December 31, 2013

2014 Kararları


Yeni yıl kararları için köpeklerden kopya çekmeye karar verdim, şöyle ki;

1. Yiyince kendini iyi hissettiğin şeylerden daha çok ye.
2. Sık sık kaka yap.
3. Her şeyi selamla.
4. Ayakkabılarla ve yastıklarla kavga başlat.
5. Enteresan görünen şeyleri kokla.
6. Telefonlardan ve yabancılardan daha az kork.
7. Dışarda koş ve daha çok bağır.
8. Ne yapıyor olduğunu unut ve onun yerine uyu.
9. Jenital bölgene iyi bak.
10. İyi insanlara iyi davran.
11. Utanmaksızın gaz çıkar.
12. Yiyemediğin ya da oynayamadığın şeyler hakkında daha az endişelen.

Bir yerlerde okudum, ölen köpeğinin arkasından bakakalan küçük bir çocuk çok güzel anlamış durumu, demiş ki "İnsanlar dünyaya geliyor ve büyürken sevmeyi, başkalarına iyi davranmayı öğreniyorlar. Halbuki köpekler bunları zaten bilerek doğuyorlar, o yüzden dünyada o kadar uzun zaman geçirmelerine gerek kalmıyor."

Biz evdeyiz bu gece, yemek yiyip alkollü içecekler tüketeceğiz. İki tane yılbaşı kukuletası bile var, mahallemizin neşeli tavukçusuna hindi siparişi verdim, ben yemiyorum diye herkes bakliyat ve ot yemek zorunda değil. Tavukçu abi, hindinin beni bile et yemeye döndüreceğini iddia edip Erol Taş kahkahaları attı.

Ankara'daysanız ve yapacak bir şeyiniz yoksa bekleriz, köpek ulumalarını ve yüksek sesli müziği takip edin, ben kapıyı açarım. Tam olarak kutluyor olmayacağız, gerizekalı gibi umutla yeni yılı bekliyor olacağız, planımız bu.

Hepimize iyi seneler!

December 30, 2013

Ankara Punk'ı, Ankara Gotik'i


12 yıldır Ankara'da yaşıyorum, punk deyince aklıma böyle bir şey geliyor artık. Fotoğrafı kim çekti bilmiyorum, üstüne yatmış olmayayım. Çok beğendim.

Bir ara kardeşimle Anıttepe'de eski bir apartmanda oturduk, aramızda dalga geçerdik "evimiz tam Ankara gotik mimarisi" diye, her yere doğar bizim eve güneş doğmazdı, evin içinde tuhaf girintiler çıkıntılar. Üst katta yaşayan ürkütücü aile. Bir ara yerde sürünen zincir sesi geliyordu, siz düşünün. Kesin çocuklarını zincirliyorlar demiştik, meğer evin içinde zincirleyip dövmek için bir de köpek almışlar, onun sesiymiş. Çocuklarını da döverlerdi, bazen evden çıkınca apartman merdivenlerinde büzüşmüş çocuklarla karşılaşırdık. Tabi ki adam kadını da dövüyordu, pazar günleri, banyoda.

Kardeşimle ben ve 4. katta oturan talihsiz bir genç adam dışında herkes akrabaydı, ev sahibimizle karşılıklı dairelerde oturuyorduk. Ev sahibimizi kapı deliğinde iri bir göz olarak hatırlıyorum

Annem "ay çok nezih mahalle, ne iyi insanlar" diye bulmuştu bize bu evi. Sonra bir gece yukardan gelen "götgötgötgötgötgötGÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖÖT!" çığlığıyla uyanınca beti benzi attı, bir süre boş boş birbirimize bakıp usulca yataklarımıza döndük. Yemin ederim hala kulaklarımda çınlıyor o çığlık, ne demek istedi kadın diye düşünüyorum. Akabinde ben okuldayken hırsız girdi bu eve. İki gün sonra koşarak taşınmıştık.

Normalde eski Ankara apartmanlarını seviyorum ama bu binaya önce bir şeytan çıkarıcısı getirmek lazım, arkasından da yakarak dezenfekte edilebilir. Benimki naçizane bir öneri tabi.

Ankara'yı sevmek için çaba gerekiyor, en azından bende öyle oldu. Bir süre daha arkadaş edinemeseydim kafamı fırına sokacaktım (burda Sylvia Plath referansı var), şimdi fena değilim. Annemle babamın mesela, başka bir Ankara'sı var, herkesin Ankara'sı kendine diyerek çok sosyolojik bir gözlemle yazımı noktalıyorum. Giderken de bir The Clash şarkısı iliştiriyorum aşağıya, Joe Strummer hakikaten de Ankara doğumlu, gelen giden misafirlere söylemekten dilimde tüy bitti.

"Bu kamuya bir duyurudur
Gitarla yapılan,
Haklarını bil
Toplam üç tanesini de.

Öldürülmemek hakkına sahipsin.
Cinayet bir suçtur,
Bir polis ya da aristokrat tarafından
İşlenmediği sürece.
Haklarını bil!"


December 28, 2013

Bana Bir Mucize Göster

Geçen sene bu zamanlar yeni yıldan ne gibi taleplerim olmuş diye baktım, kitap dolu bir ev ve çiçek dolu bir bahçe ister gibiymişim. 2013 iyi kitap yaptı, çiçek pek olmadı, çünkü geçen yaz hiç vaktim olmadı. Önümüzdeki bahar umarım terasa daha çok çıkarız, çiçek dikeriz ve ölmez o çiçekler.

Bir de çılgın insanlar istemişim, "..yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda her şeyi birden arzulayanlar, hiç esnemeyen, beylik laflar etmeyen, muhteşem sarı maytaplar gibi yanan, yanan, yanan insanlar.."; bir değil, iki değil, binlercesini verdi 2013.

Mesela bu aşağıdaki çılgın; olur da kader seni bu bloga getirirse güzel kardeşim, bir arkadaşım seninle ciddi düşünüyor. Çomar'ı da al gel lütfen.


Beni biraz daha olgunlaştırdı 2013, sanırım biraz daha hassaslaştırdı. Biraz da vahşileştirdi anlaşılan ki dün karşıdan karşıya geçirdiğim yaşlı teyze, "Boşver çocuum, camını indireceksin de ne olacak?" dedi. Ambulansa yol vermeyen taksiciyi yavşaklıkla itham edip arka camına uçan tekmeyle girmeyi planladığımı naçizane yüksek bir sesle bildirmiştim, ona istinaden. Teyzeyi karşı kaldırıma bıraktım, iyi seneler diledik birbirimize, o pek umutlu değildi iyilik konusunda, ben fena değilim.

Yani madem ki buraya yazdığım yeni yıl dilekleri tuhaf bir şekilde misliyle gerçekleşiyor, iyilik istiyorum 2014'ten. Başka da bir dileğim yok.

Şarkıdaki gibi, o ruhu bulalım.

Not a subject, not a subject tonight
Sick and pale but strangely alive
Broken blood vessels line my cheeks
Reflections look bad and somehow unreal

But I found that soul
I found that home
But I found that soul

Show me a wonder




December 25, 2013

Biraz Daha İstifa Edin

Burası Ankara Batıkent'te cemevinin önü. Ethem'in cenazesinin kalktığı gün. Gaz maz attılar Kızılay'da, su sıktılar. İnsanlar perişan oldu orda, geriye kalanlar cemevine ulaştı bir şekilde. Biz de ulaştık.


