May 28, 2013

operation smile ve küçük thalita

dün gece bi belgesel seyrettik, anne karnında hayat nasıl başlıyor, doğuma kadar neler oluyor diye. çok güzel bi bbc belgeseliydi, adı "inside the human body", ilk bölümdü bu sanırım. çok acayip bi şey öğrendim, onu anlatacağım hemen.

anne karnındaki embriyonun yüzü 2-3 aylık dönemde oluşup bildiğimiz insan yüzünü andırmaya başlıyormuş ve o dönemde gerçekleşmezse bu, asla da gerçekleşmiyormuş. bi puzzle gibi birleşiyor yüz diye anlattılar belgeselde, en son birleşip bütün parçaları yerine oturtan yer ise üst dudağımızla burnumuzun arasındaki olukmuş. bu oluğa geri döneceğim.

aşağıdaki videonun ortalarında görebilirsiniz parçaların nasıl oluşup birleştiğini, bi embriyonun scan'lerini birleştirip hazırlamışlar görüntüyü.




dudağımızı üstündeki oluk tam birleşmediği zaman tavşan dudak ya da yarık dudak denilen deformasyonla doğuyormuş bebekler. genetik bi faktör falan değilmiş yani bu, anne karnındaki bi anda işlerin beklendiği gibi gitmemesinin bi sonucuymuş.

seyrettiğimiz belgeselde gönüllü çalışan doktorlardan oluşan bi organizasyon vardı, "operation smile" diye, operasyon gülücük gibi yani. her 3 dakikada 1 çocuğun yarık dudakla doğduğunu, bu yüzden yemek yemekte, konuşmakta, sosyalleşmekte sorunlar yaşadığını ve bazı ailelerin bu ameliyatı karşılayamadığını anlatıyorlar web sayfalarında. 1982'den beri, çoğunlukla da 3. dünya ülkelerinde 200.000'den fazla çocuğun gülümsemesini tek kuruş almadan düzeltmişler.

brezilyalı küçük kız thalita, dün geceki belgeselde vardı, biraz karıştırınca ameliyatı yapan doktorun çektiği bu videoyu buldum. videonun 2. dakikasından sonra bi ara kameranın ekranını thalita'ya çeviriyorlar ve ameliyattan sonra ilk kez kendisini görüyor. o büyüyen gözler, o küçük gülümseme, dünyanın en güzel yüzü resmen. tabi ki ağladım seyrederken. dün gece bu gönüllü doktorları seyrederken barbar kocam dedi ki, "bu doktor akşamları 2 kadeh içki içiyorsa cehenneme mi gidecek yani?"

thalita ve doktoru david chong aşağıda.



May 27, 2013

çok güzel manikür

dün kocamın yeğenleri geldi. küçük olan kız, önce terastaki bütün saksılara karpuz çekirdekleri sokuşturdu sonra zorla gün batımını seyrettirdi. akabinde de bana manikür yapmaya karar verdi. neticeyi aşağıya koyuyorum.


talihsiz bahçevanın bi takım maceraları

bahçe ve bitkiler konusunda nükleer bi felaket olduğumu bu saate kadar anlamışsınızdır artık diye düşünüyorum. gene de son gelişmeleri aktarayım.

geçen bahar, deniz'le bi bankanın bahçesinden topladığımız akşamsefası tohumlarını ektim, vallahi billahi çıktılar.


mutfakta filizlenen 2 patatesi boş saksıya soktum, çılgın gibi yapraklar fışkırdı. patates hasadı olur mu bilmiyorum, en azından yeşil bi saksımız oldu.


burası da mutfak penceresinin önü. soldan sağa, petunya, karanfil, nane ve maydonoz diye ektiğim tohumlar. çıkanlar maydonoz mu bilmiyorum ama çıkmaya devam ettikleri sürece çok da umrumda değil ne yalan söyleyeyim.


bugün kuruyan ağaçları söküp saksılarını yeniden kullanıma sokmayı planlıyorum. bunlar insanlık adına küçük adımlar ama terasa gelen kuş nüfusu arttı, ona seviniyorum.

May 20, 2013

ve günler yürümeye başladı

eduardo galeano, yeni kitabını gördüğüm anda aldığım yazarlardan. 1940'ta uruguay'da doğmuş. hayatının bi kısmını askeri darbelerden, hapisten ve ölüm mangalarından falan kaçarak geçirmiş. yazdıkları için "deneme" diyeceğim ama hafif kalacak. işin içinde hem edebiyat, hem tarih, hem gazetecilik ve tabi ki politika var. latin amerikalı olmakla türk olmak aşağı yukarı aynı şeylere sinirlenmeyi gerektiriyor sanırım.

galeano da kendisi için diyor ki, "ben hatırlamakla kafayı bozmuş bir yazarım, özellikle amerika'nın geçmişini hatırlamakla ve her şeyin ötesinde, hafıza kaybından muzdarip latin amerika'nın geçmişini hatırlamakla."

barack obama ilk başkan seçildiğinde şöyle demiş, "beyaz saray, önümüzdeki günlerde obama'nın evi olacak; o beyaz saray, siyah köleler tarafından inşa edildi. isterim ki, umarım ki bunu asla ama asla aklından çıkarmasın."

