October 4, 2011

memleketimin güzide tatil köşeleri

jardzy'den aldığım ilhamla "allahımmmm gitmez olaydım" tatilleri top 5 listesi yaptım, bıyrın:

mambo nambır fayv: 10 sene kadar önce, uzun zaman sonra ilk defa maaile ayvalık'a gittik, ben üstüste iki ayrı kazı sonrası perişan haldeydim. tavsiye üzerine cunda'da panorama otele vardık. manzarası fena değildi hakikaten ve fekat duş almak için klozete çıkmanız, klozete oturmak için lavaboyu kucağınıza almanız gerekiyordu. kardeşimle ben idare ettik ama bi hayli kocaman bi adam olan babam naaptı hala bilmiyorum. bi sabah kahvaltıya indiğimizde annemi " ama burası ayvalık yahu, her yer zeytin ağacı, ayıp değil mi 4 tane zeytin veriyorsunuz" diye isyan ederken bulduk, zeytine salama isyan genlerimizde var.
tatil pek de umduğumuz gibi bombastik geçmeyince babam küçük bi tekne kiraladı, seviniriz diye düşünüp, tabi ailenin kendisi dışında kalan her üyesinin o tatil boyunca regl olduğunu nerden bilebilirdi. biz de sinsi gibi itiraz etmedik, tekne turumuz nuri bilge ceylan sessizliği içinde geçti, hepimiz oturduk, kimse denize girmedi, teknenin kaptanı "e girmiceniz mi, e ne zaman girceeniz, girmiceniz mi?" deyip durdu, babam sustu, sustu, sustu.
bu tatilin haylaytı sahilden yürürken kardeşimin yan otelin plajında hülya avşar'ı görmesi, benim anında kadın hakkında korkunç şeyler söylemeye başlamam, bi yandan da "nerde nerde" diye bakınırken bizzat kadının teknesinin halatına takılıp tökezlemem oldu. hafif kahkahalar duymuş olabiliriz.

4: günümüzden 20 sene kadar önce, sıcak bi yaz günü, anne, baba, kardeşim Z. ve ben garaja gidip ilk gelen otobüse binmek üzere anlaştık, kendimizi çanakkale'de bulduk. ordaki pansiyondan kardeşim sabahları süt içmek zorunda olduğu, annem mutfağa girip süt ısıtırken pansiyon sahibesini sabah uykusundan uyandırdığı için kibarca kovulduk. feribotla gökçeada'ya geçtik, nasılsa kalacak bi yer bulunur diye. öyle bi yer yoktu 20 sene önce gökçeada'da. bize köylere gidin dediler, babam çılgın gibi taksi ararken annem fenalık geçirip eski bi rum evinin merdivenlerine kıvrılıp uyumaya başladı, kardeşim de yanına kıvrıldı. sonunda denize yakın bi köye ulaşmayı başardık, muhtar evinin odalarını tatilcilere kiralıyormuş diye duyduk. 2 katlı evin zemin katındaki 2 odayı bize bıraktılar, ertesi sabah "biri bize bakıyor" hissiyle uyandığımda bi eşeğin kafasını camdan sokmuş bizi seyrettiğini gördüm. neyse, eşeği çok sevdik sonra. terkedilmiş rum köylerini dolaştık, babam herkese "kalispera" dedi, hristo amca'nın kahvesinde diet kola yok diye olay çıkardım, yarabbim kimseyi ergenlikle sınamasın. bu tatil anısı, annemin mayomu değiştireyim diye etrafıma havlu gerdiği ama benim çok utandığım, debelenip durduğum, en sonunda babamın "ha yavrum ha, şurdaki keçilerle karşı adadaki yunanlılar görüyordur seni" diye sinire kesip olaya müdahale ettiği sahneyle sona eriyor.

