June 30, 2011

arıyorum,açmıyorsun


petburada.com'dan daha önce bahsetmiştim, bi kere daha bahsedeceğim, evrenin tozlu bi köşesindeki blogumdan reklam yaptığımı düşüneceğini sanmıyorum kimsenin.

koko'ya kemik, mona'ya mama, top mop ve bi adet de tırnak kaşıma tahtası sipariş ettim, ertesi gün geldi kargo. içinde elyazısıyla bi not buldum: "ferminadaza hanım, aradık aradık açmadınız, tırnak kaşıma tahtası kalmamış elimizde, ne yapacağımızı bilemedik, not yazarak haberleşmeye karar verdik. lütfen bizi arayın. sevgilerimizle, petburada.com".
aradım hemen, daha "ay ben bi not buldum kolinin içinde" der demez bi kahkaha patladı karşı tarafta. süper sevimli müşteri temsilcisiyle karşılıklı şaka kıyamet, tahtanın parasını iade ettiler. şaşkınlık içinde kapattım telefonu. halen de internetten alışverişin, yetmezmiş gibi müşteri hizmetlerinin bu kadar sevimli olabileceğine inanamıyorum. bikaç önceki alışverişimde de arayıp "kırmızı tasmayla mavi kayış almışsınız, yanlışlıkla yapmış olabilir misiniz, kayışın da kırmızısı var" diye uyarmışlardı, bilerek aldığım halde utanıp mavi kayışı kırmızıyla değiştirmiştim.

koko kolilerin kendine gelmesine o kadar alışmış ki, kedinin oyuncaklarını gün içinde teker teker arakladı, evin çeşitli köşelerine sakladı. baby cat kuru mamasını da akşam yemeği üstüne cila olarak yiyiyor. koliden koko'ya kemirme çubukları, mona'ya da küçük bi kutu ıslak mama çıktı, petburada.com'un hediyesi. velhasıl, gerçekten acayipsiniz orda çalışanlar, kendimi isveçli gibi hissettim. hastasıyız hepinizin.

June 29, 2011

kitty litter

bu da bugünün şarkısı olsun, 2009'daki konserin açılış şarkısıydı, of ne heyecanlanmıştım. karga gibi bağırdığım ekşisözlük yazarlarınca belgelenmiş de olsa pişman değilim, gene olsun, gene karga ben.

hola mona!

gittiğimiz veteriner fourvet, ankara'nın en eskisi. hayvan sahibi olanlar bilir, veterinere güvenmek çok zor olabiliyor. insan en ufak şeylerden gıcık kapmaya eğilimli oluyor, ben öyleyim en azından. izmir'den ankara'ya envai çeşit veterinere taşıdım kedilerimi, çok kötüleri oldu, içim rahat gidip geldiğim tek veteriner izmir bostanlı'daki serdar'dır. küçük mucizeler yarattığı oldu hem ev kedilerimizde hem de sokaktan bulup götürdüklerimizde. urla'da annemle takılan mafyöz bişko bugün yaşıyorsa serdar'ın ve kardeşim Z.'nin inadı sayesindedir. gırtlağından kıçına uzanan dikişleri gördüğümde pek umudum yoktu, şu anda koyun ebatlarında ve bahçeyi demir bi patiyle yönetiyor.
ankara'da çok veteriner değiştirdim, özellikle de tekirim mi'ye kanser teşhisi koyulmasından sonra. biyopsi sonucundan aylar sonra haberim oldu, ağlayarak beni neden aramadıklarını sordum, "aranmışsınız 1 kere, burada yazıyor bakın" dedi bana küçücük stajyer bi kız. başkent hayvan hastanesi o dakikaya kadar şahaneydi, karı-koca inanılmaz sevimli insanlardı, bi süre daha götürdüm mi'yi, sonra çaresizlikten aklımı kaçırmış vaziyette başka veterinerlere gittim. yağmurdan kaçarken doluya tutulduk çoğunda, mi de çok dayanamadı zaten.

