April 30, 2013

zaman durur, biz gideriz

ön-siparişle aldığım the veils albümü "time stays, we go" bugün geldi, 11 gün sürmüş elime geçmesi, hiç fena değil valla. albümün resmen piyasaya çıkışı da dündü zaten.

dinlemeye başladım hemen ama tadı en güzel kulaklıkla ve cd kitabını okuya okuya çıkıyor. öncekilere göre daha sakin olmuş bu albüm.

finn andrews'un sesi ilk dinlediğimde çok çarpmıştı beni, sonra her türkiye'ye geldiklerinde dinlemeye gittim. bu müzik işinin böyle yapılması gerektiğini düşünüyorum; albümünü dinlediğin adamı canlı seyrederken "eee ama bu adam evde dinlerken şarkı söyleyebiliyordu?" dememeliyiz mesela. canlı seyretmek için adamın 60 yaşına gelmesini beklememeliyiz. şarkı sözleri şiir olmalı.

gibi geliyor bana.

kendi sözlerinden şarkı yapan müzisyenlerden daha çok hoşlanıyorum. finn andrews'un korkuluğumsu endamına ayrıca hastayım.

bi önceki albümden bi şarkı koyayım, bu yeni albümü biraz hazmedince ş'aaparım artık, zaten eklemiştim 2 şarkı, daha önceki yazılarda bi yerlerde.




köpek için dondurma

önce plastik kaba evde ne varsa biraz doğruyoruz. sucuk olur, ucuz sosis olur, yavrumuzun kendi maması ya da köpek bisküvisi olur, ne seviyorsa. üstüne de su dolduruyoruz. et suyu da olur, içinde sebze haşlanmış su da olur. bunlar hep olabilir.


buzlukta donmaya bırakıyoruz. iyice donduktan sonra kaptan çıkarıp bahçede, balkonda yavrumuza takdim ediyoruz. yavrumuz çok seviniyor, en az yarım saat bununla uğraşıyor. biz de o arada kafamızı dinliyoruz, kahve yapıyoruz, camdan bakıyoruz.


yakıcam ben bütün buraları (yeni şehircilik anlayışı)

sabah 6buçuktan beri devam eden inşaat sesi tahammül sınırlarımı zorlamaya başladı. acımı anlayın diye video çektim. gördüğünüz şey benim çalışma masam, burası evimizin salonu yani.


geçen yaz eski apartmanı yıktılar, bütün yazı toz ve yıkım gürültüsü içinde geçirdik. şimdi de inşaata başladılar. o kadar mutsuzum ki anlatamam. gece bu ses bitiyor, cinnah caddesi üstündeki türkü bar ve farabi'deki 2 adet meyhane başlıyor. sonra niye dağlara kaçmak istiyorum?

daha önce de yazdım, gene yazıyorum, neden mahalleler mahalle kalamıyor da her tarafımız işhanıyla çevriliyor? neden bitmiyor bu inşaat furyası? ben şehir dışındaki maygaad-angora-siti-perıdayss sitelerine taşınmak zorunda mıyım?

bu aşağıdaki 2 sene önce arka sokakta inşaatı biten işhanı, boş duruyor. geçenlerde akıllarına yangın merdiveni eklemek geldi, eklediler. 2 hafta falan da bu sürdü, şahtı şahbaz oldu. terasa çıkıp çektim fotoğrafı, anlayın ne kadar yapışık vaziyetteyiz.


bütün bunlarla sessiz sessiz yaşayıp anca köpek havlayınca birlik olan mahalleliyi de bi kere daha tebrik ediyorum. etrafımızla ilgimiz sıfırın altında, sabah 6buçukta yataktan fırlayalım ama köpekler havlamasın. gece 2de konyalı'dan başkasına bastırmam eşliğinde tavana bakalım ama sakın köpekler havlamasın.

kızılcıklar oldu mu?

yani iyi ki biraz orman, bi miktar kıyıya paralel uzanan dağ gördüm, geçen cumartesiden beri kafamda bu türkü çalıyor.



edirne-keşan türküsüymüş, çorap gönderip ayağına uydu mu diye soran hemşerilerimi sevgiyle bağrıma basarak huzurunuzdan ayrılıyorum.