Bizi kimse toplamadı o gün, biz ağlaya ağlaya kendimiz gittik. Yolda da kavga ettik cemevini nerden bulacağız diye, aramaya gerek kalmadı, Batıkent sapağına döndüğümüz anda konvoyun en arkasındaydık. Bu kalabalık Ankara'nın en güzel insanlarından oluşuyordu bence, sadece bu kalabalığı önemsiyorum, onlara güveniyorum.

İstifa etmişsiniz, skandal çıkmış, rezalet olmuş, hiç etkilenmedim iki gözüm önüme aksın. Umrumda değilsiniz zira. Berbat insanlarsınız, zaten onu diyorduk. Sizden daha berbat olanlar da hanedanınız süresince semirip zenginleyen, olan bitene gıkını çıkarmayan, gık çıkarası geldiğinde de anca "yeaaa bunnar ömürlerinde ağaç mı dikmiş?" diyebilen bir grup. Hamuduyla yuttunuz, o şekilde çıkar annem yuttuklarınız. Sizin yerinize de utanıyorum. Diktim ağaç ben ömrümde, ne oldu, ben mi kazandım şimdi? Ethem ne olacak?

Hayatımı kaydırdınız benim. Kendi halinde saçma sapan işlerle uğraşan biriydim ben, sürekli ağlıyorum. Karda kışta adliye önlerinde tanımadığım insanlarla oturuyorum. Hayatıma adliye önü desteği diye bir şey soktunuz lan, ne işim var benim adliyede? Çocuklar halay falan çekiyor, protesto halayına hiç mana veremeyen biri olarak plastik bardaktan çay içip halaya bakıyorum. Arkadaşımın kardeşi cezaevinde. 20 yaşında çocuktan hırsınızı alıyorsunuz. Yazın restoranlarda çalışıp kışın okula giderken harçlık yapıyordu kazandıklarını o çocuk. Çalıştığı restorandan alıp götürdünüz, 6 ay oldu. Cezaevine mektup yazıyorum, bunu soktunuz hayatımıza. Arkadaşım 6 aydır ağlıyor. Onun hayatına da görüş günü kostümü soktunuz, sütyen baleni ötüyormuş, çıkarttırmışsınız, kız önümde yere çöküp bavulda balensiz sütyen aradı ağlaya ağlaya allahın belaları. Hadi bunu da yazayım, Dersimli Alevi arkadaşım, anlamıyoruz mu zannediyorsunuz? Barış Atay arkadaşımın kuzeniymiş, koştuk gittik adliyenin önüne, onlar da Arap Alevisiymiş, ben bilmiyordum, sayenizde bu çok mühim detayı da öğrenmiş oldum, çok lazım çünkü.

Çok bunaldım hepinizden, çok konuşuyorsunuz.

Tek faydanız beni olmak istediğim yere yerleştirmeniz oldu. Dünyanın en normal, en uyuz, en sıradan insanı olduğum halde "öteki" ettiniz ya beni, elinizden öpesim var. Hayatımda olduğum en güzel şey bu. Her gün saatlerce gazete, makale falan okuyorum, her boktan haberim var artık. Marşlar falan ezberledim, çok mersi vallahi.

Güncel durumla bağımlı ya da bu durumdan bağımsız, bir ara kurtulacağız umarım. Zira sonsuza kadar adliye önlerinde oturmak, sonunda dayanamayıp o halaya girmek istemiyorum.

December 24, 2013

Bakkal Bana Bardak Yollamış!

Mahallemizin bakkalı dün akşam barbar kocama bu aşağıdaki bardağı vermiş. "Bir tane almıştı, öyle tek olmaz, bunu da götür eve, karşılıklı içersiniz" diye. Şu 3'ü 1aradaları paketleyip yanına bardak yapıştırmışlardı, annem içiyor bunlardan, o geldikçe içer diye almıştım. Zaten bardağı da annem aldı götürdü. Ama önemli değil, önemli olan bakkalımızın bana bardak yollaması. Çok uğraşıyorum ben bu mahalle ilişkileri için, laf atıyorum yollarda insanlara, alışveriş torbası falan taşıyorum zorla ellerinden alıp. Birbirimizle geçineceğiz, görünce selam vereceğiz, zorla da olsa; yoksa ben mutsuzluktan öleceğim.


Köpeklere iç parazit tabletleri yutturduk dün gece, enselerine de dış parazit ilacı sürdük. Bize geçmemiş gibi görünüyor parazitler. Yeri gelmişken aşı takvimini hiç takmayıp saldım çayıra usulü köpek bakan ebeveynlerime de çok teşekkür etmek istiyorum, biz de neden öküz gibi yediği halde kilo almıyor bu Kudi diye merak ediyorduk.


Bir de tabi annem gece yarıları dışarı çıkarıyor Kudi'yi, allah bilir nerelere burnunu sokuyor hayvan kör karanlıkta. Köpenk milleti ölü ve çürük şeylere çok meraklı nedense.

Neyse yani durum kontrol altında gibi, bir de köpeklerden kurt kapsaydım oturur ağlardım herhalde.

December 23, 2013

Yılbaşı Koko'su

Saçaklı'aanım istek yaptı, ben de fotoğrafın üzerine ne bulduysam ekledim. Şapka ve atkı gerçek yalnız, dikkatinizi celbederim, Koko'nun yılbaşı takkesi ve 10 beden küçük atkısı var. Postayla geldi, zarfın üzerinde Koko E. yazıyordu, adıyla soyadıyla. Çünkü kardeşim böyle biri benim, kedilere köpeklere kart da atar.

Böylece buralar hep yılbaşı neşesi dolmuş oldu, ben de söz veriyorum bir süre kimseye hırlamayacağım burdan. Güzel şeylerden bahsederiz, hepimiz hakettik güzel şeyleri.

Meh.

Nihayet bu hafta sonu yılbaşı çiçeği almaya muvaffak olabildim. Dün de biraz ışık mışık aldık, bir miktar da geçen yılbaşından kalma mahalle pidecilerine layık dekorasyon malzemesi vardı ve fakat benim içimde pek yılbaşı ruhu yok galiba.

Bir-iki blogu da takip etmeyi bıraktım, o aynı Vestel-Garanti Bankası reklam metnini baktığım her yerde görmekten hoşlanmadım. "Aldım bu Vestel tost makinasını, ouuvvv nasıl da tost ediyor ekmekleri!" yazsanız okurum, hatta etkilenirim hemen ama 2014'ün en güzel kahvaltıları böyle olmaz bence. Neyse.

Saramago'nun Filin Yolculuğu'nu yarıladım sayılır; bir yerde "patates püresi gibi bir sis"ten bahsediyordu, çok hoşuma gitti. İnsanlar patates püresinden çıkıp geldi falan, mehi mehi diye güldüm yatakta. İmla kurallarını hiç takmamış Saramago yazarken; uzun uzun cümleler, arada diyaloglar var ve sadece noktayla virgül ayırıyor her şeyi birbirinden, özel isimler de küçük harfle başlıyor, biraz zorlandım ne yalan söyleyeyim. Neyse yani, adamın Nobel'i var, iki küçük harf için söylenmeyeyim şimdi.

Kuğulu Pasajı'ndaki sahaftan bir adet Salman Rushdie (nasıl yazıyoruz, Rüştü mü yazıyoruz?), bir adet Stephen King aldım, bunlar İngilizce. Bir de bir türlü bulamadığım bir Hop-çiki-yaya kitabını 7,5 liraya bulup sevindim.

