November 30, 2013

Meyhane, Hello Kitty, Kuşlara Ekmek

Dün gece annemler bizi meyhaneye götürdü, Çevre Sokak'ta Üsküp Meyhanesi. Güzel bir yermiş, canlı müzik de yok, bunu hanesine artı puan olarak ekledim zira canlı müzikli yerlere yakın oturuyorum ve bu mesafeden bile çok gıcığım. Annem biraz söylendi, meyhane dediğin yerde arkadan hafif müzik çalar, oturur yer içersin diye. 50 kişilik bir doğum günü vardı, bir saatten sonra her şeyi alkışlamaya, "vuhuuuu"lamaya falan başladılar. Bilemiyorum, ya doğum günüm olsa çağıracağım 50 kişi yok diye kıskanıyorum ya da böyle kutlamaları anlamıyorum. Bazı kızlara da burdan seslenmek istiyorum, hala mı maşayla lüle yapılıyor saçlar gece çıkarken lan?

Şener Şen geldi meyhaneye arkadaşlarıyla, heyecanlandım. Utandım yanına gitmeye, uzaktan da sapık gibi fotoğraf çekmek istemedim. Gözümün ucuyla baktım biraz, neşeli görünüyordu. Bir de Sol Gazetesi'nde yazan Metin Çulhaoğlu vardı, masamıza meyve tabağı yolladı. Bir süre "biz ne yollıycaz? biz de yollayalım? yollamıycaz mı?" diye sayıkladım, hiç adap bilmiyormuşum, öyle hemen iade-i meyve tabağı yapılmazmış, bir dahaki karşılaşmada yollanırmış bir şeyler. Hayatının erken dönemini bitiştirilmiş sandalyelerde uyuyarak geçiren biri olarak bilmem gerekirdi.

Bu fotoğrafı geçen hafta çektim. 3 yıldır The Crow posteri altında uyuyup Hello Kitty'li havluyla kurulanan adam babam olur. Burası benim eski odamın bir köşesi, gördüğünüz her şey de bana ait. Audrey Hepburn'i beğendiğini biliyorum ama Hello Kitty bana da sürpriz oldu.

İlk dövmemi yaptırdıktan beş sene sonra falan parmağıyla fıtı fıtı silmeye kalkıp "Aaa çıkmıyor mu yahu bu?" diye şaşıran da babam olur, o yüzden üzerine gitmemeye karar verdim.

Pazar gününden beri eve giremedim, bugün yerimden kıpırdamamaya karar verdim. Barbar kocamın işi varmış, biraz önce çıkarken ütü siparişi verdim. Kendini kaybedip sanayi tipi bir şey almamasını rica ettim. Ütü almanın dünyanın en sıkıcı alışverişi olduğunu beyan ederek gitti.

Bayat ekmekleri kuşlara vereyim diye ufaladım, Koko her saniyesini teftiş etti. Videosunu çektim, aşağıya koydum, dünyanın en yalapşap pati veren köpeğiyle birlikte yaşıyorum.


video

November 29, 2013

"Geçmiş Benimle Beraber Yürüyor"

Başka Sinema'yı geç farkettim, bugün telafi ettim. Haftanın bazı günlerini ve bazı seansları normal koşullarda izleyemeyeceğiniz filmlere ayırıyorlar. Ankara'da sadece Kızılay Büyülü Fener sineması dahil bu programa.

Aslında merakla beklediğim başka bir vampir filmi var ama Neil Jordan'ın yönettiğini okuyunca bunu da görmek istedim çok, "Bir Vampir Hikayesi-Byzantium".

Vampir filmi falan değil, bir vampir dramıydı. 200 yıllık bir anne-kız ilişkisi, bir varolma çabası. Öyle Hollywood usulü değil, Avrupa sineması usulü.

Vampir filmlerine de edebiyatına da meylim var ezelden ama bu filmi biraz ayırdım diğerlerinden, hikayesi çok içe işleyen cinsindendi. Oyunculuklar da öyleydi, özellikle de kimseye anlatamadığı hikayesini 200 yıldır tekrar tekrar yazan ve yazdıklarını her seferinde yırtıp rüzgara bırakan Eleanor'u oynayan Saoirse Ronan.

Denk gelirseniz kaçırmayın, ben çok beğendim. Cuma günü 11:30 seansında film izleyebilmenin de ruhuma ne kadar iyi geldiğini eklemem lazım. Hafta sonu çılgınlıklarını alın, hafta içi uyuzluğu benim olsun.

"Sadece ölmeye hazır olanlar ebedi yaşama kavuşur."




November 28, 2013

Sanatlı Mektup, Derya Apartmanı, Pasta Dükkanı

Bugün gelen postanın haddi hesabı yoktu, 9 kart, 3 mektup, bir miktar da kebapçı broşürü. Dün gece çeşitli ülkelerin posta servislerine çemkirdiğim için özür dilerim. Aşağıdaki Tuğba'dan gelen zarf, görünce küçük bir çığlık atmışım. Gelen kartlardan birinde de "The Raven"ın sözleri vardı, kağıttan küçük tesadüfler.

Dümdüz beyaz bir zarftan bu kadar güzel bir şey yarattığı için siz de görün istedim, üşenmeyip taradım.


Günün bir kısmı annemin peşinde dolanarak geçti. Annem boş binaların kapılarından içeri baktı. Bir gün başımıza bir iş gelecek, 34 yıldır bu huyuyla gerim gerim geriliyorum.


Derya Apartmanı Tunus Caddesi'nde, komünal hayaller kuruyoruz her önünden geçtiğimizde. Yıkarlarsa ağlarım. Çok da güzel bir arka bahçesi var, eski güzel Ankara apartmanlarından.


Gene Tunus üzerinde Pasta Dükkanı var, geçerken görürdüm, bugün oturalım dedik. Annemin çay içmesi gerekiyor çünkü. Açık çay.


Ne yalan söyleyeyim böyle uçuk pembeleri beyazları sevmem ben, eski ahşap severim; o çok süslü cupcake'ler falan da pek çekici gelmiyor bana. Ama bir çarşamba günü kasveti içinde şu beyaz banklara oturasım geldi çok. Pişman da olmadık. Hayatımda gördüğüm en temiz dükkandı burası, daha da önemlisi HAYATIMDA GİRDİĞİM EN TEMİZ TUVALET de burdaydı. Bakın bunu iddia ediyorum, yerlere yatılır, o kadar temiz.