3: bu da 10 sene kadar önce bi başka tatil. annemin bi takım arkadaşlarının tavsiyesiyle dalyan'da bi otele gittik, kardeşim Z. ve ben başbaşa. otelin adının luxor olduğunu görünce irkildim ama ilerleyen günler daha da ürkütücü olacaktı. odaya girer girmez küvetin deliğinden bi kafa kadar saç çıkardım, otelci kadın görmemezlikten geldi. "çok rahat oteliz biz, kahvaltı saati yok ahahayyyy" demesinden gaz alıp saat 10 gibi kahvaltıya çıktığımızda 3 tane kenarları kuruyup kıvrılmış salam ve 2 tane utançtan ağlayan zeytinle karşılaştık. otel sakinleri tamamiyle sendikacılardan oluşmaktaydı, bunu önce şapkalarından, sonra da emek can adlı kız mı erkek mi asla anlamadığımız kafası kazınık küçük çocuktan çıkardık. emek can olamaz yahu diye uzunca bi süre ekmek'tir diye tahmin ettik aslında, nedense ekmek can daha normal gelmişti o an. otel ahalisi bütün gün okey oynayıp ara ara tekneyle kaya mezarlarına gitmekten oluşan kozmoslarına bizi de çekmek istedi, kardeşimi tekmeledim masanın altından "sakın ha arkeolog falan, sakınn" diye ama çok geç kalmıştım. kaya mezarı gezmek istemeyen bi arkeolog olarak sonsuza kadar lanetlendim orda. istisnasız her gece önümüze konan nohut-bulgur, kuru fasulye-pilav kombinasyonları, kaplumbağa plajında şezlong ve şemsiyeye verdiğimiz astronomik rakamlar, şezlongçu oğlana "bu paralar tospağalara gidiyordur inşallah" deyişim, akabinde hasır şemsiye altında uyuyup öküz gibi yanışım, dalyan esnafı tarafından nedense gavur sanılmamız (sarışın falan değiliz biz) ve ağza alınmayacak laflar yememiz falan dışında bu tatili düşününce aklıma otelden her gün kimseye görünmeden çıkmaya çalışmamız ve fonda yankılanan okey taşı şıkırtıları geliyor.

2: lise 2 talebesiydim, yılbaşı tatilinde anneli-babalı kalabalık bi grup halinde marmaris'e bi otele gidilecekti, 31 aralık sabahı yola çıkmadan su çiçeği çıkarmaya başladım. su çiçeğinin esas sorumlusu kardeşim Z. hastalığı atlatmış, karpuz kollu elbisesini giymiş yılbaşına hazırdı, ben başıma geleceklerin farkında değildim. yolda yağmur yağmaya başladı. sonra sele dönüştü, bi şekilde kendimizi otele attık. yağmur durmadan yağmaya devam etti.
beni kimse odasında istemedi, bi tek babam su çiçeğini takmayınca onun odasına yerleştim. bi gece korkunç bi gümbürtüyle uyanıp kendimizi odadan dışarı attık. biriken yağmur suyunu taşıyamayan çatı çökmüştü.
başka bi odaya taşındık, akşam yemeklerinde ben odada mahsurken otelin dansözü durmaksızın dansetti masaların üzerinde. otelde kalan ve su çiçeği çıkarmamış çocukların anneleri çocuklarını odama getirip bana sürttüler, bi an önce atlatsınlar hastalığı diye. her tarafı yaralar içinde hintli bi guru gibi yattım tatil boyunca, annem arada sandviç yapıp getirdi, çocuklar beni her gördüklerinde çığlık atarak kaçtılar. evet.

