March 30, 2013

panoma bi şeyler yollamak ister misiniz?

bu benim panomun acıklı hali, terzi kartvizitinin altındaki buruşuk kağıt da barbar kocamın trafik cezasıymış, şimdi farkettim.

panomu geçen ay indirip yerine bi munch reprodüksiyonu asmıştım. o zamandan beri kalemliklerin üzerinde sürünüyor. bugün yeni bi yer bulayım bari.

neyse, bunları şu yüzden yazıyorum, saçaklı'nın bi fikri var, diyor ki "hepimizin panosu var, neden birbirimize panoya asmalık küçük, güzel şeyler yollamıyoruz?", elle yapılmış olur, dergiden kesilmiş olur. yeter ki baktıkça iyi şeyler düşünelim, gülümseyebilelim. ben hemen dahil oldum, detayları saçaklı'nın yazısından okuyabilirsiniz.

sebepsiz yere elişi kağıdı almıştım, renkli kağıt bantlarım var, bi türlü atamadığım renkli dergiler birikti, bunlar hep birer işaretmiş!

March 29, 2013

nancy boy

köpennkler nihayet benden başka şeylerle ilgilenmeye karar verdi, ben de bi yandan çalışıyorum. aklım devamlı başka şeylere kayıyor, 16 ağustos'taki placebo konseri mesela. (merhaba cessie!)

bi video koyayım dedim, elim buna gitti. placebo'yla ilk karşılaşmam nancy boy ile oldu, yıl 1997'ydi piyuuu!




March 25, 2013

gece gece


"sorun şu ki, vaktin var zannediyorsun."

bu gece bu fikirle eziyet ediyorum kendime. bu dersi alalı uzun yıllar oldu aslında ve kendime bu şekilde çeki düzen verdim ben. ama gene de işte.


yazdım yazdım, sildim.

bi süre de ekrana baktım durdum ama size haber vermem gerekiyor. kötü haber geldi maalesef. çağatay bey kurtulamamış. çok üzgünüm, canım çok sıkkın.

bu fotoğrafı buluştuğumuzda çekmiştik, birer fincan yeşil çay ve bikaç sigara. masanın üzerinde karşılıklı hediyelerimiz duruyor, urla zeytinleri, çorum leblebileri.

blog yazıyor olmasaydık asla karşılamazdık herhalde. şu anda tanıdığıma çok sevinmek ve rahmet dilemekten başka bi şey gelmiyor elimden. iki blogu vardı, birincisi ve ikincisi, tıklayıp okuyabilirsiniz, hayatla ilişkisinin naifliğine şahit olabilirsiniz. ceren çok güzel bi yazı yazmış arkasından, ona da burdan ulaşabilirsiniz.

benim tanıdığım çağatay bey, etrafıyla son derece ilgili, hayvanları ve doğayı merhametle seven, son derece nazik ve bi o kadar da boylu poslu biriydi. van gogh'u çok severdi, hatta bi dönem ondan etkilenip resim yapmaya başladığını anlatmıştı. ben pullara merak sarınca uzun uzun mesaj yazıp anlatmıştı neler yapmam gerektiğini, "conan bey"e de selamlar yollamıştı. kendi tarlasının pirinçlerinden yollamıştı en son, içinde çeltiklerle falan, bozmaya kıyamadım dekorasyonunu. kitap arıyordum göndermek için, tarihe meraklıydı çünkü.

istediğimiz kadar uğraşalım, ancak başkalarında bıraktığımız izler kadarız. çağatay bey'in kimselerde bulunmayan karakterini, mütevaziliğini ve cömertliğini hep sevgiyle hatırlayacağım. ışıklar içinde yatsın, uykusu huzurlu olsun.

March 23, 2013

allaaam sepet ver bana!

burası neresi acaba, bunların hepsi çok lazım bana? triportörü de alırım, terasa koyarım, o da lazım.




