, her türlü hakkımızdır diye gittiğimiz meydanda patlayan bombaların davası 13 ay sonra ite kaka başladı, sosyal demokratım diyen ana muhalefet partisi sanırım tuzlu kurabiye yiyip çay içerek uyukluyor.

Bu aşağıdaki videoyu 1. yıldönümünden anca 10 gün sonra gidip o Gar'ın önündeki derme çatma anıta karanfil bırakan Kemal Kılıçdaroğlu'na armağan ediyorum. Hazırladıkları 10 Ekim pankartlarına, belgesellerine sadece Gar'ın önünde öldürülen CHPli çocukları koyan şuursuz parti çalışanlarına armağan ediyorum. Sizin particiliğinize sıçayım.




Acı ve öfke böyle elle tutulur hale geliyor, 13 aydır yandığı için bu kadın. 13 aydır kimse içine su serpmediği için, adalet namına hiçbir şey görmediği için. Suyu çıkmış bir sistemin içinde kardeşinin hesabını sormaya çalıştığı için. Bedduasının adresi için ben bir şey eklemeyeceğim. Kadim topraklarda yaşıyoruz; buralarda beddua, sahibini eninde sonunda bulur.

November 1, 2016

Tolaz'ın Başına Gelenler

Meğer mahallemizde Cumhuriyet Gazetesi bürosu varmış, dün Sarıkafa'yla çay içecek yer bulma çabalarımız ve annemlerin evinden çöp tenekesi yürütme planım arasında bir yerlerde gazetenin önündeki destek toplaşmasına denk geldik. Başkent'ten bildiriyorum; burada hepimiz o kadar endişeliyiz ki havada bir tuhaflık var.

Kendi içimde küçük bir aydınlanma yaşadım, lütfen gülmeyin, sıfır altyapı üzerine safi sinir bozukluğundan müteşekkil biriyim, el yordamıyla oluyor aydınlanmalar. "Bunların hesabı sorulacak", "Kazanacağız" filan diyoruz ve elle tutulur hiçbir gelişme olmadığı gibi göçtükçe göçüyoruz ya, o hesaplar yarın ya da öbür gün sorulmayacak, bunu anladım. Ve bunda bozulacak bir şey yok. Büyük ihtimalle benim kuşağım yaşlanacak ve hala birbirimize "Kazanacağız" diyor olacağız. Hemen yarın kazanacağımızdan değil, hem biz hem bizden sonra gelenler mücadeleyi bırakmayalım diye. Ben de istemezdim bahtımıza bu itiş kakış düşsün ama ilk değiliz, son da olmayacağız anlaşılan. Susacağımıza birbirimizi yüreklendirmemiz lazımmış.

Sabah kalktım, twitter'a bakmaya başladım, büzüldükçe büzüldüm. Sonra papağan çıktı ortaya.


Biraz sinirlerim bozuldu, "Allahım ne biçim bir yer bu memleket?!" diye. Sonra Sezgin Tanrıkulu olaya el koydu.


"Yalnız", yalın gibi yani. "Yanlış", yanılmak gibi. Neyse, önemli değil, papağan aç, hava soğuk. Çankaya Belediyesi ekip yollamış kurtarmak için, bunu da duyunca artık bıraktım kendimi, gözüm yaşardı gülmekten.

Faşizm çöktü üzerimize, dertten sigara üstüne sigara yakıyorum filan, derken papağan mahsur kalıyor. Tolaz bir de iki dil konuşuyor. Olaylar büyüyor, çok beğendiğim ve saygı duyduğum bir milletvekili de olanca ciddiyetiyle dahil oluyor. Belediye dahil oluyor. Sonra neden bu memlekette Marquez bu kadar seviliyor diye soruyoruz.

Ben bunları yazarken Tolaz ha çıktı ha çıkacak mühürlenen ofisten. Kıyamam çocuğa, bir an önce kurtulur umarım, buradan "çok yaşa sen canım Tolaz/her biji cane mın" diye elimden geldiğince selam yolluyorum. Gideyim kuru temizlemeden paltolarımızı alayım, hart diye kış geldi.

