May 31, 2012

ben tanığım

önemli işimi yaptım, eve geldim. geçen sene bu zamanlarda gözümüzün önünde eski kocası tarafından yerlerde sürüklenip tekmelenen bi kızın tanığıydım. hayatımda ilk defa mahkemede tanıklık yaptım, gergin bi deneyimdi.

adını yazmayacağım kızın, ama böyle sükunet, sakinlik ve inner peace manasında bi adı var, durumla o kadar tezat ki. o gün feci dayak yedi sokakta, gidip müdahale edemedik, ederim sanıyor insan ama dizlerimin bağı çözüldü, kıpırdayamadım. polisi aradık, onlar gelene kadar olan oldu zaten. "erkek şahıs", böyle dediler adam için mahkemede, işini bitirip önümüzden geçti gitti, elindeki torbayı sallaya sallaya, aheste aheste. o gidince, biz de kızı sığındığı dükkanın önünde bulduk, beraber karakola gittik, o ordan hastaneye gitti, biz de bütün bunlara şahit olan 9 yaşındaki oğluna arkadaşlık ettik, teyzesi gelip alana kadar.

bugün duruşma saatini beklerken elele tutuştuk bi ara, önce o girdi, sonra beni aldılar. gördüklerimi anlattım ve çıktım, arkama baktığımda yaprak gibi titriyordu.

bu erkek şahısın ankara'da dişçilik yaptığını ve geçenlerde yeni yapılan dişlerini beğenmeyen bi kadın müşterisini de evire çevire dövdüğünü yazmam gerekiyor. nereye diş yaptırmaya gittiğinize dikkat ediniz. çok isterdim adını açık açık yazmayı, "gitmeyin, tanıdıklarınızı göndermeyin" diye ama bilmiyorum. adamın kimliğini benden "erkek şahıs" diyerek gizleyen mahkeme, benim adımı, soyadımı, açık adresimi mahkeme salonunda yüksek sesle telaffuz etmekten çekinmedi. "doğrudur" dedim, "orda oturuyorum".

son olarak da şunu yazmam gerekiyor, gözünüzün önüne nasıl biri geliyor bilmiyorum ama o gün yerlerde tekmelenen, bugün de mahkemede kireç gibi suratıyla ifade veren kız odtü mezunu, doktorası falan var. aklınızda olsun.

May 30, 2012

iyi kalpli kudi, satanik bilezik. falan.

biz gene urla'daydık haftasonu, gene yağmurlar seller falan, tek başıma bi kilo şambali yedim galiba. bu sefer koko'yu götürmedik, dolayısıyla annemin köpeğini doyasıya mıncırma fırsatımız oldu.

eski sokak-yeni ev köpeği, iyi kalpli ve ürkek kudi aşağıda.


içli içli bakar kudi. püsküüt verirsiniz, yemez, zor günler için bahçeye gömer. tenis topu aldım oynayalım diye, onu da gömmeye kalktı. kışa hayırlısıyla ankara'ya geliyor, çok şımartacağız herhalde.

urla'da her ayın son pazar günü antika pazarı kuruluyor, fotoğraf çekemedim ama bi adet bilezik aldım. param yoktu, annemi rehin bırakıp eve koştum. conan uyuyordu, kaldırdım, elinden paraları pençe atarak aldım. koşa koşa geri döndüm, aklım çıktı başkası alır diye. öyle bi tutkuyla istedim bileziği yani. conan bu halimi garip, dolayısıyla bileziği de satanik ve masonik buldu, "sana başka şeyler yapmanı da söylüyor mu bileziğin, mesela gece kalkıp evi kundaklamak gibi ahahhahhaha" diye eğlendi. şu da bilezik, iki koç başı var kenarlarında. sanırım hiç çıkarmayacağım.


döndük ankara'ya, önemli bi işim vardı, yarına ertelendi, bi hallolsun onu da yazacağım. şu anda en önemli işim sanırım bu masayı toplamak, neden bi türlü toplamıyorum anlamıyorum. annemden bi adet de tablo kaptık bu sefer, conan onu da usulca masama iliştirmiş, kıpırdayacak yer kalmadı.

fotoğrafta saklı oyuncak ayıyı görebiliyor musunuz?




