February 28, 2012

çünkü pul kolleksiyonu hiç tarz değil

içinizden biri 2 gündür oscarları yazıyor (ozan, yazar burda sana sesleniyor). (p.s. ay ozan değilmiş, o paul auster yazmış, iyice aklımı kaybettim.) sonuçları öğrenmek için daha 9 saatim var, 2 gündür gazete okumuyorum, televizyon seyretmiyorum, radyo dinlemiyorum. fokyu cnbc-e, senin yüzünden hayatım kaydı. demek ki yıllardır sabahlayıp töreni seyretmemin bi sebebi varmış, çekilecek eziyet değil çünkü bu.

ozan'ın yazdıklarına bakmamayı başarıp buraya kadar geldim, çünkü gene bi dergi okuyup sinirlendim. dergi bu sefer all decor, feryal gülman'ın evini yazmışlar. feryal gülman'ı genelde sosyete haberlerinden hatırlıyorum, mimarmış ve antikalarla dolu bi evi varmış, yeni öğrendim. azıcık karıştırınca, kürk giyme hakkı konusunda da bi aktivist olduğunu öğrenmiş bulunuyorum.
yandaki fotoğrafı da telefonumla çektim, neme lazım, çok gugıllayamıyorum, moda blogu çıkar karşıma, oscar yazmıştır falan diye. (burda queen'den i'm going slightly mad giriyor. i think i'm a banana tree.)
herneyse.

evi gerçekten müze gibi, mobilyalar, tablolar. ve bu yazıyı evinde bi osman hamdi bey olmasını kıskandığım için yazmıyorum! ama gene de güzel şeylerin herkesin görebilmesi için müzelerde olması gerektiğini savunuyorum, ev-içi kolleksiyonları beni çok üzüyor.

bu seferki derdim de şu: "evin duvarını süsleyen ve arkeolojik kazılardan çıkarılmış eserler". tombak mombak, osmanlı dönemi eserleri kanunlara göre alınır satılır, yasaldır yani. ama toprak altından çıkma selçuklu eserleri konusunda derin şüphelerim var.

1, selçuklu'dan kalma kap-kacaklar antika değil tarihi eserdir. 2, arkeolojik kazılardan çıkan tek bi çöp dahi müzeler dışında bi yere gidemez. herrrr şey tutanaklarla, defalarca kontrol edilerek falan müzeye teslim edilir. arkeolojik kazılardan çıktığı iddia edilen bi eşyanın süper zengin birinin evine nasıl gittiği beni bugün delirtti.

kolleksiyonerlikle ilgili kanunlar gevşedikçe gevşedi son yıllarda, artık kimse nerden bulduğunuzu bile sormuyor. kayıt ettirmeniz yetiyor. arada bi müzeden gelip bakıyorlar eserlerin durumuna. feryal gülman'ın durumunda "emaann bunlar da dededen kalma, nerden geldiklerini bilmiyoruz, yüz yıldır bizdeler, zaten çok benzersiz parçalar da değiller" diye kolleksiyon dahiline alınmış olabilir. olabilir. olabilir.

ha eğer kendisi ya da kocasının kolleksiyonerlik ruhsatı yoksa, bayağı bayağı evinde kayıtsız tarihi eser barındırıyor feryal hanım ve bunu 5 liralık bi dergiden dünyaya ilan etmiş bulunuyor. hayırlı günler diliyorum.



February 27, 2012

şalanj beybi

oturup oscar törenini seyredemedim, yıllar sonra ilk defa. erken kalkmam gerekti bugün, mecburen yattım makul bi saatte. bugünkü şalanjj çok büyük, bütün günü kompüter başında geçirip oscar sonuçlarını öğrenmeden eve dönmem lazım ki akşam tekrarını seyredeyim. sadece okulun web sayfasını açar ve kimseyle konuşmazsam olur bence. 


