January 15, 2019

Normal Salılar

Sabahtan beri aralıklı yağmur yağıyor, bugün iyi hisler içinde uyandım, ıslak çatılara bakıyorum camdan. Gene biraz iş geldi, part taymcı birisi olduğum için günde birkaç saat onu yapıyorum. Birkaç saat de ders çalışayım mesela, zaten kalan saatleri köpenklere ve ev işlerine vakfetmem gerekiyor, günler geçiyor komşular.

Caz müzik konusunda da zırcahil olduğum için bu sefer Spotify caz listelerine dadandım, ara ara "Aaaa bu bu muymuş?" diye şaşırıyorum. Dave Brubeck'i biliyorum çünkü evde kasetleri vardı ben küçükken, Take Five'ı da biliyormuşum, isim ve müzik bir araya asla gelmemiş kafamda.



Dogs of Berlin seyrediyoruz, valla ben kalp Almancılık, ne olsa seyrederim. Fena değil dizi, son üç bölüm kaldı, artık biraz da cinayeti çözmeye çalışsalar çok memnun olacağım. Yedi bölümdür bir santim yol alınmadı cinayet soruşturmasında. O arada Game of Thrones'un final sezonunun tarihi belli olmuş, 14 Nisan. Anlıyorum dev prodüksiyon filan da bu aralar çok uzun, başladığında 32 yaşındaydım, final sezonunu 40 yaşımda seyredeceğim. Yemin ederim belli başlı beş karakter filan dışında ne kimsenin adını hatırlıyorum, ne hikayeleri aklımda kaldı. Şimdi anlat deseler, işte soğuktan gelen şeyler var, Con Sınov öldü dirildi, ejderhaların anası, bir düğünde herkesi öldürdülerdi. Bir de küçük kız var, listesi var, babasını kesmişlerdi, kraldı babası, Kuzey'de. Herkes onun çocuğu zaten. Kızın adını hatırlamıyorum, aileden kimsenin adını hatırlamıyorum. Ailelerden hiçbirinin adını hatırlamıyorum. Game of Thrones özetim bu.

İnce bir kitaba başlamıştım, gidip onu bitireyim bari. Bitirince yazarım. Kafamın bir köşesi mütemadiyen hangi kitabı Bizim Büyük Challenge'ımızın hangi maddesine uydururum diye çalışmakta. Alzheimer'e karşı önlemimi bu şekilde alıyorum. Bir de suda eriyen Rossmann vitamini içeyim bari, daha ne yapayım bilemiyorum, vizyonum bu kadar.

January 10, 2019

Ayılar

Sosyal medyadan şikayet edip duruyorum, girip bakmayabiliyorsun, böyle bir çözümü var. Anında mesajlaşma şeylerinden kaçmak daha zor. Yıllardır görmediğim etmediğim insanların cart diye bana ulaşabiliyor olması beni ziyadesiyle bunaltıyor. Telefon etmenin demek ki hâlâ bir ağırlığı var ama mesaj yazmanın yok. Yazıveriyor karşı taraf, o anda önümde beliriyor. Bence ne okumak ne de cevap vermek zorundayım. Niye öyle bir zorunluluğum olsun?


Biri bana bunu telefon açarak yapıyor olsa savcılığa şikayet ederim. Mesaj yazdığı için ayı, sessize filan alıp görmezden geliyorum. Ben bu ayıyı en son 19 sene önce gördüm. Ayıdaki pervasızlık, rahatlık filan bayağı acayip. Keşke şöyle bir ayı olsaydı:

via GIPHY

Ama değil. Böyle ayıya can kurban. (Can kurban böyle ayıya. Ayıya böyle kurban can. Kurban ayıya can böyle.) (Ay kendi kendime güldüm ahhahha, hay allah.) Bahsi geçen diğer ayı, hepimiz ergenken de böyleydi, baba filan oldu o arada, hâlâ aynı ergen.

Neyse yani esas demek istediğim şu; gün boyunca neyi görmek istediğimizi neyi görmemize gerek olmadığını belirleyebilmemiz gerekiyor. Annemin yolladığı mesajı görmek istiyorum, gece yarısı ayısını istemiyorum. Gazete haberlerini okumak istiyorum, tanımadığım insanların memleketin herhangi bir yerinde yaşanmış bir olay hakkındaki fikirlerini okumama gerek yok. Bu şartları sağlayabilmek için de habire efor harcamam gerekiyor, onu sil, bunu kaldır. Hayatın kolaylaştığı filan yok, tersine, gittikçe komplike bir hâle geliyor.

