October 1, 2016

(6) Ay Bilmiyorum Ben

"Dünyada değiştirmek istediğimiz 5 şey" yazıyoruz bugün. Bu, benim bu soruya cevap veremeyen halim. Birkaç sene önce olsaydı güzel güzel yazardım, bugünkü halimden iyi bir şey çıkmıyor. Birkaç sene önceki halim de şu anda düşününce biraz şuursuz geliyor zaten.

Dünyada hiç kimsenin içi yanmasın isterdim. Kenarına ilişik vaziyette yaşadığımız Orta Doğu, iç yanmasının, yürek yarasının icat edildiği yer bence.

Bilmiyorum yanmayalım diye tam olarak neleri değiştirmek lazım dünyada, iki ayağımızın üzerinde doğrulduğumuzdan beri şiddet var. Doğrulmadan önce de vardı kesin. İçimizde var yani. Küçük ölçekte, global ölçekte, bütün bu boku biz yarattık. Dünyanın düzeni değişsin isterdim mesela ama düzenin parçaları gene biz olacağımızdan değişen düzenden de hayır gelir mi bilmiyorum.

Velhasıl cevabı bilmiyorum, işin kötüsü bu güzel cumartesi günü hayal bile kuramıyorum. Hepimiz terketsek burayı, bence çok güzel kendine gelirdi dünya. Bu kadar düşünebildim.

O arada sarıkafa camdan uğrayıp şunu bıraktı:


Bir süredir "Nedir yahu bu kinoa?!" diye tepiniyordum, arkadaşlarım sabırlı ve tatlı insanlar oldukları için kah uzun açıklamalarla kah lafı değiştirerek idare ediyorlardı. Sarıkafa böyle bir denklemle çıktı işin içinden. Hemen haşlayarak anlamaya çalışacağım Minoa'yı. (Dokunarak anlamak, haşlayarak anlamak, var bunlar hep hayatta.)

Karamsar ve suratsız blog komşunuz olarak iyi günler diliyorum. Aslında hava filan güzel dışarda.

September 30, 2016

(5) Kainatın Aynasıyım Madem Ki Ben Bir İnsanım

Ay 5. güne geliverdik, bugün için bize ilham veren şarkı sözü yazmamız icap ediyor. Bütün sorulara şuradan ulaşabilirsiniz, hala geç değil. Bakınız Leylak Dalı bir oturuşta yarıladı şalanjı.

Önce şunu koyayım:


Yani ben de farkındayım, aylar öncesinin esprisini süründürüyorum ama hala gülüyorum, naapiyim. Neyse, şarkı değil, bir deyiş ve bana çok ilham veriyor.



Erdal Erzincan'ın yorumunu da beğeniyorum (Kalan Müzik'ten çıkan "Alevilere Kalan II"de var) ama ilk ağızdan dinleyelim istedim. Mustafa Ceceli şeysine hiç girmiyorum, o oğlan bana bozuk muhallebi gibi geliyor. Zaten bu toprakların sözünü Ceceliler değil Aşık Daimiler söylüyor, mirası onlar taşıyor. Ben de bütün samimiyetimle ve temiz bir kalple dinleyip benden sonrakilerin benim bıraktığım yerden alıp devam edeceğini umuyorum. Bu deyişte vücut bulan şey, sahip olduğumuz en önemli şey. Bizi buralı yapan, buraya bağlayan şey. Yoksa toprak, dünyanın her yerinde aynı toprak.

Bir yandan da öğreniyorum, öğrenmek de çok mühim. Bilmek çok mühim. Hayat çok mühim.
Dört elle arkadaşlar, dört elle sarılarak; "tırnak ile, diş ile, umut ile, sevda ile, düş ile". Valla öyle.

September 29, 2016

(4) Burası Hep Ağustos

Gerçekten oturup düşündüm, hangi ay beni ifade ediyor diye. Ağustos ayında karar kıldım.

Çünkü hala yaz mevsimi, hayat yavaş, hava sıcak. Ağustos deyince aklıma cırcır böcekleri, hafif bir rüzgar filan geliyor. Dertsiz, tasasız. Bir yandan da yolun sonunda sonbahar var, okullar açılıyor, mevsim dönecek, biliyorsun. Bir gün önce ayağını kumlara gömerken bir gün sonra annen seni okul forması almaya sürükler, öyle bir ay.