May 26, 2012

fotoğrafçılığa giriş 101: tüylü hayvan arkadaşlar

çok beğendim şu aşağıdaki ilk fotoğrafı, meğer steve mccurry'ninmiş. kaynağı bulmak için ordan oraya atladım, yarım saattir fotoğraflarına bakıyorum adamın. gene çok kıskandım.

version italiano: ince bilekli erkek olmak, çorapsız makosen, yakasız gömlek, sabah gazetesi, tüylü kompenyınla beraber fotoğrafçıyı hiç takmamak.


version a la turko: köz mısır, kibarca havaya kalkan parmaklar, tüylü kompenyınla beraber objektife oynamak, yandan yandan bakmak, kibarca mısır dişlemek, kader-kısmet.

May 25, 2012

çiçekli iğneler

daha önce yazmıştım yelena'nımın illüstrasyonlarını, o arada naçizane 4 minik iğne siparişi vermiştim, bugün geldi. içinden bi de sokaklı-kızlı kartpostal çıktı, arkasına yazmış el yazısıyla falan. ne güzel!


çantamla yandan vururum

kırmızı başlıklı kız'ı dinlerken görünce aklıma geldi, sade'yi pek beğenirim. çok güzel bi kadın. bu aşağıdaki videosunda da bana hep bi marquez karakteriymiş gibi gelir. bu "i've already paid for all my future sins" hissini anladığımı düşünüyorum. ama hayatın bi noktasında hesap kapanıyor, alacak verecek kalmıyor, buna da çok inanıyorum.
ki ben, mutsuz olmaya meyilli biriyim, ruhum çabuk çöker, saçlarım kafama yapışır falan ama uzun sürmez deprazyonlarım. j. güzel bi yazı yazdı bugün, kendi üzüntü yumaklarım içinde yuvarlanmaktan zaman zaman hoşlansam da mutsuz insan çekilir şey değil, katılıyorum.
sade gibi topukluların üzerinde koşup gelirse dert dinlerim. küçük bi listem var, onların da dinlerim derdini. ama kronik şikayetler tansiyonumu düşürüyor, çantamla kafalarına vurup kaçmak istiyorum.

hello satan, hello lucifer!

40. okuyucum lousphere oldu. bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum, bi yerlerden de tanıdık geldi ama çıkaramıyorum!
sevgili satanik sarı kafa, öncelikle burdan bi şarkı hediye edeyim, o arada da düşüneyim bu anlamlı buluşmayı taçlandıracak ne alabilirim sana diye.

you'll remember me
for the rest of your life
it's the first day
of the rest of your life
don't fuck it up.

koko'yu bazen kakalar kovalar

koko ve kakasından kurtulamadığı dehşet anlarını daha dün konuşup gülmüştük. bi süredir bu aşağıdaki gibi masanın altındaydı, arı falan görmüştür diye kaale almadım, sonra kakayı farkettim! elimin etrafında ıslak mendil katmanları oluşturup müdahale ettim duruma. şimdi içli içli uyuyor, bi büyük travmayı daha böylece atlatmış olduk. 
müstakbel 40. okuyucuya not: her zaman kakalardan bahsetmiyorum.


40?


40. takipçiyi merakla bekliyorum. bu blogun dahil olduğu "ne verirsen onu alırsın şu hayatta vuhhuuuuu!" felsefesi dahilinde küçük bi hediyem olacak.
sevgili 40, gelince haber ver! ben zaten takipçinin arada ses çıkaranını severim.

gezildi, tozuldu

jardzy ile buluştuk dün. hatta tostumuzu yerken sarı kafalı solmeytim de gaipten çıkıp beliriverdi, bi çay içip gitti.

gün içinde girip çıktığımız birbirinden acayip dükkanlardan biri de yandaki "saççı" dükkanıydı, j. burdan gümüş renkli jöle aldı. eğer olur da bi gün takma kirpiklerimizi yapıştırmak için yardım istersek arayalım diye kartını da verdi bize dükkan sahibesi. j. de "bak ne güzel mint yeşili peruk, sen seversin, bi taksana ehihih" diye eğlendi o arada.
takmadım peruğu.

akabinde kendimizi bi batıl itikat rüzgarına bıraktık. bana sorsanız "hintçi" dükkanı diyeceğim yerler meğer bi yandan da feng-şui'ciymiş. bi tanesinde nerdeyse hayat hikayelerimizi anlattık karşılıklı.
j., dükkanın bereket köşesini tespit eder, ben her şeyi ellerken dışardan bi ses geldi; "çocuğa alfabenin başlarından bi harfle başlayan isim koyun, sonlardan olmaz!" diye. kardeşim z.'yi düşündüm.

