January 31, 2011

monday as usual


pazartesi daha da sevimsiz olsun diye bütün haftasonu aralıklarla kar yağdı. en çok sevinen de yukardaki dobi oldu. sanki heidi'nin köpeğiymiş gibi bi mutlulukla koşturdu, buz yedi, dışarı çıkalım diye lobi yaptı, olmadı boynunu büktü. (fotoğrafa bakınca, çocuk yekpare boyundan ibaret gibi görünüyor.) erimeye başladı kar, koko da zor günler için kenara ayırdığı viledaları kemirmekle meşgul.

"napıyosun orda, bak bi kulağım var bi kulağım yok, bi kulağım var bi kulayhh uyku bastı."

biterken nme radyoda red hot chilli peppers - scar tissue çalıyor. koko battaniyesine sarılmış uyuyor. bi sonraki şarkı benim olsun bari.

January 28, 2011

brando is the original dean



yaz sonu verandada kitap okumak ve bunu yaparken çok cool olmak. bu veranda meselesi ergenliğimden beri özendiğim bi durumdur. izmir yazları bi acayip olur, gündüz kör edecek kadar sıcak, geceleri akvaryumumsu yapış yapış, guruldayan kumrular, cırcır böcekleri. evden çıkmadan haftalar geçirebilen biri olarak seyretmediğim çöp film, okumadığım acayip kitap kalmadı ergenliğim boyunca. tüm bunlar içinde southern gothic'çilerin, ki kimler yok ki içinde, truman capote ve tabi ki harper lee, flannery o'connor, tennessee williams, carson mccullers falan, kalbimde hep ayrı bi yeri oldu. ve hep bi veranda vardı. yaşlı bi zencinin oturup kimsenin anlamadığı laflar ettiği, evin hanımının limonata servisi yaptığı, romanın sonunu göremeyecek kadar havalı bi karakterin dirseklerini dayayıp uzaklara baktığı. bi veranda. iddia ediyorum, veranda amerika'nın güneyindeki en güneyli şeydir.




2 yaz önce otobiyografisini okudum marlon brando'nun, annemin öğrettiği şarkılar. annemden çok uzakta, allahın unuttuğu bi yerdeydim ve başka şansım yoktu aslında ama iyi ki öyleymiş. üstünü kapatmadan, kendini övmeden herşeyi anlatmış, alkolik babası, okuldan kaçması, trenlerde yatması, ilk aktörlük yapmaya başladığı zamanlar, direniş hareketlerine desteği, ada satın alması, kadınlar, kadınlar, marilyn monroe ve kadınlar; oskar ödülünü reddeden bi adam için fazla alçakgönüllü, kendiyle dalga geçer bi havada hem de. 480 sayfa nevi şahsına münhasırlık, basımı da yok artık sanırım, bulursanız bi yerlerde atlayınız üstüne, pişman olmazsınız. marlon brando diyorum.

hormonlarım beni google image search yapmaya itmişti, sonra veranda dikkatimi dağıttı.

January 27, 2011

posted by my hormones (hi ross!)



yani biliyorum, çok da mühim bi şey dediği yok ama günde en az iki kere seyrediyorum, facebook hesabımı kapatasım geliyor. bu bereden almak istiyorum. yarın akşam barbunya fasulyesi pişireceğim.

i know it's kind of lame and nothing revolutionary but i do watch this at least twice a day and it makes me want to get off facebook too. i should buy a hat like his. ("it's very hat" : personal joke sent to the universe, waiting for a respond from the only person that will actually get it) i will cook kidney beans for tomorrow night.

January 25, 2011

survival of the warmest

sayın herr karl friedrich dobermann, nasıl iş bu ben anlamıyorum.

yattığı yerde içi geçti, sonra bi titreme geldi, kalktım battaniyesini örttüm üzerine, kenarlarından sıkıştırdım falan. üşüyen köpek mi olur? bunlar doğada falan nası survive eder? edemez bence. ya da bizimki mi böyle? hayretler içindeyim, darwin görse ağlardı. üşüyen alman köpek.

bugün de bunu yidim!

benim de arada sokağa çıkmam, okula gitmem gerekiyor. biliyorum bana da tuhaf geliyor. insan neden evden çıksın ki? neyse dün akşam eve gelip bu manzarayla karşılaştım, koko gene bize bi şey anlatmak istiyordu. sanatsal çalışma derim ama yanında kuru kuru yarım ekmek de yediği için bi şey diyesim gelmiyor.


pin-up topuzu kulaklarıyla koko ve marketten ikisi bi arada indirimli aldık diye sevindiğimiz vileda paspasları.

