October 31, 2013

Bolonezle Şaka Olmaz


Dün gece rüyamda Tom Hiddleston'ı gördüm, spagetti bolonezle ilgili bir şakaya gülüyorduk. Dün bütün gün adamdan bahsettim, 10 aydır da et yemiyorum, böyle oldu sanırım netice. Bolonez sos hasreti sardı her yerlerimi. Tom Hiddleston tam olarak nerden çıktı bilmiyorum, beğeniyorum.

Biraz fotoğraf falan bakayım derken The Crow filminin yeniden çekimleri için adının geçtiğini okudum bir yerlerde, hatta evde makyajı falan yapıp deneme fotoğrafları göndermiş yapımcılara. The Crow her ne kadar ergenliğimin kült filmi de olsa devam filmleriyle birlikte tam bir kariyer karadeliği, giren çıkamıyor. Biraz heyecanlandım gerçi, odam filmin posterleriyle kaplıydı, ilk filmin repliklerini hem Türkçe hem İngilizce ezbere biliyorum hala.

Neyse, içim dışım Hiddleston oldu, sizi de şu aşağıdaki videoyla başbaşa bırakıyorum, gerzek gibi dansedişine kurban.

October 27, 2013

Sunday morning and I'm falling

Nasıl insanlar çalışıyor bu gazetelerde bilmiyorum ama müzik dinlemediklerine eminim.


Biz dinleyelim herkesin yerine.

October 26, 2013

Bir Kartpostalın Tuhaf Yolculuğu

Dün posta kutusundaki bir demet kartı alıp eve çıktım. Aralarından bu yandaki kart çıktı. Felix'e yazılmış, Helsinki'den Avusturalya'ya postalanmış ama nedense benim Ankara'daki posta kutumda bulmuş kendini!

Bu kartın postaya verildiği gün gene Helsinki'den bir kız bana kart atmış, birbirlerine mi yapıştılar ne oldu bilmiyorum ama çok güldüm. Oturup Felix'e durumu anlatan bir mektup yazdım, kartı da koydum içine, pazartesi postalayacağım.

Kart da Moomin kartı, allahtan meraklısı değilim yoksa ellerim titrerdi yollarken.

October 25, 2013

Yarın Ankara'da Neler Yapılır?

Çankaya Belediyesinin "Tohum Takas Şenliği"ne gidilebilir. Tohum takas edilmese bile bir çay içilebilir, pazardan bir şeyler alınabilir.


Salt Ulus'taki kitap dağıtımına gidilebilir. Ellerinde birden fazla kopyası olan kitapları, dergileri dağıtacaklarmış, saat 15:00'te başlıyor, 18:00'e kadar. Şurdan da bakabilirsiniz.


Akşama da Mabel Matiz konseri varmış, ben dinlemiyorum pek, biletix'te biletleri tükenmiş, seveni çok demek ki.

Ya da evde oturulur, Pearl Jam yeni albüm çıkarmış, o dinlenebilir. Okunmamış kitaplar okunabilir, zeytinyağlı fasulye pişirilebilir. Bazı insanları görmek bile toksik şok etkisi yaratıyor, detoks yapılabilir. Arkadaşlara karışık cd yapılabilir, mektup yazılabilir. Bunlar hep olabilir.

4!

Sevgili 4 sana sesleniyorum.
Yorum bırakamıyorum yazdıklarına! Bilerek ayarladıysan tamam, yanlışlıkla olduysa haber veriyorum bak :)
Bir de güzel sardunyalar bırakıp gidiyorum.




October 22, 2013

Stay-Bir Rihanna Cover'ı

İki sene önce yazmışım, sonra unutmuşum, Mona diye bir grup vardı, pek beğenmiştim. Bir Rihanna şarkısı söylemişler, çok güzel olmuş. Video aslında araba reklamı ama şarkıyı o kadar beğendim ki her yerden fırlayan arabayı kaale almıyorum, gençler para kazansın.


?

Sabah kapıyı açınca bu manzarayla karşılaştım. Niye 5 lira var yahu kapımızın önünde?

