September 19, 2018

Aşure / Odtülüm

TRT Türkü'de Yurttan Sesler dinliyorum ve Muharrem içindeyiz diye ne kadar da mozaik-mermer-ulan-mermer bir yayın var günlerdir. Spiker abi aynı cümlenin içinde dört kere Muharrem dedi, "bu topraklağr" dedi sesi titreye titreye. Biz de pazar günü aşure yapacağız, aşure mozaiğimiz üç kadından oluşuyor. Ben dev bir tencere sahibi olduğum için tencereci olarak iştirak ediyorum. Tencere de mozaik aslında, ecnebi damadımız Christmas yemeğine patates haşlamak için almıştı. Artık hayatını aşure tenceresi olarak sürdürüyor.



Aha bakınız, valla denedim, fasulye getireyim filan diye de teklif ettim, cevap hep "Sen tencere getir yeter." En son aşure yapımına açlıktan ölerek gitmiştim, elime simitle peynir tutuşturup bir kenara oturtmuşlardı, "Sen burada otur, simidini ye," diye. Tenceremle ve sıdkımla dahil oluyorum bu ritüele, en sıdkı bütün olanımız benim çünkü. Aşureyi çok seviyorum, pazara kadar nasıl bekleyeceğim bilmiyorum. Ayrıca hepimizin ihtiyacı var; beraber yemek yapmakta, o dev tencerenin başında beklemekte, bir günün tamamını dünyanın bu en güzel yemeğinin işgal etmesinde huzur buluyorum ben. Bu topraklağğrda (mozaikli/mozaiksiz) binlerce yıldır topluca yemek yapılıp paylaşılıyor, bir bildikleri vardır herhalde.

Ada bugün okulun "Hoşgeldiniz Kokteyli"ne gideceği için ehliyet kursunu ekiyor, o ektiği için ben de ekiyorum. Hemen özet geçiyorum; yavrumuz ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı'na girdi. Hayatındaki 50 yetişkin insan, her kafadan bir ses çıkarken, aynı puanla başka yerlerde mühendislikler varken, o olurken bu biterken biraz eğildi büküldü ama çok da kıpırdamadı. "Ben bunu istiyorum, çok istiyorum, ben bunu yaparım," diye attı kendini hayatının bu yeni dönemecine.

Aylar önce okuldaki Endüstriyel Tasarım posterlerini çekip yolladığım için, okul svetşörtü-defteri-kalemi alıp çocuğun üzerine attığım için, bu sonu mühendislik olmayan belirsiz maceraya ilk günden beri destek verdiğim için, allah biliyor bir miktar da gazladığım için hem dev bir sevinç içindeyim hem de kendimi sorumlu hissediyorum. Sonuçlar belli oldu, Ada beni gece 1'de arayıp haber verdi, okullar "Üniversitemize hoşgeldiniz!" tweetleri atmaya başladı. ODTÜ şunu post etti:


Sabahın 8'inde bunun peşindeydim çünkü teyzelik müessesesi bunu gerektiriyor. "Ada," dedim, "herkes bir yerleri kazandı ama ODTÜ seni kazandı." (Kayıt Kılavuzu'nu da ezberledim kısa sürede, eskisi gibi okula gidip evrak teslim edilmiyormuş, bozuldum. Çünkü okula gidip topluca çocuklarımızla gurur duyacaktık, olmadı, evde bir yandan kısır yiyerek yaptık kayıt işlerini.)

Ya valla ODTÜ seni kazandı filan bunlar ufak tefek ama çok mühim şeyler, okul ruhu bunlardan oluşuyor. Bu çocuk kendini günlerdir özel hissediyor, o stresten saç döktüren sınava hazırlık yıllarının sonunda iyi bir yere vardığını, önünde sonsuz seçenek olduğunu, 18 yaşında gencecik bir insan olarak bir kıymeti olduğunu düşünüyor. Sms atıp kokteyle davet etti okul, heyecandan ölerek oraya gidiyor bu akşamüstü. 

Dört sene nasıl geçecek bilmiyorum, neyi aradığını anlayıp onu bulacak mı bilmiyorum. Ama nasıl arayacağını, nereye bakması gerektiğini öğreneceğine eminim; eleştirilecek onlarca tarafı vardır ama bu okul hala aramanın ve bulmanın evrensel yöntemlerini ve kurallarını öğretiyor. 

Tabii tüm bu ahval ve şerait içinde annesi olacak yaşta olduğum Ada ile aynı anda aynı okulun öğrencisi olduk. Olanlar oldu bari ehliyet de alalım diye kursa da yazıldık. Babası elimizden tutup yazdırdı bizi kursa. Birkaç haftadır "Ahhahah ikisine tek bir araba alalım, ortak kullansınlar, nasıl olsa aynı okula gidiyorlar. Arkasına ODTÜlüm yazdıralım mehhe hehe OHAHH AHHAH!" diye eğleniyor ebeveynlerimiz ve barbar kocam. 