gidelim buralardan,dayanamıyorum.

dün hala duruyordu, gürültüye fırladım, ön cephesini indirmişlerdi.



bugün baktığımda geriye hiçbi şey kalmamıştı.


ankara öyle istanbul falan gibi değil, burda binalar cumhuriyet kadar eski en fazla. bizim oturduğumuz apartman da bu civardaki çoğu gibi 60 yıllık, çok da matah, ne bileyim sanatsal yapılar değil hiçbiri. ama bi özen var gene, mimarların mimar olduğu zamanlarmış. pencerelerinde bi detay var, bahçeleri var, merdivenleri insani. bu pembe apartmanın keşke daha iyi zamanlarının fotoğrafını çekmiş olsaydım. ilk karede can çekişiyor, ikincisinde de yerle yeksan vaziyette. kaşla göz arasında yıkıverdiler, zira artık daha yüksek bina yapılabiliyor buralara, 2 kat daha veriyor belediye, çaktırmadan bi çatı katı ekliyorlar, çatı konstrüksüyonu devasa oluyor falan derken, uzuyor da uzuyor apartmanlar. apartman da yapmıyorlar aslında, otel oluyor, işhanı oluyor. cephesini çelikle camla kaplıyorlar, çelik bi teras konduruyorlar üst kata, biz de kahvaltı ederken insanların iş toplantılarına dahil oluyoruz istemeden. neden mahalleler mahalle kalamıyor?

tozundan gürültüsünden, en az bi sene sürecek inşaat faaliyetlerinden geçtim ama buna çok bozuluyorum, gömüldükçe gömülüyoruz bu garabetlerin arasına. balkonu yok sardunyası olmaz, camı yok kedi bakmaz. bu şehir beni çok üzüyor ve hep hayal kırıklığına uğratıyor.

January 22, 2011

su da yanar

kendimi yalancı çıkarmak için döne döne adele'in albümünü dinliyorum, o arada aklıma şu şarkı geldi. klibi olduğunu bilmiyordum, beğenmedim de. ben dumanlı bi dans salonu, çay partisi kostümleri falan hayal etmiştim. çünkü çok kibar bi ayrılık hali var şarkıda, efendi efendi acı çekmeler. 2buçukuncu dakkadan sonra hatta, oğlan diyor ki "geldiğimi görürsen..", kız cevap veriyor "başka tarafa bakarım.", beyonce'nin hayatta aklına gelmeyecek incelikler bunlar.

nerde kırık kalp orda adele, burda daniel merriweather'ın yanında, water and a flame:

January 21, 2011

21 çok acayip bi numara değil

88'li oluşuna içten içe gıcık da kapsam adele'in hali tavrı pek hoşuma gidiyor. bugün yeni albümü "21" çıktı, atladım hemen. sofistike zevkler sahibi bi insan olmadığım gibi bi albümü ilk dinleyişte anlayan biri de değilim. albümdeki en mainstream şarkıyı hemen çok beğenirim. "21"de de öyle oldu, ilk single "rolling in the deep" çok güzeldi, şimdi albümün geri kalanını beyonce de söyleyebilirmiş gibi geliyor. ama dediğim gibi, ben ne anlarım.

"someone like you" güzel, kırık kalpli sesine çok giden kırık kalpli (tabi ki) bi şarkı. jools holland'da bu şarkıyı canlı söylerken "keşke eski sevgilim seyrediyor olsa" diye içinden geçiren adele'i bağrıma bastım bi kere daha. hangimiz sahneye çıkıp şarkı söylemeli hayaller kurmuyoruz? bazı kız meseleleri gerçekten evrensel.


sesini açıp dinleyiniz:



albümde nedense bi de the cure-lovesong cover'ı var, dalga geçmekten yorulmuştuk "bi ben kaldım bunu coverlamayan" diye ama neyse. sesi güzel diye sesimi çıkarmıyorum, size cuma hediyesi olsun, şurdan indiriverin. ben de ders çalışayım, hayat benden başka herkese güzel.

