July 31, 2011

datça stayla

ankara'dan datça'ya otobüsle gitmek hayatımın hatası oldu. yanımdaki kız uyurken kafasını omzuma koydu, benim dizlerim tutuldu falan. 12buçuk saat sonra eski datça sapağında attım kendimi otobüsten dışarı.
aradan geçen 3 gün içersinde 4 kilo kadar bakliyat bi o kadar da pilav ve bulgur hazmettim, 20 yaşında kızlar oğlanlarla araziye inince yaşlandığımı bi kere daha farkettim, mesut yar'a röportaj verdim.

neden böyle bişey olduğunu bilen varsa haber versin bana, tahminimiz sahil beldelerini gezip program falan yaptığı yönünde.

ben çalışır gibi yaptım, mesut yar da yanıma gelip "kolay gelsin, naapıyorsunuz" dedi, bu bikaç kere tekrarlandı. ben de kamera karşısına geçen halktan biri gibi heyecanlanıp kedi osuruğu gibi bi sesle normal insanların kesinlikle ilgisini çekmeyecek uzmanlık alanım hakkında bilgi verdim. sesim çatladı, gözüm seğirdi.

neyse.

şu anda muhtarın kahvesindeyim, laptopun şarjı bitiyor. yan masada mantı yiyen ailenin ergen oğlu cep telefonundan son ses ergen rock dinliyor mantısını yerken. anneler babalar kendinize gelin, bu normal bişey değil. sevimli hiç değil. çocuğu terlikle dövdüğüm sahnelerin fantezilerini kurarak kazı evine dönüyorum.öptüm.kib.bye.

July 26, 2011

türk arkeolojisinde inek faktörü


dağa gidiyorum diyorum ve abartmıyorum. ben fotoğrafı çektikten sonra 65 yaşlarında ingiliz bi çakmaktaşı uzmanı kışkışladıydı inekleri. bence olmayacak yerlerde takılan biziz aslında.
burası maraş'ta kelibişler köyü. alışkınım buraya, havasına rakımına falan. telefonun tam olarak hangi noktada çektiğini biliyorum. saat kaçta duşa girsem azıcık sıcak su akar biliyorum. köyde tam olarak kaç köpek (çok) ve kaç kedi (1) olduğunu biliyorum.

ama bu sene önce datça'ya gitmem gerekiyor. en son on yıl önce o kadar batıya gitmiştim. migros falan var. pazarları denize gidilebiliyor. tuhaf olacak şahsım için.

bunu da yeni bi label olarak çakıyorum bloga, ey türk gençliği, arkeoloji çoğu zaman eğlenceli bi şey değil lan. survivor'ın acıklısı gibi ama herkesin doktorası var, öyle düşünün. üstelik kelibişler köyü denize ışık yılları uzaklıkta.

yarın akşam yola çıkıyorum, internet vaziyetlerine göre arkeoloji gerçeğini burdan açıklayacağım. birinin bunu yapması gerekiyor.

oyh.

şurdan alıp buraya yapıştırdım. baykuşu at.
etek çok güzel.
sandalların da rengi şahane.
ama yürünmez onlarla.
fondaki ahşaplar bi kafenin falan duvarıysa bi kahveyle yarım paket sigara içerim ben gölgede oturup.
sonbaharda spora yazılsam.
gecenin ikisinde sokaktan köfte söylemesek.
kazıya gidiyorum arazi pabucum yok.
tahminimden erken gidiyorum, yeni pabuç alacak vaktim yok.
anca kulak çubuğu, ıslak mendil falan alabilirim. onlar da çok hayati şeyler dağda.
thesartorialist'e düzenli bakıyorum, ara ara gıcık kapmıyor değilim new york'ta yaz mevsimi, capri'de fotoğraf sergisi, milano'da güzel kadınlar ve erkekler.
fatura yatırdım bugün.
evi bi topladım.
onlarca telefon konuşması yaptım ve hayatımda hiçbi şey değişmedi.
kediyi saksıda kum banyosu yaparken yakaladım.
osmanlar inşaatın bokunu çıkardı, artık o kadar yakınlar ki fotoğraf çekmeye utanıyorum.
yazın şehirde olmak hoşuma gidiyor.
seyahat öncesi sinirlerim bozuluyor, o yol bitmek bilmiyor. mobil hayattan nefret ediyorum. gideceğim yere varınca bi süre daha devam edip geçiyor bu hal. fakat yola çıkacağım kesinleştiğinden beri kafam kopacakmış gibi ağrımakta, sağıma soluma kramplar girmekte, durmaksızın kendimi sabote etmekteyim. durumum yok.gerçekten.