Kudi ve Koko köpenklerine kemik aldım, kargo bekliyorum. (K'nin ev hayvancılığı bağlamında önemi ve kullanım alanları.) Bir de evi süpüreceğim, ağzımız burnumuz tüy oldu, evde uzun tüylü hayvanla yaşayanlara allah sabır versin, 2 günde bir ev süpürmek lazımmış.

Böyle yani, mühim bir şey yok Ankara cephesinde. Ha Cinnah Caddesi'nde günlerdir bir trafik, bir trafik; geçen makam arabasının, bokun püsürün haddi hesabı yok. Öyle bir şey var tabi Ankara cephesinde. Lüks makam arabalarınızdan da onlarca koruma polisinizden de nefret ediyorum. Sadece trafiği yara yara, sirenlerle falan geçmeniz bile beni hasta ediyor. Muhalefetin Ankara aday adaylarına bakıp saçımı başımı yolasım geliyor. Burdan tüm partilerin adaylarına madaylarına sesleniyorum, kapıma gelmeyin, köpekleri salarım.

December 20, 2013

Bayansilvia Mimi

Bayansilvia ki en asil duyguların silvia'sıdır, oturmuş mim yazmış. Bakın kendi yazmış diyorum, o-ri-ci-nal! Hemen başlıyorum cevaplamaya.

1- Hayatında deliler gibi mutlu olmana sebep olan bir an var mı?

Ay çok var, ne güzel! Mesela şu aşağıdaki fotoğrafı gözümde çapaklarla aniden uyanıp otobüsün camından çekmiştim, Fırat'ı ilk gördüğüm an. "Oha oha oha Fırat Nehri oha oha!" diye diye geçtim üzerinden, Assur ordularını hayal ettim, binlerce yıllık hikayeleri falan; bazı nehirlerin ruhu var.



Salak kız cevabı olacak ama bir de kocam the barbarian'la ilk karşılaştığımız anı unutamıyorum, bazen her şeyi anlamak için öyle kısacık bir an yetiyor.

2- Şimdi oralarda olmak vardı dediğin bir yer? Bir mekan? Bir şehir?

Sarajevo'da Adnan Bey'in çay dükkanı. Urfa'da Balık Göl'ün kenarında kahvede oturup bir çay da içilirdi. Faaanteezi olarak da Kolombiya Karayipleri'nde koyu kahve ve kızarmış muzla kahvaltı edilebilirdi.

3- Bugünlerde en çok dinlediğin şarkı?

24 saattir şunu dinliyorum, sa-sa-sa-samırtaym-samırtaym sednıs.



4- Giymekten keyif aldığın ayakkabı hangisi, ne tür? Peki ayakkabı numaran kaç?

Converse galiba, 13-14 yaşımdan beri giyiyorum, bilekli-bileksiz. Bayağıdır da yazları Birkenstock sandalet giyiyorum. Nerdeyse 20 yıllık motorcu botlarım var, kardeşim çalıp götürmemiş olsaydı bu aralar onları giyiyor olurdum. En efsane ayakkabım ise sahip olmak için testlerden geçtiğim, sabırla beklediğim falan Ali Güven elinden çıkma Bodrum sandaletlerim. Anmış olayım Ali Güven'i de, harika bir insandı, huzurla uyusun.


Ayanklarım 40 numara. Boyum da 1.74, bunu da yazayım da hobbit zannetmeyin beni.

5- Bana giyim tarzını anlatır mısın?

Ergenliğim grunge'lıkla geçti, onun izleri kaldı hep galiba, bir gömleği pantolonun içine soktuğum olmadı henüz. Koyu ve canlı renkleri seviyorum, hint gömleklerini, dar kotlar, sahte deri pantolonlar. Çok uzun ya da kısa etekleri de severek giyiyorum, diz hizasında olmuyor bana, damacana gibi oluyorum. Çok eşarbım var, gerçekten çok. Annemden gördüm herhalde, hep boynuma bir şey dolarım.

Tişörtün eskisini, kazağın bollaşmışını severim. Ayakkabılarıma çok iyi bakarım. Gizlice Imelda Marcos'um.

6- Uğurlu bir eşyan var mı?

Küçük altın bir fille inişli çıkışlı bir ilişkimiz var. Çoğu ceketimin cebinde yerlerde bulduğum bozuk paralar var.

7- Tahammül bile edemediğin yemek ya da lezzet?

Ezelden beri etle sevimsiz bir ilişkim vardı. Nerdeyse bir senedir vejetaryenim, artık kokusuna tahammül edemez hale geldim. Sucuk hariç. Sucuk hala çok güzel kokuyor ahhahhaha!

Küflü, mavi peynirleri sevmiyorum, salataya ayçiçek yağı koyulursa şahsıma hakaret kabul ediyorum, bir de yumurtanın sarısı sulu kalınca içim fena oluyor.

8- En çok sevdiğin film sahnesi?

Ay galiba şu. Eric Draven mezardan çıkar gelir, başlarına o korkunç olayın geldiği evlerine girer ve intikam için hazırlanmaya başlar. Arkada da The Cure'dan Burn çalıyor. O geniş omuzlar, o yuvarlak pencere, o deri pantolon; 20 sene oldu filmi seyredeli, hala çok hastasıyım. Ben gotik değilim, gotik benim içimde ahhahha!



9- Şiir, öykü vs. içinde geçen en sevdiğin kitap cümlesi?

"Artık babası tarafından hem şımartılan, hem de baskı altında tutulan ailenin biricik kızı değil, ancak yenilmez bir aşkın gücüyle kaldırılabilecek bir toz ve örümcek ağı imparatorluğunun sahibi ve hanımefendisiydi."
Sayfa 122, Kolera Günlerinde Aşk, G.G. Marquez.

10- Türkçe haricinde hangi dile ilgi duyuyorsun, ya da hangisini konuşmak isterdin?

Paslanan Almancam geri gelsin istiyorum, çok severek konuştuğum ve okuduğum bir dildi. İspanyolca konuşmak isterdim bir de.

11- Gözlük ya da lens kullanıyor musun?

Miyopum, bazen gözlük takıyorum, çoğu zaman gözlerimi kısıyorum.


Şu anda tam olarak böyle oturuyorum kompüterin karşısında. Bu çerçeveyi Ortaköy'de yerden 5 liraya aldım, kocam benimle bu şekilde sokağa çıkmayı reddediyor.

12- Alışverişini yapmaktan en çok hoşlandığın şey nedir?

Kitap, kırtasiye, pul.

13- İnternet hiç yokken hayatımda .......... vardı.

Televizyon, kitaplar, mektuplar, ev telefonu ve arkadaşlarım vardı. Karşıyaka'da Deniz Sineması Pasajı vardı, orda buluşur ne yapacaksak yapardık, merdivenlerde oturur müzikten falan bahsederdik, birbirimize kaset çeker, söküklerimizi diker, dergi okurduk. Alsancak'a gider bira içerdik, Kordon'da otururduk. Çok punk, rakçı, hippie ve grunge'dık, toplu taşıma kullanırdık, birbirimizi eve bırakırdık.

14- Şans mı? Tesadüf mü? Kader mi?

Bir yere kadar iteleyebiliyorsun işleri, ordan sonrası şans. Kaderci biri olduğumu da saklayamayacağım, içimde var, engelleyemiyorum.

15- Ekşi mi? Tatlı mı? Acı mı? Sade mi? Şu anki hayatını tamlayacak en yakın lezzet hangisi?