Hayatına fon müziği seç deseler herhalde yaprak hışırtılı, cırcır böcekli filan bir şey seçerdim. Bana her şey yolundaymış hissi veriyor. Mevsim döngüsünü de çok mühim buluyorum, artık 4 mevsim yokmuş gibi geliyor bana, canımı sıkıyor uzun ilkbaharın yokluğu. Kazak ve paltodan bir anda tişörte geçemiyorum,  tişörte ruhen hazırlanmak için zaman lazım. Neyse, yaz mevsimini çok seviyorum; haziran neşeli, temmuz durgun, ağustos ise hem sakin hem de sıkıntılı geliyor. Ben de öyleyim.

Kalktım, kahve yaptım, camdan sokağa bakıyorum, bahçede ağaçlar var. Bir yerlere koşmam gerekmiyor, köpekler uyuyor, evde kendimi iyi hissediyorum. Güvenli, sakin filan. Kafamın bir tarafında da yapılması gereken işler, teslim tarihleri, yıllık planlar, banka hesapları, faturalar, verdiğim sözler, tutamadığım sözler ve daha neler neler var.

Zaten "amaaan bir kere geldik dünyaya" isyanına çok meyilliydim, son zamanlarda en temel hayat prensibim haline geldi. Kimsenin ağustosumu rezil etmeye hakkı yok, cırcır böceklerime uzanan eller kırılsın diyerek sözlerime son veriyorum. Hala biraz güneş parlarken çıkıp yürüyeyim biraz; arka bahçe ayva dolu, bu kış boku yedik bence.

Şunu da buraya bırakayım, bana yazı hatırlatıyor hep. Natural Born Killers'ı seyrettikten sonra aylarca soundtrack'ini dinlemiştim, o yaz da öyle geçti herhalde ki kafama kazınmış. Romantik bir şeysi yok maalesef, ben kusana kadar dinliyorum albümleri, o yüzden bazı şarkılar bazı zamanlara sabitleniyor. Yıllar sonra tekrar dinleyince de Bob Dylan'ın sesi bir acayip geldi. Ay neyse, haydi gittim ben.




September 28, 2016

(3) Benden Bunlar Olmuyor

İmeceli meydan okumanın 3. gününde sahip olmayı arzuladığımız yetenekten bahsetmemiz icap ediyor. Soruların tamamına şuradan ulaşabilirsiniz.

Buna benzer bir şeyler yazmıştım daha önce, aramaya üşeniyorum, kesin aynı cevapları verdim.

Büyüyünce ne olmak istediğim sorulduğunda dansöz diye cevap vererek başladım hayatıma. Olamadım dansöz. Komut filan alamadığım, aklımda tutamadığımdan dans konusunda hiçbir ilerleme kaydedemeden bu yaşa geldim. O arada köreldim de iyice, dans deyince aklıma Kızılay'da filan gençlerin simsiyah giyinip yaptıkları protestolu-canlandırmalı danslar geliyor. Bir de nedense Mata Hari geliyor, valla bilmiyorum.


Ajan da olamam, her şeye ağlıyorum, her şey yüzümden akıyor. (Ay neden çalıyorum bu gizli belgeleri? Yazık değil mi insanların ekmeğiyle oynuyoruz?) Keşke biraz içimde tutabilsem olanı biteni.

Müziğe yeteneğim olsun çok isterdim, sesim olmasın ama bari şarkı yazıp bir enstrüman çalayım, o da yok. Ağız mızıkasına bile özendiğim oldu ama olmuyor, kulağım yok. Ay aklıma Jimmy Fallon'un Dylan'dan çok Dylan olup Çarls İşbaşında şarkısını söylediği şu video geldi:



Neyse işte, her içli çocuk gibi ben de sanatsal şeylere özeniyorum. Kardeşime de sordum, "Şarkı söylemek isterdin herhalde" dedi. Sesimin kötü olması şarkı söylememe engel değil tabii, etrafa eziyet.

En sevdiğim şarkı söyleyen üzgün palyaçoyu aşağıya bırakıp gideyim, evden çıkmam gerekiyor. İşsiz bir insan olarak bu kadar çok işim olmasını da çok acayip buluyorum.

September 27, 2016

(2) Hayalimdeki Meslek

Valla kendi mesleğim olmayan her meslekte gözüm var, hepsini zaman zaman hayal ediyorum. Sıklıkla şunu düşünerek dövünüyorum; keşke tıp ya da hukuk okusaydım, elimden terzilik ya da berberlik gelseydi. Hayati bir şey olduğunda müdahale edebilirdim, ne bileyim mesela gönüllü olurdum, bir faydam olurdu. Yıldız Tutal Özlütaş, benim hayalimi gerçekleştirmiş. O kadar takdir ediyorum ki ağlayasım geliyor.