Arkadaş olmak da efor istiyor ama çok basit bir prensibi var aslında. Arayıp sormak. Her gün de olabilir, yılda iki kere de. İki taraf da konuşmaktan memnunsa ilişkiler sürebiliyor, her ilişkinin bir ritmi var. Yıllardır görmediğin ve belli ki seni hiç merak etmediği için arayıp sormamış birine "nabion" yazmakta ne bir ritm var, ne de bir anlam. Hayatımda gördüğüm en lüzumsuz iş ya yemin ederim.

Ben o ilkokul gruplarına, lise toplaşmalarına da hiç gelemiyorum. Diyemiyorum da "Yahu ben çoğunuzu o zaman da sevmezdim, mecburen aynı sınıfta oturuyorduk her gün saatlerce", ilkokul arkadaşlarımı ise hatırlamıyorum bile artık. Bu tür arkadaşlıklarda bir verim yok zaten, ne anlatacaksın da ne dinleyeceksin? Tam kilo hesabı iş. İnsanın hayatında ağlayarak arayabileceği kaç kişi olabilir? İki belki, bilemedin üç.

Allah ağlayarak aratmasın tabii. Ben önce kendi kendime ağlayıp sonra aramayı tercih ediyorum. Sabahki 5 dakikalık Twitter seansımda şunu gördüm:

E valla bayağı benim kafam bu. Yani bir yandan 40 olmak üzereyim ama bir yandan da memleketi suçluyorum, suçlamıyor değilim.

Dün Kızılay'a yürüdüm, yol üstündeki Rossmann'a girdim. Neden bu şehirdeki bütün sıra beklemek istemeyen delirmiş kadınlar bana denk geliyor? Neden 10 kasa sırasının 8'inde hemen arkamda kıpır kıpır, kendi kendine konuşan bir manyak beliriyor? Üstelik ben her seferinde arkama bakıp elinde bir-iki parçayla bekleyen varsa yer veren biriyim. Allah belamı versin ki hep yapıyorum bunu. Dün inadım tuttu çünkü kadın ekstra terbiyesizdi. Bir işe yaradı mı? Yaramadı. Çünkü bu kadınlar hep orta yaş üstü, hepsinin ya evde hastası var ya da arabayı kötü yerde bırakmış ve arabada çocuk var. Ve bu kadınlardan "Senin saçını başını yolarım, doğduğuna pişman ederim" elektriği yayılıyor.

Elindeki üç tane dandik plastikten kıskaçlı tokayı dank diye attı kasanın önüne, kolunu üzerimden aşırtarak. "Arabada çocuk var, acelem var!" diye. Sadece dönüp baktım kadına, bakmama da sinirlenip enseme enseme söylendi iyi mi? Zaten üç parçacıkmış da, arabada çocukmuş da, homur homur. Kadının beni yolma kapasitesini ölçüp çenemi kapattım. "Parfümeride İnanılmaz Olay! Şok! Şok!" diye internetlere düşmek istemiyorum. Ancak bir gün bunun olacağından da neredeyse eminim. Yıllardır birikiyor; sonunda bir gün, neyime güvenip bilmiyorum ama çantamla filan vuracağım bunlardan bir tanesine.

Alışveriş yapan insanların sıra bekleme fikrini de içselleştireceği güzel günlerin umuduyla alnınızdan öberek gidiyorum.

January 8, 2019

Keteler

Toni Collette pek sevdiğim oyunculardan biri. Geçen cuma akşamı seyrettik bu yandaki filmini, valla sinir bozucu bir gerilimdi, beğendim ben. Ha türünün çığır açan bir örneği mi? Değil. Ama seyredilir.

Gerilim-korku türünde aileden birine bir haller olur da diğer fertler bir türlü anlamaz ya durumu, ben anlardım gibime geliyor. O kadar çok korku filmi seyrettim ki anında uyanırdım, küçük bir çanta hazırlayıp evdeki lanetlenmemiş canlı bireyleri alır ve arkama bakmadan kaçardım. Filmlerin ilk beş dakikasında kaçanlar genelde kurtuluyor. Barbar kocama bu şekilde ifade ettim.

