December 31, 2012

hepinüyiir!

yılın son günü güneşle birlikte dikildim ayağa, ne güzel ve sakin bi sabah.

kudi bizde kaldı dün gece, 75 metrekarelik minyon evimizde kıpırdayacak yer kalmadı, elini sallasan araplık, sallanan kuyruklar. bütün gece oynadılar, terasa çıkıp güvercinlere havladılar yanyana. fotoğrafta senkronize bi şekilde yemek dileniyorlar.

2012, kudi'nin geceleri sıcak evde uyuduğu, koko'nun da kendine arkadaş bulduğu yıl oldu. dönüp de geriye bakmaya çok üşeniyorum, tuhaf bi yıldı.

ilkokul 2'deydim ve kitaplık koluydum. kütüphanecilik haftasında pankart hazırlamamız gerekiyordu. babamın mesleki olarak bu işe uygun olduğuna karar verdi öğretmenim. pankartlardan biri konfüçyüs'ün "tanrım bana kitap dolu bir ev ile çiçek dolu bir bahçe ver" sözüydü. bunca yıl sonra bile çok makul bi temenni olduğunu düşünüyorum hala.

sonra bi de jack kerouac geliyor aklıma, "benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, muhteşem sarı maytaplar gibi yanan, yanan, yanan insanlar.."

kendim için yeni yıldan  beklentilerim bunlar; tanrım bana güzel kitaplar, ölmeyen çiçekler ve çılgın insanlar ver.

ev toplamaya, alışverişe ve ekmek-yemek falan yapmaya vereceğim kendimi. bi daha yazamam herhalde bugün, o yüzden yeni yılınız kutlu olsun!

December 28, 2012

mavi, masmavi bir ışık, ortasında yüzmekteyim

geçen gün çok süpersonik blog'ta dolanırken gördüğüm bi kartpostal hakkında hislerimi yazmıştım, bugün çok benzerini postakutusunda buldum, bakınız yanda duruyor, fesiyle falan hem de. acayip sevindim!

ayrıca şunlar oluyor hayatımda:

1. çok kahve içtim bugün, kendimi ruh gibi hissediyorum.

2. hala evi yılbaşına süsleyebilmiş değilim, tam tersine dağıldıkça dağıldı ortalık. şu anda boş gözlerle masamın üzerindeki yığınlara bakıyorum. kitap kuleleri var. üç adet farklı kule. taş var masamın üstünde. ama urfa'da toplamıştım, o yüzden yani.

3. yarın pimapenciler ölçü almaya gelecek, bu ikinci firma. plastik ve cam gibi dünyanın en ucuz iki şeyi birleşip nasıl böyle milyorrrlar edecek hale geliyor anlamadım.

4. tekrar yılbaşına dönecek olursam, bi planımız yok bizim. dün gece bininci kere "naaapıcaz?" diye sordum, barbar kocam elleriyle yüzünü kapatıp inlemeye başladı. devamlı soruyorum, asla plan yapmıyorum. yarın gidip cips ve fındık-fıstık alayım bari.

5. tez danışmanım yunanistan'a gidiyormuş, ailesiyle geçirecekmiş yeni yılı. olsun dedim, hayat her yerde aynı, orda uzo, burda rakı. allahtan sakin bi kadındır, bu bayat tespitlerimi yüzüme vurmaz. telefonu bozulmuş, kanseri geri gelmemiş, bunları merak ediyordum, öğrenince memnun oldum. sagapo deyip kapattım telefonu. (yok ya, demedim öyle bi şey. seviyeli bi ilişkimiz var.) (çok da seviyeli değil aslında.)

6. kudi iyileşti, çok mutlu görünüyor. annemle babamın kudi'yle imtihanı ise devam ediyor, hayatlarındaki ilk köpek çünkü. babam geçen gün simitçiye girmiş kudi'yle, neden tuhaf karşılandığını da anlamamış. yemek satılıyor çünkü içerde, ayrıca burası bi avrupa ülkesi değil, öyle her yere köpeğini sokamazsın dedik. bunu da anladığını pek zannetmiyorum.