fourvet bahçelievler'de, posbıyıklı veteriner amcalar ve her daim fönlü bi han'fendi var. fönlü bi elizabeti 20 liraya saymaya kalkınca ona da hemen gıcık kaptım, neyse ki bi kamınsens var hala, para almadılar sonunda. kediye de stajyer bi kız yaptı aşılarını, 87'liymiş allahım, bu haftasonu kep töreni varmış! 87!
karne çıkartmak için oturduk karşılıklı, "5 dakika içinde bi isim bulman gerek, bak yazıyorum karneyi" dedi. panikle aklıma bi önceki blog postum geldi, "mona" deyiverdim. hem sanatsal, hem rakınrol, hem de kendi adımla kafiyeli oldu. 87 için kafa karıştırıcı oldu bu kafiye durumu, akabinde içeri giren kocama neşeyle kediye isim koyduğumuzu ilan edip benim adımı söyledi. kız çocuğumuzu da erkek kaydetmiş ayrıca, ama olsun ben sevdim 87'yi, konuşkan ve merhametli birine benziyor, umarım kalır fourvet'te.

bu ahval ve şerait içinde mona oldu yani adı, daha aristokrat olsaydı mona bobi nikki de la paspas von nını olurdu. böyle oldu. şu anda petburada.com kargosu bekliyoruz, mamaydı kumdu, koko çaldığı plastik saksıyı yiyiyor, mona masanın üzerinde yattığı yerden onu kesiyor, benim evi temizleyip bi adet tübitak raporu yazmam lazım. hayat maraton.

June 27, 2011

mona

mona çok meşhur olacak sanırım, bu konuda benim ne desteğime ne de endişeme ihtiyaçları var. nashville, tennessee'de (amerika'nın güneyine indikçe sessiz harflerin yanyana toplaşması) birbirlerini bulup island records'dan ilk albümlerini çıkardılar geçen mayıs. bu aralar kings of leon'un peşinde dolanıyorlarmış. mona da vokalin büyükannesiymiş bu arada. ben çok beğendim bu rockabilly hallerini, yaşasın yeni gruplar!

dö la boğndajj

madder than the hatter

uyumak, çok uyumak ki enerji toplayıp evin altını üstüne getirebilmek. evin bütün saksılarının içine patiler sokuldu, bütün mama-su kapları devrildi, kim ne yiyiyor en ufak bi fikrim yok. koko'yu sessizce viskas yerken yakaladım dün gece. lens kapları, bozuk paralar, tokalar, alışveriş fişleri, herşey yürüyor geceleri tıkır tıkır. kedi çiş için kutuya girdiğinde koko da kafasını sokuyor kutuya, biri işer öbürü bakar, sonra tekrar koşmaya başlıyorlar.
biraz önce sucu geldi, ayaklarımın yanında bi kafa, kalça hizamda bi diğer kafa, su aldık.

yarın veterinere gidiyoruz. koko'nun bandajları çıkacak. 10 gün oldu, artık sırtını masanın kenarına sürterek kaşımaya başladı. kediye de aşı yapılacak. artık gerçekten bi isim bulmam gerekiyor çocuğa. berbere gitmem gerek, evden çıkamıyorum gündüzleri bu salakları başbaşa bırakıp. burdan böyle bi işe kalkışacaklara sesleniyorum: kalkışmayabilirsiniz. sardunya alın bunun yerine, sessiz sessiz büyür onlar.

June 24, 2011

gelseler de gitsek

onlar da daha meşhur olabilirlerdi, isveçliler diye mi böyle oluyor bilemiyorum. isveç misveç, shoegazer heartbraker, ben bastım bağrıma bi kere. whatever saves me will save you too, durduk yerde aklıma gelir bu şarkı, üstelik doğru da söylüyorum sözlerini.

bilmiyorum seninle ne olacak sonumuz


saksıda oturmanın dayanılmaz hafifliği. bi de işiyorsa oralara zaten büyümeyen ağaç hiç büyümeyecek.