O ise beni iyileştirmeye çalışırmış. "Nasıl olacak o?" diye sordum, beni bir odaya kilitleyip günde üç kere yemek itecekmiş kapının altından. Bir de düzenli aralıklarla yavru köpek atacakmış içeriye. Çomarlar ve Bobiler. "Kaşlı köpek atarım üzerine," dedi.

Valla çok arzu ediyorum yerli mamül, kendinden kaşlı köpek. İnternetlerde bulduğum şu fotoğraftaki çocuk gibi:


Nasıl bir ciddiyet, bir ağırbaşlı varoluş. Sorumluluk sahibi bir aile ferdi olacağı her halinden belli.

Evde yer yok, üçüncü bir köpeğe imkân yok. (Aslında bana kalsa orta boy bir taneye var yer.) Ama barbar kocamla şöyle anlaştık, yani ben anlaştığımızı düşünüyorum çünkü bir cevap alamasam da ayda iki kere yüksek sesle dile getiriyorum; gidip de sahiplenmem hâlihazırda evde iki canavarla yaşıyorken ama yolda karşılaşırsam, efendime söyleyeyim peşime takılırsa, hiv hiv hiv bir şeyler derse filan ben alır eve getiririm. Bunu yaparım. Eğer fotoğraftaki gibi oturaklı bir çocuksa Reşo, gerzek bir hödükse Kete koyacağım adını. Her şey hazır.

Kete olsa evde, yerdim. Bu mahalleye doğru dürüst bir fırın açılsa keşke. Doğru dürüstten kastım şu, endüstriyel olmasın ama ne bileyim mesela bir keke "Ama o bizim bebeğimiz, sevgimizle glutensiz yaptık" diye fahiş fiyatlar da istemesinler. Çölyaklı komşularımı tenzih ederim, bir tuhaf beslenme trendleri ve bir tuhaf fiyatlandırmalar uçuşuyor memlekette, onu demek istedim. Ayrıca mahallede açılan bir kahveciden çekirdek kahve almak istediğimde aynen bu cevabı almışlığım var, "Ama çekirdekler bizim bebeklerimiiiiz, böyle satmıyoruuuaz!" Nereden senin bebeğin oluyor kahve çekirdekleri, elinle mi dikip hasat aldın? Artizan martizan peşinde değilim, normal ev usulü unlu mamül peşindeyim.

Kalkayım da en yakın markete gideyim, kuşlara verebileceğim hiçbir şey kalmadı evde, ekmek de yok. Son bayat ekmeklerle kavanozun dibinde kalmış bulguru bıraktım dışarıya, iyice kalabalıklaşmış güvercin nüfusu, anında yediler her şeyi. Yarın ve öbür gün -8'e inecek diyor meteoroloji, ne biçim santigrad dereceler bunlar bilmiyorum, keşke ekvatora daha yakın bir yerde yaşasaydım.

January 7, 2019

Ayh.

Valla ben kar sevmiyorum. İzmir'de yaşar ve ara sıra Ankara'ya gelirken ilginç bir şeydi kar. Bunun işe gitmesi var, dolmuşa yürümesi var; kar değil zaten esas mesele, buz.

Barbar kocam terastaki karları küredi dün akşamüstü, şu anda bütün teras bir buz pisti. Köpenklerin dört patisinin dört ayrı istikamete kaymasını seyredip hunharca gülüyorum, bunun dışında gerçekten ne kış mevsiminde, ne de karda buzda bir hoşluk bulamıyorum.

Kızılay'daki terziye gidip fermuarı değişen paltoyu almam lazımdı bugün, kendimde o gücü bulamadım. Havanın da pek sıfırın üzerine çıkacağı yok gibi görünüyor, artık kısmet. Bozuk fermuarın yol arkadaşı bozuk saç kurutma makinasından da haber vereyim. Çünkü çok merak ettiğinize eminim, yani insan neden hiç tanımadığı birinin bozuk küçük ev aletinin başına gelenleri merak etmesin değil mi? Eve getirdim, barbar kocam sevinçle duşa girip çıktı. Makina 1 dakika kadar sağır edici bir gürültüyle hava üfledikten sonra pıt diye gitti.

