February 28, 2011

and the best dobi award goes to..

koko geçen hafta yemekteyiz'i yaladı, böyle belgeledik. şefler haftasıydı, biz de arada yalanarak seyrettik, humus mesela bu ev halkını her daim heyecanlara gark ediyor. gözünü sevdiğimin doğu mutfağı, iyi ki dünyanın bu taraflarında doğmuşum, nohutsuz bulgursuz bi hayat ne acıklı bi hayat olurdu!
koko'nun favori günü ömür akkor'un yemek yaptığı gün oldu, ben de ekşisözlükten baktım, çalışkan bi şefmiş. masası çok güzeldi, rengarenk çini tabakları falan. ben bu herşey takım olsun isteğini anlamakta güçlük çekiyorum, insan bi tabağı beğenir ama ondan neden 24 tane almak ister? ben 24 kişi tanımıyorum bile, evime yemeğe gelseler kapıyı açmam. böyle şeyleri üçer üçer almak gibi bi eğilimim var, ben de bi mana veremiyorum; lakin bardağı sandalyesi takım evler beni hayalkırıklığına uğratıyor. bırakınız eşyalar birbirini bulsun, onların da ruhu var.

gece sonuna kadar dayanamadık oskarların, en iyi film, en iyi aktör falan açıklanmadan yattık, sabah sürpriz oldu gazeteden öğrenince. king's speech süpürmüş herşeyi, çok sevindim. eski usül bi filmin bu kadar ödül alması bana iyi geldi, bu son zamanlardaki eften püften konuların etrafında dijital dünyalar yaratıp takdir bekleyen filmlerden ziyadesiyle sıkılmıştım.
baş aktör rolü için 50 kilo almadan ya da vermeden, gey olmadan, olaylar 2. dünya savaşı'nda geçmeden de oskar almak mümkünmüş. (eh tamam kekemelik de sayılır, filmde ingiltere savaşa girmeye hazırlanıyordu, colin firth bi önceki filminde geydi falan ama. ay yoksa gene mi?) oskarlar ne kadar ölçütü iyi filmin, o da ayrı bi mesele ama yılda bi kere herkesi bi arada görmek, "ay hadi canım, şu dururken buna mı verilir ödül" diye eğlenmek hoşumuza gidiyor. seneye daha eğlenceli sunucular seçmeleri temennisiyle satırlarıma son veriyorum, azıcık güneş var dışarıda, koşarak pastaneye çay içmeye gidiyoruz. siz de çıkın bi hava alın, hayat kısa yemin ederim.

February 27, 2011

natali'nin kafası kocaman.kocaman.kocaman.

gece oskar törenini seyredeceğiz sabaha kadar, evin işe gitmek zorunda olmayan iki üyesi ve de koko'su olarak. her sene azmeder törenden önce bütün adayları seyretmiş olurdum, bu sene muvaffak olamadım. inception, king's speech ve black swan'ı gördük. adetimizi bozmayalım diye oturacağız televizyonun karşısına, yoksa en son 2006'da heyecanla seyretmiştim bütün töreni. philip seymour hoffman'ın capote'deki rolüyle oskar aldığı sene. brokeback mountain'lı, walk the line'lı sene.
geçen sene, the hurt locker, avatar mavatar, bi hayli iç kıyıcıydı, kanal değiştirdim ara ara.
king's speech sakin, insancıl bi filmdi, beğendim ben. inception'ın dijital tantanası bana çok geldi, altından da pek bişey çıkmadı sanki. black swan da ağzımıza bi tane çaksın diye bekliyordum, çakamadı. bazı filmlerde de natalie portman oynamasın artık. küçük omuzları ve koca kafasıyla sinir etmeye başladı beni. bu hislerle gece 1'de yerleşiyoruz yerlerimize. yanda da temsili balerin olarak koko, onun da kafası kocaman.

P.S ay kids are all right'ı da seyretmişiz, hem de 2 gün önce, öyle bi film yani siz anlayın.

take me out.tonight.

10 yıldır görmediğiniz ve en son aktiviteniz facebooktan birbirinizi eklemek olan bi arkadaşınız ararsa ve derse ki "ben ankara'ya geldim, kimseyi tanımıyorum burada", ne yaparsınız? buluşursunuz, çok da bişey beklemeden, biraz da "hay allah, tuhaf mı olacak ki?" falan diye düşünerek. 10 yıl önce hayat daha hafifti, ben de daha hafiftim ne yalan söyleyeyim. şimdi işlerimiz, kocalarımız falan var, bi sürü şey gördüm 10 yıl içinde. değiştim demek hoşuma gitmeyecek ama farklı yönlere büyüdük büyük ihtimalle.

