November 14, 2018

Ekmek De Olmadı Komşular

Dün yaptığım çavdar ekmeği, ekmekten başka her şeye benziyordu. Aslında şu Pompeii'de filan arkeologların buldukları yanık ekmekleri de andırıyordu:


Ya da şu:


Tarifte fırını 230 dereceye ayarlamam söyleniyor, gerçekten mutfakta bir Vezüv ambiyansı olmadı değil. Tabii ki elimi de yaktım o arada ama az yaktım.

Ekmek yassı, kara, güdük ve mutsuz olmasının yanında bir de zehir gibi tuzluydu. Onu nasıl başardım hiç bilmiyorum. Aslında biraz biliyorum, bir süredir Ovacık Doğal Ürünleri'nden aldığım kaynak tuzunu kullanıyorum, zaman zaman ayarlayamıyorum ne kadar koymam gerektiğini.

Her şeye rağmen yedik ekmekten, sonra da oturup 300 bölüm Mad Men seyrettik. O furyayı kaçırmıştık, yeni başladık, beğeniyorum çok.

Sabah spora gittim, sürücü kursuna uğradım, markete girdim. İnsan içine karışmak biraz iyi gelmiş olabilir. Kendimi daha az köstebek gibi hissediyorum bugün.

Giderken Suede'in yeni albümünden şunu bırakayım aşağıya, çıkalı oldu ama övmeye fırsat bulamadım. Allahım sanki 1995'e filan ışınlanmışım gibi, yeniden 16'ymışım ve hayat çok uzunmuş gibi. Suede gerçekten hayatımın belkemiği gibi; eğilmiyor bükülmüyor, bozulmuyor. Videonun güzelliği! Pripyat'ın hâlinin Suede'in o hem melankolik, hem de "look up to the sky and be calm" hâliyle uyumu. Valla son zamanların en güzel şeyi bu albüm oldu.



Gideyim karnabahar pişireyim çünkü kış geldi.

November 13, 2018

Olmadı Komşular

Ay alamadım ehliyeti. L park edemedim. Oraya kadar efendi gibi gelmiştim; ışıklarda durdum kalktım, kavşaktan döndüm, şerit filan değiştirdim, 25 metre geri geri de gittim. Köşede durup geri vitese taktım, tam sağ yapıp geri geri park etmeye başladığım anda aynayı ayarlamadığımı farkettim. Ne kaldırımı, ne de yoldaki çizgiyi doğru dürüst görmediğim için çizgiyi geçmişim.

Oracıkta indirdiler sürücü koltuğundan, arka koltukta başlangıç noktasına döndüm. O yarım saat içinde kendimden başka alamayan görmedim, valla hiç ummazdım ama bayağı içime oturdu herkes neşeyle arabalardan inerken kös kös eve dönmek.

Şimdi yeniden sınav harcı yatıracağım, zorunlu 2-3 saatlik direksiyon dersi alacağım. Bir ay içinde yeniden sınava gireceğim, kar yağmasa bari. Yani kendimi gönüllü soktum bu işe, alt tarafı ehliyet, dünyanın sonu değil filan ama artık sınavın havasından mıdır nedir, insanın alabildiğine morali bozuluyor.

Kendime geleyim diye fazladan çeviri filan yaptım dün. Canım hiç evden çıkmak istemiyor. Pazar akşamı niye bilmiyorum ama saatlerce astrolog videoları dinledik evde, bir gezegen retrodaymış, ikili ilişkilerde sorunlar ve alınganlıklar olurmuş. Valla bir süredir herkes benden kaçıyormuş gibi geliyor, bilmiyorum. Astroloji şeysinde duyunca hemen "BİLİYORDUM ZATEN! GEZEGENLER YALAN MI SÖYLEYECEK?" dedim. Ay neyse işte, sınıfta kalmışım gibi bir sıkıntı var içimde. Spora da gitmedim. Sabahtan beri kahve üstüne kahve içiyorum.

Kalkayım dolanayım evde. Ekmek hamuru yapmıştım, çavdar unundan, onu fırına atayım. Bütün bu ahval ve şerait içinde o ekmeğin kabarıp pişeceğini de pek sanmıyorum ama ekmek bile olsa bir şey iyi olsun istiyorum. Yeni kitaba başlamıştım, bir depresifmiş ki anlatamam. Onu kenara ayırıp daha hafif bir şey bulayım. Ayh, valla durduğum yerde şişiyorum.