tokacılara falan da girip çıktık, ve bahsettiğim bütün bu dükkanlardan sahiplerinin iyi niyet temennileriyle ayrıldık, hayatımda bu kadar pozitif bi şekilde dükkan gezmedim ben. yani tokacı adam neden herşeyin gönlümüzce olmasını diledi arkamızdan, hala anlayabilmiş değilim. sanırım ankara'nın zaman-mekan örgüsündeki spritüel bi deliğin içine düştük dün. loto gene çıkmadı bana yalnız, bunu da belirtmek isterim.

bunlar da benim feng-şui şeylerim, bunları conan'ın ofisine yerleştirmem gerekiyor ki frodo'nun mordor yolculuğu kadar zorlu olacağını tahmin ediyorum. çan falan neyse de bu kurbağa gerçekten conanlığın temel ilkelerine ters.


benim için gün, bi miktar bomonti birası ve üstüne çay içip j. ve BK ile kedilerden köpeklerden bahsederek nihayete erdi. j. için en uygun ev hayvanının bi siyam kedisi olduğuna karar verdik, kendilerini köpek zanneden çok zeki kedilerdir siyamlar. tek bi kişiye yapışırlar ve çok konuşurlar. bu aşağıdaki de benim siyam kedim koko, hayatımın en güzel 2 yılıydı, 2 hafta durmaksızın, bikaç ay da aralıklı olarak ağladım arkasından.

hemen arkasında en sevdiği oyuncağı şapkalı fili görmektesiniz. ve evet köpeğimiz koko'nun adı siyam kedim koko'dan geliyor, ben de böyle sentimental çöp yığını biriyim.



May 24, 2012

bob

bob dylan'ın doğum günüymüş, kardeşim pek sever neden bilmiyorum. 71'ine girmiş bugün, babamdan 4 yaş büyük olması şu anda dehşete düşürdü beni, rakınrol insanı dinç tutuyor demek ki. gerçi babam da kendi çapında (geniş bi çaptan bahsediyorum burada) fena değildir.

çok dinlemem bob dylan ama bu love sick çok güzel, dinleyip kendinizi kesersiniz, bütün yağmur sizin tepenize yağar falan, öyle güzel.

sometimes the silence can be like thunder
sometimes i wanna take to the road and plunder
could you ever be true
i think of you
and i wonder

i'm sick of love, i wish i'd never met you
i'm sick of love, i'm trying to forget you

just don't know what to do
i'd give anything to
just to be with you


May 23, 2012

little shop of horrors

tokacı deli zafer bey'den haberiniz var mı? kuğulu pasajı'nın alt katında bi dükkandır. sahibi kadar acayip dükkanda bilumum ıvır zıvır, arkeolojik katmanlar halinde varlığını sürdürür. araştırmacı olmak gerekiyor, tabi bi de cesur, zira tokacı zafer bey'in sabrını zorlamak ve dahi bazen zorlamamak, fırça yemenizle netice bulabiliyor. fiyatlar 3-4 lira civarında seyrediyor. dün azarlıyordu herkesi "burdan 3 liraya almıyorsunuz, aynı şeylere mango'da 40 lira veriyorsunuz!" diye.
sarı saçlarından kendisi suçlu olan soulmate'imle fena ganimet kaldırmadık, bayağı kazdık ama dükkanı diplere doğru. benimkiler şöyle aşağıdaki gibi. o 80ler havasındaki siyah küpeler, çok büyük olasılıkla zaten 80lerde alınıp dükkanın bi kara delik etrafında dönen yörüngesine dahil oldu. sarı kafa ise gidip gidip "bu yüzük 4 yıldır burda duruyor di mi?" dediği yüzüğü aldı, "sen de hep aynı şeyi soruyorsun!" diye fırçayı da yedi.

velhasıl, enter at your own risk diyorum, derinlere bakınız ve korkmayınız!


May 22, 2012

my prison kiss, my dying wish

dry the river nihayet bi video çekmiş bu şarkıya, seyretmelere doyamadım.

ouvvv!

sırf arkadaşımın arkadaşı diye elalemin iç organlarına da maruz kaldım ya, yemin ederim kapatacağım ben bu facebook'u. bu kızı yakalarından tutup sarsmak istiyorum, bi de şunu sormak: NEDENNN? NEDENNN?