Şurada da bir onedio sayfası var Yıldız Hanım hakkında, ben de aynen oğlu gibi düşünüyorum, çok tatlı!

Yani bir de şöyle düşünün, bunlar hayati beceriler. Bizimki gibi çivisi çıkmış bir dünyada da işe yarar, zombiler her yeri basarsa da işe yarar. Domates yetiştirmeden, buğdayın gözümüzün önünde un oluşunu seyredip o undan ekmek yapmadan göçüp gidiyoruz bu dünyadan. Çok üzülüyorum ve küçük çaplı çiftçi de olmak istiyorum. Ben sanırım aşağı yukarı Taş Çağı'na geri dönmek istiyorum. (Zombisiz olursa sevinirim.)

Kendi sebzesini yetiştirip kendi peyniri yapan insanları kıskandığım kadar sanatçıları da kıskanıyorum. Kendini şiirle, sözle, dansla, boyayla ifade edebilen yetenekli insanları. Bunlarla dünyanın bir ucundaki başkalarını etkileyebilenleri. İyi fotoğrafçılara özeniyorum, iyi gazetecilere özeniyorum. İyi aşçılara da. Yemek yapmak zaten başlı başına mühim, bir de başkalarını besleyebiliyorsanız ben çok etkileniyorum.

Kendi mesleğimle ne alıp veremediğim var bilmiyorum. Aslında biliyorum biraz, belki başka zaman uzun uzun yazarım. Geldiğimiz noktada kazıların da akademik hayatın da bir boka yaramadığını düşünüyorum için için. Tamamen pes etmiş de değilim, yalnız da değilim. Her şey yolunda giderse belki kendi arkeolojik ütopyamızı gerçekleştiririz. Altında sadece arkeologların değil, o kazıda kazma sallamış her işçinin, aşçının, şoförün imzası olan bir makale hayal edip keh keh gülüyorum. Yani düşünün, yazarların adları profesörden başlayıp asistana doğru inmiyor, alfabetik yazılmış, aooovvv skandal! Lütfen herkesin biraz incileri dökülsün, o asla devrilmeyen tahtlardan kalkılıp "halka inilsin" biraz. İnsanların doğup büyüdüğü köyleri hallaç pamuğu gibi atıp sonra da defolup gitmeyelim, bulduklarımızı kendi aramızda paylaşıp profesörlük için puan biriktirmeyelim. Sırf bilgisayar ve fotoğraf makinası alabilmek için hiçbir yaraya merhem olmayacak projeler yazmayalım. Falan filan.

Gideyim biraz mercimek haşlayayım da salata yapayım. Yarın sahip olmak istediğim yetenekler listesinde görüşürüz. (Hala bisiklete binmeyi öğrenemedi.)

September 26, 2016

Meydan Okuma Var A Dostlar! - (1)ŞidişitFak

En sevdiğim komşularımdan Zihnin Arka Sokakları'nın çağrısıyla yeni bir meydan okumaya dahil oldum, çok seviniyorum. 10 soruluk, insanı üzmeyecek, imece usulü, sevimli bir şalanj. Keşke hafta sonu yazaydım, yapmak isterseniz biraz düşünecek vakit kalsaydı ama bugün başlayacaksınız diye bir şart yok. Mühim olan buralara biraz renk gelsin, yazmaya elimiz varsın, birbirimizle konuşalım azıcık.

Cumartesi akşamüstü düz yolda yürürken ayak bileğimi burktum. Bir arkadaşımızla bira içecektik, akşamın çoğunu içi buz dolu bir naylon torbayı bileğime tutarak geçirdim. Babam arayıp detaylarını sordu, daha önce bir şey olmuş mu o bileğime, yer edermiş çünkü. Ebeveynlerimle iletişimim şu şekilde gerçekleşiyor genelde:


Annemi çeşitli kedi ve köpekten göremiyorum, babamı duracağı yeri ayarlayamadığı ve umrunda olmadığı için göremiyorum. Kendi kafamı da çiçekle kamufle ettim, patates gibiydim. Neyse, yer etmiştir evet, Kudi yüzünden merdivenden uçtuğumda da aynı bileğim şişmişti. Şimdi indi şişi, biraz ağrıyor.