Günlük pastalar, kurabiyeler falan var. Bir damla sakızlı-cevizli rulo, bir de şeftalili cobbler söyleyip paylaştık, ikisi de çok lezzetliydi.


Servis falan pek kibar; bu iki tatlı, kahve, çay ve su karşılığında 22 lira ödedik, Tunalı civarına göre ucuz bile. Salak gibi gidip durduğumuz başka bir yerde dandik bir dilim elmalı paya 18 lira verdiğimizi farkedince masayı yakasım gelmişti gaz döküp. 18 liraya küvete elma doldurur içine girerim.

Anneme bir Bob Dylan havası geldi, bahçedeki gülleri yanlış budamışlar, hemen müdahale etti. "Peçeteye yazıp gönder doğru budama şeklini" dedim, hiç üstüne alınmadı.


Hava dışarda oturmak için fazla soğuk olmaya başladı, allahtan güve gibi evde oturmaktan hoşlanıyorum. Gel gör ki annem aylar sonra Ankara'ya dönünce nükleer reaksiyona girdi, her türlü aktiviteye dahil olmak istiyor. Bugün aynı cümle içinde 8 kere AST dedi, çok korkuyorum.

November 27, 2013

Bir Müze, Bir Keçi

Efendim ne var bu müzelerde, herkesler kapılarında kuyruk falan?


Huzur var gibi geliyor bana. 

O değil de, şu aşağıdaki bugüne kadar çektiğim en gerizekalı kare olabilir.


İki fotoğraftaki de kardeşim Z., şu sıralar bir kuaför zincirinin sekreteryasında excel tablosu falan yapıp telefonlara bakıyor, bir yandan da doktora yapıyor. 20 metrekare bir eve taşındılar kocasıyla, puanlı duş perdesi almış, en son onun fotoğraflarını yolladı, sevindik "evet ne güzel duş perdesi" diye.

Ne yaparsam yapayım bir zamanlar hakkımda yazdığı şu yazının intikamını alamıyorum. Başka zaman bir daha deneyeceğim.

Bay Kudi'nin Şoförü


Annemi ve Kudi'yi arabaya tıkıp Ankara'ya getirdik pazar günü. Her yerlere kusmakla kalmayıp bir de Afyon civarında terkedilmiş bir benzin istasyonunda özgürlüğünü ilan edip yarım saat tırlarla, kamyonlarla koştu. Bir yandan kalp krizi geçirirken bir yandan da anneme bağırdım neden tasmasını takmadı diye; mantıklı bir cevap alamadım.

Neyse bakın bunlar hep köpekli hayat dersleri. Sabah en erken uçakla İzmir'e gittik, havaalanından kiralık araba aldık. (Olabilecek en ucuz arabayı kiralamak Afyon-Ankara arasını "ay.ölücez.galiba.birazdan" diye diye gitmemize sebep oldu, motordan gelen sesleri ne siz sorun ne ben söyleyeyim.)

Urla'ya varır varmaz toplanıp tekrar yola çıktık. İşte sonra yollarda kusmalar, kadere lanet okumalar, şişen ayaklar, annemin inatla kocam the barbarian'ın uyuduğunu iddia etmesi, aksine inandıramamız falan, bir şekilde vardık Ankara'ya. Kudi'siz bir hayatta annem otobüse biner gelirdi. Kudi'li bir hayatta elimde tasmayla karayolunun kenarında köpek kovalıyorum, bahsi geçen köpek o arada yol kenarından ot yiyiyor ve ilerleyen dakikalarda o otları da arabaya kusuyor.

Ama aylavyu Kudi, sırtımda taşımak zorunda kalsam da getirirdim seni eve. Ne yaptıysak sokak çocukluğunun hüznü gitmedi üzerinden, en zayıf yerime dokunuyor hep.

November 23, 2013

Theo ve Beau

Amerikalı bir çift, çocukları da ne zamandır çok istiyor diye bir yavru köpek almaya karar verirler. Barınağa giderler, 10 kardeşiyle birlikte terkedilmiş olan bir yavruyu alırlar. Daha 7 haftalık olan bu bebeğin cinsi de bir hayli karışık, biraz boxer, biraz çoban, bir miktar da labrador falan. Hikayeyi çocukların annesi anlatıyor, "cinsinin hiç bir önemi yoktu zaten" demiş, adını Theo koymuşlar.

En ufak oğlunu her gün öğle uykusuna yatırıyormuş, bir gün Theo gelip oğlanın yanına kıvrılmış. Ertesi gün de birlikte öğle uykusuna yatmışlar, bir sonraki gün de, bir sonraki gün de. Jessica, yani hikayeyi anlatan anne, fotoğraflamaya başlamış bu uykuları.







O da bebek daha çünkü, normal koşullarda annesine ve kardeşlerine sokulup uyuması gerekiyor gün içinde, kıyamam. Hikaye ve fotoğrafların devamı şurda. Instagram kullanıyorsanız şurda bulabilirsiniz Theo ve ufaklığı. Fotoğraflardan bir kitap çıkarıp gelirini barınağa bağışlamayı, bir yandan da barınaktan sahiplenmeye dikkat çekebileceğini düşünüyormuş Jessica.

Çocuk yapmak gibi bir girişimimiz ve niyetimiz yok ama olsaydı Koko benden daha iyi bakardı o bebeğe gibime geliyor. 

November 22, 2013

İki Kitap ve Kedilerde Sınıf Bilinci

Son zamanlarda bitirdiğim kitaplar arasında bu ikisi de var. Namık Kemal Behramoğlu'nu televizyonda bir sohbet programında görüp kitabın peşine düştüm, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu annem vermişti okumam temennisiyle.

Bir Savcının Anıları, Behramoğlu'nun İstanbul'da avukatlığı bırakıp memleketin ücra köşelerine savcı olarak gitmesinin hikayesi. Behramoğlu racon bilir üslubuyla, delilikle cesaret arasındaki ince çizgide işini yaptığı yılları anlatıyor, fonda 70'lerin siyasi olayları, taşranın doğası ve memleketin halleri var. Samimi bir dille yazılmış, çabucak okunup biten bir kitap.

Sevgi Soysal da 12 Mart sonrası tutuklanışını, cezaevinde geçirdiği günleri, koğuş arkadaşlarını anlatıyor; okurken kendimi onlarla beraber koğuşta otururmuş gibi hissettim. Çok güzel bir dili var Sevgi Soysal'ın, kitabın her sayfasından insanlık fışkırıyor; her gece aralarından biri işkenceye götürülürken, dışarda kan gövdeyi götürürken, memleket aklını kaybetmişken falan "kendimizi salmayalım" diye sabah erken kalkıp cimnastik yapmanın, şarkılar söylemenin, cezaevinin askeri yönetimine kendi çaplarında direnmenin, camın önündeki bir çiçeğin, gizlice koğuşa alınıp bakılan siyah beyaz bir kedinin hatıraları bunlar.