7. yılbaşı tebrikleri geldi, onlara ayrı bi yazı yazacağım, hem belki daha gelen olur pazartesi falan. bu blogu açtığıma bi kere daha sevindim kartları okudukça.

8. aklımı şu şiirle bozdum, herhalde bi ay oldu kafamdan çıkmayalı. daha önce de olmuştu, nasıl kurtulurum bilmiyorum, neden dönüp dönüp buraya geliyorum, onu da bilmiyorum.

ne içindeyim zamanın,
ne de büsbütün dışında;
yekpare, geniş bir anın
parçalanmaz akışında.

bir garip rüya rengiyle
uyuşmuş gibi her şekil,
rüzgarda uçan tüy bile
benim kadar hafif değil.

başım sükutu öğüten
uçsuz bucaksız bir değirmen;
içim muradına ermiş
abasız, postsuz bir derviş.

kökü bende bir sarmaşık
olmuş dünya sezmekteyim,
mavi, masmavi bir ışık
ortasında yüzmekteyim.

ahmet hamdi tanpınar'ı zaten severim ama bu şiirde bi şey var, ben onu değil, o beni buluyormuş gibi.

9. barbar kocam yılbaşı hediyesi olarak dikiş makinası, dolmakalem ve bilgisayar oyunu aldı bana. bunu hediyelerden bahsetmek için yazmıyorum, başka bi yazıda tahliller yapacağım ne biçim bi insan olduğum hakkında, onu haber veriyorum.

10. bu kadar uzun yazmaya niyetim yoktu.

saat 20:18, artık haftasonu sayılır, 2012'nin son cuması bugün. biz dışarı çıkıyoruz, dans edip bu yılı unutmaya. ankara'daysanız, gece çıkmaya niyetiniz varsa, if'te amy winehouse çalacaklar bu gece. beni tuhaf dans hareketlerimden tanıyabilirsiniz.

devrimin d'si, ayakta'nın t'si


vatan gazetesi'nin internet versiyonundan aldım yukardaki fotoğrafı. ses getirmesine, gazetelerde yer bulmasına sevindim. çok kalabalıktık, okulun içinde trafiği durdurduk. sağlık merkezinin önünden geçerken çalışanlar dışarı çıkıp destek verdi, aramızda da vardı okul personeli. hocalar, öğrenciler, mezunlar, hep beraberdik.

yürüyüşten sonra stadyuma girdiğimizde annemle kardeşimi oturmaları için devrim yazısının d'sinin oraya yolladım, telefonları yok, sabit bi yerde durmazlarsa birbirimizi bulamazdık. ben de 2 arkadaşımla "ODTÜ AYAKTA" yazısının T'sinin ucunu oluşturmak üzere sıraya girdim. biz T olurken babam "nerdesiniz?" diye aradı, onu devrimin d'sine yönlendirdim. sonra farkettim ki insanlar oturunca devrim yazısı görünmüyor. sabredin, bi yere varacağım bunları anlatarak ahhahah!

yazıyı oluşturduk, kalktık, annemlerin yanına tırmandım, zira devrimin d'sinin tepesi stadyumun sıralarının en yukarsıdır. sonra da babam d'yi nasıl görecek de bizi nasıl bulacak diye dertlenmeye başladım, o arada program başladı, konuşmalar, şarkılar, türküler. derken babam beliriverdi. ben "oha nasıl buldun ama nasıl buldun, yazı görünmüyor?" diye saçmalarken babam şunu dedi: "devrimin d'sinin nerde olduğunu görmeden de biliyoruz kızım." bi de yukarlardan gelmiş, ne çamura bulanmış, ne kalabalığa girmiş. kendimi çok çömez hissettim.