Özet geçecektim, geçemedim. Allah biliyor içimde delirmiş Instagram anası potansiyeli var, yok değil. Gideyim biraz kavanoz alayım, barbar kocam marketlerdeki "TURŞU KURUN!" tuzağına düşmüş, eve çeşitli yeşil sebze-meyveyle geldi. Mecburen turşu işine gireceğiz.

Sonbahar pek hoş gelmedi mi ya? Hava filan ne güzel. Siz nasılsınız? 




September 11, 2018

Tostlar, Kitaplar, Bir Kedi

Eveth, neredeyse bir ay sonra yeniden çöktüm kompüterin önüne. Valla o süreyi, hatta bütün yaz mevsimini asgari miktarda kıpırdayarak geçirdim. Daha fazlası içimden gelmedi, mahalleden dışarı çıkmadım, aslında pek dışarı çıkmadım. Olan biten her şey bir yana, hayat, hastalık, ömür, yaşlılık gibi şeyleri düşünerek geçirdiğim bir yaz oldu. Herkesin irili ufaklı aile dramları var, zaten kimseyi tanımıyorsunuz, bu bahsi kapatıp devam ediyorum.

Haftada 3 kere spora, gün aşırı da sokağımızdaki sahafa gittim, bu ikisini düzenli yaptım. Dün sabah spor salonunun önüne kadar gidip aniden sağa kırdık, Kızılay'a gidip kahvaltı edelim dedik, okul ekmiş çocuklar gibi şendim. Ne zamandır Kızılay'a gitmemişim, meğer bulvar kapalıymış, haldır huldur kazıyorlardı iş makineleriyle. Bir pastaneye oturduk, iki kaşarlı tost, üç çay, iki Türk kahvesine 70 lira hesap verdik. Normal Kızılay pastanesi, normal kare tost, yanında iki adet çeri domates, yarım salatalık, yarım avuç da buruşuk marul vardı. Yani okuyup da "Ne var ayol, adam başı 35 lira hesap?" diyecek olan vardır belki, belki ben kafayı yemişimdir, bilemiyorum.

Karanfil Sokak'taki sahaflara baktık biraz, annem bir kitap istemişti, baskısı yok, onu sordum. YKY basmış, tükenmiş o baskı. Doğan Kitap da basmış, o var internet kitapçılarında. YKY olanı sordum, yok dediler. Bir sahaf abi "Doğan Kitap olanı bulabilirim, size 12,5 olur," dedi. Evde bakmıştım, eganba'da 10 lira 22 kuruşa satılıyor o baskı. Abi de herhalde oraya bakıp fiyatı yuvarlayıverdi.

Rossmann'dan leke çıkarıcı aldım, eli yüzü düzgün iki yazlık pantolonumdan birine humus döktüm çünkü. Yıkayınca çıkmadı, Domol'e güvenmek istiyorum bu konuda.

Kurban bayramının kaçıncı günüydü hatırlamıyorum, apartmanın bahçesindeki bir mazgalın içinde tek başına bir yavru kedi bulduk, daha gözleri yeni açılmış, küçücük. Annesi vardır, ha şimdi gelir ha birazdan gelir derken akşam oldu, anne gelmedi, yavru yeri göğü inletiyor feryatlarıyla. Yoldan geçen genç bir kızla oğlan da dahil oldu, fener mener tuttuk, oğlan çıkardı yavruyu. Naapıcaz aman allahım diye kıvranırken "Bu apartmanda kedici birileri yok mu acaba?" diye sordular. Bu apartmandaki kedici birisinin ben olduğumu üzüntüyle idrak ettim. Gençlere kaçıp bu sorumluluktan kendilerini kurtarmalarını söyledim, yavruyu çaresiz bir ana gibi göğsüme yapıştırdım, sahafa koşmaya başladım.

Gecenin o saati açıktı sahaf, dükkanın içinde kendi yavrularını emzirmekle meşgul sahaf kedisi Zorro'nun üstüne attık öksüz yetim yavruyu. Yavrumuz diğerlerini ite kaka kendine bir meme buldu ve sustu. İki-üç hafta oldu herhalde, canavar gibi büyümeye devam ediyor çocuk, iki saniye sabit durduğu bir an yakalayıp fotoğrafını çektim:


Artık isim koymam gerekiyormuş, aklıma isim gelmiyor. Sahafa dadandım o arada, içtiğim çayın kahvenin haddi hesabı yok. Tek dadanan ben olmadığım için, çok şükür, enteresan insanlarla tanışıyorum. Bir akşamüstü denk geldiğim emekli finans uzmanından polisiye tavsiyeleri aldım. Sahafta Dashiell Hammet bulup almıştım, "bunu seven bunları da bilmeli" kapsamında bana Ellery Queen, Hammond Innes, Alistair MacLean önerdi. Damadımıza anlattım, o da Raymond Chandler okumam gerektiğini ifade etti. Bunlar hep oldschool tabir edilen, fötr şapkalı detektifler. Pardesüler uçuşuyor, sigaralar yakılıyor, ağlayan kadını sakinleştirmek için tokat atılıyor filan, öyle yıllar.