Sayfa 134'ten alıntı yapıyorum aşağıya:

" Hülya ile Emine de TÖS davasından tutuklular. Hülya ufak tefek. Emine ise uzun, değişik bir kız.
Hem taşları boyar, hem de hikayeler anlatır. Çocuk hikayeleri. Her hikayenin sonunda da sorar.
Bundan çıkan sonuç?
'Çizmeli kedi prensin hizmetinde.'
Bundan çıkan sonuç?
'Kedilerde sınıf bilinci yok.' "

Hehheh çok tanıdık geldi bana bu Emine, hala çakıltaşı boyuyor ama gözleri bozulmuş biraz, öyle duydum. Kitapta bahsi geçen kızların bir kısmı bu aşağıdaki fotoğrafta, kedi Feliks de en solda, kareye girebilsin diye havaya kaldırılmış vaziyette.


Feliks'e ne oldu, Yıldırım Bölge'den kimler gelip geçmiş, pantolonunuzun fermuarı patlakken tutuklanmanın dayanılmaz hafifliği falan, bunlar hep kitapta var; şimdi başlasanız bu hafta sonu bitirirsiniz.

Bu hafta da bitti çok şükür.


November 21, 2013

Saatbeş

Koko'yu bana bakarken yakalıyorum bazen, hiç de yakalanmış gibi davranmıyor. Birbirimize bakıyoruz dakikalarca. Sonra o ya deliler gibi esneyip ya da gümp diye kendini atarak uyumaya başlayıp çıkıyor sahneden. En sonunda boşluğa bakan hep ben oluyorum.



Saat daha 17:01 be, yazıklar olsun sana kış saati uygulaması. Sonra niye kış deprazzyonuna giriyoruz diye merak ediyoruz. Böyle saatbeş mi olur? Filtre miltre yok aşağıdaki fotoğrafta, göz gözü görmüyor evde.



Farkettiyseniz bugün pek kıpırdamadım yerimden, sadece biraz sola döndüm. Çok iyi oldu.

Biraz Bozuk Parayla Ne Kadar Müzik Alınır?

Drink

Yıllar önce seyrettiğim bir eski Türk filminde Kartal Tibet oturduğu yalıdan fırlayıp üstü açık arabasına atladı, sevdiği fakir kıza gitmesi gerekiyordu acilen. Tam o esnada şımarık zengin kızlar olan arkadaşları onu engellemeye çalıştılar, "Oooo hadi gidip Hilton'da birer drink alalım" diye. Kartal Tibet drink almadı, sevdiği kıza gitti.

Bu yandaki akşam drink'ini çok hakettim ben bugün. Ruhum hırpalandı biraz. Bir yandan da gene bir helloradio listesi dinliyorum, sanki bilmiş de hazırlamış gibi kurban olduğum, o kadar güzel geliyor ki.

İyi bir haber bekliyordum bugün, bir arkadaşımdan. Ses çıkmayınca aradım, olaylar ummadığımız gibi gelişmiş. Ağladı telefonda, ben de ağladım biraz, beraber küfrettik. İnsanın adalet duygusunun üzerinde tepinilmesi kadar kötüsü yok.

Tost yer, çay içer başka bir arkadaşımın doğum günü hediyesini veririm diye Tunalı'ya inmiştim. Hepsi boğazıma dizildi, oturduğum kafenin ortasında "allahbelasınıversinosavcının"  diye ağladım tostun üstüne, çok güzel oldu gerçekten. Bu aralar bağzı şeylere yüksek sesle lanet etmemek gerekiyormuş, öyle diyorlar. Sonra arkadaşım geldi, hediyesini ve kartını verdim. O arada doğum gününün önümüzdeki cumartesi olduğunu farkettim. Gelecek sene daha da erken kutlamaya söz verdim.

Van'daki çocuklar için bere ve eldiven aldık birlikte, atkı bulamadık doğru dürüst. Örerim belki, bilmiyorum yetiştirebilir miyim.

Flamingo Pastanesi'nde kaçamak birer çay içtik. Yan masadaki kızların küçük bir köpeği vardı kucaklarında, karabaş bir sokak köpeği geldi masalarına. Oynamak istedi, bir şeyler istedi. Ben de onu alıp eve getirmek istedim. Öyle olamıyor maalesef, alamıyorum, komşular polis çağırmaya kalkıyor, köpekler birbiriyle anlaşamıyor.

Babama uğradım, kafasına kafasına üç tane sigara içtim. Bir çeviri işi varmış, babam kitabı ararken usulca kaçtım.

Eve geldim Cinnah yukarı yürüyüp, Koko'ya yemeğini verdim, benim canım bir şey yemek istemedi. Evanası'nın blogunu okudum baştan sona. Bir yerde Sabahattin Ali'den bahsedip alıntı yapmış:

“Sonra çıkıyorsun dışarı, bakıyorsun güneş hâlâ tepede. Bir cigara yakıyorsun ve yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun: “ne yapalım, kısmet değilmiş…”

Nasıl ağladım anlatamam, Sabahattin Ali mahvetti beni bu gece, okudukça ağlıyorum. Ne kadar güzel bir insan olmak lazım bunu yazabilmek için? Sonra böyle bir adamı öldürdüklerini düşündüm. Sonra bunu nerden bildiğimi düşündüm. Annem anlatmıştı bana Sabahattin Ali'yi; belki de 12 yaşındaki çocuğunuza, hikaye anlatan güzel insanların öldürüldüğünü anlatmamanız gerekiyordur, başka annelere referans olsun diye söylüyorum. Bana olan oldu artık, annem de böyle şeylerden sızlanınca üzerine alınmıyor hiç. 

Neyse.

Telefonum kendi kendine sağı solu arıyor. Evde tek başımayken gaipten arkadaşlarımın, annemin ve Saka Su bayisinin seslerini duyuyorum. Çok arananlar alıştı sayılır, yüksek sesle adımı söylüyorlar, o zaman duyup telefonu alıyorum elime. Bu da bir nevi iletişim, bir mahsuru yok.

Yarın yeni bir gün, o yüzden bir an önce yatıp uyuyasım var. Aklımdan şunu geçirerek gidiyorum;

"Su başında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze..."


