August 24, 2013

Bir Başka Kitap Alışverişi

Çabucak yazıp gidiyorum, çünkü aciliyeti olduğunu düşünüyorum bu konunun.

Robinson Crusoe 389, gördüğüm en güzel kitapçılardan biri ve şu anda bize ihtiyaçları var. Her yeri alışveriş merkezlerinin, birbirinin kopyası zincir dükkanların sardığı bir dünyada varolmaya çalışıyorlar ve nakit sıkıntısı içindeler. Yardım istiyorlar.

"Şimdi öde-sonra al" yaparak ve bir RobKart alarak yardım edebilirsiniz.

İnternet üzerinden kitap alışverişi yapıyorsanız web sayfalarından kitap alabilirsiniz.

İkisini de yaptım. Karta yüklediğim parayı harcamadan bir de kitap siparişi verdim.

Hem idefix'ten hem de D&R'dan alışveriş yapmış biri olarak şimdiye kadarki en sorunsuz ve en sevimli online kitap alışverişi olduğunu söylemem gerek. Özellikle idefix'ten en son aldığım kitapların gelmesi haftalar sürdü, zaten artık mahallenin kitapçılarından alıyorum ne alacaksam.

Bir miktar Türkçe, bir miktar da İngilizce kitap aldım, biraz da kartpostal. Eğer İngilizce okuyorsanız çoğu kitabın orijinali, Türkçe baskısından biraz daha ucuz, bir de indirimli güzel kitaplar var. Türkçe kitapların fiyatı diğer kitap siteleriyle aynıydı, ayrıca 90 lira ve üzeri siparişlerde kargo parası almıyorlar.

Alışverişimden 1-2 saat sonra İngilizce kitapların iki tanesini temin edemediklerini, yurtdışı sevkiyat konusunda sorun yaşadıklarını anlatan bir email geldi, istersem Ekim ayı gibi sipariş verebilirlermiş. Hiç önemli olmadığını yazdım, Ekim de olur dedim; zaten para sıkıntısı yaşıyorlar, belki borçları var yabancı yayınevlerine, insanlık hali. İki kitabın parasını kartıma iade ettiler, diğerlerini kargoya verdiklerini söylediler. Bir tane de teşekkür emaili yazdım, her şey ne kadar çabuk halloldu, ne kadar ilgilisiniz falan diye. Sonra cevap gelince gözlerim doldu, hiç bahsi geçmediği halde "Desteğiniz için biz size teşekkür ederiz." yazmışlar.

Biraz daha dayanın, kitap kurdunun iyisi zor günde belli olur, elele verip bu kötü zamanı da atlatacağız. Son zamanlarda öğrendiğim en işe yarar şey, sadece üzülmenin yetmediği.

August 16, 2013

Biraz Gidiyorum, Geri Geleceğim

Fotoğrafta çaktırmadan beni takip ederken gördüğünüz adam hocam olur. Aynı zamanda bölüm başkanı, aynı zamanda tez jürimin başkanı, aynı zamanda malzemelerini çalıştığım kazının da başkanı.

Tanışıklığımız benim arkeoloji okumaya başlamamdan öncesine gidiyor aslında; 12 yıldır öğrencisiyim, 10 yıldır da asistanı.

Bu zaman zarfında her an her şey harika değildi doğal olarak ama aklımda hep en komik anlar kaldı.

Ben ve sarı kafalı arkadaşıma gelip bu şekilde devam edersek yalnız öleceğimizi ima etmesi, bu konuşmanın bir şekilde kader tanrıçası Fortuna'ya bağlanması ve "Açık denizdeysen kendini Fortuna'ya bırakman gerekir" diye bitmesi, hocanın arkasından bakakalmamız.

Yüzlerce kişinin katıldığı bir toplantı sırasında bir telefonun çalmaya başlaması, "Allahım kesin hocanın telefonu bu!" diye salonun en arkasından önüne doğru karanlıkta koşmaya başlamam, konuşmacı olduğu için sahnede bulunan hocanın acı içinde kıvranması, çantasını bulup telefonu etkisiz hale getirmem ve çömelmiş ördek pozisyonunda yerime geri dönmem.

Yurtdışına gidecek olan hocanın havaalanından arayıp "Beni uçağa almıyorlar, neden almıyorlar?" diye söylenmesi, "Uçağınız dün kalktı." diye cevap vermemiz sonrası yaşanan sessizlik.

Kazıda arka arkaya 3 gün patlıcan yedikten sonra "Buranın patlıcanı meşhur galiba?" demem, buna içerlemesi ve 10 yıl sonra bile her fırsatta yüzüme vurması.

Kazıda günlük işleri bitirdikten sonra muhtarın kahvesine bira içmeye gitmek için hocanın yatmasını beklememiz, kesinlikle yatmaması, en sonunda çalıştığı odanın penceresinin önünden çömelmiş ördek pozisyonunda geçmemiz, arkada kalan birinin dengesini kaybedip o pozisyonda yavaşça yana devrilmesi.

Kazının fotoğrafçısını karanlık odaya kilitleyip gitmesi, fotoğrafçıdan bütün gün haber alamamamız, oğlan kendi çabalarıyla kurtulup gelince bir de "Nerdeydin şekerim?!" diye fırçalaması.

