February 4, 2011

ay sarayı

"her şeyden çok da, dayımın elbisesi benim kimliğimin işareti, başkalarına görünmek istediğim yapının amblemiydi. nesnel bir değerlendirmeyle, kostümün kusuru yoktu. küçük ekose, koyu yeşilimsi, dar yakalı bir tüvitti -sağlam, iyi bir kumaştı- ama birkaç ay sırtımdan çıkarmadan giyince felaket bir görünüm aldı. sıska bedenimden, salkım saçak bir yün yumağı gibi, sonradan akla gelmiş bir fikir gibi sarkıyor, dökülüyordu."

yıllar önce ay sarayı'nın eskiciden alınmış bi kopyasını okumaya başlamıştım, son 40 sayfası eksik çıkmıştı. deliler gibi fırlayıp kitapçıdan yenisini alıp bitirmiştim. en sevdiğim kitabıdır hala, marquez'in kolera günlerinde aşk'ı neyse paul auster'ın ay sarayı da o. yüzyıllık yalnızlık dururken kolera günlerinde aşk'a nasıl sadece melankolik kızlar yüz veriyorsa, leviathan, duman falan dururken ay sarayı'na da aynı kızlar hastadır diye tahmin ediyorum. (bi takım nesnellikten uzak edebi çemkirmeler.)

dayıdan kalma takımın insanın üzerinden sonradan akla gelmiş bi fikir gibi sarkması tespitini onca yıldır kıskanmaya devam ediyorum.

biterken iki şey:
biri can yayınlarının kitap kapaklarına el atsın artık. yıllardır hem pahalı hem de kötü kapaklı kitapları dayayıp duruyorlar. klasik falan demeyin, bildiğin baştan savma bi tasarım bu.
bi de bu şamdanımsı şeyi yılbaşı histerisiyle almıştım, şimdi koyacak yer bulamıyorum. allah insanı sezonsal domestik hislerle sınamasın. atsan atılmaz.

5 comments:

  1. her daim hastası olduğum yazardır, her kitabı ayrı leziz. onun gibi sürükleyici, sürprizli yazarlar bulmak istiyorum.

    ReplyDelete
  2. dur şimdi sunset park'ı aldım elime, çok eleştirel okıycam, kötüyse yazarım, acımam. ve blogumu okuyan 4 kişi bundan çok etkilenir. çok tüyler ürpertici biriyim sanırım uvv.

    ReplyDelete
  3. ben etkilendim sanırım, soğudum paul'den, hep senin yüzünden

    ReplyDelete
  4. Paul Auster ve Sunset Park diye gezinirken gördüm yazıyı.
    Bir iki laf edemeden duramadım:
    *Paul Auster okurken eğer ulaşabiliyorsan İngilizce'sinden oku derim. Nedeni de -her ne kadar çeviri iyi olsa da- şiirselliğinden kaybediyor kitaplar. Paul Auster'in kendiside der, "Okurken kelimeler aracılığı ile hikayeye girmek ve buna rağmen kelimeleri farketmeden, onlara takılmadan okunmasına uğraşıyorum." diye!
    Örneğin Ay Sarayı/Moon Palace'da ki giriş çok etkileyici idi -kitap yanımda değil, umarım çok yanlış hatırlamıyorum-:
    "It was the summer that men first walked on the moon. I was very young back then, but I did not believe there would ever be a future for me." ile "İnsanların aya ayak bastığı ilk yazdı." diye kesik başlayan çeviride kayıp çok, işin doğası gereği.
    *Diğer önemli kısım, İngilizce Faber and Faber baskıları ile Can Yayınları baskıları arasında neredeyse fiyat farkı yok, hatta Invisible Görünmeyen'den daha ucuzdu - cep kitabı boyutu değil daha büyük boyut!-
    *Son bir ekde Kolera Günlerinde Aşk, Yüzyıllık Yalnızlık ile ilgili yapayım: Sadece kızlar değil, benim ve birkaç arkadaşımın dahil olduğu bazı erkekler de Kolera Günlerinde Aşk'ı daha çok sever! Sanırım içinde aşkı mükemmel hikayelemesi değil, fakat Yüzyıllık Yalnızlığın o müthiş, dalga dalga gelen hikayeleri, imgeleri ve sürekli değişen karakterleri sebebtir buna. Kitabın edebi değeri değil fakat okuyan için paralellik kurması Kolera Günlerinde daha kolay ve böylecede, daha fazla benimsenen daha fazla seviliyor, sanırım.

    ReplyDelete
  5. paul auster bana hiçbi zaman çok iyi bi yazarmış gibi gelmedi, daha ziyade yukarda da alıntıladığım gibi iyi fikirleri, şahane tespitleri olan ve sıkıcı olmayacak hikayeler içine bunları yerleştiren biri gibi geldi. haklısın belki de ingilizce okumak lazım ama son iki-üç kitabını heyecanla okuduğumu söyleyemeyeceğim, elim pek gitmiyor artık kitaplarına, türkçe ya da ingilizce.
    sunset park'ta vardı "of en güzel yazmış" dediğim yerler. "yaşamadan ölmekten" korkan ellen karakterini anlatırken mesela, "...genç bir köpek nasıl hiçbir şey yapmadan zamanla yaşlı bir köpek olursa.." diye tarif etmiş ellen'ın hayatındaki bu durağanlığı. çok beğendim, eskiden beğendiğim gibi beğendim paul auster'ı. sunset park'taki tüm karakterlerin çok iyi kurgulanmış olduğunu düşünüyorum, kimsede eksik kalmış ya da sarkan bi taraf yoktu. bu konuda paul auster çok başarılı hep, hakkını vermek lazım.
    ama bi şey var işte, (sadece çok okuyan biriyim, uzmanı değilim bu işlerin, yukarda yazdıklarımı da ukalalığıma verebilirsin!), kolera günlerinde aşk'ı her yaz bi kere okurum, yıllardır, her defasında yeni bi kitapmış gibi heyecanla hem de. hala sıkılmadım. paul auster bu kategoride bi yazar değil benim için. kolera günlerinde aşk'ta olup bitenlerlerle paralellik kurduğumdan da değil, marquez market listesi de yazsa aynı keyifle okurum yemin ederim, gördüğün üzere aşkın 50küsur seneye yayılan mucizesinden etkilenmekten ziyade fanatik futbol taraftarı gibi yaklaşıyorum meseleye! bi yandan da haklısın, kolera günlerinde aşk daha kolay sevilebilir bi kitap, yüz yıllık yalnızlık mesai harcanarak okunuyor, bayağı kafa patlatarak falan.
    kitaplar hakkında konuşmak ne güzel, gene uğra lütfen!

    ReplyDelete