January 20, 2011

soğan dediğin yimeğe konur

geçen ay bauhaus'tan iki torba sümbül soğanı almıştım, ha bana kalsa hayatta elimi sürmem ama reyon görevlisine yakalandık, kibar kibar anlatınca utanıp "vir vir, iki torba vir" dedim çok anlarmış gibi. hiç umudum yoktu ama yüce rabbim bana bugünleri de gösterecekmiş ehehe..
sayfalarca forum falan okudum, gene de bişeyleri yanlış yaptım herhalde ki bazıları köklerinin üzerinde ayağa dikilmiş. toprak takviyesi yaptım ayaklananlara. ne acayip kökler falan, uzaylı denizanası gibi. 31 yaşımda sümbül yüzünden aklımı oynattım resmen.
soğanları yarı beline kadar toprağa oturtmuştum, toprağı nemli kalacak gibi arada suladım, üzerlerini de siyah naylon torbayla örttüm. terasa dizdim, serin ve loş yer istiyorlarmış filizlenmek için diye. bugün kaldırdım torbayı ama hala dışardalar, biraz uzasın filizler öyle alacağım içeri. cam önünde, aydınlık ve sıcakca yer severmiş çiçek açarken.
buraya kadar selametle geldik, bi de çiçeklerini görsem, çok sinir bozucu bişeymiş bahçecilik.

January 18, 2011

boynu bükükleer (melodili)

geçenlerde akşam azgınlığı esnasında kendini kanepeye attı koko ve vıyykkh diye bi ses geldi akabinde. aksamaya başladı yürürken. bunu becerebilmesine inanamayarak muayene edelim dedik. kendisi muayene meselesini çok ciddiye alır, dişlerine falan baktığımız zaman hazırola geçer, bitirmemizi bekler. ama bu sefer bi süzüldü, bi boynunu büktü ki, asabımız bozuldu gülmekten.

"kızım neresi acıyor?" "bilmiyorum. orası olabilir. ama olmayabilir de. ne bahtsızmışım yarabbi."


"burası mı kızım, neresi acıyor?" "kalbim acıyor, anlıyor musun? ruhumu örseliyorsunuz."


"böyle yapınca mı acıyor yavrucuğum?" "kaderimde varmış acı çekmek, gün yüzü görmedim, ah anam, garib anam. on yıl yaşlandım şurda dururken. nırınıy nırınıııyy, nırınıyy nara na naaa (yaprak dökümü müziği)"


bu fotoğraflar çekildikten yarım saat sonra fittiri fittiri koşturmaktaydı, pofuduk koltukta kolunu burkan dobermann olarak rezil etmek istedim kendisini burdan, belgeleriyle üstelik. salak.

January 12, 2011

art is chewable ma' dear



ev hayvancılığına giriş yapmışken devam edeyim. bu yandaki benim emektar gözlüğüm, bi sabah yerde buldum, içinden çakmak geçen camı yenmiş, sapları kemirilmişti. "aman neyse zaten o.25'lik camı yemiş, takarim böyle" dedim ama sapları kulaklarımı oyuyor, kaldırdım bi tarafa mecbur. şöyle mad men dizisinde sekretermişim gibi bi gözlük alırım belki. cat-eye gözlükler modaymış bu sene, öyle duydum.






bu enstalasyon da sanırım bizden önceki kiracının terliğinin sağ teki. iki gün süren çalışmalarının sonunda koko çok yorulduğunu ve bi sonraki çalışmasında çorap teki kullanmayı düşündüğünü belirtti. ev hayvanlarının içindeki fırtınaları ve diğer başka toplumsal kaygılarını yansıtacakmış. ucuz mama falan herhalde.

kokocambo ya ya ye

eh artık zamanı geldi, koko the dobermann'dan bahsetmem lazım. "yahu ne kadar erteleyeceksin, madem seviyorsun, alalım bi köpek" dedim, nerden bilebilirdim, hayatım boyunca kedilerim oldu benim. büyük olsun, aman ne güzel olsun diyerek, gittik koko hanım'ı annesinin koynundan aldık. benim bildiğim dobermann dediğin adam yer, nazi ruhludur, beyni büyür, vahşidir, evlerden ırak olsun cinsidir; ev köpeği dediğin sarı olur, hep mutludur, aman da ne yumoştur.
koko'nun annesi hayatımda gördüğüm en büyük köpekti, ağzında bi futbol topuyla gözünü dikti bana, anlamadım o zaman, bi dizlerim titredi falan ama şimdi biliyorum, oynamak istiyormuş yavrucuk. koko da arabada tir tir titreyerek eve geldi, bi süre böyle "ne desem bilmem ki, ben de öksüz bi garibim" diye boynu bükük takıldı. köpek büyütenler bilir, ben bilmiyordum, aylarca her yere çiş gazetesi sermeler, yatağa çıkarmamalar, onu ısırma, bunu kemirme falan derken 9 aylık oldu koko. arkasında bi nükleer savaş alanı bırakarak tabi. fakat, yollarda da bazı insanlara anlatmak durumunda kaldığımız üzere, dünyanın en saftirik, en yapışık, en kız tribi atan köpek cinsiymiş dobermann. dedikodulara inanıp da bekçi köpeği diye alacak olanların aklına şaşarım, yalnız kalamıyor bunlar ve çok üşüyor, hep üşüyor, allahım üşüyor da üşüyor. seferberlik ilan ettik, kazaklar örüldü, anorak falan alındı. burnu akar, ateşi çıkar, hassassss.