November 19, 2013

Ece Hanım'ın Müzelerle İmtihanı

Bir köşe yazısı okuyup biraz sinirlendim, ondan bahsedeceğim. Ece Temelkuran müzeler üzerine yazmış en son, ben de yazmak istiyorum çünkü çok tuhaf buldum bazı şeyleri. Atlaya atlaya aktarıyorum aşağıya.

"Müze iptilası olanlar yazının bundan sonrasını okumayabilirler. Yola, müzelerle başa çıkamayanlarla devam edeceğiz."

Öyle olmuyor o maalesef, iptilam olduğunu iddia edemeyeceğim ama belli bir takım iddialarla çıkan ve sürekli bizden destek isteyen bir gazetenin yazarı olarak beni yazınızdan postalamak gibi bir lüksünüz yok. Matbaa değiştirdik diye ortalığı ayağa kaldırdınız, hala çamur gibi fotoğraflar, ben olay çıkardım mı? Hayır.

"Gerçekten heyecanlanarak gezdiğim son iki müze New York'taki MOMA (Modern Sanatlar Müzesi) ve Beyrut Müzesi'ydi. Pekala, itiraf ediyorum bir de Zagreb'deki "Bitmiş İlişkiler Müzesi" var. Bir de Petesburg'da Hermitage'da heyecanlanmıştım, ama kaybolduğum için."

New York'a uçak biletleri binlerce lira, höt deyince başka ülkelere seyahat edemiyoruz biz sıradan halk olarak. Mesela İngiltere'ye vizesiydi, uçak biletiydi falan her gidişim bir aylık maaşımdan fazlasına çıktı benim, kredi kartı patlattım falan. Tam olarak kime hitap ediyorsunuz anlamıyorum ben? İşçi sınıfı? Asgari ücret? Ayaklandık biz hep birlikte geçen yaz, siz en önlerde ağlıyordunuz? Günlüğünüz mü bu köşe sizin, liseden beri görmediğiniz arkadaşınıza hava mı atıyorsunuz?

"British Museum'da da duygular yaşadım ama daha ziyade dünyanın orasından burasından apartılmış eserlere baktıkça yaşadığım sinirdi."

Müze gezmekten kaçan biri olarak böyle şeylere sinirlenmenizi de bir tuhaf buldum, bırakın müze iptilası olanlar dertlensin. Ayrıca Türk müzelerinde de başka ülkelerin topraklarından gelme eserler var, kaçmayaydınız müze kapılarından, haberiniz olabilirdi belki. Ben arkeolog olduğum halde yurtdışındaki müzelerde bulunan Anadolu kökenli eserlere çok yüksek sesle çemkiremiyorum, kendi müzelerimizden habire çalınan eserler yüzünden duyduğum utanç daha ağır basıyor. Bakın memleketin arkeoloji politikalarına girmiyorum bile. Ben de duygular! yaşıyorum.

"Bir kaç gündür yine kendi başıma sardığım bir müze belası var Amsterdam'da. Rijk'ı (Louvre ya da Del Prado'nun muadili) zaten atladım. Zira Avrupa'da o büyük müzelerden birini gördükten sonra geri kalanı üç aşağı beş yukarı aynı."

Eksküüz mi? Bütün müzeler aynı mı? Sanırım yüksek entellektüel Ece Hanım'ı kaçırmışlar yerine bir avm kızı oturtmuşlar.

"Allahım yalnız öleceğim! Yalnız ölmeden önce "tek başına yaşayan neşeli ve kısa saçlı yaşlı kadınlar turlarına" katılacağım! Aman tanrım!"

Ay, herneyse.

"Dünya bana bir müze gibi geliyor zaten. Bakmalık bir şey."

Bu saptamaları yapın diye para aldığınıza inanmakta güçlük çekiyorum. 

"Şu ısrarlı bir biçimde kötü giyinen -hiç kimsenin kendi ülkesinde böyle safariye çıkmış gibi ya da palyaço kadar renkli  giyindiğini sanmam- turistlerin bakmaları için işaret edilen şeylerin camekana alınmış şekilde durduğu bir müze gibi değil elbette. Daha ziyade interaktif bir müze. Belgesel tadında."

Neden elalemin kıyafetlerini aşağılıyorsunuz? Ya da bize ne başkalarının renkli kıyafetlerinden? Kıyafetleri çirkin ve müzeye gidiyorlar diye mi gitmiyorsunuz müzeye? Ve bu mu yani sizin için müzenin tanımı, turistlere baksınlar diye işaret edilen şeylerin camekanlarda durduğu yer? Kültür nerde, kültürel miras falan? Arkeoloji deyince aklınıza o çok aşağıladığınız başkaları gibi turistler mi geliyor hemen? Müze adı nerden geliyor biliyor musunuz mesela? Yıllardır herkes ağzınızın içine bakıyor, bir çok kadına ilham verdiniz, bu mu yani müzeler gibi hassas ve kırılgan şeyler hakkında edeceğiniz laf? Kapısından giremeyip çok sıkılıp falan kahve içmeye gitmek iyi bir şey mi?

Klasik müziği anlamıyorum ben mesela, kaçayım mı bundan bahaneler uydurup "ayyy içim kıyılıyor" diye yoksa oturup neden milyonlarca insan bir şeyler buluyor da ben bulamıyorum diye anlamaya mı çalışayım? 

"İstinasız bütün ülkelerde ve her seferinde olduğu gibi beni o ülkeden sanan garsonlarla konuştum."

Bu ettiğiniz lafın elle tutulur hiçbir tarafı yok. Bir, Türk'e benziyorsunuz gözünüzü seveyim. İki, biz kendi aramızda gülüyoruz böyle laflar eden insanlara "Hı hı evet, tabi seni Hollandalı-Fransız-İtalyan sanmışlardır, evet." diyerek. Üç, etkilenmemiz mi lazım bundan?

Arada bir yerde karısı müze gezerken onu beklemekten dişleri dökülen Hintli adam metaforu falan var ama onu geçeyim artık. Biraz utandım ben Ece Temelkuran yerine. Madem karşılıklı itiraf ediyoruz, ben de evde çalışan yardımcısından ve domateslerden bahsettiği bir yazısından beri okumuyorum yazılarını. Aynı yazı içinde hem yardımcısının sosyal güvencesi olmadığından hem de yardımcısının bir aylık maaşını bir çift ayakkabıya harcayabildiğinden bahsediyordu. Sinirlerim bozuldu, şuursuz bir durum olduğunu düşündüm. 