bunları düşünerek yürüdüm caddeden aşağıya. herkesin gittiği bi yere oturduk, hem o yemek yesin hem de bişeyler içebilelim diye. iş değiştirdim, evlendim, köpeğimiz var falan derken öylesine "annenle baban naapıyor?" dedim, gözümün önüne ikisinin de 10 yıl genç halleri gelerek. "geçen ay kaybettik babamı" deyiverdi. ağladı sonra, elinde yarısını yediği hamburgeri. uzanıp kafasını sevdim, kendi babamı düşünerek.

böyle durumlarda en iyi yaptığım şeyi yaptım, saçma sapan şeyler anlattım. canım arkadaşım arayıp "kedi gitti" diye ağlarken "soğumadan cenin pozisyonuna sokun, sonra katılaşıyorlar, mümkün olmuyor, ben ölü gömme gelenekleri dersi aldım, biliyorum böyle şeyleri" dediğimi anlattım, annem beyin kanaması geçirdiğinde kaldırdığımız acil serviste kardeşimle bale gösterisi sergilediğimizi, biricik tekirimi arka bahçeye kapıcımızla küçük bi seramoni düzenleyerek gömüşümüzü, kapıcımızın çukuru kapatırken " kedi Mi, hadi artık rahat uyu burda" deyişini. güldü çok, sinirlerini bozdum büyük ihtimalle ama gece uyumadan önce ağlamayacağını garantilemiş olabilirim. bi ihtimal.

10 yıl, 20 yıl, demek ki bi ara iki geyik sıçrayıp havada öpüşmüş. bütün bunlar olurken arkada çok uygun bi şekilde bu çalıyordu:

February 25, 2011

little lion man

neden daha meşhur değiller kategorisine girebilecekken, bu sene en iyi yeni grup ve en iyi rock şarkısı dallarında iki grammy'e aday olup bi de en iyi ingiliz albümü dalında brit award falan alınca yırttılar son anda. mumford & sons'ı "al bak sen seversin tımbır tımbır" diye kocam dinletmişti. uuu bunlar hayatta tutunamaz, o yüzden yaza bi festivale kesin gelirler diye düşünmüştüm, yanılmışım.
tımbır tımbır, müzik terminolojisinde folk rock'a tekabül ediyor, 2007'de londra'da bi araya gelmişler. grupta herkes birden fazla enstrümana vakıf, shakespeare ve steinback'ten çok ilham alırlarmış. videonun havasını da bilakis beğeniyorum, müzik yapmazlarsa ölürlermiş gibi geliyor insana. neyse buyrun, bayramlık temiz gömleklerini giymiş vaziyette mumford & sons. klavyecinin "büyük büyük dedem sarhoş olarak iştirak ettiği cenaze merasimlerine giyerdi" ceketi bizim evde çok sükse yaptı.

in your face mother nature!

beyaz sümbül açtı, benim de kırılan gururum tamir oldu. bunu haneme bi başarı olarak kaydediyorum, her ne kadar ev halkı bana acıyıp açtıklarını iddia etse de, al sana doğa ana, al sana, bu evde de çiçek açabiliyor! Çiçek açmaya yeltenen iki tanesini daha içeri taşıdım, biri pembe galiba ama emin değilim.


February 23, 2011

koko'nun kafası karışır bazen

-napıyosun be?
*bi dakka bişey düşünüyorum.
-spatulayı yedin annem, kalmadı geriye sap map.
*aa hadi yaaa?
-koltukta yemişsin bak, içine işlemiş kumaşın, daha taksitlerini ödüyoruz hayırsız evlat.
*paspas nerde peki?
-bak kıçının orda bi parça var.
*yenmez artık o.
-bu elin durcak mı daha böyle?
*dursun, başka bişey düşünüyorum şimdi ben.
-ne düşünüyorsun koko?
*böyle kuru ekmek köşesi gibi bişeyler.
-git mamanı ye.
*yimem.
-naapalım o zaman?
*terasta sekerek koşup komşulara uluyalım mı?
-sen çık, ben geliyorum arkandan.
*çorap teki getir gelirken, bi de battaniyeye gömdüğüm haribolardan getir, üstlerini yaladım, çok güzel oldular.
-...

February 22, 2011

nüfusum değişti, artık bambaşka biriyim

allahım saat sabahın 4ü, yarına yetiştirmem gereken şeylerin yarısını anca bitirdim. buraya imaj ararken de şurayı buldum, işi gücü bırakıp okumamak için kendimi zor tutuyorum, ne zamandır bu kadar acayip bişey görmemiştim.

pazartesiler bu kadar zor olmamalı (haftasonları o kadar yatılmamalı belki de). prensip olarak cumartesileri çalışmıyorum, elimde bu prensipten başka hiçbir şey yok, bi de yarısı yenmiş tahta bi spatula var. ben, tek prensibim ve yarım spatula, saat 4.

oysa çankaya nüfus müdürlüğü'nün çalışan tek asansöründe tekerlekli sandalyeli amca ve 3 şişman teyzenin arasında sıkıştığımı anlatacaktım, hiç konuşmadan anlaştığımız sarışın bi tavuskuşuna benzeyen memure hanımı falan. fakat karbonatla sirkeden yanardağ nasıl yapılır, oyun hamurundan fosil çıkarmak falan derken beynim aktı, nelerle uğraşıyorum ben bile bilmiyorum.