Pazar günü de zonklayan ayağımı sürükleyerek sağa sola koşturdum. Geç bir kahvaltı için arkadaşlarımızın evine gittik. Hayatımda gördüğüm en titiz, en beyaz, en şıkırtılı eve de barınaktan çıkma köpek girmiş ya artık gözüm arkada kalmaz. Evin babası "Kış bahçesinde kalıyor, sokmuyoruz eve şimdilik" derken evin annesi gözlerini devirip çaktırmadan "Ay tabii ki bütün gün evin içinde" dedi. Ben de ekmeğimin kenarından süzülen uzun beyaz tüyü kimse görmeden yok ettim. Tekila'ya yeni hayatında mutluluklar diliyorum, bütün aile fertleri en az bir kere "Bana çok iyi geldi Tekila" dedi. Ben de öyle düşünüyorum, bu dört ayaklı kıl torbaları insana iyi geliyor.

Kahvaltıdan sonra Avize Sarayı'na gittik. Avize Sarayı, Eskişehir Yolu üzerinde ve ıssızlığın ortasında tek başına duran büyük bir bina. Binlerce avizeye ev sahipliği yapıyor, içerinin sıcaklığı 45 derece civarında ve ara ara o binlerce avize sigortayı attırıyor ÇOOAT diye. Sigortayı kaldırıp hayatlarına devam ediyor çalışanlar.

Bizle ilgilenen oğlan illa ki bir tane üçlü salkım bir tane de onunla takım tekli avize alalım diye ısrar etti. Salkım filan istemiyorum diye direttim. Nihayet bir şeyler bulup almaya karar verdik, bir miktar da aplik sorduk. Aplik sormamalıymışız. Depoya gitti oğlan, geri geldi, tekrar gitti, ortadan kayboldu, tekrar ortaya çıktı, ellerindeki aplikleri gösterdi, beğenmedim, kafamı çevirdiğimde oğlan kaybolmuştu. Sonunda kasada yakalayıp "Ben neyi beğenip almaya kalktığımızı unuttum. Resmen hatırlamıyorum. Lütfen bizim avizeleri getir, parasını ödeyip gidelim artık" dedim. "O zaman depoya gideyim ben" dedi oğlan ve gene kayboldu. Bir yerden sonra pes edip dışarı çıktım, otoyolun kenarına çömüp sigara içtim. Aldık ama iki tane avizeyi. Çok rustik. Avize var ama ev yok henüz, o arada kış geldi Ankara'ya. Babamın dolabından kazak çaldım; bütün kız arkadaşlarım 34-36 beden, talihime küsüp birinden yağmurluk ödünç aldım. Tadilat başladığında yaz mevsimiydi, buraya ayağımda terlikle geldim ben.

Saçlarıma aklar düştü anlayacağınız. Kahküllerim de hala makul bir boya ulaşamadı. Dün sabah barbar kocam "Aaa valla Bruce Dickinson'a benziyorsun bu sabah" dedi. Bruce Dickinson:


Boşıycam ben bunu.

Bu isyanlar içindeki halimi en mutlu eden şarkı şu aşağıdaki, bugünün koşullarında bugünün meydan okuma sorusunun cevabı bu yani.



Hem saç modellerimiz de benziyor.

September 23, 2016

Geldim, Söylendim, Gittim

Bir süredir makyaj malzemelerine merakım nüksetti, bloglara filan bakıyorum. 2-3 senedir "cruelty-free" almaya çalışıyorum kozmetik ürünlerini, yani seçeneklerim çok geniş değil. Çok para da harcamak istemiyorum bunlara. Bütün alışverişimi de yürüyerek ulaşabildiğim yerlerden yaptığım için Tunalı'daki Gratis'e gidip hayvan deneyi yapmayan markalardan ne lazımsa alıp eve dönüyorum. Bir adet göz kalemi, bir rimel, duş jeli filan, böyle şeyler. Geçen gün hayatımda ilk defa far paleti aldım, bir de makyaj primer'ı, çok heyecanlıyım.