April 29, 2013

size zongul ve dak getirdim

haftasonu zonguldak'a gittik. arkadaşlarımız taşınalı 5 yıl olmuş, "aaa geliriz, oooo tabi ki, yaaaa bu haftasonu ordayız" diyerek yıllar geçirmeyi başarmışız. nihayet becerdik bu küçük seyahati gerçekleştirmeyi. aşağıdaki fotoğrafı pek kıymetli arkadaşımız mistır daltaban, sabah yürüyüşünde çekmiş, ondan çaldım. bu arada, fotoğrafın sol tarafına doğru tepelerin arasından yükselen duman, termik santral dumanı. 


10 yılı geçti ankara'ya taşınmamın üzerinden, deniz kenarı bi yerde yaşamanın nasıl bi his olduğunu unutmuşum. karadeniz'e kadar da hiç çıkmamıştım, her yer ormanmış hakikaten!

şöyle bi yere kahvaltı etmeye gittik pazar sabahı. gözüm dalmış dereye, ağaçlara. bi süredir alıcı gözle bakıyorum dağlara bayırlara, yemin ederim üçkağıtçı müteahhit oldum, aklım fikrim boş yerlere ev kondurmakta.

bu arada bi de yaz geldi. en sevdiğim mevsimdir fakat şöyle bi şikayetim var, bu kot ceketleri falan ne yapayım ben? kot ceket mevsimi ortadan kayboldu. paltodan tişörte geçemiyorum ben, sinirlerim bozuluyor. biraz önce svetşörtle bakkala gittim, kan ter içinde kaldım. tişörte henüz hazır değilim, çıplak kollarım çok tuhafıma gidiyor.

ay neyse, sonra şikayet ederim bundan, zonguldak meselesini toplayayım. farkettiyseniz termik santrali de sadece gösterdim, hiç uzatmadım. böyle pozitif bi pazartesi geçirmek niyetindeyim.

zonguldak, ankara'dan arabayla 3 saat sürüyor, bi yerden sonra yollar bozuk. arabanız bizimki gibi yere yapışıksa zor anlar sizi bekliyor ama çalışmalar vardı, düzeltiyorlar yolları, her taraf şantiyeydi. şehrin içinde öyle pek bi numara yok, maden şehri zaten, apartmanlar falan var. liman tarafında güzel balık lokantaları var, patates salatası ve pilaki lezzetliydi. şehre çok yakın iki adet plaj tespit ettim, birinin adı ılıksu, diğerini hatırlamıyorum, gerçekten nefis görünüyorlardı. barbar kocamın her su birikintisinin başında "hadi girsene, sen bi girer çıkarsın bence" demesi bi süre sonra herkes tarafından endişeyle karşılandı. olur da benden bi daha haber alamazsanız anlayın ki ben bi yerlerde suya girip çıkamadım. failime de burdan işaret etmiş olayım.

bi daha gittiğimizde köyleri falan da görmek isterim, kartpostal satan bi yer bulmak isterim. yavruağzı renkli güzel bi ereğli çileği varmış, ondan yemek isterim. bi de artık bu yaz denize girmek isterim, en son ne zaman yüzdüm hatırlamıyorum bile.

haydi bakalım, neşeli, verimli, sıkıntısız bi hafta olsun. zaten yaz geldi artık, ne kötü gidebilir ki?

April 25, 2013

uzaklarda bi bekah

bekah, uzun zamandır takip ettiğim amerikalı bi blogger, "a well traveled woman" diye bi adet fotoğraflı tumblr, bi adet de blog yazıyor. tumblr'ında basit ve sakin hayatlar, güzel ev köşeleri, dumanlı dağlar ve elleriyle iş yapanlar falan var. blogu daha kişisel, kendi hayatını anlatıyor.

zamanla farkettim ki tek başına bi anneymiş bekah, 2 güzel oğlu var. bi miktar da köpeği. dikiş dikiyor, hayatını öyle kazanıyor yani. oğlanların babasına kırgın biraz, bazen okurken farkediyorum.

her sabah kalkıp tavuklarına bakıyor, bahçesinden meyve sebze topluyor, odun kırıyor, ekmek yapıyor, çocuklarla yürüyüşe çıkıyor ve kendine sürekli olarak sahip oldukları için şükretmeyi hatırlatıyor. "hayat kusursuz değil ama koşmaya değer bi yarış".