Sabahın köründe Diyarbakır'da otobüsten inip kaldırımda hocayla karşılaşmam, söylediği ilk şeyin "Total station'ı getirdin mi?" olması, getirmem gerektiği konusunda en ufak bir fikrim olmadığından "Yoo." demem üzerine sinirlenmesi, elime yarım simit tutuşturup çalışacağım kazıya bırakması, bırakırken de "Eti sizin kemiği benim" şakaları yapıp en sonunda sessizce "İyi bakın lütfen çocuğa." demesi.

Hızlı gece hayatı yaşadığım dönemde gece çıkıp eve dönemeyip doğrudan ofise gittiğim günlerden birinde benim deri pantolon, sırtı olmayan yelekle falan çalışmam, onun ofise gelip bir şeyler sorması, dakikalarca konuştuğumuz halde gözünün ne saçıma bulaşmış simlere ne de akmış rimelime falan takılmaması. Böyle şeyleri asla farketmediği gibi kesinlikle umursamaması.

Yukardaki fotoğrafı gösterdiğimde çok gülmesi. Böyle şeyleri hocaya gösterebilmenin rahatlığı.

Bu ilişkinin sonlarına geldik, 2 ay içinde tezimi teslim etmeyi planlıyorum, işim bitiyor okulda. Zaman zaman sentimental dalgalar vuruyor, eski günleri falan düşünüyorum gördüğünüz üzere ama kararımı verdim, zaten yapabileceğim çok bir şey de yok.

Bu vesileyle ben 2 ay kadar sessiz kalabilirim, gerçekten çok işim var. Merak etmeyiniz. Zaten sonra hep buralardayım. Motivasyon olsun diye şunu ekleyip gidiyorum.

August 1, 2013

Bir yerlerde görüp beğendim. 


Bir Düğün, Bir Fotoğraf, Bir Şöför

Başka bir şeyler ararken bu iki fotoğrafı buldum. 2008 yılında Maraş'taki kazı kampında çekildi ikisi de. Güneydoğu'daki kazılarda bazı efsane isimler vardır, herkesin tanıdığı, eline asistan gelenlerin profesör olduğunu gören falan. Biri zaman zaman bahsettiğim aşçı N. Abi, bir diğeri de şöför M. Abi. Zaten çoğu zaman takım olarak giderler kazıya, paket program.

M. Abi'ye sadece şöför demek biraz ayıp oluyor, beyaz minibüsüyle kazı ekibini dağlardan taşlardan geçirirek taşır tabi ama yıllardır kazılarda çalıştığı için başka maharetleri de var. Mesela toprakları sudan geçirip suyun üzerinde kalan buğday, tohum gibi bazı organik malzemeleri toplamak çoğu kazıda rutin bir iş, "suda yüzdürme/floatation" tekniği denir. M. Abi bunu tek başına çok güzel icra eder, zaten çoğu kazıda su pompası ve bidonlarla sistemi kendisi kurar. Bir kazı evindeki küvete su pompası bağlayıp tohum ayıkladığına dair söylentiler var, ben görmedim ama yapmış olması çok muhtemel.

İngilizce konuştuğu yetmezmiş gibi bir de şöyle bir huyu var; siz kazarken gelir bakar bakaaar, "20 santim daha inersen taban gelecek bak" der, gider. Hepimiz kazı stratejisini M. Abi'ye göre şekillendirmeyi öğrendik, zira taban gelir dediği yerden taban geldi hep.

Fotoğrafın çekildiği gece, kazı evimizin bahçesinde düğün vardı, sabahlara kadar halaylar falan. M. Abi kıyafetimin sadeliğini eleştirip belgelemek istedi, verdim makinayı eline, çekti.


Ben kesmedim, orijinali böyle. Kıyafetimi de savunacak olursam, temiz kalmış tek kostüm buydu. Ve aslında kulaklarımda da sallantılı küpeler var, elimden geleni yaptım ben o düğün için.

Neden kafam yok fotoğrafta, onu anlamak için de bir sonraki kareye bakıyoruz. Buyrun.


M. Abi ile aramızda boy farkı var, ciddi boyutlarda. Burda gene boylu poslu çıkmış. Makinayı göz hizasında tutunca da kafamı alamamış kareye. 2 ay falan güldük, cevap vermeye tenezzül etmedi kendisi. Üzerimde çok hakkı var, hastaneye yetiştirdi beni kaç kere, bazen de kendisi müdahale etti. Bir yandan cep telefonundan türkü indirip bir yandan da kafamdan aşağı soğuk su döküp ayaklarımı havada tuttuğu bir an var mesela, asla unutmayacağım.

Rutin asker ve polis kontrollerinde durdurulunca teypte Kürtçe kaset varsa usulca kapattığımız dönemlerden beri tanışıyoruz. Her seferinde "Bir daha öldürseler gelmem kazıya!" diye ayrılıp ertesi sene aynı kazıda karşılaşıyoruz. Böyle tuhaf ve hasarlı bir ailem var yani oralarda. Çok özlüyorum, ondan yazdım sanırım bu yazıyı.