1: pek de tanımadığım bi grup insanla olimpos'a gittim, eylül sonu falandı. hiç olimpos tecrübem yoktu ve 28 yaşındaydım, olimpos için çok geç bi yaş sanırım. olimpos denen dandik baraka yığını içinde tek bi bankamatik olmadığını farketmemle başladı herşey. "sigara almak için naapmam gerekiyor, tayland balıkçı pantolonu giyip bob marley şarkısı mı söyleyeyim?" gibi uyuz esprilerim birlikte olduğum grup tarafından kaale bile alınmadı. gruptan birinin kız arkadaşı yüksek sesle etrafımızdaki insanların bazı uzuvlarıyla ilgili yorumlar yapmakta ve kırmızı eşofman altının üstüne pembe atlet giyip içine sokmaktaydı. ve tabi ki kadir'in ağaç evlerinde kalmaya karar verildi. akşam yemeğinde bi kazan bamya ve bıyıklı adamlar tarafından baltayla dörde ayrılmış tavuklardan oluşan bi yığın vardı, arkadaşlarım "aa bak vejeteryan yemek de var" diye sevindiler benim için ki aslında sucuk ve köfte yiyen biriyim. bodrum'da olsak havuzlu pansiyonda kalmak için vereceğimiz parayla gecekonduda kalıp bamya yiyiyor olmak çok sinirlendirdi beni. bütün gece söylenince ertesi gün daha aile pansiyonu kılıklı bi yere taşındık. orda da dişimi fırçalamak için lavaboyu kucağıma almam gerekiyordu ama en azından kadir yoktu, zira o bamyaların başında kadir'le kapışmayı da başardım ama anlatmak istemiyorum şu anda.
ve tabi ki tekne turuna çıkılmak istendi, darbukasız olmak koşuluyla kabul ettim. teknenin uğradığı son koyda olaylar gelişti. çanak gibi bi yerdi, su nerdeyse siyahtı ve akıntı vardı, daha fazla suyun üstünde duramayacağımı farkedince tekneye çıkmak istedim, kaptan "gelmeee gelmeee" diye bağırdı. çapa (mı çıpa mı?, neyse) kaybolmuştu ve tekne sürüklenmekteydi. tekneye çıkamayacağımı farkedince küçük bi panik-atak geçirdim ve boğulup öleceğimden başka bi şey düşünemez oldum. gruptan yanıma yüzenler oldu ki bu durumu daha da feci hale getirdi, yanımda yüzülmesinden nefret ederim. kaptana hakaret ederek bi şekilde tekneye çıkmayı başardım, birileri kıyıdan botla gelip dalıp çıkarak çapayı bulana kadar asabi bi deniz aslanı gibi oturdum. o arada sağ yanım kompil yandı, güneş gözlüklerimden panda maskesi çıktı yüzüme.
tatil felaketlerinin nambır van'ı ertesi gün kahvaltıda arka masada oturan sağlık ocağı doktorunun anlattıklarını duyduğum sahneyle sona eriyor; doktor gece sağlık ocağında kokudan uyuyamadığını anlatıyordu, biz çapayı bulup kıyıya döndükten sonra birileri sahil güvenliği aramış, o çanak gibi yerde bi erkek cesedi suyun üstüne çıkmış, alıp sağlık ocağına getirmişler. 4 senedir hala denize girmeden iyice bakıyorum suya, öyle bi sahne benim sonum olurdu, o ceset bana sarılırdı, ben aklımı kaçırırdım.

geriye olimpos sahilinde çektiğim ayaklarım kaldı, huzur dolu tek saniye. artık çok tanımadığım insanlarla tatile gitmiyorum, tavsiye üzerine bi yerde kalmıyorum, olimpos'a da belki cesedim gider, yüzerek.
bi ara pakistan'dan da bahsetmem gerek, tatil sayılmaz o, daha ziyade 1 aylık bi rehabilitasyon safhasıydı ama istanbul'da havaalanında bankta yatıp ateşler içinde sayıklarken tanımadığım insanlardan ilaçlar falan almamla başlayıp uçakta etrafımdaki koltukları boşaltmalarıyla sürmüştü. kalbimde her daim yeri olacak pakistan'ın, 23 nisanlarda o şarkıyı boşuna söylememiş çocuklar, hakikaten jive pakistan, dost ve kardeş ülke. bi gün geri giderim umarım, muson yağmurları zamanı hem de.

6 comments:

  1. aehruerheuhr

    cok kotuymus hakkaten! ama sonrasinda gulebiliyor olmamiz guzel.

    bir de, ben de ayaklarimi koyacaktim, baska posta artik.

    ReplyDelete
  2. Bir daha kendi geçirdiğim tatillere kötü demeyeceğim sanırım, en azından şu saydığın 5linin yanından yöresinden geçmesi gerekiyor!

    Dalyan' da yaşadığınız laf yemeler, çapa kaybolması, ceset çıkması, habire bulgur-kurufasülye yemek... Geçmiş olsun =)

    ReplyDelete
  3. tatil tatil diye inleyen sıcaktan bunalmış kalabalığa el ilanı olarak dağıtıcam bunu :P
    sonradan yazıldı mı bilmiyorum ama en iyi 5 tatil nasıldı acaba? (:

    ReplyDelete
  4. ahahaha yok yazılmadı en iyi 5 tatil, 5 tane çıkarabilir miyim diye düşünüyorum şu anda!

    ReplyDelete
  5. dördüncü güzelmiş aslında ne tatlı bir ailesiniz((:

    olimpos çok fenaymış hakikaten. Kabus gibi.geçmiş olsun.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ah madam sardunyacığım, beş numaralı tatilden sonra bir daha asla dördümüz bir yere gitmedik, gizli bir anlaşma varmış gibi :D Zaten babam Hristo'nun kahvesinde de gürlediydi "Başlatma diet kolandan" diye ahahhaha :D
      Olimpos'un adını her duyduğumda ürperiyorum hala :)

      Delete