bu bloga başlarken beyonce'den bir değil, iki değil, tam ÜÇ kere bahsedeceğim hiç aklıma gelmezdi. "of çok meşhur olmalılardı" kategorisinden the gadsdens, beyonce cover'ıyla aşağıda. bu şarkıya zaafım var, en az koko'nun tahta spatulalara olan zaafı kadar. adamın sesi (adam mı? offf yarabbi, durumum yok yemin ederim) çok hisli, bi tuhaf. sunset park'ı bitirdim, keşke hiç yazmamış olsaydın paul auster, yerine dandik polisiye okurdum, en azından bi ceset meset olurdu, fakyu.

February 21, 2011

rufusumuz

rufus wainwright baba olmuş, annesi lorca cohen de leonard cohen'in kızıymış. viva katherine wainwright cohen'a anası ve iki babasıyla neşeli bi hayat dileyelim, öyle bi isimle mutsuz olunmaz diye tahmin ediyorum zaten. gerçek bi çocuk gibi geçirsin mesela çocukluğunu, bu sağda solda gördüğüm emekli yurt müdiresi gibi ağzını yüzünü büzerek konuşan çocuklar beni illet ediyor.

yukardaki isim kalabalığı içinde bi rufus wainwright'ı severim. şarkıları bende çok güzel bi yemek yemişim hissi yaratıyor, masadan aç da kalkmıyorum, mide fesadı da geçirmiyorum, herşey yerli yerinde. going to town'ı dinlerken bu akşam nedense aklıma mor ve ötesi ve grubun kedi osuruğu protest halleri geldi. bi yerde görsem yanlarına gidip aniden "fanta portakal!" desem ve kaçsam...

neyse bundan da bilahare bahsederim. belki de etmem. annem cevizli kek yollamış, dikkatim dağıldı. çalışmam lazım zaten, siz dinleyedurun. insanın yaşadığı yer yüzünden fenalık geçirmesi, her gün olan bitenlerden utanması ne fena bişey.

harmony harmony oh love!

erasure severim, hele bu şarkı, videosuyla falan, insana iyi geliyor. benim kocam da aynı böyle kimonosuyla taklalar atar evde, o yüzden bilhassa yakınlık duyuyorum. culture club post etmeye kalkmadan yatayım, malum daha sunset park, fenalık geçirmek, kitap elimde uyuyakalmak. falan.

vibram taban gerçeği ve başka rahatsız edici şeyler

koko'yu televizyonda laura branigan-self control videosunu seyrederken görünce bu hafta çok ihmal ettiğimi farkettim, zavallı pek kolay bi hafta geçirmedi. biri bana köpeklerin -ay nasıl diyeceğimi bilemedim, en iyisi eli ayağına dolaşmış bi baba gibi davranmak sanırım- "özel" günleri olduğunu söyleseydi bütün bu meseleyi bi kere daha düşünürdüm. günler derken bikaç haftadan bahsediyoruz üstelik. başa gelen çekilir, zaten dertli olan o, karınları ağrırmış, uyuyor bazen bütün gün.

yanda elinde gördüğünüz üçbinbeşyüz taksitle aldığım güzelim outdoor pabuçlarımın sağ tekinin vibram tabanı. neden bilmiyorum sadece sağ tekine sardı, önce bağcıklarını yedi, değiştiririm dedim. bi noktadan sonra insan pes ediyor malını kaçırıp saklamaktan. nihayetinde tabana ulaştı. nerden baksanız bi on gündür eğleniyor. burdan vibram taban üreticilerine teşekkür ediyorum, aldığımız bi yığın bıcırıklı köpek oyuncağından çok daha dayanıklı çıktı. ben de gözyaşlarımı silip indirim takip edeyim bari.

February 20, 2011

kediden vazgeçtim, tilki alalım biz

"vir vir vir vir", hem de 10 tilki gücünde. koko evde kakaolu püsküüt peşinde koşarken stumbleupon'da bu fotoğraf denk geldi. ben olsam virirdim ne istiyorlarsa, yarabbi çok güzeller. kampüsteki tilki bunlara benziyor mudur acaba?

bloom!

solda kaktüslerin yanmayan taraflarını görmektesiniz, ortada ellerimle büyüttüğüm bauhaus sümbüllerinden çiçek vermeye yakın bi tanesi (aslında çiçek vermeye yakın bi tek bu var, diğerleri henüz güdük) ve en sağda da verba volant'ın hediyesi, istanbul'dan kucağımda getirdiğim mor sümbül. bu evin, içindeki bitkilerle beslenen canavar bi organizma olduğunu düşünmeye başlamıştım ki mor sümbül biraz daha çiçek açtı, sevindim.
bauhaus sümbülünün beyaz çıkması gerekiyor, heyecan içindeyiz. (benim aslında heyecan içinde olan, ev halkının geri kalanı bana mengele muamelesi yapıyor.) beyaz sümbül açarsa benim de yıkılan gururum tamir olacak bi miktar.

