January 31, 2013

ait olduğum yerler

biletlerimizi aldık, yarın istanbul'a tüyüyoruz slash konseri için.

sevgili sıleş, belki 10 kilo verip anoreksik ergen halime dönemedim ama yemin ederim koşarak geliyorum heyecandan. dışım biraz yıprandı ama içim aynı.

cumartesi günü beni leoparlı gömleğim, deri pantelonum, motorcu botlarım ve gerizekalı gibi dansediyor oluşumdan tanıyabilirsiniz. ya da tanıyamazsınız, zira benden bin tane daha olur orda, yihhuu!


zelanda tavşanı

saat kaç olmuş, hala yatamadım. yatmadığım gibi bi de kanıt dizisini seyrediyorum.

bütün günü devasa sırt çantamla okulda, kütüphanede, toplantıda falan geçirdim. çantamda spor eşyalarım vardı. spora gitmeye muvaffak olamadım.

nihayet laptopumla okulda internete bağlanabildim. kütüphanedeki abi, çok iyi bi insansın.

yeni bi çerçeveci denedim güvenlik caddesi'nin aşağısında, çok memnun kaldım. bi finlandiya kartpostalı, bi munch reprödüksiyonu, bi de afiş. ucuza da yaptı. o da iyi bi insana benziyordu.

yandaki tavşan yeni zelanda'dan geldi, onu da çok beğendim. gönderen postcrosser da haftaya çanakkale'ye geliyormuş. "troya'yı gez mutlaka" diye mesaj attım.

hava soğuk. bunu da gerizekalı gibi yazdım ama gerçekten hiç sevmiyorum kış mevsimini.

gideyim de kitap okuyayım. bi bernie rhodenbarr polisiyesi okuyorum, edebiyatlı, gönülçelenli falan.

yarın, ayda bi dükkan değiştiren, telefonunu kapatan, ortadan kaybolup yeniden beliriveren asi ruhlu berber emre'nin peşine düşeceğim, şimdiden ruhum örselendi.


January 22, 2013

majörlere yolculuk

ayh başlıktan çok tiksindim.

losing my religion her yerde çalmaya başladığında 12 yaşındaydım, radyodan kasete çekmiştim, sanki günde 3bin kere dinleme imkanım yokmuş gibi. müzik konusunda 12 yaş gerzekliğinden bi adım ileri gidebilmiş değilim.

ben hiç anlamam minörden majörden falan ama ne tuhaf olmuş. buyrunuz, majör gama dönderilmiş losing my religion, neşeli neşeli:

bana iyi gelen şeyler


ay bi tuhaf oldu bu fotoğrafların hizası. neyse.

annemle ev vergisi ödemeye çıktık bugün. böyle şeyleri annemle yapınca hiç sıra beklemiyoruz, çünkü sanırım ödemelerin son gününe bi sene falan kala gittik belediyeye. online da yapılabiliyormuş, ben söylendim neden evden yapmadık diye. annem kaale almadı hiç.

sonra akman'a oturduk, annem boza içti, ben türk kahvesi.

kızılay'da dolandık biraz, kartpostal aldım. sonra şu kurukafalı bileklikle yanındaki turuncu boncuklu bilekliği. o kurukafaları kesin bedava dağıtmaya başlamışlardır artık. keza ucuz casio saatimi de hipster ayinlerinde yakıyorlardır diye tahmin ediyorum. her şeyi çok geriden takip ediyorum. ama çok özür dilerim, çinliler bu plastik kafaları seri üretmeye başlamadan yıllar önce bi kazıda çalışma masamı bi kurukafayla paylaştım ben. unuttular kafayı orda, ben de sesimi çıkarmadım. insanlık hali.

evethhh.

eve gelince bi miktar postcrossing kartpostalının yanında saçaklı'nın mektubunu buldum. oturup zarf dikmiş, bayağı fermuarlı falan, aklım uçtu görünce. allahım!


sonra çamaşır astım, ütü yaptım falan. oturup blog karıştırmaya başladım. bu aralar şöyle bloglar ilgimi çekiyor.


amerikalı tabi hep bu insanlar, "önce dünyanın en büyük çöp yemek endüstrilerini yarat, akabinde de sağlıklı yaşam için para döksün insanlar" diye söylendim bi süre. ben spor salonunda yağmurluk giyen bi adamla koşuyorum mesela. kapşonunu da takıp iplerini bağlıyor. manyak gibi bisiklet çevirip koşan kızları seyrediyor.