February 26, 2012

phulka

dışarı çıkıp simit mimit almaya çok üşendim, bi ara bookmark'lamıştım, phulka yapmaya kalkıştım.

2 bardak una 1 çay kaşığı tuz karıştırıyorsunuz, 1 bardak ılık suyu yavaş yavaş ekleyip yumuşak bi hamur yapıyorsunuz. hamuru yarım saat dinlendirdikten sonra küçük toplar koparıp merdaneyle açıyorsunuz. açtığınız hamurları önce sıcak tavada biraz pişiriyorsunuz, sonra da doğrudan ateşin üstüne koyup balon gibi şişmelerini sağlıyorsunuz. video koyacağım aşağıya, orda tarif farklı, bi de yağ gibi bi şey sürüyorlar üzerine, oralara takılmayıp nasıl pişirildiğini görebilin diye.

hintlilerle pakistanlıların arasına girmek istemem ama sanırım phulka ve çapati aşağı yukarı aynı şeyler. oraların mutfağında bin çeşit ekmek var, saatlerce tarif okudum bloglardan. aslında dünyanın bu tarafları ekmek bakımından inanılmaz zengin, hititler'de bile tabletlere yazılmış 200 farklı ekmek tarifi olduğunu hatırlatmayı unutmayarak sosyal vazifemi yerine getireyim.

yalnız fırın ve tava rezil oldu, açık havada sacda falan phulka yapmayı hayal ettim. sonra conan'la dağ başındaki hayali evimize ocakbaşı inşa etmeye karar verdik.



selebriti gossip oh yeah

SAG ödüllerinin fotoğraflarına denk geldim. ancelina çok zayıfmış, damarları pörtlemiş falan diye haberler okurken şu fotoğrafı görüp, kimle konuştuğunu merak ettim, böyle mimikli jestli.


tilda swinton'mış. yıllaaar önce brad pitt henüz jeniffer aniston'la evliyken falan, kardeşimle "cenifır'ı bıraksa, ancelina'yla çıksa" diye selebriti gossip kozmosuna katkımızı yapmıştık. onu tutturduk, şimdi de bunu usulca yazıyorum bi kenara, eğer bired'i bırakacaksa ancelina, tilda'yla çıksın, ben çok yakıştırdım, bi elektrik var bence. hoşlantı var mı bilmiyorum ama bi çay içebilirler. (gündüz televizyonu seyretmeyen arkadaşlarımdan özür diliyorum.)


metro turizm

metro turizm türkiye'nin en çok kaza yapan otobüs şirketidir. bi ara açıklanmıştı, keşke bulabilsem de kaynak göstersem. ama siz beni dinleyin, istatistiksel olarak osman turizm'le bile evinize sağlimen ulaşma ihtimaliniz daha yüksek.

ben ulusoy otobüsünde genç bi kızın orta yaşlı bi kadına uçan tekme atıp otobüsten aşağı yuvarladığını da gördüm, varan'da önümde oturan kadının kafası kucağımda, saçları ağzımda seyahat ettiğim de oldu. ama metro bambaşka, haberlerde ne zaman devrilmiş otobüs görsem "kesin metro" diyorum, kocam the barbarian çok etkileniyor bilmemden.

metro turizm'in sahibi önce kokain mokain diye düştü gazetelere, şimdi de organize suç örgütü kurmaktan göz altına alınmış. bunları bilmeye hakkımız var, ayrıca kaza yaptıklarında firma adı kapatılmasın, onu da bilmeye hakkımız olmalı.

web sayfalarında sloganları "yolculuğunuzun başladığı yer burası", nerde biteceğinin hiç garantisi yok.

February 24, 2012

fayton mantı

annem bu sefer bi cuma gününü seçti maceralara atılmak için. sıhhıye tarafına gitmemek için direndiysem de bi işe yaramadı, "çok güzel köfte yiycez bak" deyince susup peşine takıldım.
fayton mantı, strazburg caddesi'nde, sanırım 4 numara. bulvardan strazburg'a dönünce hemen sağ tarafta görürsünüz. annem gazetede okumuş, hemen bulduk, zor bi yerde değil. etli sarma, yoğurtlu köfte ve ev baklavası söyleyip paylaştık. porsiyonlar iriceydi.