Tamircinin kartını bantla yapıştırdım üzerine, kocamın sık sık göz göze gelebileceği bir yere bıraktım. Bence benim gerzek olduğum dışarıdan anlaşılıyor, anlaşılmıyorsa bile ben artık sürekli kazık yiyeceğimi düşünmekten kafayı yedim. Bence ben sürekli kazık yiyiyorum esnaftan. Ve bu tür hadiseler bende kangrene dönüşüyor, içimde dev bir kan davasına dönüştürdüm bile tamirci ile olan münasebetimi. Bu yüzden geri dönemem o küçük dükkâna çünkü allah biliyor geri dönüp camlarını kırmak istiyorum.

Neyse işte, pembe Krups'u yeniden bağrımıza bastık anlayacağınız. Hazır böyle aşırı pozitif duygular sarmışken garbın afakını, şunu da yazmayı bir borç biliyorum. Bu filmi seyretmeyin, iki saatinize yazık:


Agatha Christie, oyuncular da fena değil, Glenn Close filan diye başladık. Hayatımda seyrettiğim en ruhsuz, en ölük film çıktı. Katil kim diye merak bile ettirmemeyi nasıl başarabildiler inanın anlayabilmiş değilim. Gerilim, karışık ilişkiler, aslında herhangi bir aile üyesi katil olabilir gibi normal Christie şeyleri bekliyordum, karşıma ortaokul seviyesinde piyes gibi bir şey çıktı. Bütün aile neden histerikti, bu toplam iki mimiği olan içi geçmiş patates gibi oğlanı neden başrol yapmışlar gibi sorularıma cevap bulamadım.

Terasın buzları bir miktar eridi. Gideyim suda vitamin eritip içeyim, yünlüleri yıkayayım, bir makale okuyayım bir şey yapayım. Hafta başlangıcında devcileyin bir böceğe dönüşmüş olarak buldum kendimi resmen.

Siz naapıyorsunuz pazartesi pazartesi?

January 3, 2019

Bir Sen Kaldın Pembe Krups

İki satır yazayım, Kızılay'a inmeye niyetliyim çünkü her şey durmaksızın bozulmakta.

Herhalde 4-5 ay oluyor, saç kurutma makinası bozuldu, iyice bir şeydi. Barbar kocamla marketten Fakir marka bir tane aldık, marketten saç kurutma makinası almaya taraftar değildim ama durum acildi. Fakir de bozuldu, 4-5 ay sürdü yani ömrü. Verilen paraya mı yanayım, kış ortası gene ıslak saçla kalmamıza mı, dünyaya saçtığımız plastik atıklara mı?

Bu iyonlu miyonlu çok atraksiyonlu makinalar habire bozulur dururken ne çalışıyor biliyor musunuz? Şu:


Aile içinde Almancı Krupsu diye bildiğimiz bu makina yıllardır çalışıyor. Alıp eve getirdim idare edelim diye ama barbar kocam iyi kurutmuyor diye ağlaşmaya başladı anında. Geçen pazar gene aynı markette, aynı rafın önünde durdu, "Alıyorum ben bu Fakir'den bir tane daha?" dedi. Kükremişim, "GERİZEKALI MIYIZ BİZ?!" diye. Barbar kocam gerçekten bu dünyada yanlış olan her şeyin sebebi olan insan grubuna dahil. 

O allahın belası Fakir'i bedava verseler almam şu saatten sonra, saçlarım kuruyana kadar evden çıkmam ama gene de almam o 5 ay dayanacak elektrikli çöpü. O yüzden en yakın tamirciyi Kızılay'da tespit ettim, ilk bozulan iyice makinayı götüreceğim bugün. Umarım tamir oluyordur.

Hazır tamir turnesine çıkmışken barbar kocamın fermuarı bozulan paltosunu da terziye bırakacağım. O fermuar da 3 sene dayanabildi, hazır giyimin hiç hayatı kolaylaştırdığı filan yok, tersine bir lanet gibi. Kaç senede bir palto almamız lazım? Ergenliğimden kalma taş gibi yağmurluklar, ceketler var, onlar da hazır giyim?

Ay bugün olanca sevimsizliğimle uyandım ben, kulaklıklarımı takıp yürüyeceğim Kızılay'a. Gitmişken komünist tulum ve zeytin de alayım bulursam. Sonra da yürüyerek eve döneyim, kendimi başka türlü yatıştıramayacağım sanırım.