October 19, 2016

Mutfağın 50 Tonu

Tadilat bitti, eve taşındık, 10 gün filan oluyor. Sizi problemlerimin en küçüğüyle tanıştırmak istiyorum; banyodaki saçmalık.

Biri gelip prizi, bir başkası da kapının çerçevesini kesmiş. Bu banyo tamamen kırılıp baştan yapıldı, gene de becerememişler prizleri makul bir yere koymayı. Ve şu manzaranın normal olduğunu düşünüyorlar.

Problemlerimin en büyüğü evde hala mutfak olmaması. Mutfakçı fayansçıyı suçluyor, fayansçı mutfakçıyı. Sitelerde sinir krizi geçiren kadın oldum. İşe başlamadan önce "Yenge istediğin renk yaparız, çok kolay artık renk işi" diyen mutfakçının bir renk kartelası yokmuş mesela. Zaten boyayı da o yapmıyormuş, komşusu yapıyormuş. "Yenge sen söyle ne renk istiyosun, yapılır o renk" diyen adamlara "Yeşil desem ne renk yapacaksınız mesela? Ya da griye çalan kırık beyaz olsun ama gri de biraz vizona kaçsın istiyorum, noolcak şimdi?" diye bağırdım, bağırdım, bağırdım. Bir boka yaramıyor bağırmak, akşamları dilimli ekmeğin arasına dilimli kaşar sokup yiyiyoruz.

Atmayın dediğim gardrobu atmışlar, 4 sandalyemin üç tanesi yok çünkü üstüne çıkıp kırdılar kesin. İkea'dan bir parça eşya daha almak istemiyorum, evin de bir karakteri olması lazım, milyonlarca insanla birebir aynı eşyalarımız diye tepinirken sandalye krizi çözüldü. Çünkü annem ve Ayşesi hobi olarak eskici gezip eşya topluyorlar, sonra da kurtulmaya çalışıyorlar o eşyalardan. Derin nefesler alıp hayatı akışına bırakıyorum, bazen savaşmanın hiç manası yok. Mutfakçı dışında. Mutfakçıyla son dakikaya kadar itişeceğim.

Aşureye niyetlenmiştim, olmadı. Mutfak eşyaları hala kolilerin içinde. Zaten ne ocak var ne fırın. Instagram'da doydum aşureye maşallah, aşureden bir deniz gibiydi sosyal medya, girseniz boy verirsiniz. Sanal aşurenin bir faydası yok tabii, artık nasıl bir mahallede oturuyorsam kimse getirmedi de. Ya da beni aşureye layık görmüyorlar, bilemiyorum. Bir yandan da sinirlendim, aşure fotoğraflarının altında hashtagler, #benyaptım, #foodporn, #bolluk, #bereket filan. Tamam bolluk bereket de foodporn ayıp olmuyor mu bacım biraz? Sen üstüne hindistan cevizi rendelemişsin tebrik ederim ama hani Kerbela, hani Hüseyin, nerede matem? Sen farkında olmayabilirsin -ki bence farkında olmak zorundasın- ama beraber yaşadığımız bir hayli kalabalık bir topluluk için ibadet aşure. Ne güzel böyle bütün kültürel ve inanç bağlamından sıyır aşureyi, çök üstüne, bir de her yerden yüzümüze sıva. Yabancı memleketlerde "cultural appropriation" diye tartışıyorlar böyle meseleleri, ben o kadar hakim değilim o tartışmalara, bu kadar çemkirebileceğim.

Haftalardır twitter'a hiç bakmıyorum, hayat ne kadar sakin oluyormuş bu şekilde. Arkadaşlarıma mesaj atıp soruyorum, "Niye herkes Kürk Mantolu Madonna'dan bahsediyor?" filan diye, elden ele geçerken etkisi biraz azalıyor galiba böyle şeylerin. O arada ne güzel şeyler oldu, kardeşim köpeğini Almanya'ya taşıdı, Birgül'ün kitabı 2. baskıya girmiş, evdeki ustalardan biri bitkilerimizi budayıp sağlarına sollarına destekler bağlamış; bir dahaki sefere bunları yazayım.