annem de bozdu bi ara beni, biri sahnede şiir okuyordu. annem dönüp "çok takdir ediyorum bu kadını" dedi. ben kim olduğunu bilmiyordum kadının. şöyle bi cevap aldım: "gülsen tuncer tiyatro sanatçısı ama sen şöyle hatırlayacaksın, aşkı memnu dizisindeki hala rolünü oynamıştı." öyle hatırladım kim olduğunu evet, aşkı memnu hayatımda baştan sona ağlaya ağlaya seyrettiğim tek dizidir, anlaşılan ailem bunu asla unutmayacak.

protesto buluşmasına inci küpelerim ve çiçekli eteğimle, üstüne bi de makyaj yapıp gitmiş olmam da yankı buldu ahhahhaha! çamuru tahmin etseydim kazı botlarımı giyerdim aslında ama gene de pişman değilim. benim için dünkü toplanmamız, daha iyi günlerin geleceğine dair bi kutlamaydı. vesileyle molotof kokteyli yapmaya bi milyon ışık yılı kadar uzak biri olduğumun da altını çizmiş oldum herhalde. böyle suçlayacaksak birbirimizi eğer, ben de bi takım evlerin bahçelerine domuz bağıyla bağlanmış insan gömmeyi nerde öğrettiklerini sorarım. böyle şeyler sormak istemiyorum, böyle soruları kaale almıyorum. ama hatırlıyorum o evleri ve toplu mezarları. çünkü koyun değilim, aptal hiç değilim.

dünden geriye iyi bi his kaldı içimde, bi de biraz burukluk. babamla yanyana konuşmaları dinlerken bi ara ağladığını farkettim. atkısının ucuyla gözlerini siliyordu. babam için 40 yıl sonra aynı yerde, yanında kazık kadar kızıyla oturmanın nasıl bi his olduğunu düşündüm. sonra binlerce insan, hiç tanışamadığımız okul arkadaşlarımız için ayağa kalktık, tek ve gür bi ses olduk, "odtü ayakta, odtü yürüyor, gelenek sürüyor!" diye.

ben odtü'yü yazmaya devam edeceğim sanırım ara ara, marjinal tipler olmadığımızı, silahlı hiç olmadığımızı. sadece değişim görmek isteyen, canına tak etmiş, hakaretten bıkmış insanlar olduğumuzu.

December 27, 2012

bugünkü program

tam yazmaya başlayacakken bi güvercin gelip camın önündeki kırıntıları yemeye başladı kıtkıtkıt, arada göz göze geliyoruz. dikkatim dağıldı. neyse, şu kahveyi bitirip giyineceğim, sonra okula gideceğim.

bugün meşhur stadyumumuzda toplanıyoruz, geçen hafta okulda olanları protesto etmek için. şahsım adına sadece güzelim kampüsün cehenneme çevrilmesini değil, canımı sıkan her şeyi protesto etmek için orda olacağım. aptal yerine koyulmamızı, fakirliği, sefaleti, hakaretleri, habire ikiye üçe beşe bölünmeye sevkediliyor oluşumuzu.

kendimi hiçbir zaman herhangi bi gruba dahil hissetmedim. 10küsur yıldır odtü'de olmama rağmen "bizim okul" demeye başlamam bayağı yenidir, böyle aidiyetlerim olmadı pek hayatım boyunca. çaba göstermeden parçası olunan şeylerden gurur duyma hissini anlamıyorum, buna milliyetinden, etnik kökeninden gurur duymak da dahil. fakat şu koca memlekette "yahu işler yolunda gitmiyor" diyebilen, "bunlar bizim öğrencimiz, ses çıkarma hakları var" demeye cesaret eden tek üniversite bizimkiyse eğer, kırık dökük yanlarını göz ardı ediyorum ve çok gurur duyuyorum okulumla.