June 23, 2011

we're all mad here.i'm mad.you're mad.

böyle bi işe kalkıştık, bakalım sonu ne olacak. evdeki kuyruk sayısı ikiye, pati sayısı sekize, kafa sayısı dörde çıktı.
deneme süresindeyiz, bütün gün manyak gibi bunlara bakmaktan pestilim çıkmış. "kıhh yok, hav yok, aa çok ayıp koko, ay basma üstüne, ay o nerde, oh bu nereye işedi" diye diye aklımı kaybettim. geceyarısını biraz geçti, anca karşılıklı bayıldılar. hala ara ara tek göz birbirlerini kesip uyumaya devam ediyorlar.
koko'nun tek istediği şey kulaklarını yalayabileceği bi kediymiş, onu da anlamış olduk. kafa ve dil orantısı insafsızca kayık olduğundan kelli kedi biraz perişan oldu ama durduramıyorum bu hijyen seanslarını.
herneyse. deneme süresi bu. olmayabilir.herşey ters gidebilir.velhasıl kedinin adı yok.

June 20, 2011

nerdesin nurettin sami?

sadece tarımda değil, türlü çeşit hayvan terbiyeciliğinde de maceralarımız devam ediyor. bu çocuk, aldığımız sarmaşık fideleriyle eve gelmiş. dün bi saate kadar dolandı yaprakların arasında, şimdi bulamıyorum. 6 kat aşağı inmeye karar verdiyse kendisine bu meşakkatli yolculuğunda başarılar diliyorum. adını nurettin sami koymuştuk oysa.

gideyim de bulgur pilavı yapayım. salyangozun üstüne de tuhaf oldu. neyse.

June 16, 2011

the more you ignore me the wronger i get

"somehow i'm not in france" çok havalı olabilirdi şarkı sözü olarak ama paul banks "somehow i'm not impressed" diyormuş. benim versiyonum daha egzistansiyalistti oysa ki. bu konuda sicilim pek parlak değil.
the more you ignore me, the closer i get, en sevdiğim morrissey şarkılarındandır. yıllarca yanlış söyledim, doğrusunu bile bile hala yanlış söylüyorum, beynim izin vermiyor. şöyle ki, haydi hep beraber;
"i am now
a central part
of your mind's landscape
whether you care
or do not" morrissey'in de tercihi olurken, ben aradaki "ay emm NAAAAT a sentrıl paaart" diyen çatlak sesim.

dün 3 yeni şarkısı çıkmış morrissey'in, bi tanesi "people are the same everywhere". ben gene nöronsal bi tıkanma yaşadım ve "same people are everywhere" diye içime sindirdim şarkıyı. siz onu boşverin, benim şarkıma dönelim, ben de kendi etrafımda dönerek yanlış söylüyor olacağım.öptm.kib.bye.

lilyum!

amca lilyum dedi, ben bilmediği şeylerden korkan biri olarak "vıyyyk" diye kaçarken baktım ki Z. kolunun altına almış kasaya doğru ilerliyor. 15 tl'yi de ellerim titreyerek ödedim.
bi sürü başka çiçek ve koca bi torba toprakla 6 kat tırmanıp eve girdik, koko "HELELÖLÖLÖÖÖÖÖÖ" diye karşıladı bizi, o koltuktan koltuğa atlarken ben can havliyle girişteki masaya atıverdim lilyumu.
bunlar 2 ay önce falan oldu, lilyum bıraktığım yerde kaldı.
uzadı, uzadı.
yanından geçerken endişelendik, bişeyi yanlış mı yapıyoruz, çiçek açması gerekmiyor mu diye.
lilyum ne ola ki acaba diye.
sonra ilgimiz dağıldı.
oracıkta tek başına uzamaya devam etti.
gugılladık, güzel çiçek resimleri çıktı. biz bunlara layık olamayız diye düşündük. sonra bir sabah tomurcuklarla karşılaştık. bikaç gün sonra da çiçekler açmaya başladı. utangaç.


June 14, 2011

ofh.