October 21, 2013

Çiçek Açan Daş

Bakkala gidip ekmekle sigara aldım. Bakkal müessesesi bir adet baba ve oğlundan oluşuyor, yeni devraldılar dükkanı. Baba her daim gıcır pabuçlu, ütülü gömlekli falan; memuriyetten emekliymiş. "Bahçem var benim, gidip ekecektim, emekli hayatı yaşayacaktım, bu dükkanı çıkardı başıma." diye sızlanıyor ara ara çünkü oğlan asla sabah kalkıp açmıyor bakkalı. Hem söyleniyor hem de sabah uyandırmaya kıyamıyor oğlunu, en son yanımda itiştiler baba-oğul, oğlan tatile gitmek istemiş, baba izin vermemiş, benim normal olarak haberim yoktu bu aile içi durumdan. Oğlan "Abla, yorgun görünüyorsun, tatile gitsen ne iyi gelir." dedi, ben "Yaaa evet di mi?" falan derken dükkanda şu cümle yankılandı:

"İtoğlu it!"

Ne olduğunu anlamaya çalışırken baba bana dönüp "Bana laf çarptırıyor, tatile gidemedi ya!" dedi, o arada oğlan kikir kikir gülerek kaçtı dükkandan, ben de arkasından kaçtım. O akşam Goran Bregoviç konseri vardı, "Size de bilet alayım mı abla?" dedi oğlan, akşamları Vişnelik'in kıç-donduran soğuklukta olduğunu hatırlatarak refüze ettim. Oğlan ve arkadaşlarının matları falan varmış, güle oynaya ayrıldı benden.

Her gün birkaç kere geçiyorum bakkalın önünden, şahsıma "abla" diye seslenilmesinin ağırlığını atlattığımdan beri oğlanla ilişkimiz şu sularda seyrediyor:

"Abla çay veriyim?"
"Dur işim var."
"Çay var abla?"
"Ay çok acelem var."
"Çay var abla, iç?"
"Geç kaldım, dönüşte içerim."
"Abla?"
"Ay."
"Çay?"
"Ühü."

İçemedim o bakkal çayını ama içeceğim eninde sonunda. Mahallede çay veren ve anahtar falan bırakabileceğim bir bakkal olmasını çok önemsiyorum.

Evet neyse, fotoğraftaki şey çiçek açan lithops bitkisi. Arkadaşım S. anlatmıştı çok acayip şeyler olduklarını, bir yapı markette görünce atlayıp almıştım, üstelik 2-3 liraydı. Meğer çiçek de açıyormuş. "Yaşayan kaya" da diyorlar, adı zaten Yunanca, "taş yüzlü" falan gibi bir şey. Şurda çok güzel anlatıyor, fotoğraflar da var.

Haftasonunu bu sarı çiçeğe sevinerek, eşyaları sağa sola çekerek, çorba yaparak falan geçirdim.  Kendime doktora hediyesi almıştım, onlar geldi bu sabah.


Tahtadan zarf şablonuyla üç adet kağıt bant. Şablon tahminimden inceymiş ama olsun, evdeki bütün kağıtlar potansiyel zarf malzemesi artık. Gerçi bunun aynısını kalın kartondan da keserdim, aynı işi görürdü ama olsun, kendime kıyak geçtim.

Böyle şeyler işte. İyi bir hafta olur umarım; Ankara'da hava güneşli, öğle yemeğinden sonra Türk kahvesi için mesela, belki biri fal bile bakar.


October 18, 2013

Selfie!

Gençler "selfie" diyor, kendi kendini çekiyorsun hani; boş vakitlerimde Koko'yla bunun üzerine çalışıyoruz, pek muvaffak olamıyoruz. Neticelereden kolaj yaptım, buraya bırakıyorum.



October 14, 2013

Haftasonu Bunlar Oldu, Domestik Karadelikler Vardı

Cumartesi ben dışarı çıkmayınca sarıkafalı arkadaşım bana geldi. Hava sıcaktı, güneşten alnım yandı, çay demledim, gerizekalı gibi terasta oturduk, Koko her şeye ağladı.

Hastaneden tatsız haberler geldi, moralimizi önce bozduk, sonra düzelttik biraz.