sahip çıkmak önemli bi şey, pastanesinden stadyumuna kadar. inci pastanesi kapandıktan sonra arkasından "aman zaten profiterolleri de çok kötüydü" diyenler oldu, tüylerim ürperdi. o güzelim bina gitti, içimiz dışımız alışveriş merkezi oldu, biz doğalgaz faturasına dertlenirken birileri trilyonlar götürüyor? hiçbi şeye mi canınız sıkılmıyor yahu?

stadyumdaki devrim yazısı hakkında türlü efsane dolanır ortalıkta, silinmez boyayla yazıldığını söylerler. hoşuma gidiyor böyle hikayeler ama boya silinmez falan değil, odtü yönetimi düzenli olarak yeniler yazıyı. yıllar önce bi sabah gözlerimle gördüm, mavi gömlekli okul çalışanları fışır fışır üstünden geçiyordu. kampüsün çeşitli noktalarında anıtlar vardır, küçük anı ormanları falan, okulun tarihine, eski öğrencilerine adanmış. herkes mi devrimci okulda? değil tabi ki, hayat öyle bi şey değil artık. ama bi hikayesi var ve bu hikayeye saygı duyuluyor.

o eski öğrenciler bugün 70li yaşlarına geldi, biri de babamdır. zaten okula gelecekmiş bugün, bi konuşma varmış dinlemek istediği. bu yaşta hala konuşma dinlemek için sokaklara dökülmek. babam trenle istanbul'a gider konuşma dinlemek-yapmak için, hiç uyumadan gene trene binip eve döner. arkadaşları da böyle. bu eski öğrenciler o zamanlar "vatan haini" diye damgalandıkları için yazıyorum bunları. hala biraradalar, bugünün öğrencilerine burs veriyorlar, içlerinden biri hasta oldu mu tavuk suyuna çorba yapıp gidiyorlar, kitap yazıyorlar. çoğu zaman cenaze yerine "anma toplantısı" yapılıyor içlerinden biri gittiğinde, çünkü kendilerini tıp fakültelerine bağışlıyorlar.

iyi insanlardır. kendi fikirleri var, ona göre yaşadılar hayatlarını. geçen hafta kafası gözü yarılan öğrenciler uyduyu falan protesto etmiyordu, memleketin halini, seçilmiş bi başbakanın kendini binlerce polisle çevirmesini protesto ediyordu. kendi fikirleri var etraflarında olup bitenle ilgili, televizyonda her şeyin iyi olduğu söyleniyor diye hallerine şükretmiyorlar. çünkü içlerinde yol parası olmadığı için okula yürüyerek gelenler var. 300 lirayla bi ay geçirenler var. 300 lira bazı milletvekillerinin bi günlük telefon faturasına tekabül ediyor sanırım. bazıların oturduğu evlerin bi günlük kirasına yetmiyor bile.

velhasıl, gazetelerde falan görecek olursanız eğer "odtülü azgınlar anarşi istiyor" falan diye, durum hiç öyle değil. ben anamı babamı alıp gidiyorum bugün devrim stadyumuna, kütüphaneye kitap bırakacağım, akşam eve dönüp yemek yapacağım, anarşik biri değilim. tam tersi oldukça uyuz biriyim. daha iyisini hakettiğimizi düşündüğüm için, biraraya gelirsek daha güzel günler göreceğimize inandığım için kalabalığın arasında olacağım. zira buralarda hak verilmiyor, alınıyor.

December 24, 2012

ayh!

dün gece sarı kafalı solmeytim, bu sabah da çağatay bey dürtünce ne zamandır yazmadığımı farkettim. gerçi pek bi şey de olmadı buralarda ama.

kudi'nin hafif şehla olduğunu farkettik. öksürüğü azaldı ama tamamen geçmedi. hayatı boyunca evde yaşamış gibi uyum sağladı, son gördüğümde sehpanın altına yatmış, oyuncak kemiriyordu kibar kibar.

ara ara kar yağar gibi oluyor ama tutmuyor, hava iyice soğudu. yılbaşı ruhuna da giremedim, geçen seneden kalma biraz süs falan vardı, öyle duruyorlar bi kenarda. hiç pulum kalmadı bu arada, içinizden birinin yılbaşı tebriği zarfına elimde kalan son pulları yapıştırdım, yoksa yağlı güreş hakkında bi mesaj vermeye çalışmıyorum, mecburiyetten oldu.