Elbette istediğini yazmakta serbest, ben de müze kapısından kaçmayı övdüğü ya da yardımcısına sosyal güvence sağlamayıp ayakkabı aldığı için teessüflerimi belirtmekte serbestimdir herhalde. Aslında yazmaya da üşenirdim ama o kadar iddialı, o kadar halkının yanında, o kadar duygusal kadın falan ki, bu yazılar nerden çıkıyor o zaman diye şaşırıyorum.

November 18, 2013

Gandalf Geldi!

Yeni Zelanda'dan kart geldi, bu ön tarafı, çeşitli çılgın aktiviteler.


Esas hazine arkasında, Hobbit serisinden Gandalf'lı pul! Ne sevindim anlatamam, ikinci film gelse de gitsek. Pullara şurdan bakabilirsiniz, yeni seri de çıkmış.


Camila

Camila Vallejo 25 yaşında, Şili'deki öğrenci eylemlerinin liderlerinden ve haberlere göre artık bir milletvekili.

Erkek arkadaşlarımın bir kısmı Şili'ye gitmeye karar verdi bugün, bir tanesi Şili meclisinde çaycı olmayı deneyecekmiş.

Son derece harika habercilik yapan gazetelerimize denize girerkenki falan fotoğrafları düşmeden haber vereyim dedim size.

Öğrenci lideri ve bir hayli güzel olmasının yanında bir de coğrafyacı. Ayrıca 2011'de Die Zeit'ın kapağındaymış, aynı sene The Guardian okuyucuları tarafından "Yılın İnsanı" seçilmiş, yine 2011'de Time dergisi tarafından yayınlanan "Önemli 100 İnsan" listesindeymiş, 2012'de Newsweek onu "Korkusuz 150 Kadın" listesine almış.

Geçtiğimiz ay bir de kız çocuğu olmuş Camila'nın.

Olaylar olaylar. Bakalım milletvekili olarak bir faydası olacak mı halkına, babam düzenli olarak Şili gazetelerini takip ediyor, en kötü ondan alırım haberlerini. (Babamın düzenli olarak takip ettiği başka şeyler için bakınız: Yunan medyası, YÖK tez bilgi bankası, bahçedeki kediler, Urla-İskele balık mezatı, bazı arkadaşları, yaş üzüm rakısı, zeytin rekoltesi.)

M.Ö. - M.S.

Yani "Megri'den Önce", "Megri'den sonra", ev hayatımız böyle ikiye ayrıldı ve bundan sonra asla eskisi gibi olmayacak.
"Megri de ne ayol?" diyorsanız ve bir şekilde hafta sonunu bu aşağıdaki düeti görmeden geçirmeyi başardıysanız, size bu kötülüğü yapan ben olacağım.



İbrahim Tatlıses hakkındaki hislerim çok net. Yıllar boyu Doğu'da olup bitenlerle ilgili elle tutulur tek kelime etmemiş, etrafındaki kadınların ilginç şekilde sürekli dizlerinden vurulduğu, dayak yediği ve nihayetinde kendisinin de mafya usulü defterinin dürüldüğü bir adam. Neyi temsil ediyor o sahnede merak ediyorum, barışı mı, aile ve kadın politikalarını mı, ahlaklı ve erdemli olmayı mı? Tek iyi tarafı güzel türkü söylemesiydi ki sanırım o da otantik türkü söylediği çok eski zamanlarda kalmıştı, artık hiçbir şey kalmamış.

Şivan Perwer'e aşinalığım da yazları kazılarda çalışırken gittiğim ya da maruz kaldığım düğünlerden. Oralarda düğünler uzun sürüyor, öyle bir halay çekince bitmiyor. Çoğu gece damda uyurken arkada hep düğün müziği vardı. Sağa sola sora sora öğrendim biraz kim kimdir, Şivan Perwer kadar sevilen ve saygı duyulan kaç müzisyen vardır bilmiyorum. Yıllarca teypten duyduktan sonra bu düetteki hali biraz hayalkırıklığı oldu, en azından şahsım üzerinde.

Eh ses sitemi kötüdür, biz yanlış duyuyoruzdur falan, ne bileyim, bir açıklaması vardır belki. Esas hayalkırıklığı ise barış için bu sahneden medet umuluyor olması. Düne kadar birbirine hakaretler yağdıranların elele tutuşup poz vermesi. Seçimlere aylar kala bir anda hepimizin kardeş olması, ah megri megri diye diye herkeslerin şakır şakır ağlaması. İnsanların kendi canından kanındanmış gibi sarıldığı Şivan Perwer'in memlekete gele gele kavşaklı köprü açılışına gelmesi, protest ruhun bir anda devlet dairelerinde kuru pasta yiyip mutlu mutlu gülümsemesi falan.

Ben yemedim pek bu detone barışı. 34 senedir burda yaşayan biri olarak bütünüyle şüphedeyim, temel bir prensip olarak güç ve iktidar sahibi kimsenin bizim hayrımızı düşündüğünü sanmıyorum.

İyi ki kimse getirip burnuma İbrahim Tatlıses'i dayamıyor, mesela gün içinde kapı çalsa "İşte sana barış!" diye önüme iteleseler adamı, en hafifinden zekama ve dünya görüşüme hakaret edildiğini düşünürüm.

Geriye kala kala bu düet kaldı, evde birbirimize söylüyoruz.

November 16, 2013

"Warhol tanıdığım en salak insanlardan biriydi..."

"...çünkü söyleyecek hiçbir şeyi yoktu."

Cümlenin sahibi Robert Hughes, bir sanat eleştirmeni, geçen sene televizyonda şans eseri "The Mona Lisa Curse" belgeselini seyrettik ve çarpıldık. Sanatın nasıl bir piyasa haline geldiğinden, ödenen meblağlardan, dönen dolaplardan bahsediyordu; iddiası, bu çirkinliğin önemli bir kilometre taşının Mona Lisa'nın New York'a "gezmeye" geldiği ve önünde kilometrelerce kuyruğun oluştuğu 1963 yılı olduğu. Mona Lisa o kadar bilindik bir imaj haline geliyor ki bütün anlamını yitiriyor, laneti de böyle başlıyor.

Zihnibeyler'e belgeselin adını ararken küçük bir parçasını buldum, şansıma zaten aradığım yeriydi.

Aşağıdaki videoda Hughes önce Damien Hirst'e, sonra Andy Warhol'a, akabinde tanımadığım başka birine ve final olarak da konuştuğu zengin Warhol kolleksiyoncusuna giydiriyor.



