February 8, 2012

sığ sinema izleyicisinin oscarlarla imtihanı

oscar ödül törenini seyretmek için sabahlayacağım gün gelene kadar bari en iyi film adaylarını seyretmiş olalım diye kolları sıvadım.

the descendants kendi halinde bi indie film havalarındaydı ve fena değildi, george clooney ne zaman fena oynadı ki zaten? filmin bendeki etkisi hawaii'yi gugıllayıp hava sıcaklığı ortalamalarına bakmak şeklinde tezahür etti. evler çok pahalıymış.


midnight in paris'i de sıkılmadan seyrettik. rachel mcadams dünyanın en korkunç kadın tiplerinden birini canlandırıyordu, bi arkadaşımın nişanlısı olsa arkasından sosyopat derdim. oh ohh paris manzaraları, tabi ki marion cotillard falan derken film bitince görmemiz gereken herşeyi gördüğümüzü düşündüm. keşke bari moulin rouge olmasaydı, keşke artık moulin rouge'da bi kenarda resim yapan lautrec'i rahat bıraksalar. belki de ben yaşlıyım, zelda'yı görünce arkasından scott'ın da geleceğini tahmin ediyorum. nalet biri olduğum için oscar alsın istemem bu film.


the tree of life benim sanatsal nezaket sınırlarımı zorladı, dinozor da çıkınca kapattık. masumiyetin kaybı, inanç arayışı bunlar tabi önemli sorular ama ne brad pitt ne de sean penn yetmedi, benim için gereğinden fazla havalarda uçuşuyordu herşey. kozmos falan. yönetmeni zamanında M.I.T.'de felsefe hocalığı yapmış, heidegger diyorum ve usulca kapatıyorum bu konuyu.


bu ahval ve şerait içinde moneyball'u çok beğendim. beysboldan hiç anlamasam da çok sürükleyici bi filmdi. brad pitt'in thelma ve louise'deki minnacık rolünü ve levi's erkeği hallerini hatırlayan biri olarak hala çok acayip geliyor bu hale gelmiş olması, takdir ediyorum, gerçekten şahaneydi moneyball'da da. "oyun"unun nasıl değişebileceği hakkında hiç sağı solu sarkmayan bi film, beysbol bilmeye de gerek yok. imdb'de aldığı 7.8'i fazla fazla hakediyor. gerçek bi hikayeden uyarlandığını da ekleyeyim bitsin, allahım ne kadar çok beysbol dedim.


the help 60'lardaki afrikalı-amerikalı hareketleri üzerine, extremely loud&incredibly close'da da bi 11 eylül meselesi var anladığım kadarıyla. sırada bu ikisi var seyredilecek. iki konunun da bi miktar cılkı çıktığı için sonlara kaldılar, hele 11 eylül'lü olanda tom hanks'in oynadığını görünce iyice geriye attım. tom hanks'ten hoşlanmıyorum, hep çok doğru roller, hep çok aile filmleri, çok temiz.

hugo'yu keşke sinemada seyretseydik diye düşünüyorum, trailer'ında dobermanla koşturan sasha baron cohen'i görmek yetmişti zira merak etmeme. war horse'u ise seyretmeyeceğim, atlı filmleri sevmiyorum, spielberg'in epik savaş filmlerinden de gına geldi. o at allah bilir ölüyordur filmin sonunda, hem ağlarım hem kendimden tiksinirim, hiç gerek yok.

gelelim en beğendiğim ve oscar alırsa "holley bee!" diyeceğim filme. the artist'i sıfır beklentiyle seyrettim, hatta fransız filmi olması dolayısıyla hafif bi gerginlikle başladım seyretmeye. ama o kadar beğendim ki nasıl anlatacağımı bilmiyorum. gerçekten filmdi, gerçek film! her tarafına serpiştirilmiş o küçük detaylara bayıldım, nefis kareler vardı, başroller inanılmazdı, son zamanların en güzel filmiydi. sessiz film olduğunu farketmedim bile. çok şık, çok insancıl, hele bi de sinema müessesesine düşkün olanlar için bilhassa kalbe dokunan bi film the artist. oscar gecesi babam çekmiş gibi tezahürat yapacağım. jean dujardin en iyi aktör oscarını da alnı açık bi şekilde hakediyor, bakalım göreceğiz.

No comments:

Post a Comment