çok lezzetliydi her şey. ben fotoğrafını çekene kadar salatadan geriye bu kaldı, baklavayı çekmeyi de ben unuttum. annem baklavayı beğendi, ben cevizli baklavayı adam yerine koyabilen biri değilim. annem "ayh o zaman baklava değil de başka bi tatlıymış gibi ye." diye susturdu beni.
2 tane gencecik garson vardı, pek kibardı onlar da. netice itibarıyla, saydığım tabaklar ve bi diyet kolaya 30 lira gibi bi hesap ödedik. yuvarlanarak kalktık. kalkarken annem "laik bi yer burası." dedi.
gazetede yazanın aksine cumartesileri açık fayton mantı, fekat akşamüstü 18:30'da servisleri kapanıyormuş, aklınızda olsun.

yolda birbirimizi yiyerek kuru incir aldık, ayakkabısı vurmaya başladı, zorla taksiye bindirdim, bim market'in önünde indik, behzat ç.ciler çekim yapıyordu, bi süre onlara baktıktan sonra evlere dağıldık. annem en son "gerçekten de çok zayıflamış bu çocuk." dedi.

February 20, 2012

her şey çok BÜYÜK

başka yerlerde görüp özendim, ben de yapmak istedim "bunları bunları aldım" post'u. koko ne kadar müsaade ederse o kadar oldu.

eski deri pantelonumu verba volant'la gecenin bi vakti istiklal'de bi yerden almıştık. pantolon düşük belli, ben de yanları olan bi insan olduğumdan kullanımı dertli oldu. aşağı düşüyordu hep ve kemer yeri yoktu. neticede belinde bi yerden patladı zaten. geçen akşam h&m'de kocam the barbarian 10 metre uzağımdan "BULDUUUUUMM AMA EN BÜYÜĞÜ BUUUU, DAHA BÜYÜĞÜ YOOOOK, OLUR MU BU SANAA, BÜYÜK BUUUU!!!!" diye seslenince hem pantolonu kaçırmamak hem de etrafımdaki 34 beden hipster kızlara daha fazla rezil olmamak için elinden kaptığım gibi aldım. büyük diye bahsi geçen pantolon da 42 beden, ne günlere kaldık yarabbi.


deri deyip duruyorum, pantolonlar tabi ki deri değil bu arada. evet, devam edelim o zaman. çorap almaya lc waikiki'ye gidiyorum, o alışveriler bazen çığrından çıkıyor. bu elbisenin de 25 lira olduğunu görünce aldım, şal desenini çok severim. ayrıca bu da ÇOK BÜYÜKTÜ, hatta DEVASAYDI.


bunu tabi ki sokakta 50 yaşlarında bi teyzenin üstünde göreceğim, kasaya yürürken 3 kadın ayrı ayrı durdurup baktı zaten elbiseye. bunu bilerek aldım. çünkü KOCAMANDI.

geçen hafta bi de bot aldım internetten, çok beğendim. bu da benetton, seri sonu falan herhalde. skinny pantelonlarla güzel oldu. gerçi yeşil pantelonla giyince biraz pastoral bi hava veriyor, her an zenginden alıp fakire verecekmiş gibi oluyorum ama neyse artık ve tabi ki bunlar da BÜYÜK, hem de ÇOK BÜYÜK. 42 beden olduğum yetmiyormuş gibi ayaklarım da 40 numara. moda polisi kapıma dayanmadan gidiyorum, zaten terastan koko kakası toplamam lazım. karlar eridi, gerçekler ortaya çıktı.