Sarıkafa'yla yokuşaşaaaaa vurup Rumeli Çorbacısı'na gittik. Ben pilav-üstü-kuru yedim yoğurtla, o eski günlerden kalma bir çorbanın peşine düştü. Pilav-kuru bildiğiniz gibiydi, nostaljik çorba öncelikle sıvı değildi, ayrıca içinde ilik varmış. Benim diyen etoburu (bahsi geçen etobur, sarıkafalı arkadaşım oluyor yazının bu noktasında) zorlarmış. Çay da içip kalktık.

Yeni çıkan albümlerin İstanbul-Ankara arası nakliyesi deve kervanlarıyla yapılıyor bildiğiniz üzere, bundan daha önce şikayet etmiştim. Neyse sonunda buldum Yüzyüzeyken Konuşuruz'un albümünü.


Eve gelip öğlenden kalan çayın altını yaktım. Geçen gün aldığım yıldız kurabiyeleri çektim önüme. Koko içeri gidip yattı. Albümü 4 kere dinledim baştan sona, beğendim. Kurabiyeler Güvenlik Caddesi'ndeki Nimet Ekmek Fırını'ndan, arkadaşım S.'nin evinde yemiştim, çok güzeller.


3 yıldır evden gelip geçen köpeklerin canına okuduğu güzelim koltuklarımızı attık. Yenilerini alıp monte ettik. O kadar feci haldeydi ki eski koltuklar, kimse evden çıkarılırken görmesin istedim, abiler de taşımak için sabahın köründe gelince sevindim. Koltuklar gittikten 10 dakika sonra bir komşu aradı, merdivenlerde memory stick bulmuş, içindeki dosyalarda adımız yazıyormuş. O memory stick, koltuklardan birinde Kahve ve Koko'nun elbirliğiyle kazdığı deliğin içindeydi kesin, taşınırken düşmüş. Aynı yerden bazen televizyon kumandası falan çıkardığım için biliyorum. Mahalleli de 3 yıldır o koltuklarla yaşadığımızı biliyor artık.

Deneme oturuşunu Koko yaptı, oturmadan önce kendi etrafında 3 kere dönerken biraz hakaret ettim, o yüzden böyle anlamamış gibi bakıyor.


Kitaplıkları falan çektik, temizlik yaptık biraz. Her anında itinayla ayakaltında olmayı başardı Koko.


"Çekil Koko!"
"Hayır."
"Kalk ordan Koko!"
"Zannetmiyorum."
"Tornavida getir bari?"
"Köpeğim ben, getiremem."
"Yatmışken bir kitap okusan?"
"Okumam yok, biraz yazabiliyorum."


Hafta sonu böyle geçti, hala tozu alınacak kitaplar, silinecek yerler, monte edilecek 3 çekmece, nereye koyacağımı bilemediğim ayılar falan var.

Bayram için yollara döküldüyseniz iyi yolculuklar, evdeyseniz çok selamlar, herkese iyi bayramlar.

Bunları yazarken gene bir helloradio müzik listesi dinliyordum, şurdan siz de dinleyebilirsiniz.

October 11, 2013

Geç Kalmış İki Kart ve İştar Kapısı

Ben tezle mezle debelenirken gelen kartlardan ikisini yazayım dedim buraya. İkisi de uzun zamandır kartlaştığım iki postcrossingçi.

Güzel Varşova manzarası hevimetalci üniversite talebesi Michal'dan.


Michal yine taşınmış, yeni adresini vermiş falan. Ben yaz ortalarında bir kart atıp "Oha Türkiye'de neler oluyor, gösteriyor mu Polonya televizyonları?" demiştim, ona da cevap vermiş, her şeyden haberi varmış. Bir de "Bir şeye ihtiyacın olursa, bir derdin olursa haber ver" diye email adresi eklemiş, duygulandım hemen. Kimsem yoksa mektup ve kartpostal arkadaşlarım var şu dünyada ehehhe! Polonya pulları da her zaman çok güzel.


Diğer kart da Susanne'den, hep uzun yazar, güzel yazar. Bu sefer kartın yanına müze broşürleri de eklemiş bir demet, kart da bir sergi kartı zaten.


"Eşyaların ilahi kalbi", Amerika'nın Kolomb öncesi döneminden eserler aslında bir özel kolleksiyonun parçasıymış, aile Köln şehrine bağışlamış, o zamandan beri de bu müzede saklanıyormuş. 1985'ten beri ilk defa da halka açılmış bu sergiyle. Köln'e gitmeye kalksak bile kaçırmışız zaten.