bu yandaki de darmadağın yeşil yapraklı bişey, adını bilmiyorum. bölümden bi hoca amerika'ya giderken bizim ofise bırakmıştı, iki saksıya böldük sonra, birini eve getirdim. yana doğru saçma sapan bi yaprak uzuyor diye bakıp duruyordum, meğer çiçek açacakmış. böyle kibar, küçük, beyaz çiçekler. çok durmuyorlar ama moralim düzeldi hayat belirtisi görünce.

neyse, pozitif taraftan bakınca durum böyle. bi dahaki sefere yukka ve kauçuktan bahsedeyim, eve getirdiğimizden beri en ufak bi atraksiyona girmediler, bu statik hal diğer bitkilerin başına gelenler düşünüldüğünde iyiye işaret ediyor gibi gelse de lanetlenmiş bi ev sahibesi olarak panik atak olmuyor değilim.

yıllaaar önce, öss sonrası, hala da çok hastası olduğum bi arkadaşımın ailesinin yazlığına gitmiştik, sabah karşı oğlanlardı, the doors'tu konuşa konuşa uyuyakalmıştık. bi ara bi sesle uyandım, delibozuk arkadaşım rüyasında homurdanıyordu, "allah büyük" dedi en son, sonra sessizce uyumaya devam etti. "hayırlısı" diye ekleyip yatmaya gidiyorum. daha sunset park'ı bitirip paul auster'a çemkireceğim.

sleep all summer


şurda gördüm, nevada'ymış. okul tatili gibi, iyi geldi bana.

arplar, davşanlar..

her singer-songwriter'a atlamamak gibi bi prensibim var. herkesin derdi kendine, dertli şarkıcı dinlemeye dayanamıyorum mıyıl mıyıl. ama hikaye anlatıcılarına her daim zaafım var.
joanna newsom'ı bu gece televizyonda gördüm ilk defa. merak ettim.
ne yalan söyleyeyim, elalem sahneye gitarıyla tımbır tımbır çıkarken ablanın lönk diye arpıyla çıkıp bi de şarkı söylemesi "allah allaaaah" nidalarına yol açtı evde. (benim o, ben. nida falan, ben yani. ev halkının geri kalanı spartacus:gods of the arena, android telefon rootlamak ve halı yemekle meşguldü. ha gene ben yüzeysel oluyorum arp görünce etkileniyorum diye.)
joanna newsom amerikalı ve 82'li, egzantrik bi ana-babanın kızıymış, 5 yaşından beri arp ve piyano çalıyormuş, özellikle arpla aralarındaki ilişki için "kolsuz bir adamın takma kolu, sakat birinin tekerlekli sandalyesi gibi" demiş. jackrabbits 3. albümünden. bi bakın.

February 19, 2011

adam ne bilsin apaçi falan?

radiohead yeni albüm çıkarmış, albüm mü ep mi ben bilemiyorum, radiohead'in müzik piyasası içindeki hal ve tavırları benim anlayamayacağım kadar eklektik. britney spears ve lady gaga da albüm falan çıkardıkları için kafam karışık, hangi birine yetişeceğimi bilemiyorum.

şöyle bi dinledim the king of limbs'i, radiohead iyice sezen aksu olmuş, artık hiç anlamıyorum ne dediğini. keskin bıçak şarkısı mesela, hala merak ederim, harii keskin bıçaaaaa, aaiirhhhhhh haiii haaaaaaaa demiyordur herhalde. radiohead pink floyd olalı bayağı olduydu zaten, laf edemezsin, kötü bişey diyemezsin. ama şu son dansıyla bütün dengeleri altüst etti thom yorke, benim de hayatımı kolaylaştırdı ne yalan söyleyeyim. alabildiğine yayılır diye tahmin ediyorum, eksik kalmayalım buyrun, son apaçi thom yorke:



siyah beyaz video görünce aklıma hep şu aşağıdaki geliyor, ne güzel video, ne güzel şarkı. solo albümlerini "eeeeeh yeter gari acı acı, hüzün hüzün!" diyerek ipod'umdan kaldırmış olsam da çökük avurtlarına kurban olduğumun brett'i çok güzel duruyor be videoda.

