November 29, 2012

çarşamba aktivitesi

dün gece can bonomo konserine gittik. neden gittik? taa zonguldak'tan kalkıp buraya müzik dinlemeye, kafasını dağıtmaya gelen bi arkadaşımız var çünkü. ayrıca bi çarşamba gecesi pek de alternatifimiz yoktu.

can bonomo hakkında bildiğim şeyler çok sınırlı. izmirli olduğunu biliyorum, 2 şarkısını duysam tanırım, bi de örövizyona gitti geçen sene.

dün geceki konserden sonra şunlar eklendi bildiklerime; sevimli bi çocukmuş, grubu da sevimli. konserin ortasında şiir okudu, tahmin ettiğim kadar tiksinmedim şiirden. ben pek sevmem böyle teatral şeyleri. "kalbim ege'de kaldı"yı söyledi, bi tek ona eşlik edebildim ki onu da pek bilmiyormuşum. örövizyon şarkısını söylemedi, bunu popüler şeylere meraklı biri olarak üzüntüyle karşıladım ama kendisi için iyi bi şey yaptığını düşünüyorum örövizyonu hayatından çıkararak.

netice itibariyle uygun bi noktada durup 2 bardak votka-tonik içtim, dışarı çıkmak iyi geldi. arada izmir'i düşündüm, büyümek için ne güzel bi yer olduğunu falan. şehir içinde vapura binerek seyahat etmenin ne hoş bi şey olduğunu, hayatın izmir'de biraz daha hafif olduğunu. bilmiyorum belki de benim ruhum daha hafifti o zamanlar. "ignorance is bliss" der ya gavurlar, cehalet saadettir. buraya uygun düşüyor. yaşlanıyor olmaktan ziyadesiyle memnunum aslında, daha keskin kararlar alabiliyorum, hiç karar almamanın huzurunu yaşayabiliyorum. 30'ların ortasına doğru ilerlediğim şu zamanda annemi daha iyi anlıyorum.

anne demişken, bugünün planı dahilinde kayınval'deaanımı anıtkabir'e götüreceğiz, bi diyeceği var sanırım, yoksa kaç yıllık ankaralı neden durduk yerde ata'nın huzuruna çıkmak istesin. ben de o arada bi daha gezmiş olurum.


November 23, 2012

yeni romantik

laura marling 1990 doğumluymuş, ve ona rağmen 22 yaşında. bana 90'lar bundan on sene öncesiymiş gibi geliyor, düzeltemiyorum bunu.

neyse ben televizyonda, later with jools holland'da şarkı söylerken gördüm geçen gece, barbar kocam da havaalanında "ne güzel şarkı bu" diye peşine düşmüş. hayatımıza böyle girdi. albümlerini arıyorum çaresizce.

laura marling'in bi mercury ödülü, bi adet de brit award'ı varmış, mumford&sons'ın marcus mumford'ıyla flört etmişler, şimdi arkadaşlarmış. mumford&sons ile karşılaştırınca bu kızın anlatacağı çok daha fazla şey var.

daha önce türkiye'ye geldi mi bilmiyorum, umarım bi yerlerde yakalarız, çok beğendim. aşağıdaki videoda 17 yaşlarında falanmış. o aralar konser vereceği kulübe almamışlar yaşı tutmadığı için, o da kulübün önünde, sokakta vermiş konserini. şarkıda aşktan, acıdan, ikisinin hep birarada olmasından, kafa karışıklığından, annesine dönüşmekten falan bahsediyor. kendinizi annenize dönüşürken yakaladınız mı hiç? ben yakalıyorum bazen, ne acayip.

November 21, 2012

zebralı havuz

güney afrika'da hayat çok acayip. "azıcık su olsun" diyen arkadaşlarım için fotoğraf ekliyorum, orijinalleri şurda.



fiona'nın köpeği

fiona apple'la ilişkimiz inişli çıkışlı oldu, "çok arızalı kadın" halleri beni bunalttı bazen. ama bu iyi bi şarkıcı, hisli bi insan ve çok da güzel bi kadın olduğu gerçeğini tabi ki değiştirmiyor. bazı yazdığı şarkılar da çok fena yapar beni.

en son kendime bi karışık fiona apple playlist'i yapmıştım, öylece yuvarlanıp gidiyorduk. sonra bugün facebook'ta turnesini iptal ettiğini öğrendim. hayranlarına uzun bi mektup yazmış, köpeği çok hastaymış, ölürken yanında olmak istiyormuş.