February 17, 2012

evde fauna

verba volant şu bilekliği görünce aklına ben gelmişim. çok beğendim hemen. alayım diye bakındım ama kalmamış, takip edeyim bu dükkanı, belki yaparlar gene.
filler çok asil duyguların hayvanları, ben küçücük bi tanesiyle nerdeyse 4 senedir yapışık yaşıyorum. zorundayım, çünkü çıkarırsam kafama yıldırım düşecek diye tahmin ediyorum.
geçen yaz kazıda kaybettim, bi gün boyunca insanlar kafaları yerde dolaştılar benim yüzümden. tavuklar gibi filimi (benim fil) aradık. en sonunda bulduk, koluma sicimle bağladılar. kangren olurum sıkmayın dedim, yok yok iyi böyle, kangren ol ama bi daha düşürme bunu dediler. o gün filsizken kafama 2 kere çadır direği düştü, risk almak isteyen biri değilim.

bu aşağıdaki kendisi, atık bu kadar yıl sonra yanına başka şeyler takarsam bozulmaz diye düşündüm.


bu da gene verba'dan yılbaşı fili, şöminenin üzerine yerleştirdim, orda yaşıyor, mumu var sırtında. çok uslu.


bi de bu ikisi var evde, birini kardeşim Z. louvre'dan getirdi, öbürünü ben british museum'dan aldım. nil nehri hippoları. hipopotamlar da çok asil duyguların hayvanları, yalnız tersleri pis olur, asabiler biraz. bi belgeselde timsahın ağzından geyik kurtardığını gördüm, o günden beri derin hisler besliyorum hipopotamlara karşı. resmen timsahın kafasına kafasına vurup geyiği tükürtmüştü, onların da kalpleri var.




bi fincan kaktüs

bu kaktüsü böyle olduğu gibi almıştık kardeşimle geçen bahar.


sonra tuhaf bi şekilde çiçek açtı.


bi de yavru verdi.


deniz'e vermek üzere ekmiştim yavruyu. kendine gelsin diye bekledik bi süre, gelmiştir herhalde artık. bu terastan o terasa taşınır yakında.



mavi

maviler, beyazlar. devamı şurda.




February 16, 2012

ahk-toong!

hiç bi zaman çok white stripes'çı, jack white'çı olmadım ama bu ne biçim bi cover, allahım sen aklıma mukayyet ol! iyi ki depresyonda değilim, kendini keser insan.
akabinde albümün peşine düştüm, herkesler achtung baby'nin çıkışının 20. senesi münasebetiyle albümden birer şarkı cover'lamış. nine inch nails var, damien rice var, garbage var, bi süre de bunu dinlerim artık.

ver elini urfa

email atıp haber vermişler, pegasus urfa'ya uçmaya başlamış. 60 lira çok mu ucuz anlamadım aslında ama gene de sevindim.
urfa'nın havaalanı da çok komiktir, alabildiğine uzanan bi düzlüğün ortasına yerleştirilmiş bi tepsi gibi. uçak bi anda konuverir tepsiye, inersiniz, yürüyerek binaya girersiniz. mevsimlerden yazsa 3500 derecelik fırın etkisi çarpar yüzünüze. ben saçlarımın kavrulduğunu düşünmüştüm, kirpiklerim yanmış gibi gelmişti ilk seferinde!
2 nisan'da başlıyormuş seferler, artık bu sefer işim gücüm olmadan sadece gezmeye gitmek istiyorum.
aslında bi road trip hayal ediyoruz, dura kalka, geze geze gidelim diye. taşıyamam diye alamadığım çok şey var oralardan ki kucağında dev bi yeşil küple uçağa binmiş insanım. aynı yolculukta bi de üzerlik vardı elimde, onu da camın kenarına astıydım. iğrenç bi uçak yolcusuyum ben, şu anda farkettim.