6 parça halinde şurdan seyretmek mümkün belgeselin tümünü, benim için son derece zihin açıcı bir deneyim olmuştu. Robert Hughes hiç lafını sakınmayan ve başka türlü düşünebilen bir eleştirmenmiş, ciddi şekilde hayranlık besliyorum.


November 15, 2013

İşe Geç Kalan Domates

Tina'yla Cuma Dansı

Yıl 1971, İtalyan televizyonunda Proud Mary'i söylüyor Tina Turner. Beyonce'nin o sahne dramaları, tuhaf dansları, mimikleri falan nerden çıktı diye merak ediyorsanız aşağıdaki videoya bir göz atabilirsiniz.

Videonun 2. dakikası civarında ben de kalktım yerimden, parkede çoraplarımla kayarak eşlik ettim. Tina Turner gerçekten muhteşem bir kadın, bu sahne personasıyla daha 15 popstar besler.

Radyoaktif Ayılar

Dünkü oyuncak ayı konuşmalarının üzerine bu videoyu seyredince güldüm çok. Radyoda çok çalıyor Imagine Dragons'un Radioactive'i, videoda ise post-apokaliptik bir dünya var, kötü bir adam ve canı pahasına yeraltı dövüşlerinde ter -iç dolgusu pamuk?- döken ayılar.

November 14, 2013

Seri Sonu Ayılar

Fotoğrafçı Mark Nixon, sevilmekten canları çıkmış oyuncak ayıları, tavşanları falan fotoğraflamış, bir kitap haline getirmiş. Kitabın sayfalarını şurdan karıştırmak mümkün; herkesin adı, yaşı, kısaca hayat hikayesi mevcut. Çok hoşuma gitti.




Oyuncak ayıları çok severim; hayatımın en önemli iki ayısından daha önce bahsetmiştim, anne yapımı olan burda, uzaklardan gelen ise burda. Bu ayı dünyasına en son eklenen iki üye de aşağıda.


Küçük olanı son İngiltere seferimde bir kilise kermesinden aldım, cebinde ingiliz anahtarı var. Bir tezgah dolusu ayı vardı, satan kadın hepsinin akraba olduğunu ve ayrı ayrı hayat hikayeleri olduğunu izah etti. Ben "aaa yaaa? evet. ne güzel." falan derken kardeşim bir anda toz oldu ortalıktan, hiç gelemez böyle yarı deli insanlarla sohbet etmeye. Ben bu tamirci ayıyı almaya karar verdim, yanında 3 sayfalık özgeçmişini takdim etti kadın. Anasından babasından, eniştesinden falan ayırıp getirdim anlayacağınız. Özgeçmişini de kaybetmişim, bulamıyorum; asimile etmiş oldum çocuğu böylece, bundan sonra sana sütlü çay yok, soslu-soğanlı dürüm var.

Büyük ayıyı da İkea'da indirim köşesinde bir kenara fırlatılmış görünce dayanamayıp aldım, çok yumuşak. Kıçında şöyle bir etiket var, baktıkça gülüyorum.


"İndirim Nedeni: Seri Sonu"ymuş,  türünün son ayısı. Akşam oldu o arada, ayıları yerlerine kaldırayım da gidip çorba yapayım.

Sigara ve Köstebek

Sağlık Bakanlığı Sigarayı Bırakma Hattı, sana sesleniyorum, bu şekilde sigara bırakılmaz, bu yaptığına taciz denir. Ses kaydının ilk 5 saniyesinden ileri asla gidemediğim için tam olarak ne vaadettiğini de bilmiyorum ama telefonla aranmak istemiyorum, ilaç yardımıyla sigarayı bırakmak gibi bir niyetim yok, bırakırsam da senin haberin olmayacak, zira öyle bir ilişkimiz olsun istemiyorum.

Bu söylediklerim Beypazarı Akropol Termal Megakent için de geçerli. Gerçi son hakaretlerimden sonra kesildi bu termal devremülk saçmalığı.

Sigaranın berbat bir şey olduğunu biliyorum, yıllardır içtiğim için nefesimi kestiğinin de bizzat farkındayım, ikna edilmeme gerek yok yani. Ama bırakmanın böyle dışardan ittirmeyle olacağını zannetmiyorum. Bıraktığım andan itibaren bir irade savaşı olacak hayat, içmemek ve yeniden başlamak arasında kısacık bir an var sadece. Bunu da biliyorum.

Sigara şirketleri tıkır tıkır çalışıyor, alıp satmak da yasal, her köşe başından temin etmek mümkün. Nasıl bir "sigarayla savaş" bu, anlamıyorum ben.

Seyretmediyseniz, 1999 yapımı The Insider harika bir film, bizde "Köstebek" diye gösterilmişti galiba, Russel Crowe var, Al Pacino var. Büyük bir sigara şirketinde araştırmacı kimyager olarak çalışan Jeffrey Wigand, şirketle ilgili bir takım sırları bir televizyon programında ifşa eder, olaylar alır yürür. Russel Crowe'un bir otel odasında oturduğu ve Al Pacino'nun ona telefonla ulaşmaya çalıştığı sahne, hiç unutamadığım sahnelerdendir. Köstebek olmanın ruh halleri, büyük şirketlerin ne kadar şeytani olabileceği ve habercilerin dünyası içiçe, müzikleri de çok güzel.





November 12, 2013

Örenbayanlar Aranıyor! (Baylar da olur)


İçimizden bir blogger üzüntüye daha fazla dayanamayarak böyle bir kampanya başlattı; Van'daki depremden sonra hayatları altüst olmuş, soğukla boğuşan 0-6 yaş grubu çocuklara bere, atkı, eldiven örüp yolluyoruz.

Van'da çadırlarda, konteynırlarda yaşıyor bu insanlar, perperişanlar. Her yere yetişen yüce devletimiz nasıl oluyor da Vanlı kardeşlerimize başlarını sokacak bir yuva temin edemiyor bilmiyorum. Hem bu sefer deprem askeri gazinoda dansöz çıktığı için de olmadı? Belki başka şekillerde marjinaldir Vanlılar, örnek bir vatandaş gibi her şeyden çok memnun olduğum için bunu da bilemiyorum.

Herneyse. Bunlar benim şahsi görüşlerim, kimseyi bağlamamaktadır.