Bu da zarfı:


Sağ üstteki pula dikkatinizi celbetmek istiyorum. Berlin Müzesi'ndeki meşhuuur İştar Kapısı, mavi fayansları, aslanları ve ejderhaları aşağı yukarı 1996'dan beri "görsem de ölsem" listemdeydi. Gördüm çok şükür, biraz maceralı oldu tabi ki ama önünde fotoğrafım bile var.


Berlin Müzesi tadilattan geçiyordu, tabi ki benim Berlin'de olduğum 5 gün süresince de Doğu Eserleri bölümü kapalıydı. Gitmeden email falan atıp ağladım, gittiğimizde de zaten ortalıkta kimse yoktu, yakınına gidebildim kapının.

İştar Kapısı'nın anavatanı  Babil, bugün Irak sınırları içinde kalıyor. Şehrin içine açılan kapılardan biri, MÖ 575 civarında inşa edilmiş. Başka kapılar da var, duvar panelleri falan; dünyanın dört bir yanındaki müzelerde bulmak mümkün, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bile görebilirsiniz bu mavi fayans üzerine yerleştirilmiş aslanları, ejderhaları. Ait olduğu topraklara dönse, o topraklara barış ve huzur da gelse, biz de gidip orda görsek. Temenniler, temenniler.

Neyse. Cevap yazdım bu kartlara, bugün postalarım. 2 ay kadar geriden takip ediyorum kart trafiğini, arayı kapatacağım umarım kısa zamanda.

October 10, 2013

38!

Eczaneye girip bir suda eriyen C vitamini, bir de Supradin istedim. Bunları verdi eczacı, 38 lira tuttu.

Paketleri ve içerikleri mi değişti bunların yoksa ben durup dururken ekstra çinkolusunu, koenzimlisini mi aldım anlamadım. Ama yani en harcıalem vitamin takviyesi bu kadar pahalı olmamalı yahu.

Temkinli davranayım, nasıl olsa üşüteceğiz, evde bulunsun diye girdim dükkana, bayağı bozularak çıktım.

Üşütmemek gerekiyor sanırım.

October 9, 2013

Bana Mı Sordun Yatağı Toplarken?

Damacanadan şişeye su basarken göz göze geldik. Toplamıştım ben o yatağı ama neyse artık.


October 8, 2013

Ev Yapımı Akıllı Telefon ya da Babam Otobüs Canavarıymış

Geçen cuma İzmir'de bir sergiye gittik, bilahare yazacağım. Arabamız olmadığından toplu taşıma kullanıyoruz, Urla'dan şehir merkezi en az iki vesait, 1,5 saat falan sürüyor.

Annemle oturduk, babam da yan tarafta boş bir koltuk buldu. Bir ara kafamı çevirdiğimde babamı yanda gördüğünüz halde buldum. Meğer evden çıkmadan gazetelerden okumak istediği yazıları kesip iç cebine yerleştiriyormuş. Okudukça da atıyormuş. Kalınca bir dürüm halinde gazete kesiği. Bütün yolu böyle gitti.

Sanırım babam kendine bir nevi akıllı telefon yapmış.

Akşam Urla'ya dönerken toplu taşıma böyle sevimli değildi, bütün yolu ayakta gittik ailece. Babam sürekli otobüsün arkalarına o kocaman sesiyle bağırarak insanları ilerlemeleri konusunda taciz etti. Benimle birlikte hiç tanımadığımız sarışın bir kızı da önüne katarak otobüsün ortalarına kadar itelemeyi başardı. En sonunda "BABA NE ZAMAN TUTUNACAK BİR YER BULSAM ELİMDEN ALIYORSUN, YAŞAM ALANI BIRAKMADIN BANA!" diye ağladım, sarışın kız "Ay beni de sürdü amca, nasıl geldim anlamadım buraya?!" dedi.

Urla dolmuşuna binmeyi başardık ama babamın enerjisi tükenmedi. Önünde ayakta duran kızın çantasına taktı, "Açık mı bu? Çantan açık kızım. Açık gibi bak. Ağırsa bana ver." diye, kız çantasını vermediği gibi "Açık değil, tasarımı öyle." dedi. Babam ikna olmayınca da demonstrasyon yapmak zorunda kaldı. Açık değilmiş çantası, bütün dolmuş ahalisi olarak anladık, rahatladık.