şu anda hava açık, fırsattan istifade sokağa çıkacağım. yılbaşı çiçeği alayım bari, belki faydası olur bu uyuz halime.




December 18, 2012

kudi'yi tanıştırayım

bu yandaki çocuğun adı kudi. sokaklarda doğup kendini annemlerin urla'daki evine attı 2 sene kadar önce. bahçede yaşıyordu, sonra kaçtı, 8 ay sonra geri geldi. geçtiğimiz pazar günü de hayatında ilk defa arabaya binip ankara'ya geldi.

yumuşak yanakları, puanlı ayakları, pofuduk bi kuyruğu var. altın gibi de bi kalbi. herkesle iyi anlaşır, sessiz ve iyi huylu bi köpektir. pek öyle evin içinde yaşama tecrübesi olmadığı halde hiç çiş-kaka kazası olmadı. günde 2-3 kere dışarı çıkarıyoruz, dışarda yapıyor. başka köpeklere merhaba dedi, mahalleyi tanıdı, sağa sola işaretler bıraktı.

geldiğinden beri öksürüp kusuyor, üşüttü herhalde diye giydirdim dün ama gece kötüleşince veterinere götürdük. faranjit olmuş. antibiyotik vurdu veteriner. pek de bi düzelme yok henüz. bütün gece kusmaya devam etmiş, annemle babam uyumamışlar.

tam her şeyi planladık, evde rahat edecek derken bu hastalık çok canımı sıktı. umarım iyileşir bi an önce, bayağı endişeleniyorum.

December 14, 2012

saykodelik manikür

düzenli olarak perşembeleri buluştuğum bi arkadaşım var, kitap değiş-tokuşu da yapıyoruz arada ama dün "sana kitap getirdim" dediğinde açıkçası bunu beklemiyordum. bu kitabı okumuş, kendine teşhisler koymuş, üstü fosforlu kalemle çizilmiş yerler var resmen kitabın içinde. bi arkadaş olarak vazifemi yerine getirip inceleyeceğim bu alzheimer konusunu.

günün devamında özgür ruhlu kuaför emre efendi'nin peşine düştük, aydınlıkevler'de bi kuaförde çalıştığını tespit ettik. frau s. von alzheimer saçlarını kestirdi, ben boyattım. halkın nabzını tuttum, toplum henüz saçlarımı platine boyatmama hazır değilmiş, böyle ortak bi kanı oluştu. emre efendi mesela, annemin gazabından korkuyormuş, bu yüzden asla beni sarışın yapamazmış. annem bizzat sarışın olmakla beraber benim bu tür çabalarımdan nefret eder. gene kızılımsı kestane çıktım berberden.

akabinde tunalı'ya koşarak manikürcüye yetiştik. böyle yerlere girdiğimde hiçbi şeye "hayır" diyemiyorum. bi de sanırım saç boyasına maruz kalmaktan kafam iyiydi, zira manikür yapan kız ve arkadaşımın sinirlerini bozdum.   kız ojeyi sürdükten sonra şöyle bi diyalog yaşandı:

kız: papatya yapayım mı, güzel olur?
ben: papatya ne yahu?
kız: bak çok güzel olacak.
ben: tamam.
(kısa bi sessizlik)
kız: sol elin hangisi?
(kısa bi sessizlik)
ben: (sol elimi kaldırarak) bu!