şurdan aldım.

bi adagio

berbat bi hafızam var, olmayan detayları katıp anlattığım da oluyor. ama hisleri hatırlıyorum, yani neden gıcık kaptığımı hatırlamasam da gıcık kapmış olduğumu asla unutmuyorum. bu da bi şey, en azından tutarlı. katır inadının temelleri de bu noktada atılıyor sanırım. inat konusunda tek hedefim annaanemin yüksek standartlarına ulaşmak, vesileyle onu da anmış olayım, 2 gün önce yıldönümüydü gidişinin. bu yıl çok güzel hatırladım onu, çok güzel bi yerde. yıllarca kalburabastı diye yedirdiği tatlı da kalburabastı değilmiş ama olsun annaanem pratik bi insandı, türkçesi de biraz kırıktı.

annanemin bi hemşerisinden bahsetmek istiyorum aslında, girizgah aldı başını gitti. vedran smailovic, sarajevolu bi çellist, operada, filarmonide falan çalıyormuş. savaş sırasında şehir kuşatma altındayken, bombaların, keskin nişancıların arasında çellosunu alıp sokaklarda, yıkılmış binalarda, cenazelerde çalmış.

bu fotoğraftaki o, milli kütüphane binasından geriye kalanların arasında çalıyor. yıl 1992.


vedran smailovic bu hassasiyetin, deli cesaretinin, gururun ve direnişin bi araya geldiği haliyle benim gözümde bütün şehrin ruhunu temsil ediyor. nerdeyse 4 sene ateş altında yaşayıp hala insan kalabilmek aklımın alabildiği bi şey değil.

nisan ayı başları kuşatmanın başlangıcının 21. yıldönümü olacak. isimleri, tarihleri, yerleri ha deyince hatırlayamıyorum ama dehşeti hiç unutamıyorum. bosna'da olanlar, kişisel takıntılarımdan biri, kimse de unutsun istemiyorum.

cumartesi gününüzü karamsarlığa boğmayayım dedim ama zaten dün gece kar yağdı burda, baharın falan geldiği yok, çok bozulmazsınız diye düşündüm. hem öyle dövünerek de yazmadım bunu, dinle, milliyetle ve nefretle kafayı bozmadan bi arada yaşayabilmenin evrensel hayaliyle yazdım.

vedran smailovic, albinoni'nin adagio'sunu çalarmış, dinleyince size de tanıdık gelecek.

March 15, 2013

haftalık rapor

günlerim griple, soğukalgınlığıyla falan geçiyor. bi de paspas yapmakla. aslında sadece türk milletinin sarı köpek sevdasından bahsetmek istiyorum, sayfalarca. ne golden retriever meraklısıymışız yarabbi! hayvan sahiplendirme gruplarında golden retriever yavrusu fotoğrafının altında "ben alayım! hayır, benim olsuaaann!" diye kıyametler koparken bizim kahverengi gariban ve tabi diğer sokak köpeği arkadaşları kös kös bekliyorlar hala. bunları evdeki hır gürden bunaldığım için yazıyor olabilirim ama o zavallı sarı köpekleri sokaklara, barınaklara falan kimler atıyor o zaman diye de merak etmiyor değilim.

herrrrneyse.

geçenlerde organik pazara gittik, antika pazarı da vardı. dolanırken yerde şu fotoğrafı buldum, baktım sürünüyor, üstüne falan basmışlar, alıp cebime attım.


kim acaba bu insanlar? böyle her an doğa yürüyüşüne çıkılacakmış gibi bi hava var.

kendime de bu köpekli yaka iğnesini aldım. çünkü yeteri kadar köpek yok bence hayatımda.

güneş gözlüklerimi kaybettim. kardeşimin 3 liralık plastik gözlüklerini takıyorum.

2 aydır kaybettim diye ağladığım yüzüğümü çamaşır makinasının altında buldum.

o arada teyzemden kalma dünya güzeli küpelerimin tekini kaybettim, içim yanıyor.

böyle yani, kayıp eşyaların tanrısı önce sevindirip sonra tokadı yapıştırıyor bu aralar.

geçen haftalarda 34 yaşıma girdim.

korkunç bi rüzgar var dışarda. şimdi yıkanmam, giyinmem ve okula gidip danışmanımı görmem lazım. önce çamaşır asacağım tabi. eveth.