O gün ben gece yarısına doğru köpeklerle yattım, babam peynir yiyip bulmaca çözüyordu mutfakta.

Annem aradı biraz önce, bayramda Urla'ya gidecekmişim, hepberaber otobüsle dolmuşla Karaburun'a gidecekmişiz. Hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti, "Hı hı" deyip kapattım telefonu. Çekilecek çilem varmış.

Mim Cevapladım!

İstiyorum ki sıklıkla mim cevaplayayım, buralarda hep fikirlerim falan uçuşsun ama bu aşağıdaki sanırım bunca zaman içinde anca ikinci mim cevapladığım. Ama aslında ne güzel bir adet, eskiden anket defterleri falan olurdu, bütün ortaokul-lise hayatım boyunca yazdım ben herkeslerin defterlerine. Neyse bu iç hesaplaşmaları başka yerde yaparım, pek kıymetli 4 beni mimledi, hemen cevaplıyorum soruları. Birkaçınız yaparsa onları da heyecanla okurum.

1-En çok incindiğin/kırıldığın kelime?
Bana değil kime söylenirse söylensin cinsiyet, din, etnik köken üzerinden üretilmiş aşağılayıcı kelimeler beni sinirlendiriyor. Çok ayıp falan olduğu için sinirlenmiyorum, söyleyenin ne kadar aptal olduğunu düşünüp bunalıyorum.
2-''Herkesin kullandığı bir kelime olur, ama senin için bir insan olur, o özel insan o kelimeyi kullanınca alınırsın'' ne düşünüyorsun?
Anlamaya çalışıyorum soruyu. Sevdiği kızın kendisine "abi" demesine bozulan oğlan gibi mi?
3-Seni en çok duygulandıran şarkı?
Ouuvv! Hangi biri? Duygulanmadığı şarkıyı dinler mi insan? Suede'den Wild Ones her daim duygulandığım bir şarkıdır, bu yaz Fikret Kızılok'tan Vurulmuşum'u çok dinledim ağlaya ağlaya, Working Class Hero'nun Manic Street Preachers versiyonunu da aynı duygularla dinlerim.
4-Daha önce seni bırakan birisi geldi senden ikinci şans istedi sende verdin ama buna rağmen yine bırakıp gitti...Şimdi pişman! ne yaparsın ne hissedersin?
Yalama olmuş bu ilişki ve "sende"nin de'si ayrı yazılır.
5-Nefret mi Aşk mı? 
En çok öldürmek istediklerim hep en sevdiklerim, böyle bir şarkı da vardı galiba.
6-Birinin kalbini kırdığında nasıl gönlünü alırsın?
Özür dilerim. Çok özür dilerim. Durum çok fenaysa kendimi tutamaz ağlarım.
7-Nasıl ağlarsın bağırarak mı? içine akıtarak mı?
Her normal insan gibi sümüklerim akarak ağlarım.
8-En korktuğun şey?
Hamamböcekleri. Zombi istilasına falan alışırım, her türlü duruma adapte olurum ama hamamböceği görünce kısmi felç iniyor.
9-Ruhun sıkıldığında ne yapmayı seversin? Kendini nasıl sakinleştirirsin/dinlendirirsin?
Elimle iş yapmaya vururum kendimi. Dolap silmek olur, resimli mektup yazmak olur, öyle şeyler. Çiçeklerin saksılarını değiştiririm, ütü yaparım, sökük dikerim. Bazen de sokağa atarım kendimi, sokak iyidir.
10-Bazen kızılmasından hoşlanırsın peki en çok ne için kızılmasını seversin?
Bu soruyu da anlamadım. Kızgın insanlardan hoşlanmam. Seven erkek kıskanır gibi bir şey mi acaba? Öyle erkeklerden de hoşlanmam.
11-Şiir/müzik/öykü/deneme?
Önce müzik ya da fonda zaten hep müzik. Sonra öykü ve deneme. Yer yer şiir.
12-En son ne için ağladın?
Çok ağlıyorum ben, kolay ağlıyorum. Sanırım en son bir-iki hafta önceki "direnişte çocuklarını kaybeden ailelere destek" konserinde anneler babalar sahneye çıkıp çocuklarını anlatırken onlarla beraber ağladım.
13-Birinden hemen etkilendiğin özellik?
Etkileyici bir şeyler yapmış olması galiba. Bir yeteneğini ya da mesleğini karşılık beklemeden başkalarına sunan insanlardan etkileniyorum. Mütevazi, sakin, doğal insanlardan; kendini çok önemli zannetmeyen insanlardan.
14-Dayanamadığın şey?
Ay dayanamadığım ne çok şey var. Bir tanesini seç derseniz hiyerarşiyi seçerim büyük ihtimalle. Ast-üst ilişkisinden hoşlanmıyorum, boka dönmeye çok müsait.
15-En sevdiğin duygu?
Annemin kedisi Duygu ehheheh. Uzun zamandır evde olmayı seviyorum, domestik duygular hoşuma gidiyor.