internette dalga geçenler de var, üzülüp destek çıkanlar da. ben mektubu çok içten buldum, bi de oturup eliyle yazmış, 4 sayfa. şurdan bakabilirsiniz. köpeği janet bi pitbull, 4 aylıkken boynunda bi ip ve her tarafında ısırık yaralarıyla sokakta bulunmuş, dövüş köpeğiymiş yani. fiona apple o zaman 21 yaşındaymış, "artık bi yetişkindim ve janet benim çocuğum olmuştu" yazmış. aradan geçen 14 yıl boyunca janet bırakın agresifliği, hırlamamış bile, birbirlerine arkadaş olmuşlar, geceleri sarılıp uyumuşlar ve bi süre sonra anne-kız ilişkisi yön değiştirmiş. "kafamı göğsüne gömüp ağlardım, çenesini kafama bastırır, patileriyle boynuma sarılırdı" diye anlatmış fiona apple.

şimdi çok hastaymış, fiona apple'ın da güney amerika turnesine çıkması gerekiyormuş, şunları demiş: "şu anda gelemem, lütfen beni anlayın. evden bi kere daha gidersem öleceğinden ve onu uğurlamak için yanında olamamaktan korkuyorum. aldığımız kararlar bizi biz yapıyor ve ben kariyerini arkadaşlık ve sevginin önüne koyan bi kadın olmayacağım. ben evde kalıp en sevdiğim ve en eski dostuma yemek yapacağım."

benim hoşuma gitti bu mektup. arkadaşı olsaydım, "çok iyi yaptın" derdim. ölümü algılama şeklini de kendime yakın buldum, "janet bi köpek olmaktan çıkacak, onun yerine her şeyin bi parçası olacak; rüzgarın, toprağın, karın ve benim, gittiğim her yerde benimle olacak."

hasta olmadığı halde koko'yla evde oturmayı bi çok şeye tercih ediyorum. fiona apple dinleyelim bari birlikte.
bu en sevdiğim şarkılarından biri, ilk başta bu kızı sevme nedenlerimden biri de bu herhalde, şarkılarında aşk kumsalda birbirine koşan iki kişi değil, her şey yolunda değil. hayat öyle bi şey değil çünkü.

November 20, 2012

uçak konforunda, business class yolcu unutmak

"metro seyahat kapına dayanacak" diyordunuz ama ben az bile yazmışım ki kendi anne-babamı durduramıyorum metro'yla seyahat etmekten. bin kere söyledim, cevapları da şu: "ama bu mevsimde başka firma urla'dan ankara'ya gitmiyor". annem, ruhunu çalacak diye fotoğraf çektirmeyen bi kızılderiliymiş gibi uçağa da binemez.

bu mevsimde urla'dan ya da izmir'den ankara'ya gelmeye kalksaydınız, mesela bugün sabah 11 arabasına binseydiniz, afyon'da 30 dakika mola verecekti. eğer babam gibi biriyseniz 15 dakikada bi şeyler yiyip otobüsü aramaya çıkacaktınız. ve bulamayacaktınız. zaten toplam 3-4 yolcusu olan otobüs, kafasına göre 15 dakika durup, basıp gitmiş çünkü. 70 yaşındaki babamı afyon'da bırakarak. biliyorum bi süre sonra komik olacak bu ama daha o noktaya gelemedim ben, zira babam afyon'da 1buçuk saat falan bekledikten sonra nihayet şu dakikalarda bi diğer metro otobüsüne binmeyi başardı. antalya'dan gürcistan-tiflis'e giden bi otobüse. bavulları ise diğer otobüsün hayvan şöförüyle birlikte ankara yolunda.

hayvan şoförün cep telefonunu bulup arayan babam şu cevabı almış: "geri dönemem abi."

ben bavuldan, babamın kaçırdığı toplantıdan falan geçtim, şunu düşünüyorum, babam aşti'ye inip de bavulunu (inşallah) bulduktan sonra bu adamlara girişir mi? o arada kalp krizi geçirir mi? peki ben hırsımı nasıl alacağım bu otobüs şirketinden?

tiflis otobüsünün ankara'ya varmasını bekliyoruz, gidip aşti'den toplayacağız babamı. bu hikaye burda bitmedi anlayacağınız.


November 19, 2012

yuvarlak şeyler biriktirmek

koko'nun yuvarlak şeyler kolleksiyonunu bulduk geçen akşam yanlışlıkla.

kemirdiği ıvır zıvırları, oyuncaklarını falan bu sepette topluyorduk, sepet biraz organik kaldı koko'nun dev pençeleri altında. gidip kalın plastikten daha büyük bi kutu aldık, eşyaları aktarırken sepetin dibinde bunları bulduk.

herkesin bi ilgi alanı var demek ki.