Everest bir ara Raymond Chandler basmış:


Ama tükenmiş bu baskı. Damat Efendi Bükreş'te bir sahafta birkaç tane bulup almış bana, ben de bakınacağım burada. Chandler dışındakiler hiç yok ortalıkta, hiç basılmamış gibi. Biraz kurcalayıp o serilerin ilk kitaplarını İngilizce e-kitap olarak buldum. Bu arayış hayatıma biraz heyecan getirdi ne yalan söyleyeyim.

Dadandığım bir diğer şey de radyo oldu. Gündüzleri TRT Nağme, TRT Türkü ve TRT Radyo 3 arasında dolanıyorum. Henüz programların saatine gününe alışamadım. Bedri Ayseli'nin türkü programı var mesela, bu akşamüstü 18:05'te. Geçen salı ya yoktu ya ben kaçırdım, emin değilim. Ay TRT3'te Yeni Başlayanlar İçin Opera programı varmış meğer, türkü dinlerken kaçırmışım hay allah. Benim bunları yazmam lazım, kendime program çıkarmam lazım.

Gene akşamüstleri 17:30'da Radyo Sputnik'te Yavuz Oğhan'ın haber programı var. Valla çok arandım doğru dürüst muhalif haber programı bulmak için, yorum morum dinlemek istemiyorum, haberleri dinlemek istiyorum. O haberin tarafları konuşsun istiyorum. Yavuz Oğhan'ın Bi De Bunu Dinle programı tam böyle. Üstelik doğru düzgün bir gazeteci olduğu için her taraftan insanı alıyor programa. Şu geçenlerde Kayseri Ticaret Odası başkanı, dolardı dövizdi bunlar literatürden çıkarılsın dedi ve meğer döviz bürosu varmış ya adamın. Onu bağladı programa. Dinlerken adamın zırcahil bir "çomar" olmadığını, ağzı iyi laf yapan tam bir tüccar olduğunu farkettim. Dönemin ruhuna ayak uyduruyor sadece. Yavuz Oğhan'la konuşurken dövizle iş yaptığımızı, hayatımızdan çıkarmamızın mümkün olmadığını, demek istediğinin başka bir şey olduğunu ifade etti. Bir şey farketmiyor tabii, adam yanlayacağı yere yanlamış ama yanlayan birini ve bir haberciyi böyle medeni bir diyalog içinde dinlemek hakkımız. Laf sokmadan, ucuz ucuz alay etmeden, gerçekten ne olduğunu anlayarak.

Aladağ yurt yangını televizyon haberlerine çıkabildi mesela ama ailelerin avukatının sesini duyduğum tek yer bu program oldu. Ana haber programları böyle şeylere gerek duymuyor artık. Bir davayı avukatından dinlemeyeceksek neresi haber programı onun allahın belaları.

Neyse işte, bunlar oldu son zamanlarda. Annemin elektrik süpürgesi bozulmuş, bir yandan buraya yazarken bir yandan da süpürge bakıyorum saatlerdir. Daha geçen ay aynı işi kendim için yaptım, tam bir karadelik, içinden çıkamıyorsunuz. Gözümü kapatınca insanların yorumlarını görüyorum, birinin mükemmel ürün dediğine bir başkası "Paranıza yazık!!!" diyor.

Gideyim ben, terasta bir tur atayım, akşamüstü ehliyet kursunun ilk dersi var. Teorik ders. Kendimi bu işe de soktum ama nasıl soktum, yazayım ilk fırsatta. Haydin öbtüm <3 p="">

August 18, 2018

Medeniyetin Temelleri

Uyandığımda sol elimin başparmağı eklem yerinden şişmişti. Hala şiş, kıvıramıyorum parmağımı. Başparmak çok mühim bir şey. Neden mühim? Çünkü kıvırabiliyoruz, biz ve bazı diğer primatlar. (Maymun diyorum yani.)


Avuç içi üzerinden kıvırıp diğer parmaklarımıza doğru hareket ettirebildiğimiz için hayvanlar aleminin diğer üyelerinden daha kuvvetli ve daha hassas tutabiliyoruz ıvırı zıvırı.

Alet yapabilmemiz mümkün olmuş, işte oradan yürüyüp medeniyetler kurmuşuz, yıkmışız. Ama yani çok da şaapmamak lazım, kargalar da kendi işlerini görebiliyor, tek tük bazı şempanzelerin de basit aletler yaptığı oluyor.

Ecnebi memleket okullarında çocukların başparmaklarını işaret parmaklarına bantlayıp günlük hayatta neleri yapamadıklarını tecrübe ettiriyorlardı. Bir şeyler ararken bulmuştum, çok güzel bir deney. Neyse, başparmağım ağrıyor, hava çok sıcak, ince diye giydiğim pantolon bile üstüme yapışıyor, biraz da açım.


Az miktarda kitap bitirdim, biri şu yandaki.