Yarın geri gelirim, öbtüm.

November 9, 2018

Pampkin Spayz

Çarşamba göz muayenesi oldum, oradan çıkıp spora gittim, spora gidince Sevda'ya yapışmaya muvaffak olabildim, gidip gözlük aldık.

Gözüm düzelmiş benim a dostlar?! Hayatım boyunca 2,5 derece miyop olan sağ gözüm 1,5'a inmiş. Kesinlikle inanmadım, üst üste sordum, doktor kadın tatlı biriydi, olabilirmiş böyle şeyler. En azından 2001'den bu yana doğru dürüst gözlük takmıyorum, ben bu tebabete nasıl inanayım artık?

Gözlükçüye de her gün takmayacağımı, o yüzden de çerçeveye-cama 300 trilyon vermek istemediğimi anlatıyordum ki "Ama sadece bir gözünüz bozuk, göz tembelliği filan mazallah?" dedi. "Göz tembelliği değil beyefendi, göz çalışkanlığı AHAHHAHHA!!!" diye geçirdim. İçimden.

Gene büyükçe ama bu sefer daha ince çerçeveli ve çerçevesi siyah olmayan bir gözlük aldım. Fotoğraf koymak istiyorum ama çok perişan haldeyim, kaşımı gözümü boyayıp selfie kurallarına uygun bir fotoğraf çekerim sonra. (Gıdı opsiyonel.)

Bugün ilk defa şu Starbucks'taki pampkin sıpays latteden içtim, beğenmedim ayol hiç. Toz zencefil ile tarçını karıştırıp burnuma da çekebilirim ben, Starbucks'ın zahmet etmesine gerek yok. Sevda masaya çarpınca bir kısmı da pırıl pırıl beyaz spor pabuçlarıma döküldü zaten. Birazdan ayakkabı bağcığı yıkayacağım. Çıkmazsa lekeler, bana yeni bağcık alacakmış. "Simli bağcık alırım" deyince hemen ikna oldum.

Düzelteyim diye metin yollayacaklar, onu bekliyorum, gelmiyir bir türlü metin. Biraz ütü yapsam ne hoş olur. Aylar önce baktım ki ütüleyeceğim yok, gardrobun boş bir yerine yığdım kuruyan çamaşırları. O tepe erimiyor komşular, en altta şort filan var. Arada en üstten gömlek mömlek alıp ütülüyorum, şortlara ulaşamadan kış geldi. Tabii ki evin de süpürülmesi lazım, elbette yemek yapmak gerekiyor ve mutfağı da toplamak icap etmekte. Oysa günlerce kıpırdamadan yatabilirim.


Gittim. Öbtüm.

November 6, 2018

Normal Salı

Dün bütün günü çeviri yedi, aynı sandalyede 12 saat oturdum. Eskiden bu kadar koymazdı, artık kısa sürede sağım solum ağrımaya başlıyor. Ara ara kalkıp terasta tur attım, aşağıdan geçen arabalara baktım. Dökülen yaprakları süpürdüm biraz, kendime sonbahar vazosu yaptım. Mini vazo. Vazo da değil tabii, sıvı sabunluktu, tepesi bozuldu. Cam atabilen biri değilim, hep başka işe yararmış gibi geliyor.

Annem bir miktar ayva ve nar yollamış, bir ara gidip kargo şubesinden almam lazım. Bir de gidip göz muayenesi olmam lazım, randevu alacağım. Esas hedefim gözlük almak, evet komşular, normal insan gözlüğü. Hayatıma araba faktörü girince gözlük meselesi başka bir boyut kazandı. Yürürken idare ediyorum ama bu miyop gözle araba süremem. 5 liralık Clark Kent çerçevelerimi de toplum pek kabullenemedi. Biraz aynaya baktım, evet, tuhaf görünüyor olabilir. Bilmiyorum.

Bir yandan da her şeye para harcıyor olmak sinirlerimi bozuyor. Ehliyet almak pahalı, gözlük pahalı. Bunları kriz bu kadar patlamadan halledebilirdim, etmemiş olmak da benim gerzekliğim. Neyse.