"latin amerika'nın kesik damarları"nı 2 gecede falan bitirmiştim, koca bi kıtanın başına gelenler ne kadar korkunçsa kitap da bi o kadar zihin açıcıydı. hugo chavez, obama'ya hediye etmiş bu kitabı 2009'da.

"ve günler yürümeye başladı" son basılan kitabı galeano'nun. 365 küçük hikaye var içinde, her güne bi hadise. kitap, mayalar'a göre yaradılışın hikayesiyle açılıyor:

ve günler yürümeye başladı.
ve onlar, yani günler, bizi yaptı.
ve bu şekilde doğduk biz,
yani günlerin çocukları,
sorgulayıcılar,
yaşamı arayanlar.

8 eylül'e denk gelen hikayeyi alıntılamak istiyorum, beni çok fena yaptı çünkü.

"sergipe, brezilya'nın kuzeydoğusundaki bir eyalet: paulo freire okuma yazma öğrenmekte olan çok yoksul bir köylü grubuyla birlikte yeni bir çalışma gününe başlıyor. 

-nasılsın joao?

joao susuyor. şapkasını buruşturuyor. uzun bir sessizlik ve en sonunda şöyle diyor:

-uyuyamadım. bütün gece gözümü kırpmadım.

ağzından başka sözcük çıkmıyor, ta ki şunları mırıldanana kadar:

-dün ilk kez ismimi yazdım."

kapaktaki ve sayfalara serpiştirilmiş ilüstrasyonlar da yazarın elinden çıkma.

bu 365 meseleyi sindirmeye çalışıyorum, mesela amerika'nın bütün uzay programının 2. dünya savaşı'ndan sonra işsiz kalan bi nazi mühendisin eseri olduğunu bilmiyordum, hem de öyle nazi döneminde çalışmak zorunda kalan bi adamcağız falan da değil, bayağı bildiğiniz nazi adam. kalbini koymuş ari ırk davasına.

çok güzel çantada taşımalık, fırsat bulunca açıp 2 sayfa daha okumalık kitap, aklınızda olsun.

May 15, 2013

bu blog, greve giden türk hava yolları çalışanlarına destek verir.


May 14, 2013

canavar cenifır ve kahve

bi gece kalmalığına urla'ya gittim yanıma arkadaşımı da alıp. yaz gelmemiş ama kış gitmiş ama hava ısınmış mı n'oolmuş, bi tuhaftı.

bu aşağıdaki yavruyu mahallenin çocukları getirmiş, sokakta tek başına debelenirken bulmuşlar.


geldiğinde 1 haftalık olduğunu tahmin ediyoruz, şimdi 5 haftalık olması lazım. biberonla falan besleniyor 2 saatte bi. sağlıklı görünüyor bayağı, annem adını cenifır koymuş, canavar ile kafiyeli olarak. annemi arayıp ne yapıyor diye sordum biraz önce, "abileriyle bahçede koşturuyor" dedi. abileri kudi ve kahve'yle tuhaf bi şekilde yuvarlanıp gidiyorlar.

kahve'yle gençsel fotoğraf çekeyim dedim, pek muvaffak olamamışım. kahve memnun hayatından, sarmaşıkların üstünde yuvarlanıyordu. bahçede pek bitki kalmamış bu yuvarlanmaların neticesi olarak.


bi ara da babaanemden kalma oymalı kabusların kanepesinde uyurken yakaladım. babaanem görse kalp krizi geçirirdi herhalde.


cenifır'ın bi videosunu çektim, arka ayağını ne yapacağını bilemez vaziyette saçmalarken. urla'da durumlar böyle.

video

May 9, 2013

hafif bi beyin sarsıntısı, 20 liralık internet, bi eşarp

bu anlatacağım hadise de nerdeyse 2 ay önce oldu, yazmak aklıma gelmedi.

kocam the barbarian'ın ofisinin bulunduğu apartmanın yaş ortalaması çok yüksek. karşı komşusu oya'aanım yalnız yaşıyor. ben oya'aanım ile tanışmadım ama yunanistan'da sokakta ölürken bulup buralara getirdiği, uğraşıp iyileştirdiği kedisiyle selamlaşmışlığımız var. camda oturup gelen geçeni teftiş ediyor çoğu zaman, siyah-beyaz ve orta boy bi koyun ebatlarında. kalimera diyorum, kaale almıyor beni pek.