Palet nedir, primer ne işe yarar diye sağı solu kurcalarken bir takım yerli makyaj blogçularının instagram sayfalarını buldum, on binlerce takipçili sayfalar. Hepsi şöyle görünüyor:


Süpermarket broşürü gibi, yanyana dizilmiş ürünlerin fotoğrafları. Bu ekran görüntüsünü rastgele bir hesabın rastgele bir yerinden aldım, binlerce post ve hepsi böyle. Arada işte belki bir kedi fotoğrafı var, bir fincan kahve filan. Haydi ojeyi anlıyorum, sürmüşsün, biz de görüyoruz tam rengi nedir de geriye kalanlar ne olacak? Bu biraz yemek blogçusu olup da patateslerle soğanları dizmek ama tarifi vermemek gibi bir şey değil mi yahu? Nasıl süreceğim ben bunları yüzüme bacım, bana onu anlat.

Blog sayfalarına da gittim, üşenmedim. Oralar da böyle, ürün fotoğrafı dolu. Yani, "Bakın bu kalemi gözüme çektim, işte bu da fotoğrafı" bile yok, blogların yazarlarını asla görmüyoruz. Bunların bir de az takipçili versiyonları var, onlar daha feci. 6 liralık saç kremini saatlerce anlatıyor, saçının da fotoğrafını koymuş, makasla ve fön fırçasıyla koşmak istedim kızın üstüne doğru. Saçlar boyanmaktan perişan, tepesinde iki yerden dönüyor saçları, iki adet kel delik var yani kafasının tepesinde. Benim de var bir adet tepe dönerim, gördünüz mü hiç? Görmediniz.

Bazılarımız bu işlere daha meraklı, bazılarımız değil. Ama bu blog işinin okuyana biraz ilham vermesi gerekmiyor mu yahu? Türkçe yazan ve cruelty-free malzeme kullanan bloglar genelde iyi, oralardan bakıyorum ne alınır ne alınmaz diye, makyaj yapıp anlatıyorlar da. Onun dışında da yabancı bloglara, vloglara filan bakıyorum.

Bu minvalde inanılmaz gıcık kaptığım başka bir durum da kitaplar. Kitap fotoğrafları değil, gelip altına tavsiye bırakanlar.



Yaprak Fırtınası tavsiye de Kırmızı Pazartesi niye değil? Marquez Kolombiya'nın 300 nüfuslu bir köyünde yazıyor da yazıyor ve bir tek sen mi okuyorsun? Ben gerçekten anlamıyorum, bir hayli de cahil buluyorum böyle tavsiyeleri. Yüzyıllık Yalnızlık okuyan elbet diğer kitaplarını da alır okur. Başka Latin yazar tavsiye et? Ne lüzumsuz işler bunlar.

Tanımadığım ve sadece blogunu takip ettiğim bir kızın mesela, polisiye okuduğunu ben biliyorum. Yeni aldıklarını dizip instagram'a koymuş, içinde Agatha Christie var, o var, bu var. Ki sadece sosyal medyadan takip ederek Christie'yi çok sevdiğini de yine gayet iyi biliyorum. Gelip "Grange de tavsiyedir" yazıyor biri. Grange nasıl tavsiye hala? Gazlı içecek seviyorsanız koka kola diye bir şey var, tavsiyedir.

Kardeşim "Ama lütfen ekran görüntüsünün tepesindeki whatsapp mesajını kesme" diye eğlendi, şikayet ettiğim durumun bir de seyahat versiyonu olduğunu söyledi ve şunu yolladı:


Deniz mahsuşü ve grilled mürekkep balıkları. Sanırım o kadar endişelenmiş ki başka biri gelip ortalığı kendisinden önce tavsiyeye boğar diye, artık mahsuştu saromsaktı filan bir önemi kalmamış. Aç telefon anlat arkadaşına Lizbon'da ne yapılır, bu ne tür bir görgüsüzlüktür anlamakta güçlük çekiyorum.

Sosyal medya zehirlenmesi bence benimki. Çık di mi madem bu kadar sinirleniyorsun her şeye? Çıkamıyorum ve çok sıkılıyorum. Facebook'ta o kadar çok insanı blokladım ki geriye kalan bir avuç arkadaşımla zaten günlük hayatta da görüştüğümüz için alabildiğine manasız bir hal aldı o platformdaki varlığım. Twitter'dan o kadar şikayetçi değilim. Instagram'a da köpek fotoğrafı koymazsam öleceğim için mecburen girip çıkıyorum her gün.

Ayh neyse, gideyim biraz sokaklarda yürüyeyim. Spotify "Autumn Chill" diye bir liste önerdi, tam ihtiyacım olan uyuzluk mıyır mıyır. Dönerken de biraz dergi alırım. Lütfen hayat basit bir şey olsun ve içine mümkün olduğu kadar az insan girsin, bütün temennim bu.