Asıl olan, Van'da çocuklar var ve kış geliyor. Detayları okumak için facebook grubu şurda: 

Kampanya ilanı ve blog ise şurda:

Benim örme kabiliyetim ve hızım bu kampanyaya yetişmeyecek sanırım., ikinci bir sefer olursa ona yetişebilirim. Şöyle bir şey de yapmak mümkün, Kazova Tekstil işçilerini duymuşsunuzdur, patronları tarafından feci şekilde kazıklanıp yüzüstü bırakıldılar. En sonunda fabrikayı işgal ettiler, eski makinaları tamir edip kendi kendilerine üretime geçtiler. Geçenlerde hukuk mücadelesini de kazanıp iş makinalarının sahibi oldular, kazak üretiyorlar. Okumak isterseniz şuraya bakabilirsiniz: https://www.facebook.com/pages/Kazova-Direni%C5%9Fi/626123147411502

Kazova kazaklarının tanesi 30 lira, İstanbul'da fabrikaya gidip almak mümkün. Ankara'da ise nihayet bir yerlere geldi biraz kazak ama nerede okudum, kimden duydum hatırlamıyorum. Sağa sola mesaj attım, öğrenince buraya da yazacağım. Van'a Kazova kazağı yollayarak hem direnen işçilere destek hem de üşüyen kardeşlerimize kazak vermiş oluruz. 

November 11, 2013

"Biz, aşağıda imzası bulunanlar.."

Bu, geçen cuma günkü Hürriyet'te yayınlanan ilan, şurdan da okumak mümkün: odtuayakta.org

5 maddelik kısa bir açıklama aslında, özetle kampüse saldırmaktan vazgeçilmesini, yasal süreçlerin sonuçlarını beklemeyi, toplu taşımaya ağırlık verilmesini ve kentsel ölçekte değişimler söz konusu olunca tüm tarafların fikrinin alınmasını talep ediyor.

Hürriyet bunu canı istediği için basmıyor tabi ki, kendi aramızda para topladık ilan masrafını karşılamak için ve hiç de küçük bir meblağ değil bu.

Yeter ki ses çıkaralım, vaktinin çoğunu okulda geçiren, okul civarında yaşayan, aralarında profesörler olan bu insan grubunun fikri de duyulmuş olsun.

Bilmiyorum bir etkisi oluyor mu? Kendi adıma en azından imzamı diğerlerininkine ekleyecek kadar vicdanım var ve adımın bu bildiride geçmesinden çekinmiyorum diye seviniyorum. Yerimden kıpırdamadan yaptığım bu katkı bir "duruş" haline geldi ya, ona da inanamıyorum. Kampüse biraz değer veren herkes imzayı basar diye düşünürdüm, neyse ki aradan geçen yaz mevsimi geçti, o kadar salak değilim artık.


Pambik

Bu yandaki Pamuk, kayınvalidemin yazlığının eşiğinde bitivermiş bir sabah, yanında kardeşiyle. "Kardeşi"yle kardeş olduklarını hiç sanmıyorum zira Pamuk bildiğiniz Ankara kedisiyken diğeri üç renkli, kısa tüylü, ince kuyruklu ve Pamuk'un üçte biri ebatlarında. Neyse yani, çok da önemli değil, şu noktada kayınvalidemi üzecek değilim.

Hiç beklemediğim bir cesaretle inat etti kayınvald'aanım, bu iki yavru kutulara tıkıldı ve Ankara'ya getirildi. Yolda kaçma teşebbüsleri, efendime söyleyeyim insanların göbeklerini boydan boya çizmeler falan. Vakti gelince kısırlaştırdık, şimdi zaman zaman diyet mama, yer yer de ciğer, tavuk falan yiyerek takılıyorlar. Herkes çok mutlu, evin tek eksiği kediymiş çünkü.

Pamuk sürekli konuşuyor, konuşarak yürüyor, yattığı yerden konuşuyor, miv miv miv. Kulakları pembe. Diğerine haksızlık etmek istemiyorum, onun da halkla ilişkileri fevkalade. Ama Pamuk'tan gözlerimi alamıyorum, sürekli peşinden koşturuyorum, hayat güzellere güzel!

Telefonu kendime çevirip fotoğraf çekerken ağzımı büzmekten vazgeçsem keşke.


November 9, 2013

Etsiz Gıdalar

"Akşama mangal yapıyoruz!" diye anons edilince dünya başınıza yıkılmasın, mangalın et yemeyenler için de faydaları var. Izgaranın bir köşesini işgal ederek aç kalmaktan kurtulabiliyoruz.


Bu tabak zayıf kalmış, son anda kalkışılmıştı mangala. Deniz börülcesi, patlıcan salatası, közlenmiş zzzebzeler ve pilavla falan çılgınca doymak mümkün. Salata da varsa daha ne olsun. Bizim ailede pilavdı, biberdi falan bunları yapması hep bana kalıyor ama belki siz daha iyi kalpli mangalcılara düşersiniz.

Ankara'da dışarda yemeye kalkınca seçeneklerden biri Cafe des Cafes, salatalar, sandviçler falan var ama esas vejetaryen hamburger yapıyorlar. Arada gidip yiyiyorum, beğeniyorum da.


Cafe des Cafes çok ucuz bir yer değil bence ama servisi çok kibar, yol kenarında bir kaç küçük masası var ve öğlen saatlerinde güneşli oluyor, bu havalarda güzel oturulur.

Dışardan yemek söylerken yeni dadandığımız bir yer var, Hoop Sandviç diye, yerleri Tunus Caddesi'nde sanırım, yemeksepeti.com'da da varlar. Yeşil sandviç ve Ege sandviç diye iki etsiz çeşitleri var. Yeşilde sote sebzeler, mozarella, zeytin ezmesi, domates falan oluyor, genelde bunu yiyiyorum. Ege sandviçin içinde taze soğan, brokoli, krem peynir, nar ekşisi, reyhan ve biraz daha sos var; peynirsizlik biraz "ekmek arası ot" havası yaratıyor ama değişik bir şey yemek isteyince bundan da söylüyorum. Galiba bir mesaj yazıp daha fazla çeşit talebinde bulunacağım.


Denk geldikçe yazarım etsiz gıda alternatiflerini, aslında evde sürekli pişi yapıyorum. Yazın kazıdaki aşçı abladan tarif almıştım, dünyanın en kolay şeyiymiş meğer. (Merhaba yanlarıma yapışan löpler!) Hamur mayalamaya üşenmemek sonun başlangıcı olabilir.

Hava güzel, iyi hafta sonları!

November 8, 2013

Çok Şükür!

Postcrossing'de kartları kaybolan arkadaşlarım! Umudunuzu yitirmeyiniz!