En son üç ay önce filan okuduğum kitaplardan bahsetmişim, o arada şunları okudum:


Aşiq û Maşûq'u bitirmek üzereyim. Kitabın baskısı, kağıdı, resimleri o kadar güzel ki anlatamam. Gözümü alamıyorum sayfalardan. Dün gece kikir kikir güldüm masalın bir detayına, belki sonra yazarım bu kitabı.

Çoğu Bizim Büyük Challenge'mız maddelerine tekabül ediyor kitapların. Herhalde yıl sonuna kadar 35 maddeyi tamamlayamayacağım ama çok memnunum şalanjdan. O Tomris Uyar kitabı herhalde 5 senedir filan duruyordu, kadın yazar maddelerinden birine uydurayım diye okudum. Jeanette Winterson da öyle, hep duyardım, bir türlü okumamıştım. Şimdi Winterson'ın diğer kitaplarını da okuyacağım, çok ilgimi çekti, sevdim.

İki arada bir derede dünkü çevirinin son okumasını yaptım. Yarına göz randevusu aldım, kargodan aradılar "Gelin gıdanızı alın" diye. Sürücü kursundan da mesaj geldi, sınav bu pazarmış, gidip sınav belgesini almam lazımmış. Allahım sen beni gaza bastırtma, debriyajdan ayağımı hart diye çektirtme!

Neyse ilk iş yarın benimle gözlükçüye gelmesi için birini ikna edeyim çünkü ben tek başıma allah bilir ne alırım. (Clark Kent 2)

Gidiyorum, öbüyorum.

November 4, 2018

Bir Şarkı/Bir Belgesel

Aylavyu Robyn.



Dün akşam Sarıkafa'nın tavsiyesiyle bir belgesel seyredip beğendim, şu:



Fotoğrafçı Cynthia MacAdams 70'lerde bir fotoğraf kitabı çıkarmış, kimi meşhur kimi yolda yürürken rastladığı feminist kadınların siyah-beyaz fotoğrafları. 40 sene sonra o kadınların bir kısmıyla yeniden konuşuyorlar, hem kendi hikayelerini hem de o yılların kadın hareketini anlatıyorlar. Aralarda daha genç sanatçı/aktivist kadınlar da konuşuyor, seyrederken 70'ler ile bugünü karşılaştırma fırsatınız oluyor biraz.

Beni en çok etkileyen hikayelerden biri, o yıllarda bir edebiyat yarışmasında birinci gelen kadının anlattıkları oldu. Yarışmanın birincisine 1000 dolar ödül verilecek; kadını birinci seçip 500 dolar ödül veriyorlar. Geri kalan 500'ü ikinci ve üçüncü gelen iki erkeğe paylaştırdılar herhalde diye düşündüm. Hayır, o ikisine de 500'er dolar ödül veriliyor. Kadın komiteye sormuş, cevap şu, "O ikisi senin kadar iyi değildi ama birbirlerinden de daha iyi ya da daha kötü değildiler."

Bu bir cevap değil tabii. Cevap belki şu olabilirdi, "Bunlar duygusal gelişimini tamamlamış yetişkin insanlar olmadıkları için yarışma rekabetini de kaldıramayabilirler. Seni kadın halinle birinci yaptık (çünkü herhalde sadece birinci olacak kadar değil, yok sayılamayacak kadar da iyiydi kadın), sen buna sevin, bırak öbür ikisi de avunsun. Kendilerini kaybetmiş sanmasınlar, mazallah testisleri filan düşebilir."

Kardeşim bir gazeteciler toplantısında, yanında oturan Belçikalı kadın gazeteciye onlarda da çalışma hayatında cinsiyet eşitsizliği olup olmadığını sormuş. Kadın ağzını açamadan arkasındaki Belçikalı erkek gazeteci cevap vermiş, "Yo hayır, kesinlikle yok." Allahım daha alınacak ne çok yol var.

"Yol uzun, güzergah zorlu, ne demeliyim? Zarif kardeşim benim, seni aldım yanıma, ikizimi almış yürüyor gibiyim." Belgeselin gayet hoş bir havası var; bunları yaptık, şu kadarı işe yaradı, mücadeleye devam. Tabii nereden baksanız 1,5 saaten kısa bir zaman dilimi ve sadece Amerika'dan bahsediyor. Ben çok cahilim feminist hareketin tarihi konusunda, okusam ne güzel olur, her şeyi Netflix'ten öğrenemeyiz değil mi?

Ay çok yalapşap yazdım, başka bir yere de varacağım yok. Kalkıyorum kompüterin başından. Yarın gene görüşürüz gibime geliyor.