January 2, 2019

Hello 2019

Valla yılbaşı gecesi yatağa girerken düşündüm, muvaffak bir yıl kapanışı ve yıl açılışı yaptığıma karar verdim.

Bir alt sokağımıza mezeci açıldı, sanırım Antakyalılar. Pazartesi öğlen bir koşu gidip 3-5 çeşit meze aldım, bir miktar da ben yaptım evde. Mezeci komşumuzdan aldığım atomun elimden uçması ve yarım saat kadar buzdolabından ve mutfak yerlerinden yoğurt silmek zorunda kalmam dışında büyük bir felaket yaşanmadı, küçük şeyler yaşandı.

Bana sorsanız, "Köpenklerden hangisi gerzek?" diye, hiç düşünmeden Kudi'yi işaret ederim. Ama zehir gibi acı atomu yerlerden yalayan tabii ki Koko oldu. Acıya rağmen kendini durduramadı, mutfaktan kovalamak zorunda kaldım. Bir süre evin içinde birbirimize bağırarak koştuk.

İlerleyen saatlerde burnuyla itmek suretiyle sehpanın üzerindeki rakı bardağını yere düşürüp kırdı. Koko gene. Gözlüklerimi takıp cam kıymığı topladım yerden. Ve tabii 6 saat kadar yemek dilendi masadan; ağlayarak, dev patileriyle yemek yiyenleri dürterek. Dilenerek bir yere varamadığı durumlarda çaktırmadan peynir yürüttü masadan, sehpalardan. O kadar uzun boylu ve öylesine göd darçın ki durdurmak mümkün değil.

Ufak bir pasta almıştık, gece yarısı olunca maytapları yakıp masaya getirdim. Maytaplar sönmek bilmedi, herkes ayağa kalkıp öpüşerek birbirini tebrik etmeye başladı. Valla yılbaşı benim içimi kıyıyor biraz, yalan söyleyecek değilim. Yanıma yanaşanı öptüm filan, gözüm maytaplardaydı "Bitse de söksem pastanın üstünden" diye. Söner sönmez göbeğinden tuttum bir maytabı çünkü gerizekalıyım. Sol elimin işaret ve baş parmaklarını dağladım.

Neyse işte, herkes gittikten sonra yatakta parmaklarım usul usul zonklarken, 2018'in son kitabını biraz gecikmeli bitirirken muhasebe yaptım. Başlangıç olarak hayatımda ilk defa yatmadan gecenin bulaşıklarını makinaya doldurup o makinayı çalıştırdım, sığmayanları elde yıkayıp kaldırdım. İnsanlık için küçük, benim için dev bir adım. Ev dağınık olduğunda çok mutsuz oluyorum ama temizlik yapmak da yaşama sevincimi yok ediyor. Bunu çözmeyi umuyorum bu sene.

Yıllardır mıyır mıyır "Alayım evet almalıyım tabii alsam iyi olur" diye ötelediğim ehliyeti nihayet aldığım sene oldu 2018. Trafiğe çıkıyor muyum? Hayır. Çıkacak mıyım? Bilmiyorum valla. Ama ehliyet aldım. Üstelik aradan 8 sene geçmeden gidip başvurdum, eve geldi postayla ehliyet.

Yine insanlık için küçük kategorisinden, bir fırın eldiveni almayı başardım. Bilmiyorum kaç sene önce, fırın eldivenini yakmayı başarmıştım, o günden beri mutfak havlusu filan katlayıp tutuyordum fırın kaplarını. Ben sakarım. Defalarca yaktım kendimi. 2018'in son haftasında aldım bir eldiven.


2018 Bizim Büyük Challenge'ımızı bu şekilde kapattım, 5 madde eksik kaldı. Valla hiç bozulmadım eksik kalanlara, okuduklarıma çok seviniyorum. Seveceğimi hiç sanmadığım kitapları sevdim, başlarda fenalık geçirdiğim kitapları neşeyle bitirdim. Bu şalanj olmasa Vanya Dayı'yı asla okumazdım ben mesela. Okurken cümlelerin kafamın içinde berbat bir tiyatrocu vurgusuyla yankılanması ve gözümün önüne neden bilmiyorum sürekli Cihan Ünal'ın gelmesi dışında çok hoşuma gitti.