Valla yanlış hatırlamıyorsam kargo bedava limitine yetişeyim diye alıp sepete attım bunu. Bir çiftlikte işlenen cinayet, cinayetin etrafında toplanan karakterler, iki çocuğun arkadaşlığı filan diye okuyunca "Belki biraz Capote gibidir," diye düşündüm. Hem öyle hem değil, William Maxwell'in kendine has bir anlatımı var, yer yer yavaşlasa da ilgiyle okudum.

Kapağını da beğendim, Jaguar'dan çıkan kitapların kapaklarını genelde beğeniyorum.

Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 17. maddesine tekabül ediyor, "Hiç okumadığınız bir yazarın bir kitabı".

Bir tane de Jo Nesbo okudum o arada, The Leopard, Harry Hole serisinin 8. kitabı. Sırayla okuyorum seriyi, bu en beğendiklerimden biri oldu. Bizim Büyük Challenge'ımızın 9. maddesine tekabül ediyor, "600 sayfadan uzun olan bir kitap".

Marousi'nin Devi'ni blog komşum Zihnin Arka Sokakları Bey tavsiye etmişti, bir türlü gerçekleşmeyen karayolu ile Yunanistan gezme hayallerim üzerine.

Ben sanırım hiç Henry Miller okumadım ya da o kadar ergenken okudum ki hatırlamıyorum. Ergenlikteki okuma hızımın onda biriyle filan okuyorum artık, çok acıklı.

Miller 20 sene tatilsiz çalıştıktan sonra nihayet 1 sene ara veriyor her şeye ve basıp Yunanistan'a gidiyor. 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesi, zaten Miller'ın tatilinin bir yerlerinde patlak veriyor savaş.

Valla kitap Yunanistan'a ve Yunan olan hemen hemen her şeye yazılmış bir övgüler destanı. Arada sırada karşılaştığı Amerikalı, İngiliz filan turistleri de yerin dibine sokup sokup çıkarıyor zaten kitap boyu. Okurken yer yer "Yarabbi daha ne kadar övülebilir?" diye gözlerimi devirdim ama sonra düşündüm, ben de kesin aynı böyle etkilenirdim. Gidip görüp insanını sevdiğim yerleri yıllarca anlatıyorum herkese, Henry Miller'a göz devirmek benim ne haddime.

200 sayfalık bu Yunanistan macerasında yoksul köyler, güneşin altında parlayan adalar, Seferis ve Durrell ve başka yazarlar-şairler, yeşil çayırlar, keçiler, çobanlar ve talihsiz bir ishal skandalına rağmen coşku dolu bir Henry Miller var. Bu kitap, Bizim Büyük Challenge'ımızın 20. maddesine tekabül ediyor, "Bir arkadaşınızın önerdiği bir kitap".

Kitabın bir yerinde pek hoş bir tespit yapıyor Miller, "Kendi olanaklarına terk edildiğinde insan her zaman Yunan usulü bir başlangıç yapar-birkaç keçi ve koyun, derme çatma bir baraka, küçük bir tarla, birkaç zeytin ağacı, bir dere, bir kaval ile." Zeytini hububat ile değiştirirseniz bütün Anadolu ve Ortadoğu'ya rahatlıkla uygulayabileceğiniz bir başlangıç paketi. Zeytin her yerde yetişmiyor ve deşifre edilen ilk Hititçe cümlede dediği gibi "Ekmeği yiyeceksin, suyu içeceksin". Medeniyet, kıvrılabilen başparmaklarımızın ve ekmeğin omuzları üzerinde yükseliyor. Ayrıca bizim gibi şehirde doğmuş ve şehirde 40 sene yaşamış zavallıları kendi olanaklarına terk etseler, bırak barakayı ve kavalı, olduğumuz yerde açlıktan ölürüz gibime geliyor ama bilemiyorum. Şempanzeler ölmez, kargalar hiç ölmez, biz kıvrılabilen başparmaklarımıza baka baka heder olur gideriz.

İpe sapa gelmeyen fikirlerimi ifade ettim, gidiyorum. Maksat dükkan açık kalsın. Tatil vesilesiyle yola çıkanlar umarım varmıştır, henüz çıkmayanlara bol şans diliyorum. Köye gidenlere tavsiyem şu; yağ, salça, efendime söyleyeyim kuru kışlık gıdalar, ne verirlerse alın eve getirin, sakın refüze etmeyin.

Gözlerinizden öpüyorum.

August 16, 2018

Ayh

Gece yatmadan bir kavanozun içine yulaf, süt, az yoğurt, muz, tarçın ve az bal basmıştım. Kahvaltı niyetine yedim, bayağı tok tutuyor.