üstüste kaç gündür durumum yok.
14 yıldır şahsi irademin sandığa yansımasını bekliyorum, yansıtmayan allah yansıtmıyor. koko'nun bu resmiyse hislerimi yansıtıyor.
dün oy verdikten sonra koko'yu sokağa çıkarttık Z.'yle, it-çek-sürükle usulü, sırtımdan ter aktı. bugün de sağ kolum acıdan zonkluyor, et kesilmesi derler ya, öyle işte. tasmanın koluma sardığım yerleri de yer yer derimi yüzmüş. burdan ders çıkarması gereken grup "oğğğ ben büyük köpenk seviyorum" diyen kızkardeşlerim. eğer yolda düzgün yürüyen ve laf dinleyen büyük köpeğiniz olsun istiyorsanız eğitim vermeniz lazım. eğitim verme meselesi de annemin hayal ettiği gibi köpeğinizi okula bırakıp eğitimi tamamlanınca hepsi pekiyi karnesiyle teslim almak şeklinde olamıyor maalesef. sizin de orda olmanız, köpeğinizle antreman yapmanız gerekiyor, eğitimciler size yol gösteriyor. buna üşeniyorsanız, aynen bizimki gibi at arabası çekecek kuvvette bi enerji bombesiyle uğraşmak zorunda kalırsınız.
netice itibariyle koko de la bombe beni yollarda sürüyerek, kendi tasmasıyla kendini boğarak bizi kavaklıdere sosyetesine kepaze etti. o etmediyse bile ben sokak ortasında koko'nun annesinden pek de hoş olmayan şekillerde bahsederek skandala imzamı çaktım zaten.
eve geldik çek-sürükle-öğür-yuvarlan, seçim sonuçlarını aldık, sonra bi ağırlık çöktü üzerimize, kalkar inşallah 3-5 seneye.

June 11, 2011

weird indeed


blogun 100leri aşan günlük hit sayısı beni ürküttü ne yalan söyleyeyim, üj-bej takipçiyle sakin bi hayatım vardı, gelen okuyucunun %90'ı da kulağı kesik doberman fotoğrafı arayanlardı zaten. kendimi daha da şizofren hissediyorum, aklıma garfield minus garfield geldi. "genç bi adamın varoluşsal kaygılarını ortaya çıkarabilmek için garfield'i karelerden silen" dan walsh sanırım internet üzerinde rastladığım en uyuz ve komik insan. kendisini şurdan da takip edebilirsiniz.

ders çalışırken yaptığım playlistte kah puccini kah britney spears çalıyor, gerçekten de tuhaf hisler içindeyim cumartesi cumartesi.

June 9, 2011

kanatlarımı açtım, nerdeyse havalandım

google söylemese hatırlamazdım ama doğum günün kutlu olsun les paul!
başlıkta güncel yerel politika eleştirisi yaparken aşağıdaki linkle hem gündemi yakalamayı, hem de blogumu takip eden 1 dada meraklısına ve 1 buralara gelmesi muhtemel, öksüz yetim kuşların vaftiz babasına yaranmayı planladım. yoksa kontemporari art falan deyince genelde tüylerim diken diken oluyor.

http://www.bbc.co.uk/blogs/thereporters/willgompertz/2010/02/40_wild_birds_play_a_gibson_le.html

June 8, 2011

durummetre, 3 falan


biz çirkin apartmanların ortasında dururken evin içinde bu çalıyordu:

shine a little light,
don't wrestle with the night,
don't think about the future now,
i know it's gotta stop, love, but i don't know how..




power to the flower

geçen haftaki çılgın rakınrol hayatı eve gelir gelmez domestik ve zirai endişelerle sarmalandı. terastaki çiçekler biraz büzülmüş sulanmadıkları için. kocamı arayıp "sakın fesleğeni sulamayı unutma, bak sakın çok su da verme" diye gözdağı vermiştim, bu korkuyla herşeyi sular nasıl olsa diye düşünmek benim hıyarlığım tabi. fesleğen ilgiden memnun çılgın atarken terastaki garipler boynunu bükmüş.