October 7, 2013

Urla Havadisleri

Gittim Urla'ya ve dün döndüm. Natürmort zamanı gelmiş, annemin nar ağacının da fotoğrafını çekecektim, unuttum. Yanda bahçenin mamüllerini görmektesiniz.

Hava soğukça ama güneşli ama rüzgarlı ama bir tuhaftı. Vaktimi gazete okuyarak, köpekleri severek, peynir yiyerek, annemin peşinden Urla'nın çeşitli yerlerine sürüklenerek geçirdim.

Annem, ekmek fırınlarından birinin köşesinde sadaka taşı bulmuş, onu gösterdi ve ben onun da fotoğrafını çekmedim çünkü ekmek alıyorum diye aklımı kaçırmıştım. Artık başka zaman bahsedeceğim bundan mecburen.

Barbar kocam apar topar Ankara'ya döndü, babası kalp krizi geçirdi çünkü. Hala yoğun bakımda tutuyorlar, durum "Bakalım. Bekliyoruz"dan öteye geçemedi henüz. Türk tebabetine güvenmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Dualar, dualar.

İçimizdeki tek şoför Ankara'ya dönünce Kahve'nin yeni evine taşınması da mümkün olmadı. Bu yeni talip nedense bir araba bulup gelip alamıyor hayvanı bir türlü, ben biraz tuhaf olduğunu düşünüyorum oğlanın. Şüpheler, şüpheler.

Netice itibariyle Kahve'yi, annemlerin köpeğine yapışmış uyurken bıraktım. Tabi ki babanemden kalan oymalı kabusların kanepesinde. Bu arada sokağa kaçıp ölü bir kuş buldular, eve sokmaya çalıştılar, Kahve yemeye kalktı ve bütün gün kustu falan, daha fazla bahsedemeyeceğim sanırım bundan. Böyle masum uyurken hatırlayalım en iyisi bu gerizekalıları.


Annemin kedileri komando hayatı yaşıyor, köpeklerin gazabından kaçmaya ve mama saatinde ortalığa çıkmaya evrilmişler. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz Grek esintili Hobbit kulübesi aslında hobi alanı olarak tasarlanmıştı evin bahçesinde, sonra depo oldu, en sonunda da kedi evi haline gelmiş. İçinde mama kapları, minderler, kutular falan var.


Damdaki kedilerden sağdakinin adı Duygu, soldaki Geberik. Geberik, yıllardır kronik bir solunum yolları enfeksiyonuyla yaşayıp etrafına salyalar ve tükürükler saçıyor, bir türlü iyileşmediği gibi ölmüyor da. Duygu'nun adı neden Duygu hatırlamıyorum. Diğer kediler arasında Sürmeli, KeytMos, Arabişko, Pastel falan var. Hepsinin adını bilmiyorum ben, annem soyağaçlarını biliyor.