Aaaa ne diyeceğimi bilemedim, bu aralar bir gün diğerini tutmuyor, sade galiba, evet sade.

16- İkinci bir şansın olsa kim olarak dünyaya gelmek isterdin?

Müzik yapan biri olmak isterdim. David Bowie olmak isterdim, Thom Yorke, efendime söyleyeyim Jarvis Cocker olmak isterdim.

17- Başka bir mesleği seçecek olsaydın bu ne olurdu?

Dansöz olmak isteyerek buralara gelen biri olarak kafam bir hayli karışık aslında, gerçekten bilmiyorum. Arkeolog olmaktan da memnunum ama arkeolog olarak çalışmaktan sıtkım sıyrıldı, okuldan da bir hayli tiksindim, okulu aslında hiçbir zaman sevemedim. Terzi demek istiyorum bugün. Terzi olsaydım ne güzel olurdu.

18- Birgün mutlaka bu duyguyu tatmalıyım dediğin bir olay var mı?

Bisiklete binmeyi öğrenmek istiyorum.

19- Hayatın boyunca en nefret ettiğin insan özelliği?

Laf sokmak. Anında cevap veremiyorum, içim şişiyor, gece yatakta dönüp duruyorum. Olduğu şey olmak istemeyen insanlardan kaçmaya çalışıyorum, kendini sevemeyen, huzursuz, mutsuz, sürekli şikayet eden, gözünü dikip sizin hayatınıza bakıp duran. Bebek gibi konuşan kızlar da çok geriyordu beni ama bitti galiba o. Bir de hayvan tekmeleyen, çocuk tokatlayan insanlardan nefret ediyorum. Tutucu, kapalı, sabit fikirli insanlarla da konuşacak hiç ortak bir şeyimiz yok.

20- Rüyaların gerçekliğine inanır mısın? Rüyalarını dikkate alır, hatırlar mısın?

Eskiden daha tuhaf rüyalar görürdüm, oturup düşünürdüm, yazardım bazen rüyalarımı. Tuhaf olunca bir anlam arıyor insan. Son zamanlarda çok susadığım için nehirler görüyorum, üşüdüğüm için polar battaniye falan görüyorum; rüyalarım bundan ibaret hale geldi.


Hohoyyt vallahi bitirdim! Dün başladım, bu sabah devam ettim, nihayet şu saatlerde de bitirdim. Çok severek yaptım ben bu mimi, Tuğba da yapar bence. Saçaklı'yı da sırf vicdan azabı olsun diye bir kere daha mimliyorum mehehehhe. Cessie ders çalışmıyorsa belki yapar, Mino görürse yapabilir. Leylak Dalı'na da ısrar etmek istemiyorum, canı isterse yapar. Vera belki gelir yorum bırakır. Ne bileyim, valla içinizden geliyorsa yapın, ben merakla okuyorum cevapları, "burda adım yok, mimlenmemişim" demeyin.

Haydi güzel hafta sonları, belki iyi bir şeyler olur.



December 18, 2013

Kim La Bu Ben Howard?

Of nerden nerelere yarabbi. Kardeşimle konuşuyordum, bana şunu yazdı: "Abla, hala biri Wrecking Ball cover'lasın diye bekliyorsun di mi?"

Ya bekliyorum evet. Ne yalan söyleyeyim Miley Cyrus'un söylediği halinden de hoşlanmıyor değilim, pop müzik ağlak olduğu müddetçe gayet de sevdiğim bir şey. O arada Miley Cyrus, Lana Del Ray'in Summertime Sadness'ini cover'lamış, kardeşim tavsiye edince onu bulup dinledim.Sonra konuşma şöyle devam etti, abilerimden ablalarımdan özür dileyerek olduğu gibi aşağıya koyuyorum ama yani ergen olduğumu da hiçbir zaman saklamadım sizden.


Bu Call Me Maybe'yi yazan her kimse ona, söyleyen kıza falan gerçekten minnettarım, yemin ederim bu dangalak ergen hezeyanıyla dünyayı daha sevimli bir yer yapmayı başardılar. Önce Steve Kardynal'in versiyonu beni mutlu etti, şimdi de bu.

Ben Howard kim, nasıl oluyor da bilmiyorum kim olduğunu, ne biçim cover yapmak bu?! O nasıl tekinsiz bir atmosfer, gözünü sevdiğimin uyuz İngiltere'si, neden en etkileyici müzikler hep senden çıkıyor? Kavun falan dedim, kaşsız kirpiksizsin, zaten 26 yaşındaymışsın, sana da çok gıcığım Ben Howard.

Şarkı genç kız şarkısı olduğundan kelli arada "bütün oğlanlar beni kovalıyordu" falan derken kıkırdayan ve fakat alıp kendi şarkısı yapan, 4 buçuk dakikada "aha da cover böyle yapılır" diye beni paketleyip paspasın üzerine bırakan bu çocuğa ne desem bilmiyorum.

Müzik beni hep çok heyecanlandırıyor.

December 17, 2013

Koko'nun Kırlenti

Güvenlik Caddesi'ne indim bugün, peynir meynir aldım, kırtasiyeye gittim. Kırtasiyenin ortasında tek başına bir bebek arabası duruyordu, bir süre sonra bebek ağlamaya başladı, kırtasiyeci son derece normal bir şeymiş gibi bebeği avuttu. Öküz gibi "Kimin bu?" demişim, bir müşterininmiş, müşteri nerde diye sormak da istemedim, zaten her şey çok tuhaf bu dükkanda, kırtasiyeci bazen kafiyeli şarkılar uyduruyor para üstü verirken.

Ordan çıkıp yürürken bu çiçekli kırlenti gördüm, kırlent yazana kadar da bayağı içsel mücadele verdim yalnız, bu değil mi kırlent? Yastık yani? Neyse, ben buna göz dikmiş bakınırken arkamdan "Ayy ne güzel!" diye sesler geldi, yabani bir tip olduğum için hemen pençelerimi daha da sıkı geçirdim yastığa, aniden koşup dükkana girersem parasını verir çıkarım diye hesapladım. Hafif yan dönünce arkamdaki iki kadının bez çantamdan bahsettiklerini farkettim. Çantanın üzerinde "Yunanistan'ın bütün kedileri" mealinde bir şey yazıyor, kedi çizimleri var.

Ben Exorcist'teki kız gibi arkama döndüm, kadınlardan biri "Siz de mi kedicisiniz?" diye sordu, kedi medi mevzu bahis olunca hemen pelteye dönüşüyorum, ayaküstü sohbet ettik, evdeki iki öküzden bahsettim, onların da Van kedisi varmış, eminim peri gibidir, elf gibidir. En azından çiçekli kırlentleri çalmıyordur. Eveth.

Neyse kadınlarla vedalaştık, iyi seneler falan diledik birbirimize, kedilerine selam ve yanak makası yolladım. Kırlenti aldım geldim ama Koko'dan alamıyorum, ne yastık meraklısı muhallebi çocuğu çıktın yarabbi.

Kudi'ye de gene el koydum. Klimayı kökleyince aptallaştılar, bir saattir sesleri çıkmıyor, paralel vaziyette uyukluyorlar. Şu anda bir tanesi horlamaya başladı. En iyi köpenk uyuyan köpenktir diyerek satırlarıma son veriyorum, kırlentli geceler diliyorum.