July 24, 2011

voghh voghh



japon vogue'unun temmuz sayısından. "this empty heart", alasdair mclellan çekmiş. ben de o arada hayatımda ilk defa manikür-pedikür yaptırmanın dehşetini yaşıyorum, bi de saç maç, makyaj falan 4 saat gömdüm berbere, bi daha yapar mıyım bilmiyorum, hava böyle şeyler için çok sıcak. ayrıca manikür sırası bekleyen ve sürekli beni göstererek "portakal rengi allık sürün, turuncu ruj sürün" diye fikrini beyan eden kadın beni şu anda bile ürkütmeye devam ediyor.

July 20, 2011

bekle beni dobi, geliyorum iki gözüm önüme aksın.


neden her zaman ayınızla uyumanız gerekir? şurdan aparttım. bizzat kendi şahsi ayım dobiyi de aylardır annemin evindeki elbise dolabından kurtarıp buraya getireceğim. bugün gidip alayım bari.

ormana doğru yüz!


bali'deymiş bura. uzakdoğu'yu merak etmiyorum nedense ve fekat bu havuz, bu renkler, havanın bu hali bozkırın ortasında oturup yükselen bi inşaatı seyreden biri olarak beni çok etkiledi. kocam olsa "HAYVANIZ BİZ" derdi. bu havuz yeni bi label gerektiriyor galiba.

neyse, osman yüzünden dün gidip stor siparişi verdim, bugün gelip ölçü aldılar. kendimi ustayla karşılıklı sigara içip çatı aktartmanın ne kadar pahalı olduğundan bahsederken buldum. o sırada kedi, adamın şerit metresine atlayıp not defterinin kenarını dişliyordu. bigudi takmasam da deli kadın olma yolunda büyük bi adım daha attım bugün. ustanın köpeği de geceleri tavuklarla uyuyormuş bu arada.

osmanlar da bi kat daha çıktılar dünden beri. çok endişeliyim.

July 19, 2011

wait.

daha yola çıkmadan yolların ve de dağların derdi sardı. çekmeyen telefonlar, kamp hayatı, alaturka tuvalet, soğuk duş, günde 10 saati bulan kulaklıkla müzik dinleme süreleri, kazma-kürek-mala, dehidrasyon-ishal-haşlak patates, gökte yıldızlar varken kalkıp sabah kahvesi içmek.

aklıma hep bu şarkı geliyor gözüm arkada yola çıkmalar öncesinde.

July 18, 2011

the rise of osman


umduğumdan daha çabuk yükseldi inşaat ve fakat tahmin ettiğimden daha da yapışık oldu bizim apartmana. şu anda kafama kafama çakıyorlar donk donk. salonun bi köşesinde böcek gibi sinmiş otururken birinin adının osman olduğunu öğrendim. osman umarım o tepesine konduğun şey çatıdır ve daha fazla yükselmez bu bina, yoksa bigudili deli komşuya dönüşüp patates atmaya başlayacağım.
bi de gidip perde almamız gerekiyor. 6. kat diye aylardır amazon yerlisi gibi yaşıyorduk, osman bunu da aldı elimizden.
teşekkürler osman.

bi de şu açıdan bakmaya ne dersin?

dün gece beş dakka mutfağa gittim. geldiğimde kompüterin ekranı bu haldeydi. böyle uygun görmüş terör timi.
bunu bi uyarı olarak kabul edip ayağımı denk almaya karar verdim.

July 16, 2011

soul sister

bugün sarıkafalı bi arkadaşımın doğumgünü. tanışmamız tam da şarkıda dediği gibi " i was standing, you were there, two worlds colliding" şeklinde olduydu. bundan 7 sene falan önce. tanıştıktan 3 gün sonra aynı eve çıktık, aynı ofiste çalıştık yıllarca. yıllarca elele ankara gecelerinde fink attık. konuşmaya başlayınca bi şişe kırmızı şarap asla yetmedi, mavi kanepesinde uyudum bazı geceler. soulmate'im oldu, soul sister diye imzalayıp kartlar attım ona gittiğim saçma sapan yerlerden. sonbaharda onu yeni bi hayat, yeni bi yol bekliyor ve bundan gerçekten hiç hoşlanmıyorum.