oya'aanım geçenlerde sabaha karşı düşmüş evde, kafasını yere çarpmış. kocamı aradı, hastaneye gittiler. oya'aanım'ın hastanede fransızca konuşması, insanlardan cevap beklemesi  falan biraz ürkütücü olmuş ama bi şeyi yokmuş çok şükür.

aynı günlerde barbar kocamın bi başka komşusu gelip kızının kendisini ziyarete geldiğini, kısa bi süreliğine kocamın ofis internetini kullanıp kullanamayacaklarını sormuş. kablosuz ağın şifresini alıp gitmiş. 2-3 gün sonra elinde bi miktar parayla gelip "kızım gitti ama ben internetten kitap okuyorum, kullandığım kadarının ücretini ödeyeyim." demiş. 80 yaşında internetten kitap okumasını mı takdir edeyim, bu alman usulü dürüstlüğünü mü bilemedim. 2 aydır barbar tesislerinin ücretsiz internet hizmetinden faydalanıyor, kocama "bak, iyi karma hep bunlar" dedim, sevindi.

oya'aanım'a dönecek olursak, kendine gelince bi şişe şampanya hediye etti kocama. dün de eline bi torba tutuşturmuş bana vermesi için. torbayı görünce gözlerime inanamadım. içinden bu eşarp çıktı.


itiraf edeyim, görünce sadece "OHA DIOR MU BU?" diyebildim. hayatımda hiç dior bişeyim olmamıştı, torbasını falan atamadım.

oya'aanım'a en kısa zamanda bi iade-i ziyaret yapacağım, zaten kedisini de elleyememiştim bi türlü, içimde kaldı hayvanın gıdısı, yanakları falan.



yavaş günler

çok mühim bi şeyler olmadı son günlerde, şunlar oldu.

evde kalan meyvelerden tart yaptım, üstüne beyaz dondurma koyup yedik. şeftalili kısmı daha güzel oldu.


koko her fırsatta üstüme yatar oldu.


game of thrones çılgınlığı yeniden başladı, kardeşimin saçlarını diziye göre ördük, böyle bi şey oldu.


yeri gelmişken bu aşağıdaki kitabın benle bi alakası olmadığını beyan etmek isterim. d&r'da bulduk, komik oldu.



May 1, 2013

ben sizinle arkadaş olabilmirem


diyor seçilerek bi iş sahibi olmuş, çoğumuzun banka hesabında göremeyeceği meblağları kazanan bakan bey. sanırsınız ki kansere çare bulmuş ya da gün doğmadan madene inip kömür falan çıkarıyor. suat kılıç, gençlik ve spor bakanı, normalde tanımazdım ama birlikte bi uçak seyahatimiz oldu bi kaç ay önce.

ön koltukta oturanları yerinden etmeye çalıştı hostesler, bu "yer değiştirir misiniz?" ısrarı uçağa binerken başladı, uçağın içinde de devam etti. neden ön koltuğu boşalttıklarını da kesinlikle söylemediler, hatta "güvenlik sebepleriyle" falan diye yalan söylediler. sol en ön sırada oturan çift direnip yerini vermedi, bunda barbar kocamın koca sesiyle "Vİ AY Pİ GELİYOR İŞTE, ANLAYIN"  diye seslenmesinin etkisi olmuş mudur bilmiyorum. başka birileri yerlerini verdi. sonra bakan bey'in gelmesini bekledik uçağın içinde. pür neşe teşrif edince de kalktık. bakan olmaktan çok mutlu görünüyordu. yolculardan kalkıp elini sıkanlar, baygın gülümsemelerle yerlerine dönenler oldu. onları da anlamıyorum.

her gün düzenli olarak itilip kakılmayı, hakareti falan hak edecek ne yaptık, onu da bilmiyorum.

imajı milliyet gazetesi'nden aldım, gazete okumak ne acılı bi iş haline geldi allahım.

aklıma kolombiya'nın bogota'sının eski belediye başkanı geldi. ekonomist ve tarihçi olan enrigue penalosa şu aşağıdaki beyfendi:


bisiklet yolları yapmış bogota'ya, söylediği bi laf internette çok dolanıyor.


diyor ki, "gelişmiş bir ülke, fakirlerin araba sahibi olduğu ülke değildir. zenginlerin toplu taşıma kullandığı ülkedir."

bu ahval ve şerait içinde 1 mayıs işçi bayramı kutlu olsun. güzel, güneşli bi gün bugün, daha güzel günler görelim.