May 21, 2012

hiç komik değil bu

ne zamandır bu kadar çirkin bi kitap ismiyle karşılaşmamıştım. bu kadar narin ve hoş bi kadının kendi kitabına bu adı vermiş olabileceğine inanmak istemiyorum. 
neden diyet kitabı alırken aklıma tecavüz gelsin?
neden bütün bunlardan zevk almak zorunda olayım?




yapabildiğim bazı şeyler

en mütevazi, mazbut ve iyi huylu gömleğimin düğmelerini değiştirdim. normel beyaz düğmelerdi, böyle sarı daha güzel oldu.


bu ekmek topanlarını bu akşam yaptım, taze kekik var içlerinde. çok da zor bi şey değilmiş yoğurup ekmek yapmak, çok seviniyorum buna.


kaktüs ektim. uzun olan geçen kış güneş yanığı olanlardan bi tanesi, öbür ikisini yeni aldım. umarım ölmezler, çok bozuluyorum çünkü.


teras bahçesi

hepinizin çılgınlar gibi merak ettiğini biliyorum, o yüzden hemen yazıyorum.

şuursuzca domates tohumu ekmiştim, çıkmış bi kısmı! saatlerce domates forumlarını okudum, sonuç olarak:
1. çok sık ekmişim tohumları, n'oolacak bilmiyorum.
2. bunlar biraz daha dirilince şaşırtmam gerekiyormuş. (aklımızı kaçırdık ne bu "şaşırtmak" diye, meğer alıp başka yere ekmek anlamına geliyormuş. oysa kocam the barbarian bi süredir hortumu gösterip gösterip son anda sulamayarak kandırıyordu domatesleri.)
3. sonra da döndertmek, cortlatmak, gaydırıgubbak da gerekecekmiş.
4. bi noktada domates hasadı olacak mı, derin şüpheler içindeyim.


diktiğim petunyalar da canlanmış. onlar da büyüyüp saksıdan aşağı sarkmaya başlarsa çok memnun olacağım. bakıyorum herkesinkiler öyle.


çamları gübrelemiştik, yeni yapraklar çıkıyor, en çok buna sevinmiş olabilirim.


taze soğanları yemeye başladık. bi tanesi erkek soğanmış, tohuma kaçtı ben ne olduğunu anlayana kadar. bi saksı da güdük kaldı.


yemin ederim taş çağı'nda yaşamış akrabalarımıza çok saygı duydum, "nasıl başladı bu tarım allahım, nasıl başardılar" diye düşünüp dertlendim durup dururken.
eveth.

pazartesi rakunu

loto çıkmadı. pazartesi günü de iki katı hayalkırıklığı oluyor bu durumda. neyse, gene devretmiş, hayal kurmaya devam edebilirim.
masamı toplamaya niyetliyim bugün, açık bi zihin derli toplu masada bulunur diye düşündüm. onun dışında, şu saate kadar rakun gibi oturdum. rakun nasıl oturur sorunsalına jardzy'nin katkılarıyla açıklık getirdik.


giderken radyo eksen'de şu çalıyordu, yıllar önceki konserde çok içten eşlik etmiştim "no one cares when you're down in the gutter, got no friends got no lover"diye.

May 19, 2012

bana 6 rakam söyleyin!

hayattan tek beklentim şudur. hep şurda oturmak. o cesaret damarlarımdaki asil kanda mevcut mu bilmiyorum ama sayısal loto bu hafta da devirli, bunu biliyorum.

sexy and he probably doesn't know it

gene tombalak bi ergen, gene cover'lanmış bi şarkı, gene çok kıskanmak ben. yavrucuğum o ne biçim ses?! sanki yıllarını puslu bi new orleans barında şarkı söyleyerek geçirmiş. allahım neden bana azıcık da olsa müzik kabiliyeti vermedin, neden?

genşşşler!

yıllaaaar önce 19 mayıs törenlerine katılmışlığım var. ilk gösteri bizimkiydi, kurtuluş savaşı'nı canlandırmıştık. uzaktan nasıl göründüğünü asla bilemedim, yüzlerce çocukla aynı anda ekin biçer gibi elini kolunu sallarken algılayamıyorsun tablonun bütünü. hala da yapabilirim bu arada, müziği de ağzımla ekleyerek. örrrtmenler güzel oldu demişti.
benim esas derdim tören bittikten sonra başladı. izmir'in en saçma yerindeki stadyumdan karşıyaka'daki evime tek başıma dönmek zorunda kalmıştım. üzerimde aşağı yukarı bu fotoğraftaki kızlarınki gibi bi kostümle. ama bunun daha da yanar dönerlisini düşünmeniz lazım, turuncu kilim desenli cepken falan. ayağımda pisipisiler. çünkü ANNEM beni almaya gelmemişti. hala da emin değilim, stadyuma geldi de beni unutup gösterileri sonuna kadar mı izledi yoksa tamamen mi unutuldum.