o arada bi video buldum. ağlaya ağlaya seyrettim. bu kardiyo çalışmanın falan pek bi ruhu yok, yapmam gereken şeyleri yapıp aletten indiğimde bitmiş oluyorum, bi yarım saat daha terlemeye devam ediyorum, salondan çıkıp eve geliyorum.

ama yoga beni hımbıl halimle kabul ediyor, çaktırmadan kaldırıyor beni yerimden, sarıyor sarmalıyor, daha fazlasını yapabileceğime ikna ediyor. yoga bana iyi davranıyor, iyi de geliyor. bi döngüyü tamamlıyor hareketler, bitince aldığı yere bırakıyor. o matın üstünden kalkınca anlıyorum bütün kaslarımın çalıştığını. bütün bu aydınlanmada arkadaşım S.'nin payı çok büyük, cumartesi sabahı kan ter içinde derse yetiştim, beni görünce kalkıp bi mat da bana serdi, çok duygulandım yemin ederim.

yoga felsefesiyle daha iyi bi insan olacağımı hiç zannetmiyorum, benim varoluşum da naletlikten ve suratsızlıktan besleniyor, ama yoga bazıları için mucizeler yaratıyor. gözünüzü seveyim seyredin bu videoyu. körfez savaşı gazisi, doktorlar bi daha asla desteksiz yürüyemeyeceksin demiş, bi de deli gibi kilo almış o arada. bayağı ağladım ben.

January 20, 2013

metalika

bu yandaki metallica tişörtünün sweatshirt versiyonu vardı bende, ergenliğimde çok giydim, hatta doğum günü hediyesiydi galiba. çok hatırası var. yıllarca gözüm gibi baktığım halde sonunda paspas oldu, o yüzden bu fotoğrafla yetineceğiz, bi şey anlatacağım çünkü.

bi önceki yazıda bahsettiğim lise arkadaşım hayatıma önce kabus olarak girdi. çantamı 4. kattan aşağı atmalar, sandviçlerimi çalmalar, altımdan sıra çekmeler falan. şişman, gözlüklü ve diş telli bi kız olarak elimden geleni yaptım ama başa çıkmak mümkün değildi. sonra hormonlarımız biraz dengelenir gibi oldu, arkadaş olduk, hatta kazık kadar uzun tipler olarak sıra arkadaşı olduk. ha eziyet bitmedi tabi, gene attı çantamı pencereden aşağı ama ben umursamamaya başladım. ben ne kadar asi, rakçı ve yağlı saçlıysam o da o kadar mahalle delikanlısıydı. en sevdiğim sınıf arkadaşlarımdan biridir, hep öyle oldu.

hala anlattığımız bi kuşadası gezisine gitmiştik günübirlik. bütün gün kuduruldu plajda, bu arkadaşımın gözüne kestirdiği bi kız vardı, onun dikkatini çekeceğim diye beni sırtlayıp denize attı. o arada ayağı takılıp kendi de yuvarlandı suya. hava kararmaya başladı, kuruyamayacağımızı anlayınca bana birileri ceket meket verdi, bu hormon bombası kazık arkadaşım da benim çantamdaki yedek sweatshirte kaldı. metallica sweatshirtüne.

geçen cuma gecesi, herhalde yüzüncü kez gene bu kuşadası gezisini hatırladık. metallica'nın hayatımızdaki yerinden bahsettik, o sweatshirtle mahalleye girmenin delikanlılığını nasıl yerle bir ettiğini anlattı, güldük gene. annesi yıkayıp ütüleyip yollamıştı sweatshirtümü, ben en çok bu detayı seviyorum.

12 yaşımızdan beri tanışıyoruz, bunca yıldır hiç bi zaman ne ortak zevklerimiz oldu, ne de bi konu üzerinde anlaşabildik. ama o ortaokul-lise yıllarında yanımda olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. süper bi sıra arkadaşı, okulu kırma partneri ve bodyguard oldu bana. eğer çantamın pencereden aşağı atılması gerekiyorsa bunu kendi yaptı, başka da kimse ilişemedi bana.

izmir'de buluşmak için sözleşip ayrıldık, uçağa yetişmesi gerekiyordu. bu şarkıyı gıyabında kendisi için çalıyorum. yaşasın pazar pazar hevi metal.