"bakın ne harika bi hayatım var" diye değil de "yataktan çıkamadım sabah, yapacak ne kadar çok iş var" diye yazdığı için okumaktan hoşlanıyorum. ara ara umutsuzluğa kapıldığı için, kendine moral verdiği için, hepimiz gibi.

bazen çocuklarına mektuplar yazıp bırakıyor bloguna. bi tanesini çok sevdim, şöyle diyor:

"umarım ikinizden biri ya da ikiniz de benden dikiş dikmeyi öğrenir. belki büyüyüp terzi ya da tasarımcı olup hep dikmeyi hayal ettiğim kıyafetleri siz dikersiniz. umarım biriniz marangoz olur ve ikiniz de ellerinizle ağır işler yapmaktan hoşlanmayı öğrenirsiniz. dövmeleriniz olsun, motorsiklete binin, adrenalin delisi olun. birbirinizi, hayatı, annenizi ve tanrıyı sanki son fırsatınızmış gibi sevin.
bütün kalbimle..
not: yaşlandığımda, balığa giderken beni de almayı unutmayın. ben her zaman gelmek isterim."

kucağında hep ya bi tavuk, bi çocuk ya da bi köpek olan, elleri çamur içinde bekah'yı tanımasam da seviyorum.






April 20, 2013

antonyo mi amor

antonio banderas'a çok hastaydım küçükken, hala da beğeniyorum. bu da çok güzel bi fotoğrafmış. kaşlarına kurban. şurda buldum.

.
desperado'yu mahallemizin sinemasında seyretmiştim. bu aşağıdaki sahne, şahsi "unutulmayan film sahneleri" listemde ilk 5 arasındadır.

April 18, 2013

kahve'nin yolculuğu (ordaydık, şimdi burdayız)

köpekli hayatın gerçekçi yüzü konulu bi yazıya daha hoşgeldiniz. bildiğiniz üzere sokakta yaralı ve baygın bi köpek bulmuştum, biraz bakıp iyileştirirsem insanların almak için birbirlerini ezeceğinin hayallerini kurmuştum. olmadı tabi.

kahve kaldı bizde. sonra olaylar gelişti, mahalleliden ültimatom aldık. eğer köpeklerimiz susmazsa polis çağıracakları bilgisi kulaktan kulağa, en sonunda da bize ulaştı. neden gelip bizle konuşmuyorlar da 4. elden duyuyoruz bunları, bilmiyorum. neden polis çağırmakla tehdit ediliyoruz da sokakta çevirip rahatsızlıklarını anlatmıyorlar, onu da bilmiyorum. sokağın iki ucundaki türkü barların yaz-kış, haftanın her günü sabah 4'e kadar canlı yayın yapmasından, müşterilerinin arabalarını bahçelerimize park etmesinden, sarhoş kavgalarından rahatsızlık duyulmuyor, 3 ayda bi başlayan işhanı inşaatlarından, sabah 6'da apartman yıkılmasından gocunulmuyor. bizim alt katta, karşı apartmanın zemin katında, üç apartman ilerde terasta olmak üzere bütün gün pencerelerden falan havlayan köpekler olmasına rağmen neden biz mahallenin sabrını taşırdık, o konuda da en ufak bi fikrim yok.

koko zaten havlayan bi köpek değil, kahve de arada sokaktan geçen köpeklere havlıyor. o zaman kahve'yi mangalda pişirip mahalleye dağıtalım, "ŞİMDİ MUTLU MUSUNUZ??!!!" diye bağırıp kaçalım falan diye planlar yaptık. netice itibariyle de nevrotik mahallelinin utangaç aşık gibi mesaj yollamasının ertesi günü bi araba kiraladık. annemi, annemin köpeği kudi'yi, bi miktar eşyalarını ve kahve'yi atıp urla'ya doğru yola çıktık. babam sığmadı arabaya, ona da uçak bileti aldık.

kahve yol boyu korkudan titredi, araba da tuttu tabi ki, vites koluna kustu. çok acıklıydı hali. annem 4 saat falan naylon torba tuttu kafasının altında.


afyon'da durduk, çıkıp biraz ot falan yedi. afyon-izmir arasını da bi eli barbar kocamın dizinde gitti.


urla'da da eşe dosta sorduk, kimse istemedi kahve'yi. halbuki ben 70 metrekare evde baktıysam ormanın içinde oturan, dönümlerce bahçesi olan insanlar seve seve bakar diye düşünmüştüm, çok gerizekalıyım.