aşağıdaki şarkı nikahıma baştan aşağı karalar giyip gelen ve bütün gün ağlayan nikah şahidim, partner in crime'ım,  yengeç burcu fenomeninin baş kahramanı, bana taştan kalbini hediye etmiş biricik arkadaşım için.

pyrotech

eviniz yansa kaçarken yanınıza ne alırsınız? theburninghouse süper bi fikir olmuş, girip kendi yığınınızı da post edebiliyorsunuz. kediler, köpekler, ilk oyuncak ayınız, eski fotoğraflar, telefon, laptop. anısı olan şeyleri mi kurtarırdınız, işe yarayacak şeyleri mi?
ev gerçekten yanıyor olsa herhalde kediyi köpeği alıp don gömlek dışarı koşardım ama bi post da ben yollayacağım theburninghouse'a, kıymetli şeylerimi yanyana dizip.
ilk aklıma gelen de ali güven sandaletlerim, çok güzel oldukları için ya da ali güven artık hayatta olmadığı için değil. hatta ali güven'i bana sandalet yapması için ikna etmeye çalışırken ömrümden bi on sene gittiği için de değil. belki başka bi sefer yazarım. ışıklar içinde yatsın, tanıdığıma sevindiğim üç-beş kişiden biriydi.

benim gibi yanyana dizilmiş şeylere bakmaktan hoşlanıyorsanız eğer, şuraya buyrun. kardeşim Z. hafifçe otistik olduğumu söyledi geçenlerde. bence durum daha vahim, playlistinde toplam 38500 suede ve placebo şarkısı barındıran ama shuffle'da sürekli bunlar çalınca şaşıran biriyim ben. hayatımın uzun yıllarını itunes'la kavga ederek, ipod'uma atar yaparak geçirdim. Z. aynı zamanda pasif-agresif olduğumu ve cinsiyet kromozomlarımın son anda bu şekilde dizildiğini de söylüyor. kardeşimin benimle ilgili çok akademik başka bi araştırması içinse şuraya buyrun.
giderken morrissey-suedehead çalıyor. koko koltukta, kedi koltuğun altında uyuyor. hava serinleyince intikam için geri dönecekler.

içimde bi sıkıntı var günlerdir. hadi bakalım.

July 15, 2011

fakyutu

-"ne var la?"
o minik bebek kedi suratı yavaş yavaş şekil değiştirmeye başladı. birlikte geçirdiğimiz haftalar sonunda biz zaten anladık, küçük yavrumuz itin kopuğun tekiymiş. öyle evde salınayım, gurul gurul yatayım falan yok hiç. evin içinde hızla kayarak ilerliyor ve asla bulamadığımız yerlerde uyuyor. komandolar gibi. güç toplayıp geri geliyor sonra.

neyse biz zaten survivor tipi var diye aldıydık kendisini. zira 7/24 koko gözetiminde yaşamak da kolay değil. çeken bilir.

mona olmadı, hiçbirimiz mona demiyoruz kediye. tekir denedik, o da pek tutmadı. o kadar da tekir değil zaten. annem bi takım oldschool romantik kız isimleri önerdi. ama bi bakın allaaaşkına, zarife olacak bi hal var mı bunda, allaaşkına? zarife?
olsa olsa zarife'nin oğlanları döven ablası olur gibi geliyor bana. ya da belki basbasparaları leyla'yadaki leyla, ya da arkada saz çalan amca.




-"NE VAR?"



-"uykum var."

July 13, 2011

iyi niyetli paspas..


...suratsız köpek. hoşgeldiniz ama içeri girmeyin. biz kaka falan yapıyoruz, çok meşgulüz.

kakalar geliyor allı yeşilli (melodili)*


küçük bi urla seyahati yaptık geçenlerde maaile. kediye de mecburen mobil bi tuvalet ayarladık bahçede, çok hassas bu konuda salak. bu mobilite evimizde de devam etmekte olan geleneği iyice körükledi. koko başında bekler, her yeni ses ve kokuda irkilmeyi de ihmal etmez. böyle gene daha ferah oldu, evde koko'yu tuvalet kutusundan sürükleyerek çekmem gerekiyor. kedi içerde kazı çalışmaları sürdürürken, koko da yarı beline kadar kutunun içinde, yüzüne gözüne kumlar yapışmış. oyh allahım. çok fazla kaka bu benim için.
ama birinin bunları da yazması lazım, ev hayvancılığının perde arkası bu. canım canım tontiş bu diye alıp da kakayı çişi görünce şaşırmayın.