January 18, 2013

bi takım dengeler

rüyamda botlarımın burunları patlaktı, ayak parmaklarım görünüyordu. hala tuhaf hisler içindeyim.

evethh.

fotoğrafta, masamda kendi kendine oluşan köşeyi görmektesiniz. bu aralar hedeflerim bunlar. oturan siyah buda'yı arkadaşım S. hediye etti yılbaşında. geçenlerde de çantasından "ideal denge" bardak altlığını çıkardı. yoga ile normal hayatım arasında kurulursa o ideal denge, benden mutlusu olmaz yemin ederim.

yogaya resmen kaydımı yaptırdım, çarşamba akşamı süper kalabalık bi derse gittik. benden başka yeni başlayanlar da vardı, bi kız yarıda bırakıp kaçınca S.'ye hunharca "bak, benle gurur duyman lazım, en azından sonuna kadar dayanıyorum" diye duygu sömürüsü yaptım. S. kızın arkasından üzüldü bi yerine bi şey mi oldu diye, sonra da bana "bazen koko'ya benziyorsun" dedi. itiraz edemedim, konuşacak bi halde değildim zira, gözlerimi kırpıştırabildim sadece.

bu sefer dizlerim morarmadı. her yerlerim acıyor fakat tutulmuş boynum açıldı, biraz daha ileriye uzanabildim. esnediğim her milimetreyle gurur duyuyorum, hiç kolay bi şey değilmiş.

bugünün aktiviteleri ise önce ev temizliği akabinde de spor salonunda fönlü-makyajlı kızlarla kardiyo. taaa liseden bi arkadaşım ankara'daymış, akşam da onla buluşsak, böyle ideal dengeye can kurban.

January 16, 2013

annem o gün ne giymiş?

başka bi şey ararken annemin bu eski fotoğrafını buldum. side galiba burası ama emin değilim. 

uzun bluzunu kendi dikmiş, hala duruyor, ben giyiyorum bazen. kot pantolon levi's, ablası getirmiş amerika'dan, o da duruyor, ben ergenken çok giydim. sandaletleri de bodrumlu ali güven efendi'den, onlar maalesef çalınmış. duruyor olsalardı giyiyor olurdum.

ben bizımlasın demek istiyorum.


January 15, 2013

adem efendi

şu saatten sonra dövme yaptırmak istediğimde gideceğim tek yer adem'in dükkanı. ha böyle adem falan yazıyorum diye sanmayın ki "dövmecim ve ben yaneee çok samimiyiz" gibi bi durum var, kesinlikle hatırlamıyor beni. bana 2 dövme yaptığı, bizzat ona yolladığım bi arkadaşımın bütün kolunu ve sırtını kapladığı halde üstelik. hatta ben ilk gittiğimde ankara'ya yeni yerleşmişti, saatlerce sohbet etmiştik, bütün hayat hikayesini biliyorum. ve fekat olmuyor olmuyor, yüzüme boş bakıyor adam.

geçenlerde birine şu aşağıdakini yapmış, çok beğendim. belki çiçekler falan renkli olsun isterdim ama "batsın bu dünya" çok güzel!


bi takım planlarımız var, eğer kardeşim, sarı kafalı soulmeytim ve aşağı ayrancı düşesi S. von den mandala birlikte gidersek o dükkandan içeri girebilirim diye düşünüyorum. adem'in dükkanı "storm tattoo", tunalı hilmi üzerinde, facebook sayfası da şurda.

January 14, 2013

akman pastanesi!

cumartesi günü bi dişçi randevusu ve bi protesto yürüyüşü arasında kızılay'da vakit geçirmemiz gerekti. barbar kocam "şurda bi pastane vardı, oraya gidelim" dedi, "yok artık o pastane orda" dedim içim sızlayarak. sonra ağaçların arasından tanıdık bi turuncu tabela gördük, "aaa? yoksa? aman allahım?" derken bi baktık ki akman pastanesi geri dönmüş!

sevinçten paspasına yatasım geldi, garsonlara sarılasım geldi. cilalı ekmekli sosisli sandviç söyledik, neşeyle oturduk bahçede.

bikaç ay olmuş açılalı, hiç haberim yoktu. leylak dalı da çok sevinecek buna.

kızılay'da nereye oturacağız derdi de böylece sona ermiş oldu. "kaç yıllık güzelim pastane dürümcü oldu" sıkıntısı da geçti. akman turuncusu bana iyi geldi.