November 15, 2012

köfteyi kim sevmez

dün bi arkadaşımız geldi istanbul'dan, gece biraz sokaklarda dolandık. dün gece ankara'nın çeşitli barlarında çirkin danseden bi grup gördüyseniz, o bizdik büyük ihtimalle. bunu bi yere bağlayacağım; dansederken barbar kocam alnıma para yapıştırdı, ben düşürmüşüm onu ve farketmemişim. biz çıktıktan sonra arkamızdan koşup parayı getiren kıvırcık saçlı güzel kız, başına harika şeyler gelsin diye dua ediyorum! hepimiz o kadar duygulandık ki tekrar içeri girip kıza ve arkadaşına içki ısmarladık. ben de alnından öptüm. çok haketti çünkü alnından öpülmeyi. burdan iyi karma puanları ve daha başka güzel hisler yolluyorum bi daha.


arif usta yıllardır tunus caddesi'nin aşağı ucunda, if'in orada köfte, sucuk ve kokoreç pişirip ankara'nın çılgın gençliğine yediriyor. geçen yaz kuzenim eren efendi'yle de tanıştılar, arif usta'nın köfte satarak ev geçindirmesi, iki köfte arası tolstoy okuması, bi de evde özürlü bi yetişkin çocuğu olması falan çok fena yapmıştı eren'i. arif usta da oturup bi sigara içmişti bizle. giderken eren kalan sigaralarını tezgaha bıraktı, çat pat bişeyler söyledi, sonra koşup bize yetişti. böyle şeyler yüzünden türkiye'ye geri geleceğini düşünüyorum eren'in, ilk fırsatta hem de.

evet neyse, demem o ki insanlık ölmemiş, ayrıca yolunuz düşerse arif usta'da köfte yiyin, ayranı sallayıp öyle veriyor hem.

November 12, 2012

pelerinim nerde?!

çalışmak yerine yapabileceğimiz bi sürü başka şey şurda, her gün yeni bi tane ekleniyor.

şimdi de buna kalkıştım

yani için için biliyordum bu kartpostal meselesi başka şeylerin de yolunu açacaktı, görmemezlikten geldim.

filateli blogları falan okumaya başladım önce, yurtdışından gelen bazı zarfların pullarını ayırmaya başladım sonra, atmaya kıyamadım. derken postcrossing üzerinden 5 adet dobermanlı pul geldi, hediye olarak. nihayet barbar kocam, babasının kolleksiyonunu teklif etti bana. bu teklifi de "yazık, bi kenarda unutulmuşlar, en azından defterlerini yenileyelim" falan diye düşünerek yan cebime koy usulü kabul ettim. yanda defterleri görüyorsunuz, dün gidip aldık. (bu arada en iyi barbar koca, karısının türlü saçmalıklarını kalpten destekleyen barbar kocadır. gittiği yerlerden kartpostal getiren, benimle oturup toz içinde pul ayıklayan conan'a teşekkürü borç bilirim.)

benim de vardı pul kolleksiyonum, babamla başlamıştık. bi süre uğraştım, sonra paten kaymaya sardım, sonra mikroskop istedim, sonra allah bilir nelere sardım, pul defterim şu anda nerde bilmiyorum.

kayınpedro bey'in pulları öyle süper kıymetli şeyler değil diye tahmin ediyoruz, çoğu arap ülkelerinden. ama çok güzel pullar var, güzel renkler, güzel desenler. bi de ne kadar kişisel bi şey aslında pul koleksiyonu. neyse, ben de onun bıraktığı yerden devam etmeye karar verdim. şimdi bana yeni defterler ve bi pul cımbızı lazım. şöyle bi strateji belirledim kendime; kendimi paralamayacağım ama düzenli olarak uğraşacağım pullarla. azıcık fotoğraf koyayım hemen.









kasvetli kutlama

geçen cuma akşamı çıkıp she past away konserine gittik. aşağıya koyacağım videoyu göz ucuyla seyretmişim bi zaman, onun dışında pek bi fikrim yoktu ve fekat gittiğime memnun oldum, ankara'da böyle atraksiyonlar pek sık olmuyor.


ankara'da bi de mekanlar sürekli el değiştiriyor, sahibi değişince bütün havası, çalan müzik, giden insan kitlesi de değişiyor. bu konser kite'taydı, yeni sahibi bundan sonra böyle konserlerin gerçekleşeceği bi yer olacağını söyledi, sevindik.

she past away de canlı gayet iyiydi. zaten vokalin tok seslisini, basçının uzun boylu, suratsız ve süzüm süzüm süzülenini severim.