dışarı çıkıp terasa bayrak astım şimdi, küçük ama önemli şeyler bunlar. yazları beraber çalıştığım gevur arkadaşlarıma dolmadesin aslında dolma olduğunu anlatmaktan fırsat bulduğum zamanlarda bu ülkenin bağımsızlığı için savaşmak zorunda kaldığını anlatmayı da severim. allahım böyle böyle yaşlanıp tuhaf biri olacağım ben herhalde.

bu vesileyle kurtuluş savaşı madalyasına hak kazandığı halde gidip almaya üşenen dedemin ve madalyalı ya da madalyasız, tüm o kuşağın önünde saygıyla eğilip 19 mayıs gençlik ve spor bayramınızı kutluyorum.

May 18, 2012

aysays beybi

hazır karton demişken, suck uk ara ara girip baktığım bi internet dükkanı ama ne yalan söyleyeyim paund üzerinden hesap yap, kargo parası falan, üşendim hep ordan alışveriş yapmaya.
karton radyo yapmışlar, kenarına ipod/iphone da iliştirebiliyorsunuz, çok hoşuma gitti.


bi de şunları beğendim; üstüne yazı yazılabilen ve hatta postaya verilebilen kağıt ayı ve şantajlı kartpostal.



ne zamandır gözüm olan bi buz kalıbı vardı, onu da evonomi'de bulup aldım. evonomi'de bikaç parça suck uk mamülü daha var ve fiyatları daha ucuz. suck uk'ye şurdan, evonomi'ye burdan ulaşabilirsiniz.
bu da müstakbel buzluğum.




her şey karton olsun

ikea bu karton fotoğraf makinelerini türkiye'de de satacak mı acaba?
yanında usb'si falan bile var, bağlayınca atıveriyormuş resimleri kompütere. yani atmıyor olsa bile sırf komik diye alınır.
banana meet-cute'ta gördüm.


yihhu 400. post!

azıcık fotoğraf ekleyeyim. kedi, köpek, petunya; bunlar mühim şeyler hayatta. bi yandan hala urla'dan alınma kanserli şekerleri yiyiyorum. bazıları duş jeli aromalıymış.


May 17, 2012

konversler, supergalar, falan

konverslerimi alalı 2 sene oldu galiba. tepe tepe giydim, daha da giyerim. aslında güzel bi koyu sarı istiyordum, bi türlü bulamadım. ebay'de hafifçe kullanılmış bi çift bulmuştum, onu da "mantar olursun ıyyy" diye aldırmadı ev ahalisi. 


şimdi aklım superga'lara kaydı, tam istediğim rengi de var hem. bunca yıllık konversçiyim, bu saatten sonra superga giyer miyim bilmiyorum. ayaklarım büyük benim, tank gibi mi olur bu superga pabuçları ayağımda? şu saatte işi gücü bıraktım, derin düşünüyorum anlıyor musunuz?


ilk fotoğraftaki kilimi de annemden çalıp eve getirdim. AHAHAHHAHAHA! yavrusuna bi börek yapmayan annenin kilimini çalarlar böyle. (ay haberi var tabi ki, boynumu büküp istedim, annem de al dedi. böyle de sıkıcı biriyim. öf.)

urla

urla'dan bahsedeyim diyorum biraz.
ben 20 yıl önce kandırıldım annem ve babam tarafından, "ay urla çok güzel, balıkçı kasabası, sen seversin" diye. kandırılmam şöyle oldu; ben kendimi bildim bileli yazları bodrum'da geçirdik biz, farilya (şimdi gündoğan diyorlar) diye bi köyde, balıkçı malıkçı denince benim aklıma orası gelmişti. urla'nın da iskelesi var, balıkçılar falan, ama bizimkiler evi içeri diktiler, kasabanın göbeğine.
urla'ya ilk ayağımı bastığım gün travma da bana bastı, kahvenin önünde kocaman bi yaban domuzu yatmakta ve caddeye kanamaktaydı. o gün bugündür de urla'ya aram düzelmedi pek.

bana urla'da fotoğraf çek deyince böyle şeyler çekiyorum.