Gıdaya %50, temizlik malzemelerine ve kağıt ürünlerine %50'den fazla zam bekleniyormuş, sabah okudum, şurada haber. Dün dinlediğimiz bir ekonomist de hane halkının kriz karşısında yapacak bir şeyi olmadığını, ancak hazırlanabileceğini söyledi. Yani gıdaya zam gelecek, depolanabilecek şeyleri depolayın diyorlar. Geçen akşam 1997 yapımı bir bilimkurgu seyrettik, açılış sahnesinde ekranda "2015: Aydaki ilk yerleşik koloni kuruldu. 2032: Mars'ta ticari madencilik başladı..." yazdı, valla sinirlerim bozuluyor. 2018: Tuvalet kağıdı da mı depolasak?

Alabilen alıp eve stokluyor, kriz yokken bile zorlananlar ne yapacak? Eve alacağım 10 kilo mercimekle nereye kadar gidebilirim? Kış gelecek, ısınmak için ne kadar ödeyeceğiz? 30'lu yaşlarım "Ne olacağız?" diye düşünerek geçti.

Öğlen çıkıp anamın arkadaşı Ayşe Teyze'ye gittim, sadece anamın değil, benim de arkadaşımmış gibi geliyor. Alt tarafı kitap mitap bırakacaktım, 4 saat oturmuşum. Cinnah'tan aşağı yürüyerek eve döndüm, müzik dinledim yolda; insanların evlerine, balkonlarına, çiçeklerine filan baktım.


Annemin feysbukundan arakladım, Ayşe ve annem, 1975, Mülkiyeliler Birliği'nde. Gözlükler filan. Göremediklerimiz, İspanyol paça kot pantelonlar ve Bodrum işi sandaletler.

Ay bunu yazmaya sabah yulafını yedikten sonra başlamıştım aslında, saat 19:20 şu anda. Evde yemek yok ama köpenkleri besledim, en azından hödük yavrularım tok. Ütü yapacaktım, olmadı. Kart yazacaktım, o da olmadı, zaten bayram tatili geldi. Masamı toplamam lazım, üstündeki eşya yığını sinirlerimi bozuyor.

Ben en iyisi çiçekleri sulayayım, sonra da öylece oturayım terasta. Bu kadar olabilecek anlaşılan bugün, zira güneş battı biraz önce.

August 14, 2018

Merhaba Yazlık Şarkılı Mim

Ay en son dilim karpuz yazmışım, bir görünüp bir kayboluyor markette dilim karpuz. İki kere daha almaya muvaffak olabildim. Bu yaz zaten bir belirsizlikler mevsimi olarak geldi, geçiyor. Hiçbir şey bilmiyorum, biraz bilir gibi olduklarımdan da aslında o kadar emin değilim. 

O 52 haftalık şalanjı yapamayacağım ben, pes etmek istiyorum, hiç içimden gelmiyor. Bizim Büyük Challenge'mıza devam ediyorum kendi halimde, 35 maddeyi defterime yazdım, okudukça işaretliyorum. Mim cevaplamaya geldim, Sibelynka yazmış, bana da haber verdi, sevinçle oturdum kompüterin başına. 

Sorulara bakarken bu mimi geçen yaz yaptığımı farkettim ama ne farkeder, onlar geçen yazın şarkılarıydı, bunlar bu yazınkiler. Değişmeyen iki şey var, bütün yaz akşamlarını işgal eden komşumuz eller-havayacı lokantanın müzik listesi ve barbar kocamın barbar müzik zevki, bilahare değineceğim.

1. Yazın çıkan, çok sevdiğin sanatçıdan/gruptan bir şarkı:

Robyn yeni single çıkarmış, eski bir arkadaşıma rastlamış gibi sevindim. (Gerçi bilmiyorum en son kime rastladım da sevindim, daha ziyade tazı gibi kaçıyorum yok okuldan tanış, yok bilmemkimin arkadaşının arkadaşı; selam verip "Naber? Senden naber?" sarmalına gireceğime gerçekten dükkana filan girip saklanıyorum. Hiç halim yok.)


Gene mutsuzluktan ölerek dans etmeye imkan veren bir esere imzasını atmış Robyn, zaten o yüzden seviyorum. Video çekmemişler henüz, çekseler de karşılıklı omuz çıkığımız varmış gibi dans etsek.

2. Bu yaz en yeni keşfin:

Ay hiç keşif filan olmadı. Eski yazılarıma bakıyorum bazen, MÜZİK OLMADAN YAŞAYAMAM filan gibi bir takım iddialar. Hiç kalmadı o halim. Kısmen Spotify yüzünden çünkü bir yerden çalmaya başlıyorsun, kendi kendine günlerce devam edebiliyor. Hiç çabaya mabaya gerek yok, zaten tembelliğe meylim var. "Evin içinde ses var mı? Var." diye özetleyebileceğim bir hale geldi müzik dinleme alışkanlığım. 

Bu ahval ve şerait içinde Spotify evimizde kendini hayatını idame ettirirken bir şarkı başladı, "Ay bu çalan ne ayol?" diye gidip baktım geçenlerde, şuymuş:


Şarkı ile ilgili hiçbir şey yeni değil, ben yeni farkettim. Biri videonun altına yorum bırakıp "Chris Cornell'in ses telleri neyden yapılmış bilmiyorum ama genetik olarak kopyalanıp çelik yelek yapımında kullanılmalı" yazmış. 