February 18, 2011

kaktüs gerçekten çok özür dilerim senden

yok, albino kaktüs yetiştirmeye muvaffak olmuş değilim. annemi dinleyip salondaki ışıklı ama gölge yerinden evin güneş alan bi odasına, camın içine taşıdım.
bugün terasta koko'yla dolanırken farkettim durumu, koşturup internetten baktım, güneş yanığıymış bu.
ben, allahın kaktüsünü, ankara'da şubat ayında güneşe yaktırmayı başaran biriyim. şurdan okudum, düzelirmiş ama yani mazı kurudu, mandalina bi günde yapraklarının yarısını döktü, çok canım sıkılıyor.
neyse, domestik tarımın pozitif taraflarına odaklanayım, evde hasbelkader canlı kalan garibanlardan bahsedeyim. sonra ama, şimdi çok mutsuzum.
"Rüyada kaktüs görmek duygularınızın bastırıldığını, etrafınızdaki kalabalığın sizi boğduğunu gösterir.
Kaktüsün dikenleri kendinize ait özel bir alan oluşturmak istediğinize işaret eder.
Ayrıca içinde bulunduğunuz zor durumu kendinize uydurmaktansa bu duruma adapte olmanız gerektiği anlamına da gelmektedir."
rüyama girmese bari, anladım ben anlayacağımı.

February 16, 2011

they came, we saw, ears conquered


verba volant'ın çektiği bu kareyi konserin özeti olarak çaktım yukarıya. finn andrews kendinden sarhoş çalar söylerken zavallı davulcu çaresizce "davulu kısın, davulu kısın bismillahirrahmanirrahim" diye ağladı. babylon sana sesleniyorum, her şey çok havalı, avangart falan ama sağır olduk biz? nike'ı sponsor edene kadar bi ses teknisyeni bulaydınız. vokali duyamadık, ta ki finn sahnede tek başına kalıp da söylemeye başlayana kadar. bi de ben olsam başka türlü playlist yapardım, konseri soran canım arkadaşıma bu cevabı verince "yapmasan şaşardım" dedi. hadi o benim huysuzluğum olsun da ağzımız burnumuz yamuldu yahu donk donk.

gene de allah razı olsun tabi, ankaralı insanlar olarak bu bile çok bize, buraya anca bülent ortaçgil geliyor düzenli olarak. o da azarlamaya geliyor zaten.

iki yeni şarkı çaldılar, bunu yeni albümün geliyor oluşuna ve dahi yeni bi konser ihtimaline yorarak sevindim. "bu şarkıyı da yılbaşından önce yazdıydım da, londra da pek soğuktu da, mırmırmır" falan derken taşkın bi hayran olarak "first frooooooost" diye bağırdım, "ehehe very good" dedi. bana dedi. vallahi dedi. içimdeki çocuğun gözlüklü, tombul ve çok gıcık bi tip olduğunu düşünüyorum, karnesi de hep pekiyi.

konser akabinde dj mabbas güzel çalacak gibiydi ama biz biraz daha fazla ayakta duracak vaziyette değildik. güneşli, güzel birbuçuk gündü istanbul'da. ne frida ve diego görebildik ne robert mapplethorpe, multi-tasking bi insan olamadım şu hayatta, en fazla kahve demlerken ütü yapabiliyorum.

February 5, 2011

artık arama beni ayyy arama diyorum, çünkü ben seni değil başkasını seviyoruum

slash ozzy ile tura çıkacakmış, o arada da demiş ki "axl ile tekrar biraraya gelmeyi düşünebilirim ama arayıp özür dilerse". ayrıca eklemiş, öyle bi telefonu pek de beklemiyormuş. neden özür dileniyor, ondan bile haberim yok, o kadar uzun zamandır guns'n roses'la ilgim yok.

gene de bunu axl rose balkabağına dönüşmeden önce okumuş olsaydım ay arasa keşke falan derdim. zaten sesi çıkmıyordu, şimdi iyice sevimsiz bişey oldu. bi de çok üzgünüm ama slash yanına myles kennedy'i alıp çatır çatır çalıyor zaten guns'n roses şarkılarını. myles kennedy de bi rock vokalden beklenecek her şey allah için. ayh ne zaman çatlayacak sesi diye gerilmiyorsunuz, çatlamıyor çünkü, içli içli söylüyor çocuk. siyah dar pantelon falan da var, eli yüzü düzgün. hastasıyız. o alter bridge garabetine de sesimi çıkarmıyorum, vokalde myles kennedy var diye. (ilgilenmeyenler, ayh yani bilmeyenler için alter bridge: ebleh amerikan rock müziği. kah ağlayan gitarlar, kah college radio tabir ettiğimiz o yeah şarkılar. ya da şöyle diyeyim creed'in vokalini atın, ama nedense o ensesi uzun saçların, birbirine yakın gözlerin ve kofti kasların hayaleti kalsın grupta, şarkıları da myles kennedy söylesin.) talihsizim benim. daha iyi şeylere layık o.

buyrun bakın:

February 4, 2011

yaşasın cuma!

hadi afiyet olsun, cuma bugün. kimsenin yemek yiyesi yoktu, rakınrol kahvaltısı yapmaya karar verdik biz de.

bi hafta daha geçti, arkadaşlarımın kaybı kendi tekirimi hatırlattı bana, oysa tam da "aa o da şöyle yapardı" diye aralarda aklıma gelmeye, normalleşmeye başlamıştı. kedilerin kanser olduğu bi dünya, çok acayip bi dünya.

