November 3, 2011

koşan mısır kasabası ve london pubları

ingiltere seyahatimizin çoğunu şu yandaki gibi geçirdim, otelin otoparkına bakıp sigara ve çay içerek. kocam the barbarian'ın işleri yüzünden runcorn diye allahın unuttuğu bi yerde 5 gün geçirdik, o sabah çıkıp akşam geldi, ben de kendi kendime takıldım. koşan mısır kasabası bi miktar ev, 3 otel ve onlarca fabrikadan oluşuyor. ikinci gün kendimi tren istasyonuna atmaya çalışırken bi yerlerde bi mezarlık ve bi ilkokul gördüm, camdan yosun tutmuş mezartaşlarına bakan ilkokul çocuklarını düşünüp güldüm içimden. sonra ingilizler neden acıklı müzikler yapıyorlar diye soruyoruz.
ilk gün resepsiyondaki kadına sordum "allahım bi kafe falan yok mu burda?" diye, bana parmağıyla karşı tepenin eteğindeki başka bi kasabayı gösterdi.

çantamı alıp yürümeye başladım. tırlarla falan selamlaşarak otoyolun kenarından kenarından kendimi frodsham kasabasına attım. bi kafe, bi market, bi kitapçıdan ibaretti ama insan vardı en azından, su falan aldım, kahve içtim.
yollar da böyleydi, dereler, ırmaklar, koyunlar. grilik. ben severim gri hava. yosun tutmuş taşlar falan.
neyse ayaklarım su topladı yürümekten, ertesi gün liverpool'a gitme planı yaptım bi yandan. o da biraz acılı oldu. taksi çağırdım otele, istasyona gidip trene bindim falan. ama başardım liverpool'u görmeyi. tek acıklı şey fotoğraf makinamı almadan gitmem oldu zira çok tuhaf bi karşılaşma yaşandı liverpool'da.

istasyondan çıkar çıkmaz bi sanat müzesi buldum, matisse sergisi vardı, oha şansa bak diye dolanırken şu yandaki resmin önünde buldum kendimi.
osman hamdi bey'in "a young emir studying" adlı tablosu!
bi on dakka falan durdum önünde, durumun tuhaflığına inanamayarak. sanırım ingiltere'de halka açık sergilenen tek osman hamdi buymuş ve ben görmeyi başardım.
güzel bi müzeydi, bi takım 8.henry portreleri, elizabetler, bikaç tane rembrandt bile vardı. ingiltere'de müze girişleri ücretsiz, çok takdir ettim bunu. salı günü öğlen vakti tıklım tıklımdı bu müze, dedeler torunlar falan mırıl mırıl geziyorlardı.

uzatmıyım, haylaytları anlatıyım, bitsin bu yazı.

fotoğraftakiler maraş'tan stuart efendi, karısı ve 2 yumoş köpekleri. bi gece akşam yemeğine gittik evlerine. ertesi sabah da beni otelden kaçırıp yakınlardaki bi ormana yürüyüşe götürdüler. beni mi aradan çıkarttılar köpekleri mi bilemiyorum ama hepberaber bikaç saat ormanda takıldık hobbitler gibi. koko'yu düşünüp üzüldüm, keşke o da böyle ormanda dolaşabilse.


evleneli nerdeyse bi sene oldu, ilk defa bi yerlere gittik. bu da ilk turistik yemeğimizin resmidir. thames üzerinde bi teknede. guiness benim, kocam sevmedi, ben beğendim, ekmek gibiydi.


london eye'a gitmedik, uzaktan baktık. ben karındeşen jack'i düşündüm bi süre sokaklarda yürürken. çok turist vardı çok.


westminster ve big ben. ve thames'in karanlık suları. biraz durduk big ben çaldı donk donk diye. kocamı günlerdir ilk defa mutlu gördüm, fotoğrafını çektim ama ifşa etmeyeyim şimdi burdan.


westminster'in arkasında çadırlı protestocular vardı, st.paul'ün önünde daha çoklarmış. "oi mate!" dedik uzaktan.

kazıdan çocuklarla buluştuk. öndeki gözlüklü sidekick saymın, arkada yol tarif eden kırmızı bacaklı şam şeytanı gareth. bu aralar en popüler pazar yeri burasıymış, 2. el uzaktan kumandalar, teki olmayan botlar falan vardı. pazar günümüzü de burda yedik. oğlan çocuklarına bit pazarı deyince böyle bi yere getireceklerini tahmin etmeliydim. ama program falan yapmışlar diye kafalarına çantamla vurmadım. yıllardır antep'te maraş'ta yaptığım çarşı pazar turlarının, anıtkabir gezdirmelerin ve hastaneye taşımaların karşılığını aldım sayıyorum kendimi.


sonra içmeye başladık. ve yarabbi 9 saatlik bi pub turuna dönüştü bu. burası princess louise, başlangıç noktamız. hayatımda bu kadar süslü bi pub görmedim.

2 günlük londra maceramız zil zurna sarhoş bitti, istanbul'a indiğimizde hala sarhoştum. londra'dan hatırladığım son sahnede hayal meyal kardeşim Z. var, kaldırıma çökmüş olabilir. sidekick saymın defalarca kustuktan sonra ayakta durmaya çalışıyor, büyük-büyük-büyük amcasının kafası anne boleyn'le kırıştırmak suçuyla tower of london'da uçurulan arkadaşım gareth'le kocam the barbarian kolkola girmişler "saymın you are white as a corpse" diye kahkahalar atıyorlar. sonra türk usulü sesli öpüşüp ayrıldık birbirimizden.

böyle geçti yani. british museum'da geçen saatler de ayrı bi post konusu. çok fotoğraf çekmişiz, üşendim ayıklamaya şimdi.

3 comments:

  1. eehhe
    London kısmında hedef tutmuş. Osman Hamdi tablosu da süpermiş!
    Ben gittiğimde de o çadırlı protestocular vardı, yılmamışlar demek.

    ReplyDelete
  2. Pek beğendim Westminister ve London Eye'lı fotoyu... Osman Hamdi ise ultra bonus :)

    ReplyDelete
  3. "gareth you are a bee and there are millions of flowers"
    ve en son ayrılırken, "remember, you're a bee."

    ReplyDelete