gençlik zor zanaat

"...teoman'ın ilk albümü en az bilinen albümüdür...underrated'tir. pek duyulmamıştır. ama eskimeyecektir." yazmış biri ekşisözlük'e. bu "20li yaşımdayım her boku ben biliyorum" halleri çok hoşuma gidiyor. canım benim, sen o zaman doğmamıştın diye albümü kimsenin bilmediğini düşünüyorsun, ben ergendim o zamanlar, bozdum ben o kaseti dinleye dinleye. kral tv'de saat başı teoman vardı. bak kral tv diyorum, okul kantini falan diyorum.

o aralar bi ameliyat geçirmiştim, küp gibi evde oturuyordum, "kimin kimin bu sessiz eller, mor halkalı yaralı gözler, kıyılarıma vuran sen misin"i benim şarkım ilan etmiştim. bikaç sene önce indirdim de o albümü, hala ezbere biliyorum bütün şarkıları. demek istediğim, hepimiz biliyoruz o şarkıları, hepimiz farkettik teoman'ı, hem de çıkar çıkmaz. o kaset çok sattı yavrucuğum. albümü bi sindirdikten sonra bütün şarkıların bi yerlerden tanıdık geldiğini bile farkettik hatta ahahahhaha!

dinleyelim bari. kendi ergenliğime armağan ediyorum müsaadenizle.

February 15, 2012

çok güzel giyilir

hermés 2012 bahar kolleksiyonundan ayakkabıları çok beğendim. parlak sarısı bile var.




February 13, 2012

best of you

adele ve foo fighters grammy'leri silip süpürmüş. giyinip fırlamam lazım evden zira gene kayıt günleri başladı okulda. en sevdiğim foo fighters şarkısını iliştirip çıkayım, hava da güneşli tuhaf bi şekilde. fakat kafamda bugün ne giysem şarkısına yazdığım sözler dönüyor, onu n'aapıcaz bilmiyorum; dersler seçilsiiiin, approvelar alınsıııın, geç kalmadaaan, kayıtlar başlaağğğsın (burası ekolu).
neyse.

"were you born to resist
or be abused
i swear i'll never give in
i refuse"

February 12, 2012

if performıns holl

ankara'da gece hayatı böyle bi şey, sonra ben yazınca inanmıyorsunuz. gerçekten her ay aynı sırayla bunlar oluyor.
bilhassa bülent ortaçgil'in bi ankara konserinde gürültücü kalabalığa "susmazsanız giderim, hayatınızda kaç kere bülent ortaçgil dinleyebileceksiniz ha??" diye haykırıp atar gider yaptığını ve nerdeyse 5 yıldır falan her ay memır gibi gelip aynı yerde sahne aldığını düşünecek olursanız çok saykodelik aslında herşey.
velhasıl, çok dertleniyorsanız "hayatımda kaç kere bülent ortaçgil dinleme şansına erişebilirim yarabbi" diye, 3 haftada 1 kere diyerek cevabb veriyorum ve gidiyorum zira başım ağrıyor çok fena.


February 11, 2012

zuzu!

cumartesi olması vesilesiyle şarap yaptım, şöyle ateşin karşısında oturayım diye düşünüyorum. zira ne ara oldu bilmiyorum ama para basmışım, katedralde işler yolunda, lahanam var, soğanım var. böyle yani.


February 10, 2012

February 9, 2012

swedish meatball

true blood'ın yeni sezonu yaza kadar çıkmayacak, o arada vakit geçirtecek eric northman kaynağı buldum. ikea köftesi kadar isveçli alexander skarsgard fotoğrafları için şuraya bakabilirsiniz.