November 11, 2012

küçük pazar pikniği


"haa merhaba, ben de sen uyurken yulaflı püsküüt çaldım sehpanın üstünden. bırakmasaydın ortalıkta. sonra ambalajıyla oynadım biraz. ayağıma yapıştı. çok örselendim. uyumuşum."




November 8, 2012

pakistan'ın göbeğinde sex&drugs&rock'n roll

her gün yeni bi atraksiyonla uyanıyorum, dün öksürük başladı, bugün de çılgınca burnum akıyor, hayırlısı olsun diyerek esas konuya geçiyorum.

haberleri okurken pakistan'da yaşayan kalaş (ya da kaleş) kabilesiyle ilgili bi foto-galeri gördüm. çok acayip bi kabile hakikaten, ne fiziksel özellikleri ne de adetleri pakistan'ın geri kalanına hiç benzemiyor. pakistan'a gittiğimde babam anlatıp bi takım kitaplar tutuşturmuştu elime. dışarıya oldukça kapalı bi topluluk, öyle hop diye gidip gezemiyorsunuz. pakistan'ın içinde seyahat başlı başına bi kabus zaten. orda kaldığım bi ay süresince havaya uçmayan yer kalmadı, buna havaalanı dış hatlar girişi de dahil. türkiye'ye döndükten sonra da gezdiğimiz pazar yerinin, kahvaltıya gittiğimiz otelin falan bombalandığını gördüm televizyonda. oralarda çalışan insanlarla fotoğraflarım falan var, pakistan kalbimde bi yaradır.

kalaşlar'a dönecek olursak, bu karmaşık ve tuhaf yapılarıyla her antropologun rüyasıdır herhalde. UNESCO "ciddi bi şekilde tehlikede" olarak değerlendiriyormuş durumlarını; pakistan iç savaş yaşıyor, fakirlik ve sefalet at koşturuyor, bi yandan da tabi radikal islam önüne çıkan her şeyi ezip geçiyor doğası gereği. bunları düşünerek fotoğraflara bakarken galeriye eklenmiş olan metinleri farkedip sinirlendim.

kalaşlar, hakikaten de "büyük iskender'in kayıp kabilesi" olarak anılıyor, renkli gözlü, açık renk saçlı insanlar çünkü. böyle bi başlığa itirazım yok, çünkü ilgi çekici, iskender'in ordusundan kalanların soyundan geliyor olmaları fikri falan. fakat genetik çalışmalar tabi ki yapıldı ve böyle bi bağ bulunamadı, kalaşlar kıta yunanistan'la akraba olmaktan ziyade kendi coğrafyalarında yaşayan gruplarla benzerlik gösteriyor genetik olarak. ki bu çok mantıklı, çünkü gelenekleri de doğunun en eski kültürlerini hatırlatıyor. ama demek ki foto-galeriler hazırlayan bi milliyet gazetesi çalışanından ya da metnin orijinalini yazan her kimse, açıp da iki satır wikipedia falan okumasını beklemeyecekmişiz. galeri boyu her yer büyük iskender. tamam, hadi bu benim hassasiyetim olsun, merak eden azıcık karıştırıp doğrusunu öğrenir.

fakat bu ne?


kalaş kabilesi tabi ki içki, esrar ve cinselliği serbest yaşamıyor. bereketi, baharı kutlayan festivalleri var, orda şarap sunuyorlar. aynen anadolu'nun bi çok eski kültüründe olduğu gibi. çokeşli bi topluluk, bunu da yargılamak bize düşmez. esrar nerden çıktı bilmiyorum. pakistan'ın kuzeyi ve afganistan, anavatanı esrarın bokun püsürün, belki öyle bi bağlantı vardır.

metnin devamı daha da fena, genç oğlanlar istedikleri kadını seçiyormuş, evli kadınlar başka erkeklere kaçıyormuş, seks ayinleri falan. evli kadınlar isterlerse yeni bi koca alabiliyorlar, çokeşlilik böyle işliyor yani kalaşlar'da ve bi adamın 5 kadın almasına alışık kafalar tam tersiyle karşılaşınca hemen bi fantezi dünyası fırlayıvermiş. taliban dokunmuyormuş kalaşlar'a. öyle bi şey mümkün mü? taliban'ın dokunmadığı neresi kaldı, kız çocuklarının kafasına sıkıyorlar.

size doğru dürüst bi kaynak vermek isterdim ama türkçe aratınca hep bu aynı metin çıkıyor maalesef.

gazetede okuduğum en önemsiz haberde bile aklıselim görmek istiyorum, böyle çarpıtılmış, "erkek" kafasıyla sallanmış yazılar okumak istemiyorum. bu saldırgan dil beni sinir ediyor.