*başlığı annemden aşırdım, kardeşimin mamüllerini temizlerken söylerdi. annelik müessesesi çok tuhaf.

July 8, 2011

"a little nonsense every now and then is relished by the wisest men"

roald dahl'ın çalışma kulübesiymiş bu. masada envai çeşit ıvır zıvırıyla ki aralarında küçüklüğünden beri biriktirdiği çikolata folyolarından yapılma bi top ve ameliyatla alınan kalça kemiğinin bi parçası falan da varmış. 


dahl'ın her yazdığını nefes almadan okudum, en çok da otobiyografisini sevdim. gittiği okullarda ruhunun ne kadar sıkıldığını, 10lu yaşlarda bi oğlan çocuğunun maceralarla dolu dünyasını ve şekerci dükkanlarını ondan başka kimsenin yapamayacağı gibi anlatır. kafasında ayrı bi yerde sadece şeker kavanozlarından oluşan kendi çapında bi evren olduğunu düşünüyorum dahl'ın. yalnız değilim anlaşılan bu konuda ki ingilizler mavi plakasını doğduğu ya da büyüdüğü eve değil, küçükken en sevdiği şekerci dükkanının duvarına çakmışlar.


ne güzel gezi rotaları bunlar allahım, gerçi 1920lerin şekercisi bugün çin lokantası olmuş ama olsun. temennim bi gün koşturmadan, rahat rahat gezebilmek ingiltere'yi. bi diğer temennim de tim burton'ın roald dahl kitaplarından uzak durması. bıktım senden tim burton, filmlerinde devamlı yarı deli gibi dolanan johnny depp'ten de bıktım.
çocuklar okusun kitaplarını, sıcak yaz günleri başka nasıl geçer? çocukken hayal kurmayanlar büyüyünce dünyanın en kuru insanları oluyorlar, iş arkadaşınız, sevgiliniz falan oluyorlar. evlerden ırak. 

bu da şu anda benim masamın hali. bilim yapmam gerekiyor ama kedi izin vermiyor. o yüzden kalkıp kek yapmaya gidiyorum.

these shoes are made for walking, on a happy sunny day


bu ayakkabılar benim olsa gece yatarken bile çıkarmam. şurda görmüştüm, en az bibuçuk yıl oldu, hala ara ara aklıma geliyor.

bu ayakkabılardan atlayacağım konuya ben bile inanamıyorum ama atlıyorum. bu ayakkabılar new york'ta evinizden çıkıp bi demet çiçeği kolunuzun altına alıp kız arkadaşlarınızla buluşmaya giderken giymeniz için yapılmış olabilir. ama ankara'da kız arkadaşlarınızla tunalı'da çay içmeye giderken rahat şeyler giymenizi tavsiye diyorum ben naçizane. zira siz pastanede otururken sokağın köşesinde herifin biri eski karısını yere yatırıp dövmeye başlayabilir. polis çağırın diye çığlık atmanız, karakola gidip ifade vermeniz, kadın darp izlerini göstersin diye hastaneye götürüldüğünde ufak oğluna bakmanız gerekebilir. hatta arkadaşlarınızla buluşmak için en güzel elbisenizi giyip tunalı'ya indiğinizde eski kocanız sizi kaldırıma savurup tekmelemeye başlayabilir, 9 yaşındaki oğlunuz bu sahneyi seyredebilir, kendinizi karakolda ağlarken bulabilirsiniz, arkadaşlarınızı arayıp küçük bi kaza geçirdiğinizi, gelemeyeceğinizi söyledikten sonra telefonu kapatıp ağlamaya devam edebilirsiniz, bunlar olabilir.

o hikayeleri ben de duydum, duruma müdahale edip de dövülen kadından "sen ne karışırsın, kocam/babam/abim döver de sever de" cevabı alanların hikayeleri. itin kopuğun silahı var, onu da biliyorum. ama sokak ortasında yerlerde sürüklenip dayak yemiş, ayağının dibinde küçücük oğluyla polisin gelmesini bekleyen bi kadına yardım teklif etmeniz gerekiyor. birarada durmamız, ses çıkarmamız gerekiyor. gerekmiyor mu?

son bi tavsiye, bugün yüzüne biber gazı yedikten sonra dayak atmaya devam edip işi bitince ağır ağır yürüyerek defolup giden bi adam gördüm, o yüzden biber gazını boşveriyoruz, elektro şok cihazı alıp çantamıza atıyoruz. sonra umudediyoruz, bi gün huzur ve adalet gelir bu topraklara da diye.