3 milyor adet mobilet gezer urla'nın sokaklarında, bi ara topluyorlardı ama anlaşılan vazgeçmişler. boktan beton binalar, moloz, urla gerçeği bu.

ama tabi bi de böyle köşeler var, tarihi dokusu sebebiyle sit alanıdır urla. "ama neden betonlar var o zaman?" diyor olabilirsiniz, ben de bilmiyorum.



olayların ennn başında annemle babam eski bi rum evi almaya kalktılar, evin sahibiyle anlaştılar, tapuya gitmek üzere evden çıkarken adam arayıp "ya ben düşündüm, ucuz fiyat verdim size, şu kadar olsun" (fiyatı 2ye katlayan bi rakamdan bahsediyor) dedi. annem sinirinden ağladı, babamın kaşı gözü attı falan, gene de peki dediler fiyata. bikaç hafta sonra gene tapu yolunda ev sahibi "başka isteyenler de var evi, şu rakama anlaşalım" (burda fiyat gene katlanıyor tahmin edersiniz ki) deyince ortalık karıştı, ailece lanetledik adamı. ev çok güzeldi çünkü. tabi ki başka isteyen falan yoktu evi, içi dökülüyordu, restorasyon istiyordu, koruma kuruluyla uğraşmak gerekiyordu her adımda. o ev yıllarca durdu öyle ta ki bikaç sene önce urla müzik akademisi olana kadar, yolunuz düşerse bakın, zafer caddesi üzerinde. annem hala çok üzülür, ara ara gidip içini gezer evin. resimlerini koyayım.



bi de link vereyim, restorasyonuyla ödül aldı çünkü bu ev, şurdan okuyabilirsiniz başından neler geçmiş. bizim maceramız ise sadece temelleri kalmış bi rum evi ve arsasını satın alarak kendi evimizi kendimiz yaparak devam etti. uzun süre direndim gitmemek için, sonunda pes ettim, bilmiyorum belki yaşlandıkça direncim düşmüştür. benim için bi nevi "teslimiyet müzesi"dir yani o ev, kendini bırakıp bikaç hafta kalınca rehabilitasyon gibi bile oluyor. sonra gene yazarım urla ve ev meselelerini.

mıtfak

şöyle bi tezgah-masa hayatı ne kolaylaştırır, çok özeniyorum. bi de bu karatahta boyalarından satın almak mümkün müdür acaba? koko'nun mama köşesini boyamak istiyorum.
bi de,
O KEDİYİ BANA VERİN! verin ühühüüh, evde kedi olmasını özledim. tekir olsa iyi olur ama aslında her renk olur.


allahım duy sesimi

soldaki fuentes, sağdaki marquez. biri meksikalı, öbürü kolombiyalı. fuentes severdim, pazartesi günü hayatını kaybetmiş 83 yaşında. marquez ise hayatımın temel direklerini yerlerine oturttu yazdıklarıyla, ben ergenken. şu anda 84 yaşında. daha yaşasın yarabbim, benim kalbim dayanmaz öyle bi habere, vallahi yıkılırım.


socks of freedom

bi şey bulamadım seyredecek, şu saate kadar braveheart seyrettim. iskoç çayırlarını ve battaniyelerini çok beğensem de hayatta tanıdığım tek iskoç'a alabildiğine gıcığım. mayıs ortasında hala kazı yapıp yapmayacağı belli olmayan stuart efendi, 6 ay önce yollayacağı fotokopileri hala yollamayan, emaillere telefonlara cevap vermediği için yabancılar şubesi'nden tut da bekçisine kadar herkesi başıma saran stuart efendi! artık eteğinle, bagpipe'ınla bile gelsen ben bi yere gelmiyorum. fok dis.

kuruması için çadır ipine astığı çoraplarını teşhir edeyim bari.


May 16, 2012

kedi,ev bitkileri,mutfak

ankara'ya döndüm. izmir ahalisi, bikinilerinizi sakladığınız yerden çıkarabilirsiniz! bu sefer plajlar bana yar olmadı. süvenir dükkanı aradım döne döne, o da hüsranla netice buldu, bilahare yazacağım.

şuursuzca dolanırken şunları buldum etsy'de, böyle sakin, yalnız, çaylı falan ev halleri.
rusya'da doğup amerika'da büyüyen yelena'anımın web sayfası şurda, blogu burda.