Zavallı kartım ben postaladıktan 194 gün sonra Ukrayna'ya ulaştı bugün. Bu Ukrayna'da, Rusya'da falan sanırım bozayılara yüklüyorlar postayı, ayıcıklar artık ne zaman bulursa adresi.


Ekmek Arası Havuç?

Eve geldim, salonun ortasında ekmek var. İkili ata ekmeğinden geriye kalanların fotoğrafını çektim.


Köpeğimiz neden ekmeğe bu kadar düşkün anlayabilmiş değilim. Gerçi dün de tezgahın üzerinden bir adet havuç kayboldu, bulamadığıma göre yemiştir diye tahmin ediyorum. Ekmek yüzünden kızdım biraz, böyle oldu.


Çok üçkağıtçısın Koko, ayrıca dobez oldun, n'aapıcaz bilmiyorum.

November 7, 2013

Sonbahar Rüzgarları

Düşen bir yaprak görürsen beni hatırla demiştin, biliyorsun seni beeeeeen sonbaharda sevmiştiiim. Her sonbahar gelişindeee, sarı sarı yapraklarla, kuru dallar arasında, sen gelirsin aklımaa.

En güzel sonbahar şarkısı bu değildir de hangisidir bilemiyorum. 45'liğini dinleye dinleye bozdum ben bu şarkının. Yıldırım Gürses'in kadife sesine kurban.

En son barbar kocamı etkilemeye çalıştım bu şarkıyla, kendimi salonun ortasına falan atarak. Her seferinde telefondan, tuzluktan, Koko'nun kuyruğundan falan mikrofon yapmasam belki daha etkileyici olur. Neyse zaten sesim de çok berbat.



Wild Beasts

Bu sokakta yürümeli videoları çok beğeniyorum, bu sefer Wild Beasts yürüyor Paris sokaklarında. Hem şehrin sesleri hem de arka arkaya iki Wild Beast şarkısı. Çok etkileyici buluyorum ikisinin de seslerini, sanırım Aralık gibi İstanbul'a geliyorlarmış yine, belli mi olur, belki bir yerlerde karşılaşırız.

"tearjerker, shadow lurker, wonder worker, reach a bit further"

November 5, 2013

Karışık Kaset Kampanyası

Kings of Leon'un yeni şarkısını beğendim, gerçi bana yeni tabi, çıkalı 3 ay falan olmuş.



Saçaklı'ya karışık cd yapıp yolladım geçenlerde, içinde bu şarkı da var. Karışık kaset zorlu bir işti, şarkıyı zamanında durdur, boşlukları ayarla, bir yüzüne kaç şarkı sığacak falan; cd kolay hazırlanıyor. Eğer karışık cd yapmayı seviyorsanız, "ihtiyaç sahibi" bu arkadaşımızın ruhuna gıda yardımı olarak yollayabilirsiniz, derdini şurda anlatıyor, ordan okuyabilirsiniz. Ben bir cd'ye de Garden State filminin müziklerini kopyaladım. Çok güzel filmdi, soundtrack albümü de bir o kadar güzel dinleniyor. Ordan da bir şey dinleyelim bari hafif hafif.



" Her sabah kahve içiyorum,
çok uzak bir yerden geliyor.
Bitirince canım konuşmak istiyor,
yokluğunda söylenecek şey az.
Sanma ki hiç kimse beni yemeğe davet etmiyor,
bazen oluyor, bunu söylemem lazım.
Belki yakında yine aşkı hissederim
ama gene de sanmıyorum ki seni unutabileyim."

November 4, 2013

Kahve'den Haber Var, Peki Ama Buzdolabında Ne Var?

Kocam the Barbarian buzdolabına bir kutu bırakıp gitti, dolaptan sesler gelirse kaale almayacakmışım. Şaka yaptığını umuyorum.


Müzik ruhun gıdasıdır diyerek bir klasik müzik radyosu buldum, onu dinliyorum. Keşke bu kadar cahil olmasaydım klasik müzik konusunda, Kuğu Gölü'nden öteye geçemedim. 

En sevdiğimiz grup Yüzyüzeyken Konuşuruz hakkında güzel bir yazı okudum, hislerime tercüman olmuş. Albümü arkadaşım S.'ye vermiştim, o da kuzenine vermiş, en güzel albüm böyle yolculuğa çıkan albümdür diye düşünüyorum. 19 Kasım'da Ankara Passage'da konser varmış, ziyadesiyle memnun oldum.

Bu arada Kahve yeni evine kavuştu. Çocuğun av köpeği olduğu gerçeğiyle barıştık, Urla İskele'de hafta sonları domuz avlayan bir talibine verdik. İki köpeği daha varmış adamın, annem Kahve'yi alırken kafasını öptüğünü söyledi. En kısa zamanda gidip teftiş edeceğim, nerde yatıyor, doğru dürüst yemek yiyiyor mu merak ediyorum. Adam domuz yahnisiyle besliyormuş köpeklerini, Kahve'nin Ankara kaldırımlarından Urla İskele'de domuz yahnisine uzanan hayatı pek acayip oldu. Umarım mutludur, değilse geri alırım zaten.

Çürüyen Almancamı canlandırmak için bir web sitesi buldum, ödev falan veriyor, testler yapıyorsunuz, level atlıyorsunuz. Şurdan bakabilirsiniz, İspanyolca, İtalyanca falan da var fakat en azından birini bilmek gerekiyor bu dillerin ikincisine çalışabilmek için.

Okula giden yol çökmüş sabah, 15 gün kapalıymış A4 kapısı, yolu düşenlere haber vermiş olayım. Ne yolu, hangi kapı diye soranlara da ODTÜ'ye deniz geldi, göl geldi diye müjdeyi vereyim. İnadım inat prensibiyle 8 şeritli yolu üj-bej günde bitirmeye kalkınca yol çökebiliyor, çukurlara sular dolabiliyor, içine öğrenci düşebiliyor. Kendi kendine çıkmayı başarmış ama çocuk, çok takdir ettim. Ağaçlar kesildi, kirpiler öldü falan diye yazasım var ama halim yok; her yer alışveriş merkezi olsun, biz kirpiye ağaçkakana layık değiliz zaten. 

Akşam trafiğinin başlamasına dakikalar kala kahve yaptım, sigara yaktım, camı açtım, dağların biraz uçları görünüyor, onlara bakıyorum, iki tane saksağan var terasta, onlar da bana bakıyor. Ne istiyoruz hayattan bilmiyorum.