September 12, 2011

but in my dreams, i slew the dragon

bilime giden yol acılarla ve ineklerle doludur.
evime döndüm, dönemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım. maraş'a gelmekten vazgeçen bora jet uçağı kabusuyla başlayan dönüş yolculuğum ertesi güne ertelendi. o gün de önce uçmaktan, sonra da inmekten vazgeçen, polis zoruyla inip 10 dakika sonra gene uçağa geri gelen amca ve teyze yüzünden 1 saat rötarlı ve bol panik ataklı başladı, evimin üzerinden geçip istanbul'a indim, 2 saat bekleyip ankara'ya geri uçtum. kucağımda sarsmadan taşımam gereken 10 kilo kadar çeken 2 kutu toprak örneği vardı. onlar sarsılmadı büyük ihtimalle ama ben sarsıldım, ankara'ya ayak basınca ağlamam tuttu. son 10 yıldır geleneksel olarak sonbahar başında esenboğa'da ağlıyorum. etrafıma bakıyorum şimdi, ev dağılmış çok, nüfusumuz 1 kafa-4 pati eksik. her yıl sonbaharda yeniden başlıyorum.
önce evi temizlerim, o arada kafam da temizlenir. diye umuyorum.
peki bunca kan-ter-gözyaşına rağmen neden inatla geri dönüyorum maraş'a? belki anlatırım bi gün. bin yıllık arkadaşımın nikahına neden kazı terliklerimle ve başka gelinleri iterek koştuğumu da anlatmam gerekiyor bi ara.
şimdi müzik dinleyeyim. colin hay sadece bi man from down under değil, sürekli çay demlemekten bahsettiği tımbır tımbır şarkılarıyla aynı zamanda bi rehabilitasyon vasıtası. bana ne olursa olsun eve döneceğimin garantisini veriyor, kendimi camın önünde çay içermiş gibi hissettiriyor. hem de porselen fincanımdan, altına toprak yapışmış, içi kabuk bağlamış termosumdan değil.

No comments:

Post a Comment