December 16, 2013

"Gel Beri Sıska Sevgili"

Tuğba'ya Skinny Love şarkısının daha üzünçlü versiyonunu söz verdim ama şaşırmışım, Birdy'ninki en üzünçlü versiyonmuş zaten. Orijinalini aşağıya koyuyorum, dünya gözüyle bir Glastonbury görür müyüz acaba? Gerçi İngiliz gençliği beni çok ürkütüyor taşkınlıklarıyla ama barbar kocam, ebatları vesilesiyle çok şahane konser arkadaşıdır. (Yeri gelmişken bir kaç sene önce okulun bahar şenliklerindeki Mirkelam konserinde gırtlağına sarıldığım gerizekalıya seslenmek istiyorum: Senden hırsımı alamadım. O küçük sarhoş şımarık kız arkadaşından da alamadım. Berbat bir çiftsiniz ve yanınızdaki arkadaşınıza dua etmeniz lazım. Umarım başka bir konserde de insanları iter kakar ve akabinde suratlarına küfredersiniz, ve umarım bu sefer kimse sevgilisini-kocasını-karısını tutmaz da kafanızı patlatır birileri.)

Evet, Bon Iver'e dönecek olursak, erkek olsaydım Justin Vernon'a benzerdim, daha karakafalısı tabi. O eprimiş tişört, o saç baş falan.

Şarkılar hep bir ağızdan söylenince daha güzel.

Sevdiğim Şeyler (Yemin ederim bu sefer azarlamadan yazdım)

Hohoyt mimlenmişim! Arka sokakların sahibi Zihni Bey eksik olmasın, onun cevaplarını güle eğlene okudum, kendiminkileri aşağıya yazıyorum, bu büyük toplumsal eksikliği de gidermiş oluyorum böylece. En son yaptığım mimde atarlandığım konusunda uyarmıştı arkadaşlarım, atarsız gidersiz sevdiğim şeyler şöyle:

1. En sevdiğin renk?

Renkli şeyleri seviyorum. Bu aralar mavileri yeşilleri daha çok seviyorum; turkuaz mesela, gözüme çok güzel görünüyor.

2. En sevdiğin çiçek?

Çiçekçiden alınacaksa elim hep kasımpatlarına gidiyor, gülü ve papatyayı sevmiyorum. Son zamanlarda market köşelerinde, çiçekçilerin kapı önlerinde falan boynu bükük duran ne varsa alıyorum, pencerenin önüne diziyorum.

3. En sevdiğin yemek / sebze / içecek?

Patatesin her halini seviyorum, yemediğim sebze de yok galiba. Ispanağı ve pazıyı çok severim, kuzukulağını geçen kış keşfettim, o da çok güzel, pırasayı da çok severek yerim. İzmir tarafının envai çeşit otlarını da bayıla bayıla yiyiyorum. Yemekle ilişkim çok mütevazi bir hale geldi, taze soğan ve dereotuyla omlet yapar, heyecanla yer hale geldim. Yemekle ayran ya da soda iyi oluyor, geceleri de kırmızı şarap içerim bazen, bazen de votka-tonik. Rakı da içiyorum, çok güzel. Bazı arkadaşlarımla "akşamüstü birası" geleneğimiz var ayrıca. Bunlar saat 22:00'den önce de olabiliyor, sonra da.

4. En sevdiğin yerli  / yabancı şarkı?

Birer tane seçeyim hemen, bu aralar çok aklıma düşenlerden; Suede'den Everything Will Flow ve de Zeki Müren'den İnleyen Nağmeler.

5. En sevdiğin komedyen?

Eddie Izzard. Hayatımda kimseye bu kadar gülmedim. Aşağıdaki küçük videoda yakın dönem Avrupa tarihinden, diktatörlerden, genç yaşlarda Risk oynamanın gerekliliğinden, İngiliz kraliyet ailesinin gen havuzundan ve 2. Dünya Savaşı'ndan falan bahsediyor. Lisede tarih derslerini böyle anlatan olsaydı keşke.



6. En sevdiğin kız / erkek ismi?

Zehra; Zeynep, ne güzel kız isimleri; erkek isimlerinden de Sinan, Deniz, Ömer mesela böyle sanki iyi insan olurlarmış gibi geliyor. Kendi çocuğum olursa ne koyarım bilmiyorum ama birer göbek adı ekleyeceğim, kız olursa Sava, annanemin köyünden geçen nehrin adı; erkek olursa Adem, kuzenimin hatırası için.

7. En sevdiğin kitap?

Latin Amerikalı yazarların yeri çok ayrı, bir kitap seçmeyeyim aralarından. Türkçe yazanlar arasından da Haldun Taner'in müthiş bir öykü yazarı olduğunu düşünüyorum, Latife Tekin'in Berci Kristin Çöp Masalları beni çok etkilemişti yıllar önce okuduğumda, o geldi aklıma nedense.

8. En sevdiğin yerli / yabancı oyuncu?

Ay bu şiştiğim soru oldu. Yabancı oyuncu deyince aklıma Dustin Hoffman geliyor, yerli deyince de Şener Şen.

9. En sevdiğin yerli / yabancı film?

Korkuyorum Anne herhalde açık arayla en sevdiğim yerli film, yabancılardan da Lives of Others diyesim geldi, ağlamıştım çok seyrederken.

10. En sevdiğin yerli / yabancı dizi?

Valla buraya dürüstçe Aşk-ı Memnu yazmam lazım, çünkü baştan sona seyrettim Beren Saat'in toplam 3 adet mimiğini ben, son bölümde Kıvanç Tatlıtuğ'un kötü sakalına bakmadan ağladım falan ama neyse artık. İkinci Bahar güzel diziydi, bir de daha eskilerden Gülşen Abi var, Haluk Bilginer gazetede "Güzin Abla" olarak çalışıyordu, güzel bir absürd komediydi. Yabancı dizilerden de bütün sezonlarını ikişer kere izlediğim Buffy the Vampire Slayer ve Angel'ı yazmam lazım ama klasımı korumak adına Six Feet Under yazacağım, o sezon finali ruhumu sakatladı benim. Breaking Bad de galiba tırnaklarımı yiye yiye seyrettiğim ilk ve son dizi oldu, bitince hayatımda bir boşluk kaldı resmen. Ama hepsini alsalar, bana tek bir dizi bıraksalar Kuzey'de Bir Yer olurdu o dizi.

11. En sevdiğin yerli / yabancı şehir?

Urfa ve Saraybosna. Çok yer de görmüş sayılmam aslında ama bu iki şehrin kalbimde çok yeri var, belki de benzer sebeplerden, bilmiyorum.

12. En sevdiğin gazete / gazeteci?

En sevdiğim gazete yok, sabah kalkınca hem ana akım gazetelere hem de alternatif haber sitelerine bakıyorum. Çok ani güncel bir gelişme varsa eğer, twitter'a bakıyorum, gazeteler kıçını kaldırana kadar ordan takip ediyorum gelişmeleri. Gazeteci deyince aklıma hala Uğur Mumcu geliyor benim, bir de kaldırımda yüzükoyun yatan Hrant Dink geliyor.

13. En sevdiğin mevsim / gün / ay?

Baharları seviyorum, en çok da yaz mevsimini. Gündü aydı farketmez, sabah kalkıp kahve içebildiğime, gece yatağa girip kitap okuyabildiğime şükrediyorum.

14. En sevdiğin kıyafet / kıyafet tamamlayıcısı / takı?

Dar pantolon üzerine bol ve uzun gömlek, onun da üzerine gömlekten biraz kısa kazak. Bu aralar formül bu. Kendimi bildim bileli boynuma bir şeyler sararım, tamamlayıcı o oluyor sanırım. Çok küpe takardım, nedense elim gitmiyor takıya makıya bir süredir. Burnumda halka var, bir de alyansla beraber taktığım gümüş bir yüzük, onları hiç çıkarmıyorum.