3. Bu yaz sürekli dinlediğin bir şarkı:

Barbar kocam bölümüne geldik. 4 aydır son ses şunu dinliyor, kaçamadığım için ben de dinliyorum.


Gerçekten sabrımın sonuna geldim. Belki kocam da bir şey anlatmaya çalışıyordur tabii, bilemiyorum. Komşularımızdan özür dileyerek bir sonraki soruya geçiyorum. 

4. Bu yaz en çok duyduğun şarkı/albüm:

Hava ısındığından beri alt sokaktaki meyhane/lokanta/disko mutantı işletme camı kapıyı açtı, biz de açtık, hep birlikte onların uygun gördüğü şarkıları dinliyoruz aylardır. 

Ve her gece en az iki kere bu çalıyor:


Hayatımızda yer etti, öyle sessizce otururken birden fırlıyor insanın ağzından YELİL YELİL ELİL YALİL HURRRRNAA MURRRRAAA diye. 

Arada bir hala 10. Yıl Marşı da çalıyorlar ama eskisi kadar alıcısı yok, sönüveriyor. Milletimizin eğlenme alışkanlıklarından tiksinir hale geldim.

5. Bu yaz eski de olsa dinlemekten vazgeçmediğin bir şarkı:

Kendi kendimeyken sanat müziği dinliyorum bir süredir, genel olarak bir 80'ler arzusu hasıl oldu bende. 


Ya valla herkes şarkı söylüyor ama kimse bir Zeki Bey değil, ne biçim şey yarabbi.

6. Sence bu yazın en favori hiti:

Valla niye şu değil bilmiyorum:


Bir yaz şarkısında aradığım her şey var, kız da çok güzel. İkinci oldu bu seneki Eurovision'da. Ya ben o birinci olan kızdan hiç hoşlanmadım. O kızdan hardcore İsrail milliyetçisi dalgaları yayılıyor ama bilemiyorum.


7. Senin bu yazını anlatan bir şarkı:


Aklıma bu geldi, "Nothing I am, nothing i dream, nothing is new.."

Bitti mim, zaten daha fazla dayanamayacaktım, oturduğum yerde sırtıma güneş vuruyor. Neden vuruyor? Çünkü barbar kocam buradaki mütevazı pencereyi yıktırıp iki kanatlı kapı yaptırdı. Artık iki kanatlı kapı kadar güneş vuruyor sırtıma. Evin nispeten serin yerlerine kaçarak gidiyorum. Gözlerinizden öpüyorum.

July 12, 2018

Hoşçakal Dilim Karpuz

Markette dilim karpuz satışı kalkmış, belediye sorun çıkarmış, öyle dedi manav reyonundaki abi. Yani gerçekten, küçücük bir şeye sevinmiştim, onu da elimden aldılar. Üç tane şeftali aldım hüzün içinde. Bir de buğday aldım bir paket, bu yazın geri kalanını ayran çorbası içerek geçirmeye karar verdim. Çok sıcak.

Dün sabah uyandığımda hasta oluyordum, burnum akıyor, hapşırıyorum. Hafiften sürünerek spora gittim, grup dersi vardı. Oğlan ders başlamadan "Rahatsızlığı olan var mı?" diye sorunca "Ben üşütmüşüm galiba," dedim. "Ben de ya. Evet, şınav pozisyonu alıp bekliyoruz.." dedi oğlan ahhahhha! Şınav pozisyonu aldım mecburen ama iyi geldi oğlanın akan burnumu filan zerre umursamaması. Üşütmek zaten dev bir trajedi değil, bir de klimanın altında oturmuştum bütün gün, tamamen kendi gerzekliğimden oldu yani. Kendim de dahil olmak üzere kendi gerzekliği yüzünden hasta olan insanlara hiç sempati duymuyorum.

Spora gitmemin sebeplerinden biri de yaşlılık yıllarıma yatırım yapmak. Normal kilosunda, kendi kendine oturup kalkabilen, sosyal hayatını sürdüren, evi radikal biriktirici evine dönüşmemiş, sokağa çıkınca evsiz sanılmayacak, tavsiye alabilen filan bir yaşlı insan olmayı umut ediyorum. Benim hayatımdaki 60 yaş üstü katır inadı bireyler bu maddelerin birini tutturuyorsa üç tanesinde çuvallıyor.

Ay dün akşamki maç ne heyecanlıydı! Pek anlamıyorum futboldan ama vallahi hop oturdum hop kalktım. Yugoslav klasmanından Hırvatistan'ı tuta tuta geldik buralara kadar ama vallahi haketmişlerdi dünkü galibiyeti. (Ay etmedilerse bile çökük avurtlu Balkan akrabalarım dururken suratsız İngilizleri tutacak değildim allah allah?) Maç biter bitmez İngiliz damadımızın üstüne çullandık, mağlubiyeti pek olgunlukla karşılamadı. Biz de galibiyeti olgunlukla şaapmadık zaten. Şöyle şeyler yollayıp katır gibi güldük karı koca:


"Çıkacağım bu gruptan, yeter!" yazdı, "Groupxit" yazıp bir daha güldük tepine tepine. Ankara'dan Almanya'ya, oradan da Romanya'ya taşındılar, hala beyran çorbası diye ağlıyor oğlan, üzülüyorum aslında haline.