November 3, 2018

Girince Alışıyorsunuz

Çay demlenmiştir diye mutfağa gittim, dolaptan fincan aldım, boş fincanla salona geri gelip oturmuşum. Böyle günler benim için en tehlikeli günler çünkü takılıp düşüyorum, kaşımı gözümü patlatıyorum, ateşin üzerinden tencere alıp koluma yapıştırıyorum, o tencereyi ateşin üzerinden hiç almıyorum ve yangın başlatmaya çalışıyorum. Saat 14:09, henüz yaralanmadım.

Geçen iki hafta pek alışık olmadığım kadar yoğun geçti, dünden beri evden çıkmadım. Aynı anda hem araba sürmeyi öğrenmek zorunda kalmayı hem de çok acil yetişmesi gereken metin düzeltmeleri yapmayı, bir yandan da kendimi ve köpekleri beslemeyi, artan vakitlerde tezimi düzeltmeyi filan kaldıramadı hassas kelebek bünyem. Direksiyon derslerinden sonra eve gelip cenin pozisyonunda ve yarınlar yokmuşçasına uyudum. Valla bana kalırsa bu sınav sistemi bok gibi, bilhassa da benim gibi hiç araba kullanmamışlar için. Herkes bu kadar öğrenmeyle trafiğe çıkılmayacağının farkında, o zaman niye böyle öğreniyoruz bilmiyorum. Sınavı geçmeye çalışıyoruz sadece, sonra başının çaresine bakacaksın. Fakat buraya yazıyorum, sınavı geçene kadar idare ederim, ehliyet aldıktan sonra bu sürücü kurslarına tek kuruş daha kazandırmaya niyetim yok. Yüzyıllar bile sürecek olsa barbar kocamın keyfini beklerim, onunla giderim pratik yapmaya.

Kasım geldi o arada, yılbaşı kartlarını şimdiden yazmaya başlarsam belki bu sefer yetişmeyi başarırım sezonsal tebrik neşesine. Geçen sene olmamıştı. Biraz mektup ve kart yazıp yolladım (yılbaşısız), hala bir miktar yazacağım. Kazak filan da çıkarmam lazım, ortalıkta sürünen bir hırka ve iki tane svetşörtle idare ediyorum.

TRT radyolarını dinlemeyi bırakıp Radyo Eksen'e dadandım, eskiden ne çok dinlerdim. Çalma listeleri pek değişmemiş ben dinlemezken, hoşuma gitti bıraktığım yerden devam etmek.

Pazartesi günü Nadire'yle buluşup Soysal Pasajı'nda açılan Ovacık Dükkanı'na bakmaya gittik. Sovyetler Birliği'nde tatsız bir gün gibiydi dükkanın hali; bomboş raflarda sadece fasulye, nohut, bir miktar da patates vardı. Bir de gene bir küçük kooperatifin ürettiği makarnalar. Salça ve peynir alacaktım, Nadire de tuz ve çay (Hopa Koop, gerçekten güzel bir çay). Neyse, çarşambaları geliyormuş ürünler, öyle dediler. Önümüzdeki çarşamba gidip bir daha deneyeceğim. Ay bunu da sanki son bir şans veriyormuşum gibi yazdım, o peyniri ve salçayı alabilene kadar her çarşamba gideceğim demek istedim. Baktım ki çarşamba günleri alışveriş yapabiliyorum, bittikçe giderim. Kooperatif destekçisi biriyim, küçük üretici kazansın istiyorum. Lenin'in de hasta yatağından yazdığı mektuplarda altını çizdiği gibi kurtuluş kooperatifte (bir kere metin düzeltmişti, orada görmüştü, yoksa hiçbir fikri yoktu).

Elimiz boş çıkmayalım diye makarna aldık, mahalleye geri döndük, yemek yiyip birer bira içmek için bir yere çöktük. En güzel pub müşterisi de az ilerimizde oturuyordu, seçebiliyor musunuz fotoğrafta?


Ufak tefek, sarışın. Pek usluydu, arada babası mısır filan verince kibarca alıp oturduğu yerde yedi. Köpek görünce gerçekten başka bir şey düşünemez oluyorum.