neyse yani, tüm bu ahval ve şerait içinde herkesi urla'daki eve atıp döndük. son bıraktığımda kudi'yle depar atıyorlardı bahçede. (yani kahve ve kudi depar atıyordu, annemle babam depar atabilemez.)  annem ve babam her gün arayıp durum raporu veriyorlar. annem bütün çiçeklerinin ezildiğinden şikayet ediyor, babam kahve'nin bizde kalmasına içten içe sevindiğini söyledi.

aslında haklı babam, çünkü biraz travmalı bi köpek kahve. merdivenlerden korkuyor, bayağı yere yapışıp titremeli, altına işemeli korkuyor. insanlara sokuluyor, yanında biri olsun istiyor. çok acıkıp çok susuyor. bu haliyle ne sokakta yaşayabilir ne de köpek tecrübesi, sabrı ya da vakti olmayan birinin evinde barınabilir.

hala ara ara "allahııııım neden biz?" diye soruyor olsam da kahve'yi seviyorum. o da urla'yı ve bahçeyi sevdi. önümüzdeki kış tekrar organize olmamız gerekene kadar ikametgahını urla'ya aldık. köpek dediğin kuş misali.


April 17, 2013

the world is a vampire

bi süredir kuğu gölü balesi'ni dinliyorum yollarda yürürken falan, yaya geçidinden sekerek geçen birini görürseniz eğer, büyük ihtimalle benim o.

bi saattir kendime playlist yapmaya uğraşıyorum, şu aşağıdaki şarkının dünyanın en güzel başlayan şarkılarından olduğunu bi kere daha farkettim. yıl 1995'miş.

April 13, 2013

kartpostallar, panoya asmalık küçük hazineler

güzel kartlar geldi bugün, ilki en süper postcard-pal'im adi'den, pulları o kadar beğendim ki evde gezdirip herkese gösterdim. (thank you so much adi, you're always the best! these stamps are beautiful! so, what you're saying is, they won't let me build a tiny house there in brijuni, am i right? :)


brijuni, hırvatistan'da bi milli parkmış, bi tane de küçük hayvanat bahçesi varmış. yalnız yüzmek yasakmış, adi öyle yazmış. bu aralar gelen kartların hepsinde ortak bi soru var, "bahar nerde?", hala diz boyu kar var diye sızlananlar, yağmur durmadı diye söylenenler, ne olacak hakikaten bu havaların hali?

bunlar da pullar:



bu kart da rusya'dan, ivan shishkin'in "çam ormanında sabah" resmiymiş, hemen başka resimlerine de baktım, çok beğendim.

bu aşağıdaki de ressamın bi portresi, bunu da çok beğendim hemen.


saçaklı'nın organize ettiği ve kendi aramızda panolarımıza asacak bi şeyler yolladığımız etkinliğin ilk zarfları elime ulaştı,onlar da ayrı duygulandırdı beni.

önce hülya'nın zarfı geldi.


hülya blog yazmıyor ama dehşetli bi okuyucuymuş, ben bunu anladım. kendi kendime zarf yollasam herhalde içine bunları koyardım! çok teşekkür ederim, hala şaşkınlık içindeyim, çok beğendim hepsini.

sonra cezayir postası geldi ve süper de hızlı geldi. gene zarf biraz tırtıklanmış sağından solundan ama neyse artık, zorlu bi yolculuk çünkü bu.


koko'lu anahtarlığım var artık! kıyamam ben onu anahtarlık yapmaya, panoma astım, zaten bi tarafa doğru eğilmişti pano, dengeyi sağladı tekrar koko'nun silüeti. sağdaki kartpostal casbah'tan bu arada. o yüzden hemen uygun şarkıyı koyuyorum aşağıya ve gidiyorum.

April 11, 2013

marina ve ulay

performans sanatçısı marina abramoviç'ten daha önce bahsetmiştim. 2010'da modern museum of art'ta "the artist is present" diye bi performans gerçekleştirmişti. toplam 736 saat boyunca marina abramoviç hiç kıpırdamadan ve konuşmadan masada oturmuş, gelen ziyaretçiler de sırayla karşısında oturmuşlar. yoğun hisler, gözyaşları, şüpheyle karşılayanlar, her türlü reaksiyon var ama abramoviç yaşlı bi ağaç gibi karşılarında. bu kadını bu kadar ilgi çekici bulmamın sebebi bu sanırım, hem çok pasif hem de çok etkileyici, performanslar kendisiyle ilgili değil, karşısındakini yansıtıyor.