güzel müzik dinliyoruz (aşk, birinin hatrına ağlayan gitarlara katlanmak olabilir), yarın kimse işe gitmeyecek, belki dışarda kahvaltı ısmarlarız kendimize. o yüzden, bi duble kaybettiklerimizin güzel anılarına, bi duble de hayatımızdakiler için şükranla.

when food is gone, you are my daily meal
when friends are gone, i know my savior's love is real
time after time i think "oh lord, what's the use"
time after time i think it's just no good
sooner or later in life, the things you love you lose
but you've got the love i need to see me through


ay sarayı

"her şeyden çok da, dayımın elbisesi benim kimliğimin işareti, başkalarına görünmek istediğim yapının amblemiydi. nesnel bir değerlendirmeyle, kostümün kusuru yoktu. küçük ekose, koyu yeşilimsi, dar yakalı bir tüvitti -sağlam, iyi bir kumaştı- ama birkaç ay sırtımdan çıkarmadan giyince felaket bir görünüm aldı. sıska bedenimden, salkım saçak bir yün yumağı gibi, sonradan akla gelmiş bir fikir gibi sarkıyor, dökülüyordu."

yıllar önce ay sarayı'nın eskiciden alınmış bi kopyasını okumaya başlamıştım, son 40 sayfası eksik çıkmıştı. deliler gibi fırlayıp kitapçıdan yenisini alıp bitirmiştim. en sevdiğim kitabıdır hala, marquez'in kolera günlerinde aşk'ı neyse paul auster'ın ay sarayı da o. yüzyıllık yalnızlık dururken kolera günlerinde aşk'a nasıl sadece melankolik kızlar yüz veriyorsa, leviathan, duman falan dururken ay sarayı'na da aynı kızlar hastadır diye tahmin ediyorum. (bi takım nesnellikten uzak edebi çemkirmeler.)

dayıdan kalma takımın insanın üzerinden sonradan akla gelmiş bi fikir gibi sarkması tespitini onca yıldır kıskanmaya devam ediyorum.

biterken iki şey:
biri can yayınlarının kitap kapaklarına el atsın artık. yıllardır hem pahalı hem de kötü kapaklı kitapları dayayıp duruyorlar. klasik falan demeyin, bildiğin baştan savma bi tasarım bu.
bi de bu şamdanımsı şeyi yılbaşı histerisiyle almıştım, şimdi koyacak yer bulamıyorum. allah insanı sezonsal domestik hislerle sınamasın. atsan atılmaz.

behlül'ün pars'ı

geçen akşam televizyonda kendinden bahsediyordu kıvanç tatlıtuğ, ben kıvanç tatlıtuğ olsam ben de hep kendimden bahsederdim, 10 aylık bi dobermann oğlum var dedi. bizim evden "aiiiyyy gerçekten mi ihihihiih" ve "fak moda olucak şimdi dobermann" aralığında tepkiler aldı bu açıklaması. küçük bi internet araştırması yaptım ikisinin bi arada fotoğrafı var mıdır diye, yoktu. neyse, aha bu kıvanç tatlıtuğ, bütün dobermannlar da birbirinin aynısı zaten.

bazı internet gazetelerine haber yazanlar çok hoş insanlar olmalı diye düşünüyorum; Tatlıtuğ, 6 aylık köpeğine Pars adını verdi. Ulus'ta bir sitede oturan Tatlıtuğ, geçen günlerde kulaklarını ameliyat ettirdiği köpeğini Ulus'ta oturduğu sitede dolaştırırken görüldü. Hayvan sevgisiyle bilinen Tatlıtuğ, köpeğini severken sitedeki başta kadınlar olmak üzere hayranları da camlardan ünlü oyuncuyu izledi.

camdan ünlü izlemek. ben inşaat izliyorum, zaman zaman da koko geçiyor camın önünden, durup beni hayatında ilk defa görmüş gibi bakıyor.



kulakları ameliyat edilmiş dobermann nasıl oluyor diye merak ediyorsanız, aynen bu yandaki gibi oluyor. yapmayın lütfen bunu, hele türkiye'de. ben daha düzgün kesilmiş kulak görmedim, hem rezil ediyorlar hayvanların kulaklarını hem de alçıya alıp havaya dikiyorlar falan. gözünüzü seveyim, eziyet bu. neymiş en zayıf yerleri kulaklarıymış, efendim kuyruğu sağa sola çarpıp kırılıyormuş. naapıcaksınız kurt avlamaya mı çıkacaksınız, dövüştürecek misiniz, nedir zayıf kulak? kuyruğu da pek öyle kırılacak bi kuyruk değil, bildiğiniz kırbaç gibi, en fazla gözünüze sokar yanlışlıkla.

bunlar bütün gün uyuyor battaniyeleriyle, sokakta da kimse yanınıza yanaşmıyor, insanlar sarı köpeklerini falan kucaklayıp kaçışıyor, tecrübeyle sabit. yani kıvanç tatlıtuğ olmadığınız sürece bi dobermannla kız falan yapamazsınız, bırak kız düşürmeyi, sosyalleşmek bile pek mümkün değil. o yüzden uçan fil jumbo kulakların bi mahsuru yok.

evde manuel olarak da yapabilirsiniz. fakat hoşlandıklarını iddia edemeyeceğim.