Dönerken çantama bir adet kek kalıbı (onların fırınına sığmıyormuş), taramam için bir adet eski fotoğraf (silinmeye başlamış çünkü) ve bir adet de keten gömlek (onlar giymiyormuş) sıkıştırdılar, öyle kalkıp geldim. Gelecek planlarım içinde zaman zaman delirsem de annem ve babamla daha çok vakit geçirmek var. Mesela annemin "Ay saça çok iyi geliyor, bak dene bir!" diye elime tutuşturduğu bıttım (bıttim?) sabunuyla duşa girdiğimi, tam kafamı sabunlamışken sıcak suyun bittiğini, dakikalarca haykırdığım halde beni duymadıklarını, en sonunda o halde merdivenin başına kadar gidip aşağıya anırdığımı, annemin gelip hiçbir şey yapamamasını, babamın "Kız çıplak" diye banyoya girmeyi reddetmesini, "Baba havlu var üstümde, ne bu yeni demokrasi paketi mi?!" diye ağlamamı, annemin beni iterek kullanılmayan banyoya sokmasını, orda örümceklerle yıkanmamı falan hep unutabilirim. Aile böyle bir şey.

October 2, 2013

Bir Geyik, Bir Çift Vaşak, Bir de Johnny Cash

Hooyyyt. Kart, pul falan, unuttum zannetmeyin. Bu ikisini yazayım hemen ki eskisi gibi yazmaya devam edebileyim.

Bu kartı Leyla Münih'ten atmış, çok sevindim. Allahaaaaşkına ama, harika bir fotoğraf değil mi? Fotoğrafın tarihi 1909, Münih-Nymphenburg-Hirschgarten yazıyor arkasında ki Nymphenburg Bavyera'da Barok bir saraymış. Hirschgarten da bayağı "geyik bahçesi" manasına geliyor, baktım hala çalışan bir bira bahçesi.


Arkasında da doktora tebriği, İstanbul'da kutlama teklifi ve bu güzel vaşaklı pul var.


Bu aşağıdaki postcrossing'den geldi, kartın önünde arkeolojik bir yer var, çok üşeniyorum onu yazmaya, o yüzden pulları koyuyorum. Pullar daha heyecanlı zaten.



Kelebek de çok güzel ama Johnny Cash!

Şunu dinleyelim madem, ben de işime gücüme geri döneyim. Johnny'den June'una.



Ev Terliği ve Ev Köpeği

Bu yandaki saçma şeylere yıllar içinde bir tür bağımlılık geliştirdim. Bir önceki çift giyilmeyecek hale gelince bunları sipariş verdim. Sipariş verene kadar da bir içsel hesaplaşma yaşadım çünkü ota boka para harcamamak için çabalıyorum. Ayaklarım sürekli donduğu ve neticede bir çift terlik olduğundan kelli bastım satın al düğmesine. Kargo bedavaydı, kartta birikmiş puanı kullanayım falan derken 6 liraya almış oldum, biraz içim rahatladı.

Barbar kocamın ayakkabıları yırtılmış, ona yenisini aldık. Bütün "sana da alalım" ısrarlarını reddettim, ayakkabıya ihtiyacım yok. İmelda Marcos gibi özenle biriktirmişim zaten, her okazyona ayakkabı var, biraz da utanmıyor değilim. Ayrıca aylardır aynı 2 çift ayakkabıyı giyiyorum dönüşümlü olarak, bu çarpık tek taraflı ilişkiyi herhalde böylece çıkardım hayatımdan.

Yarın sabah Urla'ya gidiyoruz, Kahve'ye aylar sonra talip çıktı, onu teslim edeceğiz. Hiç inanasım gelmiyor, şüpheler içindeyim ama bir deneyeceğiz.

Petarkadaş diye bir internet sitesi var, oraya ilan verince İstanbul'dan bir adam aradı önce, çok istemeler, hayvan nakil aracı ayarlamalar falan. Küçükçekmece'de bahçeli bir evde oturuyorlarmış, çocukları varmış, onlar çok istiyormuş. "Ben bir köpeği kurtarmak istiyorum" deyince iyice umutlandık. Derken "Isırır mı?", "Bahçemde çok nadide çiçekler var, onlara bir şey yapar mı?", "Karım çok titiz benim"ler başladı. Benim için o çok titiz karısı zaten kırılma noktası oldu, bunu dedirten bir kadınla aynı eve hayvan girmesi mümkün değil. "Sizin karınız çok titiz, biz hayvan bakan diğer insanlar kendi kakamızda yuvarlanmaktan hoşlanıyoruz" diyebilmeyi çok isterdim ama ne gerek var böyle histerilere ve aslında hijyen standartlarımız arasında bir fark var gerçekten. (Bir ara koltuklarımızın halini anlatmak istiyorum ama çok korkuyorum.)