15. En sevdiğin makyaj malzemesi / bakım ürünü?

Göz kalemi-rimel-kapatıcı; makyaj numaram bundan ibaret. Bakım ürünü olarak da passion fruit'lu body butter! Burdan Body Shop'a sesleniyorum, geri getirin o ffücut tereyağını! Neyse, zaten paraları saçmamak felsefesi doğrultusunda artık parfümeride ne varsa onu alıyorum tereyağı olarak. Zaten hepsi yalan, vazelin tek gerçek bence.

16. En sevdiğin çizgi karakter?

Simpsonlar'ı yıllardır seyrediyorum, tüm aileyi teker teker çok seviyorum. Aklıma da başka karakter gelmiyor, lisenin son yıllarında gerizekalı gibi Nickelodeon seyrettim ben; Pete ve Pete'in Maceraları, Rocko's Modern Life, Malcolm in the Middle falan.

17. En sevdiğin anı?

Annem, kardeşim ve ben Ayvalık'ta küçük bir kış tatili yapıyoruz, hatta nedense yanımızda bir de kedi yavrusu var, hastaydı galiba, evde bırakamamıştık. Annem bizi uzuuuun bir yürüyüşe çıkardı, dönerken tek sıra halinde askeri bir yerin önünden geçiyorduk; önde annem, ortada ben, en arkada kardeşim. Askerler dışarda sıraya girmişti, aramızda bir bahçe duvarı vardı sadece. Annem eski Türk filmlerine referans verip romantik romantik "Kızlar bakın genç zabitler!" dedi, ben "ehehehe genç zabit" dedim, kardeşimden ise şu çıktı: "NEAAAA GEY ZABİTLER Mİİİ?". Askeriye tarafında büyümüş gözler gördüm, küçük bir "pffffahahaha" geldi, ben kafamı eğip kaçtım, annem toz olmuştu zaten, kardeşim bir süre daha sincap gibi durdu kaldırımda. En sevdiğim anı buysa gerisini siz düşünün artık diyerek kaçıyorum bu sorudan.

18. En sevdiğin özelliğin?

Temiz kalbim, insanlara güvenmem ve yılandan yalandan korktuğum kadar korkmamam. Ehihihihi, yok be, Gandhi falan temiz kalpliydi, ben öyle normal biriyim, kimseye de güvenmiyorum bir kaç arkadaşım dışında, bir de berberim Emre'ye çok güveniyorum, hiç hayal kırıklığına uğratmadı beni. Yılanlardan da korkmam zaten, dengesiz insanlardan korkuyorum biraz; bir gün merhaba deyip ertesi gün yüzünüze bakmayan cinsten, onlar bir tuhaf. En sevdiğim özelliğim nedir bilmiyorum, bu arkadaşlarımın cevaplayacağı türden bir soru galiba. Çok güzel tarhana çorbası yaparım ama.

19. En sevdiğin his?

Gavurların "Fuck this shit!" diye tabir ettiği his, "Eaaahhh yeter ulan!" diye edepli bir şekilde çevireceğim. Şu kitabı kapatıp fırlattığın, gözlerini belerttiğin falan an.

20. En sevdiğin canlı?

Köpek.

Sanırım 3 saatimi aldı bunları yazmak. 3 tane kahve içtim. Arada eve su söyledim. Köpekler 2 kere kudurup 2 kere kısa uykuya yattı.

Hemen mimliyorum; Tuğba, Saçaklı, Bayansilvia, Cessie, belki evannesi, Berfin ve Leylak Dalı da yapar, şenay izne ayrıldı'nın sahibi, Mino, 4 blogunu açarsa o da yapsın isterim, helloradio zaten mimlenmiş. Leyla Vera yazıyor olsaydı ona da ısrar ederdim. Yapınız, yaptırınız, bu anket geleneği ölmesin efendim.

December 14, 2013

Fil Meselesi

Efendim illa ki 16. yüzyılda geçen ve bir fille bakıcısının hikayesini anlatan kitap okumam gerekiyorsa prensip olarak daha önce yazılmış olanıyla başlarım.

Gittim aldım Saramago'nun filli kitabını, Elif Şafak'ın filli kitabını da kitapçıda karıştırırım artık, Saramago'nun fili Şafak'ın filinin yarısı kadar ucuz.

Ne fena bu araklama işleri, kitapları okumadığım için bir şey yazamayacağım ama ne bileyim, 16. yüzyıl Avrupası'nda geçen filli bakıcılı bir kitap varken, üstelik de yazarı bir hayli meşhurken falan neden kendi de bir hayli meşhur olan bir başka yazar 16. yüzyılda ama Osmanlı döneminde geçen filli bakıcılı bir kitap yazar?

Neyse yani, alt tarafı sıradan bir okurum ben, biraz şüpheler içindeyim sadece. Yünlüleri yıkadım, gidip onları asayım.

December 12, 2013

Gürbüz ve Deniz

Bu fotoğraftaki kara kütlenin adı Gürbüz. Bir aralar yazmıştım, bir arkadaşım vahşi yaşam araştırmalarında kullanmak üzere eğiteceği bir köpek arıyor diye. Aslında ödünç almak istiyordu ama olaylar farklı gelişti, ev arayan bu çocuğu gidip İstanbul'dan aldı, evlat edindi. İyi de yaptı. Gürbüz inanılmaz uyumlu, sessiz, sakin bir köpek çıkmış. İlk keşif gezilerine de çıktılar geçenlerde.

Gürbüz, orman seslerinden korkup arkadaşımın arkasına saklanmış zaman zaman, bir de vaşak kakası yerine kurt kakası bulmaya meyilliymiş. Familyasına bağlı çocuk diye güldük.

Bağlı durduğu boktan bahçeden kurtulup tanıdığım en iyi kalpli insanlardan birinin evine ve bilimsel araştırmalarına dahil oldu, aynı şansı tüm ev ve ilgi arayan köpekler için diliyorum.

Bu son arazi macerasında fotokapana bir sürü hayvan yakalanmış, çok güzel fotoğraflar var ama ben en çok şunu beğendim.


Kameraya çok yaklaşmayıp gene de fosforlu iki küçük nokta olarak yakalanan temkinli vaşağa çok güldüm. Onun dışında çakallar var, geyikler, kurtlar ve domuzlar, yer yer tavşanlar.

Yaptığı iş çok ilgimi çekiyor bu arkadaşımın, biraz da arazi hayatına özeniyorum, geceleri derme çatma kulübelerde kalıyor, gündüzleri yürüyor; ağaçlar, dereler, yere inen bulutlar, içim gidiyor. Bu son arazi seferinde Gürbüz'le donmuşlar gece, ıslanmışlar ve kuruyamamışlar falan. Bir kere de şikayet ettiğini duymadım, sürekli pozitif, hep güleryüzlü. Bir kaç kişi merak ediyoruz diye fotoğraflar koyar, bütün sorulara uzun uzun cevap verir. "Ya ben bir kuş gördüm, kuyruğu şöyle, renkleri böyleydi, cıyırk cıyırk diye ötüp kendi etrafında dönüyordu, ne bu?" diye telefon açarsınız, ona da cevap verir.

Doktora için Almanya'ya gidiyor yakında, Gürbüz'le beraber. Tüm kalbimle en harika şeyleri diliyorum ikisi için, gerçekten hakediyorlar.