gittim, 5 yaş çocuk sweatshirt'ü aldım, koltukaltları sıktı. giyiyor gerçi, malı pek kıymetli, şu battaniyeyi alamıyorum mesela, sinirleri bozuluyor nereye gidiyor battaniyesi diye. hiçbir şeyini atamıyorum, farkederse gelip çöp torbasından kaçırıyor.

ara ara ergen atakları yaşıyoruz hala, geçermiş biraz daha büyüyünce. o sarı mutlu köpeklere de bi çift lafım var; ne olur yani koko'ya biraz yüz verseniz, çocuk helak oluyo sizle oynıycak diye, bi kerecik bile mi dönüp bakılmaz yani? bu yaptığınız ayrımcılık, ayrıca kendi bokunuzu yiyiyorsunuz, kaç kere gördüm.

nane falan..

mutfak bahçem saksısından hiçbi şey çıkmadı bu arada, paranıza yazık. ya da bende bi cenabetlik var. çok özeniyorum yeşillikli mutfaklara ama dalyan gibi fesleğen de ben kazıya gidince arkamdan ağlaya ağlaya ölünce bi süre ara verme kararı aldım. hayırlısı.

i'm a neon sign and i stay open all the time


böyle geçti bugün,hava ve ışık manasında. ankara gri mri diyorum hep, everyday is like sunday, yer yer like monday, any other tuesday. yılbaşından kalma süsleri kaldırasım gelmedi henüz. kareye sağ taraftan burnunu sokan ev kızı mazı da başka bi yazının konusu.


posta kutusunda the veils'in yeni ep'si troubles of the brain'i buldum, ne yalan söyleyeyim uzun zamandır bu şekilde müzik alışverişi yapmamıştım. onlar bağımsız kalmak istiyorsa eğer bana da paypal'e tıklamak düşüyor. muse mesela, ki pek sevmem, twilight filmi falan artık şöminede dolar (a ince okunmalı) yakıyodur, matthew kendine bi kırmızı pantolon daha alsın diye para vermenin ne manası var diye düşünüyorum kendi halinde bi korsan olarak. (yalnız cd'nin yanına bi de küçük not koyar insan, finn kalbimi kırıyorsun yeminlen.)

twilight deyince, aşağıdaki şarkı zaman zaman yaptığım ıssız ada listesinde ilk beşe girer rahatlıkla, adamı bi fena yapan şarkılar kontenjanından. "haven't laughed this hard in a long time, i better stop now before i start crying, go off to sleep in the sunshine, don't wanna see the day when it's dying"; tanıdığım herkes için bi takım tanıdık hisler. biterken cırcır böcekleri duyuluyor. burda değil, şarkıda. iri bi köpek uykusunda hnff'lıyor, saat gecenin ikisi; beat şairi olsaydım, deniz kıyısında otursaydım, camdan bakınca kumsal görünseydi. cırcır böcekleri falan.


January 5, 2011

just cross your fingers it's a happy new year!

yeni yıl gecesinin en büyük atraksiyonu bütün odun stoklarımızı eriten şömine oldu, ateşe bakmaktan bönleştikçe aşağıdaki şarkıyı bir daha bir daha ve bir kere daha çaldık, insana deri pantelon giydirtiyor, sabah kalkıp votkaya uzanası falan geliyor. myles kennedy'yi de ailece bağrımıza bastık.

">

yeni yıldan bi süre önce de emailimde bunu buldum, çok güzel oldu; dünyanın pek güzel gruplarından the veils'in sezona uygun yeni şarkısı, bi de ep geliyomuş ay sonuna doğru.

First Frost by The Veils

bi sene olmuş nerdeyse yazmayalı. önümüzdeki yazılarda: evde dobermann köpeği ve terasta ladin ağacı yetiştirmek, yapı marketten alınan salon bitkileri için internette saatler harcamak, çirkin mobilyalarımızı neden sprey boyayla boyamamalıyız, nikah şekeri gerçekten çok mu lazım, ekilen sümbül soğanları acaba tutar mı, bahar gerçekten gelir mi, muzlu kekler ve daha neler.
hadi hayırlısı.