January 9, 2013

anno domini

bu manhattan harita kartpostalı dün geldi, yıllar önce kaybettiğimiz kuzenimin annesinden. manhattan'ın 1950'lerdeki halini gösteriyormuş. elizabeth, bu haritaya bakınca kendini küçük bi kız gibi hissettiğini yazmış. "new york sürekli değişiyor" demiş en sonunda da.

new york'u hiç görmedim, kuzenimi de göremedim. ondan geriye emailler kaldı, şarkı ve kitap tavsiyeleri, son emailinde yazdığı ve hiç unutamadığım bazı cümleler. ALS diye korkunç bi motor nöron hastalığına yakalandı, 30'larının başındaydı öldüğünde. ALS ile ilgili wikipedia sayfasına burdan gidebilirsiniz.

kuzenimin arkasından hepimiz farklı yolları denedik. annesi elizabeth ki 66 yaşındadır, her sene "ALS farkındalığı yaratma günü"nde maraton koşuyor. benim annem kutular dolusu gazete kesiği biriktirdi yıllar içinde, rusya'nın bi köşesindeki alternatif tedavi merkezlerinden tutun da kök hücre tedavisindeki son gelişmelere kadar her şeyden haberi var.

ben, kardeşim ve bi diğer kuzenimiz, pasif-agresif ve de ölesiye melankolik tipler olduğumuz için dövme yaptırdık anısını yaşatmak adına. adının baş harfleri, A ve D. ben birinde görsem "anno domini" zannederdim, hani milattan sonra yazarken kullanılan. "in the year of the lord" manasına geliyor latince, "tanrının yılında" yani. isabetli aslında, hayatımı ikiye bölmek için uygun bi yer orası, öncesi ve sonrası.

dün bi yandan da stephen hawking'in doğum günüydü, ALS hastalığıyla en uzun yaşayan adam. kocam the barbarian bayılır fizikti, astrofizikti, kozmolojiydi. dün akşam belgesel seyrederken isyan ettim içimden, "fizikçiler de insansa ben neyim?!" diye. ayakkabılarımı bağlayıp dolmuşa falan binebilmeye yetiyor çok şükür zeka yaşım.

insanın motor nöronları neden bozulur, uzay nasıl bükülür, kafamın basmadığı ne çok şey var. şimdi gidip diplomalarımı bulmam lazım, küçük bi proje için bürokratik işler. ben almadım bile okuldan diplomalarımı, ne lüzumsuz kağıt yığınlarıyla dolu hayat. kartpostalları tenzih ederim, onlar bana iyi geliyor.

January 8, 2013

kitap falan okuyoruz piyüüüü!

odtü amatör fotoğrafçılık topluluğu, söyleyecek sözü olanlara ses oluyor, şurdan bakabilirsiniz fotoğraflara. öğrenciler, hocalar, fotokopici abi ve kediler, hep birlikte okulumuza ve sesimize sahip çıkıyoruz.






January 3, 2013

yoga ile imtihanım

bunlar benim bu sabahki dizlerim.

dün akşam hayatımda ilk defa yogaya gittim. arkadaşım S. yoga yapıyor, onun fffücudunun zinde hali beni ikna etti. aslında tuzağa düştüm biraz, S. ve barbar kocam beni hep çakırkeyf yakaladılar, öyle zamanlarda "oluuur onu da yaparım, bunu da yaparım, tabi yaparım!" diye haykıran biri oluyorum.

çok güzel, ferah bi salonda tımbır tımbır müzik eşliğinde tam 1buçuk saat. şu anda oturup kalkamıyorum, varlığından haberdar olmadığım bi takım kaslarım ağrıyor. sırtım, koltukaltlarım, karnım.

ama hoşuma gitti, çok memnunum gittiğime, gene gitmek istiyorum. annemlere uğrayıp hareketleri gösterdim, köpek duruşu yaptım, kudi çok heyecanlanıp bana eşlik etti. dizlerimin hali ne olacak bilmiyorum, ara ara bepanten sürüyorum, alışırlar herhalde.