February 8, 2012

güzel pabuç

tamamını görmeyi bi türlü başaramasam da bu ayakkabıyı çok beğendim. markasını da bulmuştum ama hatırlamıyorum ve çok üşeniyorum şu anda. nine west aynısını yapsın, gidip alalım. kopirayt konusundaki hislerim böyle.


sığ sinema izleyicisinin oscarlarla imtihanı

oscar ödül törenini seyretmek için sabahlayacağım gün gelene kadar bari en iyi film adaylarını seyretmiş olalım diye kolları sıvadım.

the descendants kendi halinde bi indie film havalarındaydı ve fena değildi, george clooney ne zaman fena oynadı ki zaten? filmin bendeki etkisi hawaii'yi gugıllayıp hava sıcaklığı ortalamalarına bakmak şeklinde tezahür etti. evler çok pahalıymış.


midnight in paris'i de sıkılmadan seyrettik. rachel mcadams dünyanın en korkunç kadın tiplerinden birini canlandırıyordu, bi arkadaşımın nişanlısı olsa arkasından sosyopat derdim. oh ohh paris manzaraları, tabi ki marion cotillard falan derken film bitince görmemiz gereken herşeyi gördüğümüzü düşündüm. keşke bari moulin rouge olmasaydı, keşke artık moulin rouge'da bi kenarda resim yapan lautrec'i rahat bıraksalar. belki de ben yaşlıyım, zelda'yı görünce arkasından scott'ın da geleceğini tahmin ediyorum. nalet biri olduğum için oscar alsın istemem bu film.


the tree of life benim sanatsal nezaket sınırlarımı zorladı, dinozor da çıkınca kapattık. masumiyetin kaybı, inanç arayışı bunlar tabi önemli sorular ama ne brad pitt ne de sean penn yetmedi, benim için gereğinden fazla havalarda uçuşuyordu herşey. kozmos falan. yönetmeni zamanında M.I.T.'de felsefe hocalığı yapmış, heidegger diyorum ve usulca kapatıyorum bu konuyu.


bu ahval ve şerait içinde moneyball'u çok beğendim. beysboldan hiç anlamasam da çok sürükleyici bi filmdi. brad pitt'in thelma ve louise'deki minnacık rolünü ve levi's erkeği hallerini hatırlayan biri olarak hala çok acayip geliyor bu hale gelmiş olması, takdir ediyorum, gerçekten şahaneydi moneyball'da da. "oyun"unun nasıl değişebileceği hakkında hiç sağı solu sarkmayan bi film, beysbol bilmeye de gerek yok. imdb'de aldığı 7.8'i fazla fazla hakediyor. gerçek bi hikayeden uyarlandığını da ekleyeyim bitsin, allahım ne kadar çok beysbol dedim.


the help 60'lardaki afrikalı-amerikalı hareketleri üzerine, extremely loud&incredibly close'da da bi 11 eylül meselesi var anladığım kadarıyla. sırada bu ikisi var seyredilecek. iki konunun da bi miktar cılkı çıktığı için sonlara kaldılar, hele 11 eylül'lü olanda tom hanks'in oynadığını görünce iyice geriye attım. tom hanks'ten hoşlanmıyorum, hep çok doğru roller, hep çok aile filmleri, çok temiz.

hugo'yu keşke sinemada seyretseydik diye düşünüyorum, trailer'ında dobermanla koşturan sasha baron cohen'i görmek yetmişti zira merak etmeme. war horse'u ise seyretmeyeceğim, atlı filmleri sevmiyorum, spielberg'in epik savaş filmlerinden de gına geldi. o at allah bilir ölüyordur filmin sonunda, hem ağlarım hem kendimden tiksinirim, hiç gerek yok.

gelelim en beğendiğim ve oscar alırsa "holley bee!" diyeceğim filme. the artist'i sıfır beklentiyle seyrettim, hatta fransız filmi olması dolayısıyla hafif bi gerginlikle başladım seyretmeye. ama o kadar beğendim ki nasıl anlatacağımı bilmiyorum. gerçekten filmdi, gerçek film! her tarafına serpiştirilmiş o küçük detaylara bayıldım, nefis kareler vardı, başroller inanılmazdı, son zamanların en güzel filmiydi. sessiz film olduğunu farketmedim bile. çok şık, çok insancıl, hele bi de sinema müessesesine düşkün olanlar için bilhassa kalbe dokunan bi film the artist. oscar gecesi babam çekmiş gibi tezahürat yapacağım. jean dujardin en iyi aktör oscarını da alnı açık bi şekilde hakediyor, bakalım göreceğiz.