November 7, 2012

rakun gibi biriyim

ingiltere'de çektiğim toplam 4 kare fotoğrafı koyayım da nasıl bi insan olduğumu iyice anlayın istedim.

damadın evinin banyosu ve sarı ördekleri.

kardeşimin bi an önce ayrılması gereken evinin sarı kapısı. 2 tane ev arkadaşı var ve 5 gün boyunca evde oldukları halde karşılaşmadım desem? evde kahve yok, et yemek ve sigara içmek yasak, odalarından çıkmadan hamamböceği gibi yaşıyorlar. feng şui'si yok evin, bereketi yok.

full ingiliş kahvaltı. öndeki tabak benim, sosisler falan hep vejeteryan. çok az kaldı, köfteyle sucuğu da hayatımdan çıkarırsam çok mutlu olacağım. geriye kalan hiçbi et mamülünü tüketmiyorum küçüklüğümden beri. ha bi de midye ve kokoreç var, onlara da tuhaftır ankara'da alıştım. bunlarsız yaşayabilirim ve huzur bulurum.

bunlar ne çiçeği? aşağı yukarı her bahçede vardı, çok beğendim. oranın berbat havasında oluyorsa bizim terasta da olur bence bunlar.

eveth. bundan ibaret fotoğraf arşivim. gideyim de limon ve elma sirkesi alayım. 3 tane de kart var atılacak. bi ara da son zamanlarda gelen kartlardan bahsedeyim, çok güzel şeyler var.

kardeşim evlendi benim

ben gerçekten duygulandım, insanın arayıp soranı olması pek hoş bi şey, teşekkür ederim dürtmeleriniz için. iki satır yazayım da normal düzenine girsin buralar.

ben bi çabucak ingiltere'ye gidip geldim, dönerken de grip oldum yollarda, 2 gündür sürünüyorum evde. ama öncelikle bana 3 günde vize veren ingiliz elçiliği'ne, akabinde de bayramdan önceki son iş günü, gece eve dönerken aşağıdan zili çalıp pasaportumu bırakan ups çalışanına çok teşekkür etmem lazım. ups'çi birileri burayı bi gün okursa eğer, gerçekten iyi insanlar çalışıyor ankara'da ana dağıtım merkezinde. "iyilik et iyilik bul" felsefesine inanan biri olarak bi kilo baklavayla evrenin dengesini sağlamaya çalıştım ben gene de.

neyse, ben kalktım gittim, kardeşim evlendi, sertifikalarını aldık, parti yaptık, akabinde döndüm. ailemizin tantanasız ve gelinliksiz evlenme geleneği bozulmamış oldu. ben ne olduğumu anlamadan yüzük tutucusu oldum, tek kare de fotoğraf çekemedim o arada. ama birileri belgesel çekiyordu, çok pirofesyonel videolar var bi takım ruandalı ve endonezyalı kızlarda. içim dışım enternasyonellik oldu.

ve fekat şöyle de bi şey oldu, zamanında gelip buralara laf atması vesilesiyle birbirimizi takip ettiğimiz saçaklı'aanım ile gerçek hayatta tanışmış olduk ve hala inanamıyorum dünyanın bu kadar küçük olmasına, o da yazdı şurda, içkilerimizin fotoğrafı da var. resmen kardeşimin nikahına geldi ve daha da acayibi nikahtaki toplam 4 türk kızın hepsi izmirliydi ahhahahah! bu kızlardan birini ayırmak ve daha sonra bahsetmek istiyorum.

dar vakitte bi miktar kartpostal yazdım, kardeşim bugün postalamıştır. sözde sürpriz yapacaktım size kardeşim evleniyor diye ama kartların varmasına kadar geçecek olan süreyi nasıl dolduracağımı hiç hesaplamadım. o yüzden siz okurken şaşırmış gibi yapabilirsiniz mesela.

tavsiyelerinizi dinledim, zencefilli ballı mallı bitki çayları içiyorum, c vitamini de alacağım söz. gerçekten çok teşekkür ederim, yokluğumu farketmeniz çok hoşuma gitti, kedi olsam sırtüstü yatıp yuvarlanırdım.

insanın kardeşini yabancı memlekette bırakıp gelmesi de hüzünlü bi şey ama böyle mutlu olacakmış, halbuki kalbimin bi köşesi keşke hep yanımda olsa diyor.

böyle yani, bunlar oldu. okuyacak çok şey birikmiş o arada. eve dönmem resmen 20 saat falan sürdü, biraz perişanım ve boğazımda sanki 2 adet ceviz var ama döndüm ben.