neyse, geçenlerde kardeşim bu aşağıdaki videoyu gösterdi, bahsettiğim performans sırasında marina'nın eski sevgilisi ulay gelip karşısına oturuveriyor. o anda da performans, izleyiciyi yansıtmaktan çıkıp bi anda tamamen sanatçının kendisiyle ilgili bi şey haline dönüşüyor, haliyle de aradaki bariyer ortadan kalkıyor.

bu arada eski sevgili dediğime bakmayın, çok fırtınalı bi aşkmış 70'lerde. artık hislerinin eskisi gibi olmadığını farkedince çin seddi'nin iki ucundan yürümeye başlamışlar, ortada buluşunca son bi kere sarılıp bi daha birbirlerini hiç görmemişler. aklıma bi aralar flört ettiğim birine çok sinirlenip bardan çıkışım geldi. planım, kendimi bi taksiye atıp havalı bi şekilde ordan uzaklaşmaktı. bindim de taksiye ama o arada bi çöp kamyonu önümüzü kesti. şoför de arka arkaya bi gaza bi frene basarak sıkıştığımız yerden kurtulmaya çalıştı. arka koltukta bu gaz-fren-gaz-fren fırtınası içinde öne arkaya savrulurken kafamı çevirip camdan baktım, flörtüm kaldırımda durmuş bana bakıyordu. bu sahne dakikalarca bu şekilde devam etti, dünyanın en manasız dakikalarıydı onlar. neyse zaten bahsi geçen flört de gözden düşmüş doğu avrupalı bi artistik buz patencisine benziyordu.

ikisi de buz patencisine hiç benzemeyen ve eminim ki bindikleri taksiler anlamlı bi şekilde gecenin karanlığına karışan marina ve ulay'ın yıllar sonraki karşılaşması göreceğiniz şekilde olmuş. ağladım biraz ben seyrederken. ulay'ın o yumuşak ve bin tane şey anlatan yüzü, marina'nın bi anda dağılıvermesi, o masanın üzerinden birbirine uzanan eller falan beni çok fena yaptı.

April 10, 2013

yalınayak dansetmek

bi şarkıyı cover'layıp esas sahibini ağlatmış olsaydım, bi de kalkıp ayakta alkışlamış olsaydı, herhalde ego patlamasından kendime gelemezdim aylarca. bu kızlar sakin görünüyor allahtan.

April 9, 2013

aylavyu finn

en sevdiğim grup the veils'in yeni albümü çıktı çıkacak, ön sipariş verdim, heyecanla bekliyorum. bi yandan da facebook üzerinden konser tarihlerine falan bakıyorum, canlı dinlemesi pek güzel çünkü. o arada şöyle bi şey gördüm:


çevireyim hemen. alexandra demiş ki, "finn neden gey gibi şarkı söylüyor? hayalkırıklığına uğradım. lütfen bana geri kalan şarkıların bundan daha iyi olduğunu söyleyin."

akabinde finn gelip cevap vermiş, "eğer 'gey gibi şarkı söylemek'ten kastın freddie mercury, elton john ve rufus wainwright gibi şarkı söylemekse iltifatını memnuniyetle kabul ederim ve umarım ki sesim günden güne geyleşir. eğer tercihin 'hetero-rock' ise eminim senin zevkine uygun bir çok başka grup vardır. en içten dileklerimle. finn."

herkesin kendi fikirlerinden çok emin olduğu bi dünyada işi gücü bırakıp eblehliğe cevap veren finn andrews'ün çok hastasıyım. bahsi geçen şarkıyı da ekleyip gidiyorum.




mostari - bir köprü bekçisinin günlüğü

hayatımda ilk defa bi kitabı, aldığım dükkandan çıkar çıkmaz okumaya başladım, çok acayip. kendimi flamingo pastanesi'ne atıp 100 sayfa kadar okumuşum.

geceleri uyumadan başka bi şey okuyorum, mostari'yi gündüzleri bi nevi iş ciddiyetiyle okumaya devam ediyorum.

gündüz vassaf 2011'de kalkıp mostar'a gidiyor, "köprü'yü sahipleniyor, köprü de onu zapt ediyor". mostar köprüsü'nün duvarına koyup defterini, gördüklerini, hissettiklerini yazıyor. gelip geçenler, turistler ve mostarlılar, köprüden atlayan dalıcılar, bi kedi ve bi köpek, köprünün gecesi ve gündüzü.