Yemek deyince aklıma geldi, son İzmir'e gidişimizde barbar kocamı Kemeraltı'na sürükledim, Mennan'a oturduk. Sokağı şaşırmışım, birine sordum "Ay burada Mennan vardı?!" diye, az daha yürüyecekmişiz meğer. Sorarken sesimdeki korkuyu, o ağlamama 30 saniye kalmış halimi görmeliydiniz. Çocukluğumun pastanesi, çocukluğumun kazandibi üzeri karadut dondurması. Ay allahım, kaç sene sonra aynı tad, aynı heyecan. İzmir'e turist gibi giderseniz bulup oturun Mennan'ı, vallahi pişman olmazsınız.

Gideyim köpenkleri besleyeyim. Yetişkin köpek mamasından yaşlı köpek mamasına geçelim diye düşündüm, vallahi içim bir tuhaf oldu sipariş verirken. 1 yaşından büyüklermiş gibi gelmiyor ama 8 oldular. Kudi'de değil ama Koko'da bir takım alametler başladı. Bıkmadan yazmaya devam edeceğim, cins kedi köpek peşinde koşmak bildiğiniz zalimlik. Biz de yedik o boku, o yüzden biliyorum. Bırakalım genler karışsın, doğanın işine karışmayalım, ırsi hastalıkları taşıyıp durmayalım. Sokaklar dünya güzeli köpeklerle dolu, barınaklar cins köpeklerle dolu. Cins ile cins olmayan arasında sizin hayatınızı etkileyecek tek fark cins olanların nesiller boyu yavrularına aktardıkları boktan hastalıklar.

Vallahi gündelik politikaya, değirmen gibi insan öğüten canım memleketimin değirmenliğine değinmeden bu kadar yazmayı başardım. Önümüzdeki günlerde sinemaya gitmek, hayvan gübresi almak, kendime bir yazlık pantolon bulmak, evdeki okunmayı bekleyen kitap kulelerini eritmek, e-kitap okuma şeysine kılıf dikmek gibi hedeflerim var. Binali Yıldırım meclis başkanı seçilmiş arkadaşlar biraz önce, umrunuz da mı? Önümüzdeki yerel seçimler umrunuzda mı? Meclis yansa koşar bahçesindeki köpekleri kurtarırım, sonra da bir kenardan yangını izlerim, vizyonum bu.

July 5, 2018

Gene Şalanj, Gene Kabak

Ay ne yazacağımı hiç bilmiyorum, bari şu 52 haftalık şalanja yetişeyim dedim. Hazırsanız eğer başlıyorum, kendimle ilgili son derece önemsiz ve bir o kadar da sıkıcı şeyler, haydi bakalım.

20. Bir kurgu/hayali karakter olma şansınız olsa kim olurdunuz?

Valla böyle bir imkana hiç hayır demezdim, çok da seçici olmazdım. Fantastik bir üçlemede sihir mihir yapabilen yan karakter olur, polisiyede detektif olur. Ay mesela arkeolojik cinayetli polisiye-gerilimde bir karakter olsam, "AAA E AMA BU ADAM GEÇEN GÜN GİZLİCE CİPS YİYİYORDU? BEN BUNU CENİFIR'IN ÇADIRINDAN ÇIKARKEN GÖRDÜM HEM!" diye hikayenin akışına katkıda bulunurdum. Kim su içtiği bardakları ortalıkta bırakıyor, kim dolaptan başkasının kavununu araklayıp gizlice yiyiyor filan, böyle şeyleri hep ben görürüm zaten. Bir kazı sezonu boyunca sahibini bulamayan dev bir don vardı, benden başkası takmadı o dona. Yıkanmış, ipe asılıp kurutulmuş, sonra çamaşır makinası civarında kaderine terkedilmiş. Büyük beden kadın donuydu, kazı ekibindeki kadınlardan hiçbiri o cüssede değildi. Nasıl takmayayım kafaya?

Yazar beni olduğumdan daha az gerzek ve biraz daha havalı kurgularsa ayrıca memnun olurdum.

21. haftanın sorusuna cevaben geçen sene içinde değişip değişmediğimizi yazmamız icap ediyor. Herhalde değişmedim. Değişmiş olduğumu ummak istiyorum ama pek öyle kayda değer bir gelişme olduğunu zannetmiyorum. Bu kişisel gelişim konusunda iki beklentim var; kendimi daha az önemsemek ve elalemin ne yaptığıyla ne dediğiyle kavga etmeyi bırakmak. Hedefim bu ikisi.