February 6, 2012

d&r'dan kitap alamamanın dayanılmaz hafifliği

evde okuyacak bi şey kalmayınca kalkıp d&r'a gittik dün. giyindim falan ben, bi süredir pek evden çıkmıyorum, heyecanlandım.

yeni çıkanlara baktım, kitap katına çıktım, oraya da baktım. hiçbişey bulamadım. sonra da sinir bastı, hangi aklı başında kitapçıda "aksiyon/romantik" diye kategori olur yahu? ya da "edebiyat/şiir" nasıl bi kategori? "kitap" yazsınlar rafların üzerine bence, bitsin bu acı. polisiyeye, romana, ne bileyim biyografiye falan ne oldu?

sarışın vampir diye bi kitap gördüm, iyice sinirlerim bozuldu, çıktık dükkandan.

eve gelince ideefixe'e girip sipariş verdik bi miktar. gezip dolaşarak, elleyerek kitap almak daha güzel tabi ama hanım sultanların, ergen vampirlerin arasında yolumu bulamadım.

February 4, 2012

das dobi ayısı

bu da dobi. şimdi evde başka bi dobi olduğu için otomatikman dobi the 1st oldu. doğduğumda teyzem getirmiş, bu durum ayıyı hem alman hem de benle yaşıt yapıyor. çok badire atlattı, sağında solunda dikilmiş patlaklar var.

çok eskilere gidince gözümün önüne kulaklarından çamaşır ipine mandallanmış bi hali geliyor. çok kusardım ben küçükken, acaba öyle bi kaza mıydı?

aldım getirdim eve, koyacak yerimiz yok. bi de tabi "koko the dobi" tehlikesi var her daim. şimdilik yüksek bi yere oturttum, bi çözüm düşünüyorum. istiyorum ki hep görebileyim ama koko yetişemesin.

dobi dobi über alles, yangında ilk kurtarılacak şeyimsin bunca senedir.

güzel bi yaz günü

10 temmuz 2006'ymış aşağıdaki fotoğraflar çekildiğinde, urfa'da çalışıyordum. bi akşam annem arayıp "kardeşin belediyenin önünde bekliyor, git al." dedi. kardeşim 18 yaşındaydı ve hayatında ilk defa ankara'dan öteye gelmişti, üstelik bunu bana sürpriz olarak yapmıştı. aşçımız the incredible N. ile topuklarımız kıçımıza vurarak koştuk belediyenin önüne, o önde ben arkada. koşarken bi yandan da "abi allah bilir ne giyip geldi, kesin şort var, kesin askılı bluz var." diye ağlıyordum ahahhahhaha! ablalığımı mümkün olan en fazla dramayla icra ederim.

neyse kardeşim edebiyle giyinip gelmiş, topladık ordan, eve attık. bi hafta boyunca ben çalışırken onlar the incredible N. ile çeyiz falan baktılar, dükkan gezdiler. kardeşim dönerken bütün düğün geleneklerine hakimdi, ne takılır, ne takılmaz, ne yaparsan skandal olur.

arada gezdik de. oralarda hayatım N.'nin peşine takılarak geçtiği için, genelde o nereyi uygun gördüyse oraya gittik. bi gün de bizi birecik barajı'nın kenarındaki bi arkadaşının evine götürdü, daha önce bahsetmiştim. j.'nin yer sofrasını görünce aklıma geldi, benzer bi fotoğrafım olduğu. bu da benim et yemeyen halim. o zamanlarki boyfrendim aklını kaçırmıştı görünce, "o ayaklarının yanındaki pideden de yedin mi??" diye. yedim tabi. dürüm yaptım hatta. ilerleyen saatlerde plastik kovadan tuzlu kuru balık da yedik, ikramı geri çeviremem, çok ayıp.


burda da baraj gölünü görüyorsunuz. kenarda edepli kostümüyle kardeşim Z. ve termos çantasıyla the incredible N. durmakta. yemeğe davetliydik gerçi ama termosta gene vardı bi takım börekler, haşlak patatesler, domatesler. ne güzel bi gündü.