bu konuşmada bi tuhaflık olduğunu bile farketmedim, bi baktım arkadaşım gözleri alabildiğine açık bize bakıyor uzaktan. sonra uyandım, sol elin solluğu benim tayin edeceğim bi durum değil tabi. bu yaşımda bile aniden sorulunca neresi sol, neresi sağ bilemiyorum. manikür yapan kızla da ruh eşiymişiz, daha da fena oldu her şey ahahhahaha!

sonra kendimi bi muayene masasına yatmış kaş şeklimin tartışılmasını dinlerken buldum. kontür falan dediler, onun kalıcı kaş dövmesi olduğunu farkettim nasıl olduysa. usulca kalktım, arkadaşımı aldım, gene alabildiğine açık gözlerle bekliyordu "naaapıyosun içerde sen?!" diye. ben solaryuma falan girmeye ikna edilmeden çıktık dükkandan çok şükür.

uzun bi süre berbere, maniküre falan gideceğimi zannetmiyorum.

December 11, 2012

şaayır'ın çayırları

bikaç gün kaldı hobbit'in sinemalara gelmesine, acaba bi yerlerden hobbit ayağı bulabilir miyim? kulak da olur.
kayınval'daaanımla beraber gidiyoruz, kendisi çok ağır yüzüklerin efendisi hayranı çünkü. hobbit'i okuduğunu ama pek sevmediğini söyledi. bunu duymamış gibi yaptım, peter jackson yüzümü kara çıkarmasa da filmi sevse bari.
şöyle hisler içindeyim:

bunlar ölmüyor hiç

geçen bahardan sakladığım sümbül soğanlarını çıkardım dolaptan. büyümeye başlamışlar bile. ben ne kadar başarısızsam soğanlar da o kadar dirayetli çok şükür!



December 10, 2012

ayçiçeklerinin sahibi

nihayet van gogh alive'a gidebildim. çok da plansız programsız oldu. barbar kocamın yengesiyle stor perde bakarken kendimi bi anda cermodern'de buldum.

"eee barkovizyon gösterisiymiş bu!" diye tepkiler geldi küçük grubumuzdan, ben memnun oldum gittiğime. yıldızlı gece tablosu bilhassa pek hoş oldu, gerçekten kendimi o gecenin içinde hissettim. üstümüzden kargalar uçtu, yıllar geçti falan.

biraz kartpostal, magnet falan aldık. kocam the barbarian kalemkutusu aldı bana, üstünde van gogh'un yatakodası var. bi de "theo'ya mektuplar"ı aldık. biraz melankolik, biraz da çocuklar gibi şen çıktım sergiden.

bi hayli kalabalıktı, çok hoşuma gitti yerlerde oturanlar, koşturan çocuklar, facebook fotoğrafı çeken ergenler. o cumartesi akşamüstünü oraya gömen herkesi çok sevdim. bi van gogh evresi geçiriyorum bi süredir, adamı ve resimlerini iyice anlamam için 30 yaşımı geçmem gerekiyormuş galiba. yoksa "bi insanın sağlıklı olması için bahçede çalışması ve çiçeklerin büyüdüğünü görmesi lazım" lafını alıp da böylesine kalbime sokamazdım.

şimdi gidiyorum, yılbaşı kartlarını yazmaya başlayayım yavaş yavaş. hava kapalı, ara ara yağmur yağıyor, güzel bi hafta olur umarım hepimiz için.

December 7, 2012

balerin ayağı

pek öyle "balerin olayım" gibi çocukluk hayallerim olmadı, en çok yaklaştığım nokta herhalde "dansöz olucam" diye tutturduğum ilkokul öncesi dönemdi. hala da çok ilgilenirim dansözlerle, tanyeli'yi çok beğenirim mesela, yenilerden pek kimseyi gözüm tutmadı.