22, şu aralar en sevdiğim filmler. Ya gerçekten, bayağıdır öyle seyredip de çok etkilendiğim film olmadı, eskisi kadar çok film de seyretmiyorum zaten. The Broken Circle Breakdown, galiba bu sene gelip de buraya yazmaya üşenmediğim tek film oldu. Dizi seyrediyoruz, dün akşam Babylon Berlin'i bitirdik, ben beğendim.

23, gurur duyduğum bir şey. Ay gurur duymak benim pek telaffuz ettiğim bir şey değil; sevinmek, duygulanmak, ağlamak, "Ay aklımı kaçıracak gibi oldum"lar, heyecanlanmak filan var hep. Yani hislerimi dile getirirken pek kullandığım bir tabir değil. Kardeşimle damadın yazdıkları bir şey yayınlanınca, bir ödüle mödüle aday gösterildiklerinde onlara söylüyorum sadece. Çok çalıştıkları için, yazdıkları şeyleri önemli bulduğum için.

Ada'nın mezuniyet törenine gittim geçenlerde, okul ikincisi olarak mezun oldu, çok da güzel bir konuşma yaptı. Onu dinlerken de çocukla gurur duydum. Arkadaşımın çocuğu olduğu için de değil, nevi şahsına münhasır bir küçük canavar olduğu için; annesinden bağımsız seviyorum çocuğu.

24, bir pişmanlığınızı yazın. Plansız programsız savrulduğum, daha iyi şeyler yapabilecekken olduğum yerde durarak geçirdiğim yıllardan biraz pişmanlık duyuyorum. Biraz da duymuyorum, benim de yolculuğum buymuş demek ki. Sarmaşık gibi; kök sabit, dallar kendilerine biraz yer bulup uzuyor. Mühim olan taze yeşil yaprak var mı, yok mu.

25. haftanın sorusunu çevirememişim doğru dürüst, "Something you feel strongly about" orijinali.
Bilime, doğaya ve insana inanan biriyim. 72 milleti ayırmadan, ezilenlerin yanında saf tutup zalime karşı durmak gerektiğine inanıyorum. Evren durmaksızın devinim halinde, evrime inanıyorum. Birarada durursak güçlü olacağımızı, geçmişimizin köklerine sıkıca tutunup gelecek güzel ve özgür günlere gözümüzü dikmemiz gerektiğini düşünüyorum.

26, nasıl gevşetiyorum kendimi? Ay ben bu konuda ordinaryüs profesör mertebesine ulaşmış biriyim. Kendimi kesecek noktaya süratle ulaşabiliyorum, oradan geriye de aynı hızla dönebiliyorum çok şükür.

Sabun köpüğü televizyon programları ve kitaplar tam olarak terapi yerine geçiyor mesela. Bu ara Queer Eye ve The Great British Baking Show izliyorum. Birinde bir grup gey erkek, eşinin dostunun "Yardıma ihtiyacı var" diye aday gösterdiği bir kadının/erkeğin evine gidip tavsiyeler veriyor. Ev dekorasyonundan saç kesimine, iç döküp ağlamalardan yemek tariflerine kadar. Çok beğeniyorum. Diğeri de bildiğiniz yemek yarışması ama İngiliz usulü, bütün o zamana karşı kek pişirmelerin arkasında sonsuz bir yavaşlık ve uyuzluk var. O kekler pişiyor, ben oturduğum yerde sakinleşiyorum.

Spor salonundaki grup derslerine gidiyorum. Birinin talimatıyla fiziksel efor harcamak bana tuhaf bir şekilde iyi geliyor.

Yalnız vakit geçiriyorum. Kitap okuyorum, mektup yazıyorum, terasta oturup kuşlara bakıyorum, kedilere laf atıyorum.

Hiç olmadı, duşa girip sıcak suyla yıkanıyorum. 39 yaşıma sağlimen gelebilmemin sebepleri arasında zaman zaman kendimi haşlıyor oluşum da var.

27, beni mutlu eden ufak tefek şeyler. İşte yukarıdaki gibi şeyler, öyle şeyler. Arkadaşlarımla buluşmak, ekip biçmek. Ay balkabakları çiçek açmaya başladı, sabah fotoğraf çektim:


Ne güzel bir sarı renk allahım. Bu yaz fena değiliz, pek ölen bitki olmadı. Yani oldu da dolu fırtınaları yüzünden oldu, bizzat öldürmedim en azından. Akşamüstü saksıları suluyoruz, sonra şezlong çekiyorum, aralarında oturuyorum. Günün en mutlu anları, yaprakların içinde oturduğum bu anlar.

E valla yetiştim şalanja, haftaya 28. sorudan devam ederim. Mahalledeki marketlerden biri dilimle karpuz satmaya başlamış, son zamanların sevinç verici hadiselerinden biri oldu bu. 5 kat eve çıkarmaya çok üşeniyorum koca karpuzları, çıkardığımda da bitiremeyip heder ediyorduk. Gideyim Kuzey Avrupalı gibi karpuz alayım. Haydin öbtüm.