Neticede vazgeçti bey'fendi ve titiz karısı. Belki de Kahve'nin çok yüksek sesli ve oldukça kokulu gaz çıkardığını da ilana eklemek lazımdır. (Çok ciddiyim, hayatımda böyle bir şey görmedim.)

Sonra Tire'de oturan bir ailenin üniversite öğrencisi oğlu aradı. Kahve'nin av köpeği kırması olduğunu görünce istemişler, avcılık yapıyormuş baba-oğul. Hoşlandığım bir şey değil avcılık, ne düşüneceğimi bilemedim. Çağatay Bey'in ava gittiği fotoğrafları hatırladım sonra, kedilere falan karşı ne kadar merhametli olduğunu. Bu ailenin daha önce de köpekleri olmuş, gidip evi ve bahçeyi görmemizi de istediler. Böyle bir ümitle yola çıkıyoruz bakalım. Ben gene de en ufak bir sıkıntıda bizi aramalarını, hemen gelip geri alacağımızı söyleyeceğim. Bu kadar zamandır bakıyoruz, kışın da gider ben otururum Urla'da Kahve'yle ne yapalım. Gerizekalı biraz ama kader bizi karşılaştırdı bir kere.

October 1, 2013

Rumer Şarkı Söylermiş Meğer

Bruce Willis'le Demi Moore'un çocuklarından biri Rumer. Zaman zaman içine gömüldüğüm Hollywood dedikodusu bloglarında genelde çenesinden bahsedilirdi. (Ah her koşulda evvela kadınlar parça pinçik ediliyor.) "Rumer Willis çene" diye öneriyor google arama motoru, siz düşünün artık durumun vehametini.

Her zamanki gibi başka şeyler araken kızın şarkı söylediğini fark ettim. Üstelik sesi de güzel. Videoların sesi en düzgün olanını aşağıya koyacağım. Sanırım bir klüpte düzenli olarak çıkıp şarkı söylüyor. Birileri çekip koymuş youtube'a. Hoşuma gitti benim, bir mahalle düğünü havası var.

Bir toplumsal vaka olarak "meşhur çocukları"nı akademik çalışma konusu yapan bile olmuştur eminim, kendi çapında bir endüstri haline geldi bu çocuklar. Yeni prenses Kate doğurduktan sonra bebeği sardığı battaniye yok satmış, battaniye yahu! İngilizleri anlamakta daha da güçlük çekiyorum; hadi öbürleri film çekiyor, dizilerde oynuyor falan, yeteneklisi var, sesi güzeli var ya da sadece peri kadar güzel diye bakmak hoşumuza gidiyor, o da kabulüm. Ama bu kraliyet ailesi hem hiç bir iş yapmıyor hem de yamru yumru insanlar.

En aklı başında sandığım İngiliz bir arkadaşıma bu konuyla ilgili fikirlerimi beyan edip bu ailenin yersiz zenginliğinden rahatsız olup olmadığını sorduğumda şöyle bir cevap aldım; "Ama o araziler, saraylar, şatolar falan bu ailenin malı, yüzyıllardır onlara ait mülkler bunlar." Bu nesnel bakış açısını takdir etsem de içten içe sırf uyuzluklarından bu konuyla uğraşmadıklarını düşünüyorum. Belki de bir zamanlarki parlak imparatorluk günlerinin anısıyla avunmak hoşlarına gidiyor, bilemiyorum. Nostaljik bir figür olarak bile olsa ortalıkta bir boka yaramayan prenslerin falan dolaşmasını ve milletin sevgiden baygınlık geçirmesini anlamakta güçlük çekiyorum.

Bruce Willis'in kızından girip İngiliz kraliyet ailesinin fiziki özelliklerine hakaret ederek çıktığım yazıyı burda bitiriyorum. Video aşağıda, Rumer müzik piyasasına girecekse bile umarım kötü kötü ergen popu yapmaz da böyle indie mindie bir şeyler yapar. Bu dünyaya bir Miley Cyrus yetiyor.