balerinlere geri dönecek olursak, henry leutwyler geçen kışı new york şehir balesi'nde bi hayalet gibi dolaşıp fotoğraf çekerek geçirmiş. çektiği fotoğraflardan bi kitap, bi de sergi çıkmış. "bi yanda bütün küçük kızların hayali, diğer yanda gerçeklik var, çok sıkı çalışma ve paralanmış ayaklar" gibi laflar etmiş fotoğrafçı. güzel fotoğraflar için şuraya bakabilirsiniz. (view slideshow'a tıklayınca geliyor kızlar döne döne.)



koko leblebi yer bazen

bugün jardzy, annesi, çağatay bey ve hanımıyla buluştuk. bi dahaki sefere daha uzun otururuz umarım, tanıştığımıza çok sevindim ben. 
bi kaç yere uğrayıp eve geldim, çorum'dan gelen leblebileri yiyiyorum ve duramıyorum, bi paketin yarısına geldim! o arada koko çok ağlayınca 2 tane de ona verdim, bi yandan da çağatay bey'le jardzy görsün diye video çektim. ilk defa video koyuyorum buraya, bakalım olacak mı?



December 6, 2012

bi şey soracağım

önce şu geçen yazdan kalma, tombul arılı posta kutusu fotoğrafını ekleyeyim. sonra da derdimi anlatayım.

dün postaneye gittiğimde çalışanların yine değişmiş olduğunu gördüm, çok bozuldum. tam alışmışlardı bana, güle oynaya anlaşıyorduk ki yok oldular bi anda.

çok meşguldü dün postane, yeni gelen çalışanlar da pek neşeli değildi. amerika'ya kartpostalların 2.15 tl'ye gittiğini söylediler. ben aylardır 2 liralık pulla yolluyordum? bunu da söyledim, "çalışanlar yanlış almıştır, maaşlarından kesilmiştir." diye bi de üzdüler beni. umarım öyle bi şey olmamıştır.

amerika'ya kaça yolluyorsunuz zarfsız, açık kartpostalı? merak ettim.

bu arada geçenlerde tohum isteyen hong kong'lu bi postcrossing üyesine turp ve domates tohumları yollamıştım, varmış eline. kesin yolda imha ederler diye düşünüyordum, zarfı sallayınca fışır fışır ses geliyordu çünkü ahhahahah! umarım güzel güzel büyür turplar ve domatesler, kız da "seni arkadaş yapabilir miyim?" diye mesaj yollamış. "of korz" diye cevap yazacağım birazdan.




December 4, 2012

slash geliyormuş vuhuu!

ergenliğimin önemli bi kısmını guns'n roses hayranı olarak geçirdim, slash'e çok hastaydım. şimdi daha tımbır tımbır şeyler dinliyorum ama insan unutamıyor. yıllar geçti aradan, slash yanına myles kennedy'i aldı, çalıp söylüyorlar beraber, bu konuyla ilgili hislerimi nerdeyse 2 sene önce yazmışım.

2 şubat'ta istanbul'da olacaklarmış. biletler şurda. bu akşam alıyoruz biz karı-koca 2 bilet. şu dakika itibariyle de ben diyete giriyorum. içine girmem gereken dar pantolonlar falan var. şimdi bu yanal birikmelerimle gidip orda zıp zıp zıplayamam, kendime de geçkin rakçı dedirtmem. o yüzden gelsin bi dilim kepek ekmekleri, gitsin yağsız salatalar. vesileyle çanta askısı olarak kullandığım kondüsyon bisikletini de kullanıma sokarım belki. ay çok heyecanlandım ben bu konser haberine!

paradise city, sweet child o'mine, slash'in son albümünden back from cali, starlight falan, hepsini avaz avaz söylerim. çok büyük ihtimalle de grip olur dönerim. ama olsun. bi tane de video koyayım bari. bu videoyu da bundan 18 sene önce her şeyden habersiz kordon'da oturan kendime yolluyorum. slash özentisi kareli gömleğim, dizleri patlak kot pantolonumla falan, ne salaktım kimbilir ahhahahha!


light in the dark

nikaha 3 saat kala kardeşimin çiçeği, damadın pantolonu yoktu mesela ama nikah şarkılarını seçmişlerdi. evde bi dinleyip "aa evet ne güzel" dedim ama o esas an geldiğinde beni pek fena yaptı bu şarkı. aşağıya koyacağım.