Arkadaşımın adı Deniz, Antakyalı'dır, hem yakışıklı hem merhametlidir, tanıştığımıza çok memnunum.


Bir Hayaletli Ev, Bir Ay Misyonu

İki film seyredip beğendim, ilki The Conjuring. "Gerçek hikayeden uyarlanmıştır" ibaresi ve IMDb'den aldığı 7,5 puan falan biraz beklentilerimi yükseltmişti. Korku filmlerinin 7 puan barajını görmesi nadir oluyor.

Hikaye 1970'lerde geçiyor. Yeni bir eve taşınan çok çocuklu, orta halli ailenin başına tuhaf işler gelmeye başlıyor. Bir yandan da paranormal araştırmacılar olarak çalışan Warren çiftinin hayatına tanık oluyoruz, çözdükleri olaylara göz atıyoruz. "Hayalet var!" diye çağırıldıkları bazı evlerde olayın sadece eski borular ya da tamir isteyen bir duvar falan olduğunu söyleyip insanları yatıştırmalarını küçük ve sinsi bir korku filmi numarası olarak çok beğendim. Gerizekalı gibi içinizden "oha demek ki şarlatan değillermiş" diye geçirip daha da çok korkmaya başlıyorsunuz.

Çok bir sürpriz yok hikayede, bildiğiniz hayaletli ev, fakat iyi çekilmiş, oyuncular da iyi. Lilly Taylor var mesela, çok beğeniyorum onu. Bütün Testere serisini ve Insidious'u da seyredip ekrana "Koooooooş! Girme oraya! Kaç kaç kaç!" diye bağırmış biri olarak yönetmenin bu filminden de memnun kaldım, köpekleri yerlerinden sıçrattım, barbar kocamı canından bezdirdim.


Diğer film, Apollo 18. "Aya asla geri gitmeyişimizin bir sebebi var." gibi gayet insanın içindeki komplo teorisyenini dürten bir iddiası var.

Filmle beraber anlıyoruz ki herkesin son ay misyonu bildiği Apollo 17'den sonra aslında gizlice bir Apollo 18 ekibi de yollanmış, bu 3 kişinin başına gelenler ise tüm dünyadan gizlenmiş.

86 dakika sürüyor film, aşağı yukarı bir belgesel uzunluğunda; görüntüler de ya uzay aracının kameralarından ya da astronotların ellerindeki 8 mm. kameralardan alınmış gibi.

NASA'dan çıkma görüntüleri seyrediyormuşuz gibi bir havası var, iyi de kotardıklarını düşünüyorum. Ayda geçen yerinden zıplatmalı 86 dakika, hiç de fena değildi. IMDb'de 5,2 almış, türünün bir çok filmi gibi.

Apollo 18'in üzerine kaldığımız yerden bir kaç bölüm Under the Dome seyrettik, şu Stephen King'in "Kubbenin Altında"sından uyarlanan. Kitapta olan bitenlerle karşılaştırınca kasabada hayat bir harika, ölü sayısı düşük, herkesin hala bir kalbi var. Stephen King'in bizzat kendisi de yazım-yönetim ekibine dahil olduğundan herhalde onaylamıştır bu yumuşatmayı diye tahmin ediyorum. Ben biraz bozuldum açıkçası.

Eveth, neyse. Ayağım fena değil bu arada, dün sokağa da çıktım. Merdiven inip çıkması biraz acılı ama pek bir şeyim yok. 48 saattir de başıma yeni bir şey gelmedi, çok şükür.

December 10, 2013

5 Maddede Çeşitli Felaketler

1. Güne merdivenlerden düşerek başladım. Sabah Barbar Conan evden çıkarken Kudi bir fırsatını bulup kaçtı, apartmanın giriş kapısına kadar gitmeyi başardı, alıp yukarı çıkardım, tam eve sokacakken tekrar sıyrıldı elimden, o arada dengemi kaybedip yuvarlandım. Dev bir çöp torbası gibi. Bir alt katın sahanlığında durabildim. Kudi kaçmaya devam etti, topallayarak ve annesi hakkında ileri geri konuşarak gene apartman girişinde yakaladım, ite kaka eve çıktık. Neden evden kaçmaya meyilli bilmiyorum, Urla'da bahçe hayatı mı ahlakını bozdu yoksa sokak köpenki olmasından dolayı dışarlar onu mu çağırıyor? Yoksa benden bu kadar mı bıktı?

Bacağımın dizden aşağısı zonk zonk zonkluyor, yer yer derim soyulmuş, ayak bileğim şişti. Düşerken kafamı duvara çarptım, alnımda küçük ve pembe bir bombe var. Yürüyebildiğime göre kırığım yoktur, hala blog yazabildiğime göre beyin sarsıntısı geçirmiyorumdur diye düşünüyorum.

Babam gelip Kudi'yi aldı, annem romatizma kremi yollamış, ona da çok teşekkür ediyorum burdan, kahveme sıkacağım şimdi biraz, o şekilde değerlendirmeye karar verdim.

Bu olanlardan şunu çıkarıyorum, köpeğimizin "gel"den "git"ten anlaması mühim bir şeymiş.

2. Evanası'nın blogunda bir kitap görmüştüm, Bakırköy Akıl Hastanesi'nin Gizli Tarihi diye. Yaptığı alıntı çok güzeldi, merak ettim, orda yok burda yok, D&R'da var gibi görünüyordu, tabi ki yokmuş, stok bilgisini güncellememişler, bunu farketmeleri de 10 gün kadar sürdü. Paramı iade edecekler falan filan. O arada civardaki sahaflara falan da sordum, bulamadım. Dün gece kitapyurdu'ndan sipariş ettim, bakalım gerçekten var mı ellerinde yoksa gene mi şişecek sipariş. Daha önce alışveriş de etmedim bu kitapyurdu'ndan ama edenleriniz vardı sanki, öyle hatırlıyorum.

3. Yarın İzmir'den eski bir arkadaşım geliyor, kar fırtınası da geliyormuş. Bu yıl daha nasıl felaketlere gebe merak ediyorum. Halbuki plan falan yapmıştık, çilekli tart yiyip çay içecektik, bakalım nasıl olacak.

4. Annem her gün yeni bir taleple telefon açıyor. Kefirle başladı, sonra suluboya, sonra vernik, sonra yanlış vernik-değiştir vernik, sonra "gel suluboyanı al", ertesi gün "suluboyayı geri getir". Neyse, dün kahvaltı ettik beraber, o arada babamın masasında bu defteri buldum, biraz masanın yanına çöküp ağlaya ağlaya gülmüş olabilirim.

5. Bugün annemin doğum günü, yarın bizim evlilik yıldönümümüz. Sanırım kocam the barbarian'ın İstanbul'a gitmesi gerekiyor iş için, ben de zaten kar fırtınasında kaybolmayı planlıyorum.

Böyle yani vaziyetler, ne salı günüymüş pehey diyerek sözlerimi noktalıyorum. Bakın dün gece dudağımda çıkan uçuktan bahsetmedim bile.


December 9, 2013

Rüya İçinde Rüya

Bugün geldi Postcrossing'le, Edgar Allan Poe. Benim yolladığım kartlar tıkandı kaç haftadır, yılbaşı trafiği herhalde.



Hemen Poe'nun bu şiirini hatırladım, merdivenlerden hoplaya hoplaya çıktım. Orijinal versiyonunu yazacağım, bendeki Türkçesi kütük gibi çünkü, Poe çevirmeye de kalkacak değilim.