March 8, 2013

bizim gibi yufka yürekliler / kartpostal daveti

pek kıymetli blogger arkadaşlarım, 

blog komşum çağatay bey'in trafik kazası geçirip yoğun bakımda yattığını yazmıştım, haberlerini aldım bugün, konuşulanları duyuyor ama cevap veremiyormuş. şöyle bi şey düşündük, hemen anlatıyorum.

daha önce KOAH hastası tom amca için yapmıştık, dünyanın bi ucuna kartpostallarımızı yollamıştık, hatırlıyor musunuz? o yazımı tekrar okurken çağatay bey'in yorumunu gördüm, demiş ki : " f.d. hanım, not aldım, datça'ya inince ben de atayım, nolur nolmaz yarın ben de onun durumuna düşerim, sizin gibi yufka yüreklilerden kart beklerim.."

şu an, çağatay bey'in tom amca'ya attığı kartı fazla fazla geri alma zamanı. biz blog yazıcılarının desteğini hissetmesi, moralinin düzelmesi ve bi an önce ayağa kalkıp pek sevdiği datça'daki bahçesine ve dünya güzeli kedisi karakız'a kavuşması için bi kart yazmaz mısınız? 


güzel bi kartpostal olur, geçmiş olsun kartı olur. şiire ve resme meraklıdır kendisi, aynı zamanda pul kolleksiyonculuğu da var. adresi yazıyorum aşağıya, bence biz bunu çok güzel yaparız.

Gökhan Bozkurt
19 Mayıs Üniversitesi Hastane Binası Kuru Pelit Kampüsü
Samsun Merkez,
Samsun

March 7, 2013

muchas gracias

bu hafta nasıl geçti anlamadım, perşembe olmuş. evde 2 köpek beni çok yordu, sürekli arkalarından ortalığı toplayıp paspas falan yapıyorum. bu gece kimse sağa sola işememiş, uyanınca çok sevindim. koko'nun zaten tuvalet terbiyesi var ama gıcıklığının sınırları yok. diğer çocuğu da çişini dışarı yaptığında kıtır mamayla ödüllendirerek terbiye etmeyi başarmış olabiliriz. belllki. meybi beybi.

neyse, aslında bi doğum günü kutlamak için geldim, sonra ütü yapmaya gideceğim.

yıllardır her yerde kullandığım takma adımın esas babası, beni ergenlik buhranlarından çıkaran, yepyeni hayali dünyalara sokan, yıllardır tekrar tekrar okuduğum kitapların yazarı gabriel garcia marquez dün 86 oldu. artık yazamıyor ama olsun, iyi ki gelmiş bu dünyaya, yoksa benim küçük dünyam ne kadar kuru ve sıkıcı olurdu.

kolombiya karayipleri, amazon ormanları falan insanın içine işliyor marquez okurken. geçen gece amazon hayvanları belgeseli seyrederken bunu düşündüm. ben çok havalı ve entellektüel bunları düşünürken dışarı şöyle bi cümle çıkabildi sadece: "nehir yunuslarını çok ilginç buluyorum".

nehir yunusları da çok ilginç ama gerçekten, amazonlar'dakiler bayağı pembe. nerdeyse körler ve tatlı suda yaşıyorlar.

çok büyük hayallerimden biri kolombiya karayipleri'ni görmek, böyle sindire sindire gezmek. ayaklarım su toplasın, gıda zehirlenmesi, turist diyaresi falan olayım.

tüm bunlar ve kitaplığımdaki en eskimiş kitaplar için ona burdan "muchas gracias" demek istedim. şimdi de gidip köpeklerle televizyonun önünde güreşmemeleri konusunda ciddi bi konuşma yapmam gerekiyor.