Puşkin'in Erzurum Yolculuğu, Oscar Niemeyer'in Dünya Adil Değil'i, Aşiq u Maşuq ne zamandır evde duran kitaplardı; üçünü de çok severek okudum.

Winterson'un Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın'ını, Sevgi Soysal'ın Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni, Werner Herzog'un Buzda Yürümek'ini Sevda'dan ödünç alıp okudum. Üçü de bitirdikten sonra bir süre hakkında konuşmaya devam ettiğim kitaplar oldu. O arada linocut baskı yapan eski bir arkadaşımdan şu geldi, Latince "yürüyerek çözülür" anlamına geliyormuş:


Herzog, yakın arkadaşının Paris'te ölüm döşeğinde olduğunu haber alınca Münih'ten Paris'e doğru yürümeye başlamış. Bir tür dua gibi, Herzog yürüyerek Paris'e varırsa arkadaşı ölmeyecek.

Çok etkilendim bu fikirden de, yürüyüşten de, Herzog'un tuttuğu bu günlükten de. Belki "yürüyerek çözülür" 2019'un mottosu olur. Bugün duvara çakacağım arkadaşımın hediyesini.

Fakat esas bir kitap beni çok çarptı, bir öykü kitabı, yazarın ilk ve tek kitabı. Ne zamandır okuduğum en kendine has, en kimselere benzemeyen yazar Breece D'J Pancake oldu.


(Fotoğrafı şuradan aldım.) Annem alıp okumuştu, "Bir yazarın ilk kitabı" maddesine uydurayım diye okumaya başladım. Gitmedi bir türlü, tökezleye tökezleye, elimden bıraka bıraka ilk birkaç öyküyü bitirdim. Sonra ne oldu bilmiyorum, kendimi delirmiş gibi okurken buldum. Ağladım, bazı öyküleri bitirince "Aaa yok olamaz?!" diye geri dönüp baştan okudum.

Pancake öyle bir şekilde yazmış ki "Ve sayın okuyucu durumlar bomboktu" diye gözünüze sokmuyor, sadece anlatıyor ve siz bundan daha bombok bir durum olamayacağını anlıyorsunuz. Ağaçları, mevsimlerin dağlara vuran ışığını, yolların karla kaplanmasını anlatıyor; karakterler kendilerini anlatıyor, gözünüzün önünde kararlar alıyorlar, durduramıyorsunuz, kaderlerine doğru gidiyorlar. Karanlık, melankolik, çoğu zaman umutsuz, yer yer şiddet dolu öyküler.

Son yıllarda o kadar çok "yeni yazar-ilk kitap" okuyup sıkıntıdan fenalık geçirdim ki elim gitmiyor artık. Olmadı mı olmuyor. Ama işte sonra biri çıkıveriyor, 20li yaşlarında bu öyküleri yazmış, 26 yaşında kendini öldürmüş, oturup okuyorsunuz, canınıza okunuyor. Kendini öldürmüş olmasının, öykülerini okuma deneyimine bir etkisi yok aslında. "Keşke ölmeyeydi de daha çok yazaydı" değil "Allahım şükürler olsun ki bunları yazmış!" diye düşündüm. Bu bir avuç öykü, yaşayıp da her iki senede bir kedi osuruğu gibi öykülerini üzerimize atacak bir sürü yazarın rüyalarında bile göremeyecekleri kadar iyi çünkü. Ama bir yandan da Pancake'in doğup büyüdüğü yerlerde geçiyor öyküler, ister istemez o kendiliğinden sona ermeyecek umutsuzluğu da düşünüyorsunuz.

Tek tük anlamadığım cümleler oldu; bahsi geçen araba garajda mı yolun kenarında mı, bu insanlar nereye bakıyorlar filan gibi. Bilmiyorum çeviride mi tıkanıklık olmuş yoksa orijinali de mi böyle, çünkü ölümünden sonra yayınlanmış kitap. Çok da önemli değil zaten, Yüz Kitap'a ve anneme Pancake'i hayatıma soktukları için çok teşekkür ediyorum. Daha da överdim kitabı ama masadan kalkmak istiyorum, belim ağrıdı, çayım bitti.