Ekim başlarıydı, Sevda'yla Kuşadası'ndaki yazlıklarına gittik. Yazlık hayatı ne bana ne de Sevda'ya göre bir şey. Her sabah kahvaltı etmeden kahve ve sigara içiyorum diye yaşlı komşulardan fırça yedim. Durmaksızın "Günaydın. Merhaba. İyi Günler. Afiyet Olsun. İyi Akşamlar." demek durumunda kalıyorsunuz, nereye gittiğinizi açıklıyorsunuz, denize girip girmediğiniz konusunda sorgulanıyorsunuz. Girmediyseniz girmeniz gerektiği yönünde baskı yapıyorlar. Bir süre sonra yalan söylemeye başladık, bu sefer de "Nasıldı deniz?" diye soruyorlar. Başladığımız için duramadık ve "Soğuk ama alışınca çok güzel!" dedik her sorana. Gerçekten şuna ne gerek var? Neden herkes herkesle konuşmak zorunda, böyle kafa mı dinlenir? Bu yazlık evi neredeyse 40 sene önce anası babası almış Sevda'nın, bu tür sorular için çok geç artık sanırım.

Deniz nasıldı bilmiyorum ama manzara çok güzeldi.


Bu sene, sonbahar mevsimini bağrıma bastığım sene oldu. Bir de balkabağı alıp dolapta çürütmeden bir şeyler pişirirsem gözüm açık gitmeyecek.

Gideyim çay koyayım kendime, kitabımı bitireyim, az bir sayfa kaldı. Öberek gideyim en iyisi.

October 31, 2018

Instagramlara İnanmayın

Ay gene aylar geçmiş abavv! Hemen özetleyeyim vaziyetleri; aşure çok güzel oldu, Ada dünyanın en mutlu öğrencisi, direksiyon dersleri de bitmek üzere. Yazılı sınavdan 92 aldım; pratikte ise önlemez bir şekilde gaza basmak, U dönüşü yapamamak gibi sorunlarım var. Gaza basmadığım zamanlarda ise rahatlıkla vites değiştiriyorum, ani frenle durabiliyorum ve kamyonlardan korkmuyorum. Yarın son derse gideceğim, artık ondan sonrası kader kısmet, belki geçerim sınavı. Belki de geçemem, gaza basıyorum çünkü.

O yazılı sınava soğuk algınlığından sürünerek gitmek zorunda kaldım. Herkes Sambucol diye bir şey övüyordu, efervesan gıda takviyesi diye satılıyor, kara mürver bilmemnesi. Ucuz da değil ama o kadar duydum ki "Mucizevi bir şey!" diye; grip olmuyormuşsun, öyle ayağa kaldırıyormuş, böyle zımba gibi yapıyormuş. Bende kalp çarpıntısı yaptı komşular. Bütün geceyi bir fırlamış tansiyon balonu olarak geçirdim, bir daha da elimi sürmem. Gribe bir faydası oldu mu onu da bilemiyorum, yavaştan düzeliyordum zaten, aynı ivmeyle düzelmeye devam ettim.

Buradan da şuna geleceğim, bu Instagram herkes gibi benim de dengemi bozdu. Bilmiyorum açarken ne düşünüyorlardı, fotoğraf paylaşım platformu filan, devasa bir tavsiye platformu olarak çalışıyor. Uyanana kadar millet ne övüyorsa ciddiye aldım, kremdi, gıdaydı, tekstil markasıydı. Yedim yani bütün o reklam sıvamalarını.

Bazısı ürünün tanıtım için geldiğini yazıyor, çoğu yazmıyor. Geçenlerde gazetede okudum, sadece Instagram'daki "sağlıklı beslen" hesaplarında görüp arada benim de aldığım sebze tozlarını üreten el kadar bir firma geçen sene 1 milyon lira ciro yapmış, röportaj vermişler gazeteye. Ispanak tozu, sarımsak tozu, nohut unu. Bu pazarın hacmi akıl alır gibi değil. Bakın Instagram'dan başka hiçbir yerde görmedim diyorum firmayı, normal marketlerde satılmıyor, Ankara'da sadece toptancı Metro Market'te gördüm bir ara. İnternet sitesinden sipariş veriyorsunuz, allah için gayet güzel yolluyorlar filan da nasıl bir kulaktan kulağa yayılmaktır bu?