March 6, 2013

sonunda bu da oldu

facebook'ta hep görürdüm "bu köpek yuva arıyor" ilanlarını. sonunda bizim de başımıza geldi. nasıl bi durum olduğunu artık biliyorum.

bu yandaki çocuğu 10 gün kadar önce apartmanın önünde yarı baygın yatarken bulduk. evden tasma getirdik yürüyerek veterinere götürelim diye ama ayağa kalkamıyordu, arka patisinin altı kan içindeydi. kardeşimi başında bırakıp en yakın veterinere gittim.

bu noktada, veterinerin önünde çay falan içen 7 adama 3 saniye kadar boş bakıp "aranızda veteriner olan var mı?" diye sorduğumu da bilhassa belirtmek isterim. sosyal becerilerim en az botanik bilgim kadar yerlerde sürünüyor. 7 adamın yedisi de veterinermiş, onu da tahmin edemezdim herhalde.

1 adet veterinerin arabasına atladık, çocuğu kucaklayıp kliniğe getirdik. patisinde derin bi kesik varmış, diktiler. elleri değmişken kısırlaştırdılar bi de. serumdu, antibiyotikti, geceleri veterinerde kaldığı için pansiyon parasıydı falan; veteriner, sokak köpeği olduğu için yarım tarife ve hatta daha azını aldığı halde geçen pazar çıkardık klinikten. zira ben maaşımı patlattım bu kahverengi kütle sayesinde.

eve getirdik ve evde kıyamet koptu, kopmaya da devam ediyor. koko neffffret etti bu çocuktan. sokak kedilerini yalayıp temizleyen köpeğimiz nedendir bilmiyorum bu sefer istemiyor yaklaşmak. sürekli bi gerginlik var evde, koko da ayıboğan ebatlarında bi köpek biliyorsunuz, kaşla göz arasında bi fenalık çıkacak diye diken üstündeyim. pazar gününden beri evden çıkmadım, yalnız kalmasınlar diye.

o arada kahverengi kütle eve yerleşti, dışarı çıkartalım gezsin azıcık dedik, dört ayağını dört istikamete doğru uzatarak yere yapıştı ve bi paspas haline getirdi kendini. kesinlikle evden çıkmak istemiyor. koltukta çok mutlu.


facebook'ta sağa sola ilan verdik "kahve ev arıyor" diye, çok çaresiz durumdayız. sizin de aklınızda olsun, nakliye masrafları bizden olmak üzere ev arıyor bu çocuk. hatta barbar kocam 2 aylık mama da ekleyecekmiş yanına. çocuğu da anlatayım biraz:

3-4 yaşlarında, erkek, kısırlaştırıldı, aşıları yapıldı. kızıl-kahve kısa tüylü, koca patili. av köpeği kırması, orta boylarda. sokulgan, neşeli, oyuncu ve insan canlısı. başka köpeklerle anlaşıyor. "otur", "gel" ve "yerine git" komutlarını anlıyor.

komik bi köpek aslında, hayallerimdeki bahçeli evde yaşıyor olsaydık hiç ev mev aramak için uğraşmazdım. ama maalesef burası küçücük bi çatı katı ve koko eninde sonunda atlayacak üstüne zavallının.

bi fotoğrafını daha koyayım da öyle gideyim.



March 5, 2013

bi rica

çağatay bey ilgiyle takip ettiğim bi blog yazarıdır. doğayı, hayvanları seven, merhametli ve son derece nev'i şahsına münhasır biri.

hayatı, çevresinde olup bitenleri, gezip gördüğü yerleri sadece kendisinin yazabileceği gibi yazar hep. bu orijinalliği yüzünden okumaya başladım zaten blogunu.

sonbahardı daha, ankara'ya geldiler karı koca, oturup yeşil çay ve sigara içtik karşılıklı. daha çok vakit olsaydı diye hayıflanarak ayrıldık.

j. yazmış dün, çağatay bey trafik kazası geçirmiş ve yoğun bakımdaymış. ben durumu hakkında daha fazla bilgi almaya çalışırken sizden bi ricam var, iyi dileklerinizi ve dualarınızı yollar mısınız?