şarkıyı söyleyen ryan spendlove, yanda fotoğrafını görmektesiniz, damadın arkadaşı, kendi şarkılarını yazıp söylüyor, iki adet albümü var. ayrıca iyi bi insan olduğunu düşünüyorum, bi huzurevinin duvarlarına resim yapıyormuş bugünlerde. geçen gün facebook'una şunları yazdı:

"bugün trende otururken şunu farkettim, herkes telefonlarıyla uğraşıyordu, insan ırkı olarak sosyal becerilerimizi hızla kaybediyoruz. açıkçası ben bunu çok üzücü bi kayıp olarak görüyorum. hani trende, otobüste falan giderken adamın biri gelip sanki sizi tanıyormuş gibi sohbet etmeye çalışır ya.. İŞTE O BENİM! herkesin arkadaş olmasını isteyen, sıradan bi toplu taşıma seyahatinin bile orda bulunduğuza değecek hale gelebileceğini, her günün arkadaş edinmek için bir fırsat olduğunu ve hepimizin öyle ya da böyle ortak bir bağı ya da ilgi alanı olduğunu düşünen adam benim. insanlık adına diyorum ki "iphone'larınızı s. edin, haydi konuşalım!".

arkadaşlık konusunda ciddi şüphelerim var, mistır spendlove kadar geniş gönüllü değilim, keşke olsaydım. harika biri de değilim, keşke olsaydım. bu yazı, 600. blog yazım ve dün gece 100 kişiye ulaştı blogumu takip edenlerin sayısı. bu 600 adet yazı sayesinde sesimi duyan o 100 kişi arasından bazılarınıza teşekkür etmek istedim : kartpostallar için, mektuplar ve emailler için. berbat botanik saptamalarımı hiç üşenmeden her seferinde düzelttiğiniz için! pirinçler, cevizler, kitaplar, magnetler ve daha neler neler için. buraya gelip yazdıklarımı okuduğunuz, bi ses çıkarıp beni yalnız bırakmadığınız için, biraz yazmasam nerde olduğumu merak ettiğiniz için. çok ağlak bi yazı oldu bu ama idare edin, varlığınız benim için çok şey ifade ediyor.

o yüzden bu şarkı burdan çıkıp bikaç sokak aşağıya, sonra istanbul'a, izmir'e, antalya'ya, çorum'a, cezayir'e falan gidiyor.


December 3, 2012

yılbaşı kartı yolluyoruz!

yılbaşı kartı yollayalım birbirimize ve tanımadığımız başkalarına diye merakla bekliyordum, banu ilan etti geçen gün, bu sefer o organize ediyormuş. şurdan duyuruyu okuyabilirsiniz, 7 aralık'a kadar posta adresinizi banu'nun emailine (birazsoylebirazboyle@gmail.com) göndermeniz gerekiyor, ben yazdırdım hemen kendimi. geçen bayram çok güzel kartlar gelmişti, hele taa bodrum'dan gelen karta iliştirilmiş begonvilleri hala unutamıyorum, çok duygulanmıştım.

bu etkinliği düşünüp son ingiltere'ye gidişimde bi kutu kart almıştım, çok hazırlıklıyım anlayacağınız.


December 1, 2012

boş vakitler için

güzel bi tumblr buldum, size de göstereyim dedim. neden bu alttaki 3 fotoğrafı seçtim, bilmiyorum. küp gibi oturan tavuğa çok güldüm, kedinin gıcıklığı hoşuma gitti, dövmeleri de beğendim. güzel fotoğraflar var, güzel evler, kırlar, hayvanlar. belki bakarsınız, şurda.