Ve bu binlerce takipçili "fit yemek" bloglarında yemek tariflerini markalı yazıyorlar. "Bir su bardağı şu marka nohut unu, bir yemek kaşığı bu marka soğan tozu...", süte ve yumurtaya kadar markalı. Soran olursa da "Ben hep bu markaları kullanıyorum" filan diye çıkıveriyorlar işin içinden. Sen para veriyor musun bacım o süte? Belli değil.

Açıkça reklam işbirliği yaptığını yazan sosyal medya kullanıcılarıyla ise başka türlü bir derdim var. Onların alışveriş deneyimi ile benim gibi sıradan bir tüketicininki aynı olmuyor. Pek tatlı bir kızı takip ediyordum, gene sadece internet üzerinden satış yapan bir tekstil firmasıyla anlaştı. Ahlaklı bir insan olarak bunu ilan da etti. Firmanın çok geniş bir beden aralığı var, ben de 44'ün üzerine çıkmıştım, bir miktar pantolon ve tişört sipariş ettim.

Siparişim manasıza parçalara bölündü, bazısı geldi, bazısını kendileri durduk yere iptal etti, bazılarının elime ulaşması bir ayı buldu. Çizgili large beden tişört yerine geometrik desenli, yakası fiyonklu ve bir yemek masası ebatlarında bluz yolladılar. Böylece stok kontrolü filan olmadığını anlamış oldum, bir diğer düz renk tişört yerine de dantelli ve göğüs pencereli bluz geldi çünkü. Firmanın bedenleri standart değil, 38'e de girdim, 42'ye de. Olmayanları geri yolladım, sorunsuz bir şekilde para iadesi yaptılar. Ama devasa bir çileye dönüştü bu alışveriş, iki ayımı filan işgal etti.

Ben bunlarla uğraşırken Instagram'daki bu tatlı kıza, üzerine uyacak kıyafetleri çat çat yollamaktaydı bu firma, o da giyip Instagram'a koymaktaydı. Kızla hiçbir derdim olmamasına rağmen dayanamayıp takipten çıktım.

Ve bakınız bunların ortak bir noktası var, ben neden yakalanmışım bu reklam girdabına? Kilo vermeye çalışıyordum, üzerime olan kıyafet bulamıyordum. Çocuğuna doğru dürüst gıda yedirmeye çalışanlar da bir başka hassas grup. Bu sosyal medya hesaplarını idare eden insanlar, bilhassa da reklam yaptığını açıkça yazmayanlar, binlerce dertli ve paniğe kapılmış insanın üzerinden para kazanıyor.

Kardeşim şu hesabı tavsiye etti: https://www.instagram.com/bugundederdimbu/
Ben çok az bir kısmına maruz kalmışım aslında, tam bir delirmişlik hüküm sürüyormuş. Bu reklamların yanında bir de şarlatan dolmuş ortalık; niyet atölyeleri, ücret karşılığı bereket enerjisi yollayanlar. Şu nasıl?


1000-1200 lira arası bir ücretle iştirak edebiliyorsunuz. Taksit de yapıyorlar. Zengin olmanın yollarını öğretiyorlarmış. Dünya işinde gözüm yok, mühim olan iç huzuru diyorsanız şöyle şeyler de var:


Hem de online.

Valla şükür dediğimiz şeyi insan kendi kendine de yapabilir gibi geliyor bana ama bilemiyorum.

Ben de tavsiye vermek istiyorum gitmeden, arkadaşlar eğer 3 gün yataktan çıkmadan ağlıyorsanız, kıpırdayamıyorsanız, gündelik işleri yapamayacak hale geldiyseniz doktora gidin. Şükürle, niyetle olacak iş değil o. Bu raddede değil ama gene de mutsuzsanız, bunu sizden başkası tamir edemez. Başkasının şükrüydü, enerjisiydi filan bir boka yaramaz. Mutluluk içten gelen bir şey, böyle dışarıdan müdahaleyle bir yere varılmıyor.

Nasıl olacak o iş diye soracak olursanız, cevabı bilmiyorum. Kendi kendine telkin bende en azından hafif anksiyete durumlarında işe yarıyor mesela, "Geçecek, geçecek, sakin olabilirim, önemli değil, hiçbir şey o kadar önemli değil". Biraz elimin titremesi filan kesiliyor, nefesim düzene giriyor. Arabalar benzinle, ben telkinle çalışıyorum meh meh meh.

Ay çok uzun yazdım, gideyim. Arayı açmam, yarın yazarım umarım. Öbtüm.