"I stand amid the roar
Of a surf-tormented shore,
And I hold within my hand
Grains of the golden sand-
How few! yet how they creep
Through my fingers to the deep,
While I weep-while I weep!
O God! can I not grasp
Them with a tighter clasp?
O God! can I not save
One from the pitiless wave?
Is all that we see or seem
But a dream within a dream?"

Aaah ah bu melankoli, bu geçmeyen hüzün, çok beğeniyorum. Pek Poe'lu bu ara postalar, ne güzel. 

Köpek Karşılaması

video

Eve her girdiğimde düzenlenen karşılama törenini çekeyim dedim ama başını yakalayamadım, bu ortası. Koko neden ağlıyor bilmiyorum. Kudi'ye de "hüzünlü bakıyor" diyordunuz, bir de bu yüzünü görün istedim. Karlı patilerle eve girip çıktıkları için yerler leş, Kudi de çılgınca tüy döküyor.

Ben evden çıktığım anda yatakta güreşilmiş, çalışma masamın altındaki çöp tenekesi elden geçirilmiş, bir adet çikolata kağıdıyla parti yapılmış.

Günlerini böyle geçiriyorlar, ayrıca sabah saatlerinde terası teftiş etmekten hoşlanıyorlar, senkronize şekilde yerleri koklayıp akıllarına aniden bir fikir gelmiş gibi kafalarını kaldırıp ufka doğru bakıyorlar. Perdelerin arkasına saklanıp saklanıp gülüyorum ciddiyetlerine.

December 6, 2013

Zombili Parti

Dün Kudi'yi annemden çalıp eve getirdim. Sadece bir kere kaçıp anneme dönmeye çalıştı.

İnternetten kayış almıştım Kudi için, bir de kayınvald'aanımın kedilerine kum, abi aşağıdan kapıyı çalınca otomata basıp kapıyı açtım, Kudi de merdivenlere attı kendini.

Önemli olan bu değil, önemli olan kıçında bir karış patlak olan kotumla benim de kendimi merdivenlere atmam. Ve sonra Kudi önde, ben ortada, abi arkada merdivenlerden yukarı çıkışımız.

Bugün dikeceğim o patlağı, çok utanç verici.

Sonra işte bütün gece zombilik, lazerli eğlenceler, uzaylı köpeklerin dünyayı istilası falan, öyle geçti. Fotoğrafta görüldüğü üzere, Kudi "dur" derken Koko "geç" sinyali veriyor.

Bu sabah 8'de köpenklerle kalktım. Son iki saati onlara kapı açarak, arkalarından kapatarak geçirdim. Ev buz gibi oldu. İki köpekle yaşamak için bahçeli bir ev iyi bir fikir olabilir, bunu da kendime not olarak kaydetmiş olayım.

Bu hafta da bitti, hadi hayırlısı.


December 4, 2013

Kakalar ve Kalpli Şeker


"Kakalar, kalpli şeker ve pelin dövmesi" yazarak bloguma ulaşılabiliyor olması çok hoşuma gitti. Bir blog daha açsam adını Kakalar ve Kalpli Şeker koyardım, bence beni çok iyi temsil ediyor bu konsept.

Bir de Pelin, bu çocuk seninle ciddi düşünüyor, benden söylemesi. Çocuk, laf aramızda sen de bir kere daha düşün bence bu dövme işini.


December 3, 2013

Sarı Pencere

Ne güzelsin sarı pencere.

Hemen aklıma bir şarkı geldi, sarı sıcak pencereli.

Dün gece evi yakıyormuşuz, sigorta attı, gecenin bir saati elektrikçi bulduk. Çok sevaba giriyorsunuz 24 saat çalışan elektrik ustaları. Birbirine değmemesi gereken kablolar değiyormuş, biz de neden alev aldı sigorta kutusu diyorduk.

Bu arada kredi kartımdan okkalı bir meblağ göçertmişler. Arada bir bakın ekstrelerinize, anlık harcama durumunuza falan. Şöyle bir yöntemleri var; önce 1-2 lira çekip kart açık mı diye yokluyorlar, sonra da garç diye indiriyorlar, benim durumumda 1880 lirayı.

Bankayı aradım, itiraz formu doldurup faksladım falan, bakalım ne olacak. Aylardır el emeği göz nuru tasarruf ettim, kartları borçtan temizledim, sonra başıma bu geldi. Zaten normal koşullarda zor bulurlardı o kartta 1880 lira.

Velhasıl üzerimde göz olduğunu, tü tü tü nazarlara geldiğimi düşünüyorum. Şüphelendiğim bir kaç kişi var, onlara da burdan seslenmek istiyorum, lütfan negatifli enerjilerinizi, gerizekalı (a kalın okunacak) sıkıntılarınızı falan alın ve gidin burdaaan. Bakın lütfaaan.

December 2, 2013

Strayk-e-pooz


Bugün "Nasıl moda bloggerı olunur?" hususundaki fikirlerimi paylaşacağım.

Evde doğru dürüst aynanız olmasın, başlangıç olarak bu çok önemli. Mesela ben yerlere yatmıştım boy aynası almayalım, evde yer yok diye; bu kareleri birleştirip duvara yapıştırdık, çok feşınıbıl oldu. Köpeğiniz ayağa kalkınca boyu 1.70 oluyor ve yetişebildiği yerleri yalıyorsa, bırakınız yalasın, her gün ayna mı silinir? Fotoğrafa da bir yaşanmışlık kattı zaten bence o bulanık lekeler. Sepya da yapabilirdim bakın, yapmadım.

Sağ taraftaki poz önemli, görüyorum herkesler böyle kendini çekiyor, moda dediğin herkesin aynı şeyleri giymesi olduğundan kelli, aynı fotoğrafları çekmek de önemli.

Kombine gelecek olursak, pantelonumu Mango'nun outletinden 15 liraya almıştım geçen sene. Artık almıyorum, hele taşlanmış kot asla almayacağım, bir gün gelip lazım olduğunda ne yapacağımı da bilmiyorum. (İnsanları binalara tıkıp üç kuruşa köle gibi çalıştırmayan kotçu varsa bir yazıverin gözünüzü seveyim.)

Tişörtümü Terkos Pasajı'ndan alalı yıllar oluyor, kardeşimin meşhur ettiği bir parça, severek giyiyorum. Gördüğünüz üzere kazağın altında toplanıp harika bir manzaraya da yol açtı, canım yamuk leoparım benim.

Ayakkabılarımı da indirimden almıştım 3 sene önce, bağcıkları elimde kaldı en son. Arkadaşım S. kızına çılgınlı ergen bağcığı alırken bana da bunları alıp çözdü meseleyi, yoksa ben daha 1 sene yarım bağcıkla gezip mıyır mıyır ağlardım.

Neonlu fıstık yeşili kazağım kazıkçı patronlarına karşı efsanevi bir mücadele veren, makinalarına sahip çıkıp kendi kendilerine üretime geçen Kazova Tekstil işçilerinin elinden çıkma. Kenara atılmış ipliklerden, hafif arızalı makinalarla ama umutla ve inançla üretilmiş bir kazak olduğu için ben de severek giyiyorum. Hem karanlıkta araba çarpmaz, kalabalıkta kaybolmam.

Bunların üzerine kardeşimin burda unuttuğu paltosunu giydim, İslamabad'ta bit pazarından aldığım kahverengi tuhaf çantamı takıp çıktım sokağa.

Aralık gelmiş o arada yahu.