çok asil buluyormuş kıvanç tatlıtuğ dobermannları, uyurken osuran sadece bizimki demek.

uuuuuuu

ne güzel şarkı, gece gece.
uuuuuuuu i don't wanna know your secrets
uuuuuuuu they lie heavy on my heeeead
uuuuuuuu let's break the night with colour
tiiiiiiiiiiiime for me to move ahead


February 3, 2011

mutsuz mandalina

evi ağaçlandırma çalışmalarımız kapsamında atatürk orman çiftliği'nin fidanlığına gittik geçenlerde, bi miktar ağaç, ev bitkisi falan aldık, bu camın içinde duran da süs mandalinası. kumkuat da diyorlar, meyvesi pek hoş oluyormuş. aldığımızda bi tane yeşil meyve vardı dalında. artık yok. hangimizin elinde kaldığını hatırlamıyorum.

gene sayfalarca forum yazısı okudum, neticede en büyük derdinin güneş almak olduğuna kanaat getirdim. hava güneşli olunca dışarı taşıyorum. gene de evdeki mutsuz bitki kervanının bi üyesi. kuruttuğumuz ev kızı mazıyla yanyana durup bütün gün surat asıyorlar. gece evin sessizliğinde yaprak dökme sesini duydum yemin ederim. PIT. bahar gelince herşey düzelir diye umuyorum. hepimizin gen havuzunda var bence bahardan medet ummak, bende biraz şiddetli tezahür ediyor. (herkesler meleksi, ben medetli tezahür. yarabbi.)

ankara'da fidan, süs bitkisi falan peşine düşenler için bir de tarım ve köyişleri'nin bir fidanlığı var, çiftlik civarında o da. ben arabada giderken anca camdan bakan biri olduğum için yolu tarif edemeyeceğim. ama çok çeşit, uygun fiyat ve çok yardımcı bi abi var. en sonunda arabaya puzzle gibi yerleştirip ağaçları, yolcu ediyor.

fauna durumları

geçen akşam deniz'le tilkilerden bahsettik, kampüste en azından bi adet tilki var, buna eminiz. ben karşıdan karşıya geçerken gördüm bikaç ay önce (yaya geçidi kullanan tilki), deniz de ayak izlerini tespit etmiş, takip edecekti.
bu yandakiler de ya saksağan ya güvercin. koko'nun en azılı düşmanları, günün bi kısmını onlara havlamaya ayırıyor çok disiplinli bi şekilde. ekmek koyayım diyorum kuşlar için, kar kış malum. ama biliyorum ki koko önce ekmekleri yiyecek sonra da kuşları kovalayacak. kuru ekmek delisi alman.
lastik çizmeleri çekip kartopu attım kafasına terasta, ikimize de rehabilitasyon oldu. "bu kenarını yediğin güneş gözlüğüm için, bu kulaklıklarımı dişlediğin için, bu gözüme patlattığın lastik için, bu kardeşimin 2 günlük telefonundaki diş izleri için ve bu da anneme attığın kafa için!"
koko tahmin edeceğiniz üzere hiç takmadı, kartoplarını kovaladı, sonra sıkılıp kaynağa yöneldi, onu kar yerken bırakıp içeri girdim. güneş de olsa hava soğuk.




February 2, 2011

queen of the stone age

sanki evde kemirdikleri yetmiyormuş gibi bi de bu kemiklerden alıyoruz, aylık ganimetleri geldi biraz önce kargoyla. tam da uyuyordu, şu anda koltuktan koltuğa atlıyor şempanze gibi.

kargoyu açınca sinirlerim bozuldu. yanda verba volant'ın yoda'sına aldığım tasma ölçeğinde kemik durumu görülmekte, evde bir taş devri havası.

petburada.com dan alıyorum böyle şeyleri, ehven fiyatlar, dün sipariş verdim, bugün geldi, yanında bi miktar ekstra kemik hediyesiyle. bi de insanı petshopa girmekten kurtarıyor. yeri gelmişken geçen yaz biz kemik alırken 350 lira verip koca kafalı çırpı bacaklı bi tekir yavru satın alan aileye de selam yolluyorum burdan, enteresan insanlardınız gerçekten.

kedisiz bi hayat sıkıcı bi hayat. neyse, gönlüm geniş, dünyanın bütün kedileri benim. iki haftaya meşhur obi ve yoda'yı mıncıracağız en azından, tasmalarını takacağım sade bi törenle, iskoç ilan edeceğim onları.

moda bazen..