kitabın göbeğinde bi yerden alıntı yapacağım, bu paragraf bosnalıları ve o ruhu o kadar güzel anlatıyor ki; "bosna haritası şeklinde, ağaçtan oyulmuş duvar saati aldım. çalışmadı. dükkana gittim. boş. sahibi yok. oğlu geldi. mekanizma çin malı. tamir edecek. adı zaim. "otur" dedi. şarkı söyledi. sözlerini defterime yazdı. yazısını okuyamadım. tekrar yaz diyemedim. annesi altı defa ameliyat olmuş. şarapnel yaraları. saati bıraktım. yarın kahve içeceğiz."

gündüz vassaf'ın saatçi dükkanındaki halini de şarkı söyleyen saatçiyi de alıp bağrıma bastım, mostari ne zamandır okuduğum en güzel şey. her yerinde bi incelik, insaniyet ve merak var.

şimdi içimden bi şarkı söyleyerek kahve yapmaya gidiyorum. daha doğrusu kahve pişirmeye, annaanem "kahva bişirirdi" hep, tek başına bi öğün gibi.

April 6, 2013

kokulu pul muuu?

postcrossingçi arkadaşlarım!
almanya kokulu pul yapmış! bu meyveli serinin pullarına böyle parmağınızı biraz sürtünce meyve kokusu geliyor. kart geldikten günler sonra farkettim ama olsun, çok heyecanlandım. çileklisi falan da varmış, bana bu aşağıdaki limonlu geldi geçenlerde.


April 5, 2013

infilak eden yastık

dün dünya sokak hayvanları günüydü, evimizdeki kutlamalardan kareler paylaşmak istedim.



neler öğrendik dün?
1. öyle 10 dakika duşa gireyim falan gibi lükslerimiz yokmuş, patilerimizi yalayarak hijyen sağlamalıymışız.
2. odaların kapılarını kapatmayı unutmayacakmışız ki hayatta en nefret ettiğim şeylerdendir hayvanlar yüzünden devamlı kapılar kapatılan ev.
3. kuştüyü saplandığı yerden çıkmazmış.
4. aynı anda hem ağlamak hem gülmek mümkünmüş.
5. kahve bundan böyle hem gerizekalı hem güdükmüş.

sonra "niye kimse istemiyoooaaaa" diye ağlaşıyorum, niye istesin insanlar? köpekli hayat gerçeği bu işte maalesef, yastıklar patlayabilir, ayakkabılar kaybolabilir, koltuklar yenebilir. ondan sonra da saklandığınız yerde gelip sizi bulurlar, böyle masum masum yüzünüze bakarlar. allahım sen aklıma mukayyet ol!

April 3, 2013

uçan pipo ve mavi çocuk

ptt'nin filateli servisinden ısmarladığım pullarla birlikte bana broşürler ve etiketler yollamışlar, çok hoşuma gitti. nerdeyse bi senedir online alıyorum pulları, hiç sıkıntı yaşamadım. etiketleri de defterlerime yapıştıracağım.

keşke daha güzel pullar tasarlasalar da sürekli aynı balıkları ve lokomotifleri almasam. son çıkan iki seri o kadar fena ki, görselleri ozan'ın filateli blogundan aldım, bakınız;


hızlı tren, bırakın somut olmayanını, nasıl kültürel miras oluyor anlayabilmiş değilim. sağ üstteki beyaz şeklin pipo olduğunu anlayana kadar kafa patlattım. somut olmayan kültürel miras dediğin, şarkıdır türküdür, festivaldir, hadi bilemedin yemektir. hadi onları koymak istemiyorsun, eskişehir'de uçan pipodan daha güzel şeyler vardır eminim.


sonra bi de bu meçhule yürüyen down sendromlu çocuklar var. o dna sarmalına yapışmış kafa, o insan olup olmadığı belli olmayan saçsız ve boyunsuz kafa. yahu neden çocukların güzelim yüzlerini basmıyorsunuz? neden mavi bu çocuk?

filateli servisi ile ilgili iyi bi şeyler yazma niyetiyle başladım, pullara bakarken canım sıkıldı. neyse. sipariş ettiğim pulları paketleyip bana gönderenleri sevgiyle selamlıyorum, bu pulları tasarlayanlara ve beğenip basanlara ise gözyaşlarımı yolluyorum.