şu yandakileri çok seviyorum, ananem hep dikerdi bahçesine, adını da tabi ki bilmiyorum. bunu biri telefon eplikeyşını yapsa, telefonu çiçeğe tutsam, ekranda adı çıksa? alırken adam bin kere anlattı ama ben sosyal şeylerden fenalık geçiren biri olduğum için ışık hızında kafa sallayıp, evet evet, hı hı, dabi dabi deyip çiçekleri alıp kaçtım. zaten tuhaf bi yerdi, saksıların arkasından fırlayıp hısslayan kediler, birbirine açılan seralar, olduğu yerle bütünleşmiş yerinden kıpırdamak istemeyen kaktüsler falan.

velhasıl, ev tarımında hafif bi gelişme olduğunu düşünüyorum, botanik laneti kırmış olabilirim.

June 5, 2011

taken on a cruise

bir süre boyunca her sabah geçen çarşambaya uyansam, inanın hiç şikayet etmem. deniz kenarında kumpir yemeyi başardık, boğaz turuna çıktık ve akabinde dolmuştan konser alanına yakın bi yerde inmeyi de becerdik. bebek yerine ortaköy'e kadar gidebilmiş olmamızın, boğaz turunda kimsenin nerde olduğumuzu söylememesinin ve akabinde 3 adet sincap gibi insanların yalılarının camlarından içeri bakmakla yetinmiş olmamızın, dolmuş şöförüne alışkanlıktan hocam demiş olmamın da bi zararı yok. çünkü dolmuştan indiğim anda konser alanına doğru koşmak istedim, sanırım hayatta en sevdiğim his de bu.

konseri çok beğendim, hiç ummadığım bikaç şarkı bile vardı, ara ara gözlerim doldu. interpol canlı dinlendiğinde evdekinden daha melankolik ama insanın kalbine daha yakınmış. bis şarkıları içinde take you on a cruise vardı, daha ne isterim. bikaç temennim var tabi; lütfen bira almaya gitmeyin lan konser sırasında, kucağınızda 8 birayla geri dönmeyin, ne ara dinlediniz müziği? bazılarınız da çok konuşuyor, 8 kişi daire oluşturup geyiğe dalmayın, ben ankara'dan geliyorum, burda sadece bülent ortaçgil ve cem adrian var, bana da acıyın. bi yandan da özeniyorum bu istanbullu havasına, konserlere alışık olma haline, bi çarşamba gecesi interpol dinleyebilmenin rahatlığına falan. ben sevdiğim bi grup geldiğinde bavul toplamak, işten kaçmak zorundayım.

mor ve ötesi ise utanmadan kendilerine alt grup yerine "özel konuk" dedikleri için ayrı bi paragrafı hakediyor. harun bey'in hopa'da öldürülen emekli öğretmen yüzünden sabahlara kadar düşünmekten helak olduğunu açıklaması, ama ne hopa'nın ne de emekli öğretmenin adını hatırlayamaması çok enteresandı. siz gene fantayla tura çıkın en iyisi.

daha önce yazdığım gibi etrafımda kimse sevmediği halde interpol'e gitmeyi ve dönmeyi haneme artı puan olarak kaydediyorum. her interpol çaldığımda "editors mı bu?" diyen ve akabinde interpol'e hakaret eden kocam evde kalıp koko'ya baktı, konser sonunda "ay bi yerden sonra hep aynı şarkı çaldı ehihi" diyen verba volant konser sırasında 2 saat beton üstünde dikilmekle kalmayıp bize tam pansiyon evini açtı, konser boyunca her şarkı girişinde hayali uzaktan kumandayla kanal değiştiren kardeşim Z. ben daha iyi göreyim diye çabaladı, elimi tuttu, en sonunda kendine bi şarkı bile beğendi. benim müzik sevgim anca bu komünal çabalarla varlığını sürdürebiliyor, küçük komünüm içinse Z.'nin sevdiği tek interpol şarkısı geliyor.

"it's in the way that she walks
her heaven is never enough
she puts the weights in my heart
she puts, oh she puts the weights into my little heart"