Şimdi gidip 4 gündür bulamadığım ütüyü aramaya devam edeceğim, belki biraz sıva kazırım fayanslardan. Sabah kafamda şununla uyandım, giderken bırakayım:



October 7, 2016

(10) Kızlar


Ay elimde kaldı şalanj, rezil ettim on tanecik soruyu. Böylece bitiriyorum, önemli olan katılmaktı zaten.

10. soru için önce oturup çok etkilendiğim yazarları, tarihi kişilikleri filan düşündüm ama ben en çok etrafımdaki insanlardan, özellikle de en yakınımdaki kadınlardan ilham alıyorum. Huyları, alışkanlıkları, tepkileri, yetenekleri, fikirleri; bende olmayan her şeyleri bana çok ilham veriyor.

Hepsi birer süper kahraman değil tabii, zayıflıklarını ve kırılgan taraflarını da aynı derecede ilham verici buluyorum.

Hayatıma kattıkları her şey için de çok seviniyorum, onların başarılarına seviniyorum, anlattıkları hikayelerden besleniyorum. Mesela barın tuvaletinde mahsur kalıp travesti ablalar tarafından düzenlenen bir operasyonla kurtarılmak: "Ablaaalarım kaldım ben burada, çıkamıyorum!" "Ay koşun kadına bir şey olmuaş!"; kurtarılırken dizlerinizin tutulması, ablaların sizi giydirmesi, üstünüzü başınızı düzeltip tuvaletten törenle uğurlaması. Ya da evin ineğinin el bebek gül bebek bakıldığı yuvasından kaçıp en yakın kalekola iltica etmesi ve geri dönmeyi reddetmesi, hatta "Yavrum gel evimize dönelim" çağrılarına yan gözle bakarken askerlerin elinden kuru ekmek yemeye devam etmesi, askerlerin komutanlarından "Ulan bu insanlar kaçtır arayıp soruyor, neden söylemiyorsunuz ineğin burada olduğunu?!" diye fırça yemeleri, o arada evde herkesin birbiriyle Kürtçe konuşurken evin annesinin inekle sadece Türkçe konuştuğunun ortaya çıkması, güç bela eve geri dönen ineğin ertesi gün tekrar ortadan yok olması ve tabii ki kalekolun önünde kıvrılmış yatarken yakalanması. İneğin hayatımızdaki yeri. Arkadaşım annesiyle babasını kışlığa taşımaya gidiyor bu hafta sonu, herkesin ilk sorusu şu oldu: "Aaa e inek ne olacak?"

Hikayelerin yanı sıra yemeklerle de besleniyorum; birinin mercimek çorbası, diğerinin kabak tatlısı, reçeller, çeşitli etli yemeklerin benim yüzümden yapılmış etsiz versiyonları. Hayatta okumayacağım şeyleri okumaları, asla yapamayacağım işleri yapmaları, dayanmaları, direnmeleri, tavır koymaları, bağırmaları, susmaları. Buralardan ilham alıyorum ben.

Annem, annanem ve babam var tabii bir de ama onlardan aldıklarımın ne kadarı ilham, ne kadarı genler yoluyla transfer olmuş bilemiyorum, bu sebeple yazmıyorum. Giderken aklıma şu şarkı geldi, buraya bırakayım.



Evde mahsur vaziyette (Ablaaaalarım?!) hem nakliyeci hem de kargocu bekliyorum. Yarın kardeşim geliyor, öbür gün kendi evimize geri dönme ihtimalimiz belirdi, tadilat bitiyor olabilir. Madem çıkıyorum annemle babamın evinden, acaba giderken neleri çalıp götürebilirim diye dolanıyorum ortalıkta. Bir adet kürklü Rus kalpağını, iki kayık tabağı ve bir tane büyükçe kilimi ayırdım kenara. Babamın benden yürüttüğü kırmızı teneke çöp kutusunu da el koymak suretiyle geri alıyorum. Eveth. Haydin gittim ben, biraz da çekmeceleri kurcalayayım.