Olanca suratsızlığımla "2018 neydi ki 2019 ne olsun" diyerek bitirmek istiyorum aslında yazıyı. Fakat çok şükür ki gerzek tarafım durumu dengeliyor, iyi şeyler de olabilir. Çünkü neden olmasın?


(Eduardo Galeano-Hikâye Avcısı)

Davullu zurnalı, yürümeli çözmeli bir sene diliyorum hepimize.

December 20, 2018

Kokolar

Gece güç bela uyur gibi oldum, ha daldım ha dalıyorum derken Koko yataktan düştü. Hem uyku sersemiydim, hem de oda karanlıktı, tam olarak bilmiyorum ne olduğunu. Yatağın ayak ucu ile duvara dayalı ahşap bank arasına düştü, düştüğü yerden kalkamadı, debelenirken bankın üstündeki kitap kulelerini ve telefonumu da yere düşürdü.

O arada bana yapışık uyuyan Kudi şüpheler içinde ayaklandı, "Ay neme lazım" diyerek yataktan aşağı atladı, yerde debelenen Koko'nun üzerine basarak kaçtı gitti yatak odasından.

"Yav çık yatağa! Çık çoğcuğum!" diye ittik kaktık, türlü saçmalık, bir türlü arka ayaklarının üzerinde dikelmedi Koko. Tam en kötü ihtimalleri düşünmeye başlamıştım ki çıktı yatağa, sabah da her zamanki kuduzluğuyla kalktı.

Bir yandan da bir türlü tamamen kesilmeyen bir ishal durumu var. Hafifliyor, kesiliyor, geri geliyor. Veterinere götüreceğiz ama allah biliyor duyacağımız şeylerden korkuyorum. Çünkü bu şehirdeki azıcık bir doberman nüfusundan üretilmiş de üretilmiş yavrulardan birini aldık, çünkü hiçbir şeyden haberimiz yoktu, çünkü tümörler, çünkü kanser.

Neyse yani, artık öğrendik. Evde de durum normal şu anda. Normalden kastım şu:


Bobo'nun ahbabı Göd Darçın var ya, Koko da öyle göd bir köpek. Ama Darçın gibi şaşkın değil, elinde olsa dünyayı ele geçirecek ama yeri dar. 40 küsur kiloluk bir manipülasyon fırtınası, ince planların tutkunu ve tüm bunları size yapışık otururken yapmak istiyor. 8,5 senedir tek başıma tuvalete gidemediğimi de ekleyerek geçiyorum.

Ada, Frank Gehry ödevinin ilk taslak çizimlerini yapıp götürdü okula, güzel kritik almış, yarın da mock-up götürecek. (Mock-up, finalde sunulacak şeyin küçük ölçekli bir örneği, prototipi. Fikir versin diye.)

Yandaki fotoğrafı yolladı, "Böyle çalıştım," diye. Çünkü Gehry de böyle çalışıyormuş; çizip buruşturup atarmış, sonra da ondan ilham alırmış.

Tabii hayat sadece böyle atar-giderden ibaret değil. En büyük ilham kaynaklarından birinin Bernini olduğunu söylemiş bir röportajında. 1960'ta Roma'ya gidip görmüş Bernini'nin heykellerini.  Bunu okur okumaz Ada'ya The Ecstasy of St. Theresa'nın fotoğrafını yolladım.

Ay keşke elimden teknik konularda fikir verebilmek de gelse. Ancak resimdi heykeldi gazlayabiliyorum, inşa etmek konusunda hiç fikrim yok. Gerçi yardıma ihtiyacı olduğunu da pek sanmıyorum, aylardır nefes almadan karton kesip yapıştırıyorlar okulda. Bu okulun hâlâ iyi öğrettiğine ve yol gösterdiğine inanmaya devam etmek istiyorum.

Kuşlara buğday verdim, gideyim can havliyle kitap okuyup şalanja yetişeyim biraz, yayla çorbası yapayım. İyi ki çorba diye bir şey var.

Ay naapıyoruz Ankaralı seçmen komşularım, Mansur Yavaş gene aday? Oy pusulasından origami yapıp zarfa koymaya hiç bu kadar yaklaşmamıştım. İstanbullu komşularıma da sormak istiyorum ama adayı hiç tanımadığım gibi adını da devamlı unutuyorum.