February 3, 2012

scream without raising your voice

yıllaaaar önce, hayatımda ilk defa güneydoğu'ya giderken yanıma tek bi kaset almıştım, rattle&hum. bi ay boyunca döne döne dinlemiştim, hiç sıkılmadan. artık tahammül edemiyorum u2'ya ama eski güzel günlerin hatrına ve barda pubda with or without you çalarken hala "my hands are tied" hareketi yapan soulmate'lerime hediye olsun diye koyuyorum aşağıya.

sweet the sin
bitter the taste in my mouth,
i see seven towers
but i only see one way out.
you got to cry without weeping,
talk without speaking,
scream without raising your voice.
you know i took the poison
from the poison stream,
then i floated out of here
singing..

rid of me

pj harvey'nin bazen eve koşup battaniyenin altına saklandığından nerdeyse emin olsam da hayatımda gördüğüm en badass madafaka sahne performansı bu, mezardan çıkar gene de o adamın hayatını karartır. üstelik kılı kıpırdamadan yapar bunu.

topukluların üzerinde cılızcacık pj harvey, koca sahnede sadece bi gitarla, bütün bi kadın nüfusunun intikamı alınmamış aşk acılarının hesabını tek başına kapatıyor.

i'll tie your legs
keep you against my chest
no you're not rid of me


February 2, 2012

o ev, the ev

eğer person of interest'in son bölümündeki eve bayıldıysanız, dizi seyrederken evlerin içlerine, insanların komodinlerine, mutfak dolaplarına falan bakan biriyseniz eğer, bu yazı belki ilginizi çeker.

o ev, new york'un soho'sunda bi loft, 1800lerin ikinci yarısında inşa edilmiş. eskiden metroya elektrik sağlayan küçük bi fabrikaymış, elden geçirip konut haline getirmişler, 8 yıl sürmüş bu tadilat. şu andaki sahibi marcus nispel, kendisini texas chainsaw massacre, friday the 13th, conan the barbarian gibi filmleri yeniden çeken adam olarak hatırlayabilirsiniz. biz aramızda "pis alman bok" olarak anıyoruz, zira filmler ne kadar kötüyse ev o kadar güzel. person of interest'te görünce "o ev, aman allahım o evvv!!" diye heyecanlandık. biraz karıştırınca öğrendim ki sahibi evde oturmuyormuş, parayı bastırana kiralıyormuş, 100 000 dolara bi ay, 50 000 dolara bi haftasonu kiralamak mümkünmüş. beyonce'nin halo videosu mesela, burda çekilmiş.

232 metrekareye oturan bina 5 katlı, katlardan birinde yüzme havuzu var, tavan yüksekliği yer yer 7 metreye ulaşıyor. yetmezmiş gibi bi de terası var, oysa ben sırf o yarım daire pencere için neler vermezdim! daha çok fotoğraf şurda.










February 1, 2012

tayt? no tayt.

the darkness yeni video paylaşmış, albüm de yoldaymış. en son seslerini duyalı 7 sene olmuş, ben hep çok sevinirim the darkness ortalığa çıktıkça. glam roksa glam rok, daha naapsınlar. tayt da var.

tayt vardı yani eskiden, hem de tülümlü tayt.


şimdi tayt yok, bıyık var. bi de çok dövme birikmiş o arada anlaşılan. her türlü kabulüm, ben sahne personası seven biriyim. en aşaaaağıya da videoyu çakıp gidiyorum, sıcak su torbasız zor bi gece beni bekler.