..çok acayip bi şey. uzun uzun düşünüp sonunda bu cümleyi yazdığım için ben kendime acırken, siz fotoğraflara takılın. şurdan aparttım, mugler erkek sonbahar/kış 2011 koleksiyonuymuş. masalsı diyebilirdim, bakın gene ucuz atlattık hepberaber. hortlaksı? ay neyse.



stars, they get depressed too!

facebook bazen lise arkadaşlarınızı sinsice takip etmek dışında da işe yarıyor, 2 saat önce şunu post etti the veils. tam da yeni ep, video, konser falan derken video çekivermişler. yaşasın naiflik, yaşasın ucuz, sanatsal videolar ahhaha! sözlerini de yazayım, neden olmasın?

The Stars Came Out Once The Light Went Out

I'm caught between the pen and the page
Lost in the remains of the age
Daddy when you were young was it all this strange?

Fear's inching up the ridge of my spine
The talking clock reminded me
I've never felt all myself and I don't know why

I can't seem to get to grips with it
I almost touched my fingertips to it
Why oh my oh my?

Then the stars came out once the lights went out
And I could not speak so I had to shout
And then the moon passed sadly by.

The joys are few and far between
I've got the doomsday app. on my iPhone screen
Honey, I've seen the truth and it's worth than it seemed

Sins derived and sins original
Lies eclipsed and lies made visible
I'm turning my back on the world and fixing my eyes on the sky

I can't seem to get to grips with it
I almost touched my fingertips to it
Why oh my oh my?

Then the stars came out once the lights went out
And I could not speak so I had to shout
And then the moon passed sadly by

Love will I see you again
'Cause I could do with some mending
Love, will I see you again
'Cause I'm through with pretending
Love, will I see you again?

February 1, 2011

vallaha geliyor!

sun gangs albümünden herhalde en son bu video çıktı, fikir iyi olunca çok paraya da gerek yokmuş, ben bunu anladım. daha romantik bi tip olsaydım, hayata dair bi kısa film derdim, finn'in meleksi sesi falan derdim. ama "meleksi" ve "masalsı" sıfatları beni alabildiğine illet ediyor. bu iki sıfat ve cem adrian'ı konu alan bi post yazmam lazım. bi ara. şimdi değil.


iki hafta sonraki konserin hayallerini kurarken koko'yu nereye bırakacağımız derdi zınk diye aklımıza geldi. müstakbel köpek sahiplerine not: belki de orta boy köpekler daha iyi bi fikirdir, en azından 2 ayak üzerine dikilip annenize sevinçle kafa atma ihtimali düşük olur.

the veils'in playlistini çok merak ediyorum, yeni ep'nin hepsini çalarlar mı mesela ya da geçen konser ağlayarak istediğimiz the leavers dance'i? şurdan ve burdan yeni ep'nin tadına bakadurun, yarı zamanlı bi ev annesi olarak benim yemek yapmam lazım.

the veils geliyor!

neden daha meşhur değiller kategorisinden the veils istanbul'a geri geliyor. şurdan bakabilirsiniz, bilet fiyatı, yer, saat ve saire. artı24 değil, hasbelkader nike sponsormuş.

"karizmatik finn andrews liderliğinde" demişler tanıtım bülteninde, ben olsam sarsak, sosyal olarak tuhaf, saçma bi şekilde ince ve uzun, nedense utangaç ama son on yılın en iyi söz yazarlarından, en kendine has vokali, ne şahane sesi derdim. mütevazi derdim mesela ama mütevazi uzun zamandır iltifat olarak kullanılmıyor bu topraklarda.

bi de video koymuşlar, advice for young mothers to be, ben olsam koymazdım, bizde bile daha iyi videoları var geçen sene konserde çekilmiş. bi röportajında anlatıyordu finn andrews, büyük plak şirketleriyle anlaşmak istemeyiz, çünkü istediğimiz gibi yapmak istiyoruz bu işi ama bağımsız kalınca da çok utanç verici videolar çekmek zorunda kalıyoruz parasızlıktan diye. dalga geçerek. çekmesinler, finn andrews sahnede daha güzel, sağa sola yalpalarken, orası burası bantlanmış gitarıyla, grubun geri kalanı ara vermişken tek başına sahnede britney spears söylerken, kimsenin gülmediği bi espri yapıp akabinde utanırken.

albümü yatıp kalkıp dinlemekteydim zaten ama o konserden sonra bi şey oldu, halen tam ifade edemiyorum. müziğin bu kadar gerçek bi halini ilk defa gördüm, sanırım o fena çarptı. sonra yıldızlar kesişti, karma çalıştı ve hayatım değişti. o konser bi mihenk taşıdır hayatımda, 31. doğumgünümdü, bu sene de sevgilililer gününe denk geliyor nerdeyse. başka türlü olamazdı zaten.

vokal az duyuluyor ama ne demek istediğimi anlatıyor.

wanna be your only man

bazı gruplar neden daha meşhur değil, hiç anlamıyorum.