April 18, 2014

"Gabo'ya, elbette"

Ah Gabo'cuğum, dünyanın öbür ucunda oturdum ağladım burnumu çeke çeke. İnsan, en sevdiği yazarın öldüğünü görmemeli, çok acı vericiymiş. Ne yazacağım şimdi ben?

Haberi, kitaplarının o batıl inançla dolu dünyasına çok da uygun şekilde, tanıdığım en uğursuz, en şansız insanın facebook'a yazmasıyla öğrendim. Bir romanda mıydı, söyleşide miydi hatırlamıyorum, Marquez plastik çiçeklerin eve uğursuzluk getirdiğini, bu tür uğursuzluklara pava dendiğini söylemişti. Bahsettiğim felaket habercisinin yaşayan bir tür pava olduğunu düşünüyorum. Hırsımı da nerden alacağımı bilmiyorum zaten, ondan alıyorum biraz.

Pos bıyıklarına, kocaman gözlüklerine kurban olduğum, hayatıma tam da girmesi gereken zamanda girdi. Biraz havam varsa eğer, tamamen ona borçluyum. Türümün her ergen bireyi gibi, hayatı ilk defa ben keşfediyormuşum histerisine kapıldım, eş zamanlı olarak da Marquez okumaya başladım. Annemin kitaplarıydı. Annem benim yaşlı versiyonum, daha doğrusu ben annemin içinin dışının eksiksiz bir kopyası olduğum için, kaçınılmaz ve çok doğal olarak, kollarımı açıp bıraktım kendimi. O kitaplarla ben, ele tam oturan bir eldiven misali, huzur buldum. 14-15 yaşımı o dünyaların içinde yeniden var ettim, arsızca beslendim, kendimi buldum, sonsuz bir istekle daha da derinlere yüzdüm. Benim "olayım" Marquez'di, takma adımı yıllardır yanımda taşıyorum, bana bir alternatif kişilik, sihirli bir pelerin verdi.

O günlerden beri tanıdığım biriyle birbirimize girdik, modern zamanlar tabi, ekrandan laf sokuşturuyoruz. Gitti evlendi, iki çocuk yaptılar, saçma sapan bir işte hayatını çürütüyor. Oysa ben onu hep Türkiye'nin Kolombiya büyükelçisi olarak hayal etmiştim. Hatta savaşları durduracak biri, dünyaya iyilik getirecek biri. Bana, "Tabi bir Marquez karakteri olarak mortgage falan gibi dünyevi dertlerin olmasını beklemiyordum zaten" dedi. O an hakaret ettiği için çok sinirlenmiştim. Şimdi iltifat olarak alıyorum, zira ta 15 sene önce, o zamanlarki yeni sevgilisiyle çıktığı tren yolculuğunda patlayan yaz ortası fırtınasını, saatlerce mahsur kalmalarını, koskoca İstanbul'da kalacak yer bulamamalarını ve nihayetinde aşklarının kedi osuruğu gibi bitmesini de tuhaf bir şekilde benden bildi. Yapabilsem yapardım, o fırtınayı o trene yollardım; yapabileceğimi düşünmesini tamamen Marquez'e borçluyum.

Sevdiğim başka yazarlar var ama oturup da hakkında şunları yazabileceğim tek, yegane, biricik hikaye anlatıcısı Marquez'dir. Yazdığı her şeyi, sadece bana yazılmış gibi okudum. Ve bu yamuk algım yüzünden Marquez'i diğer sevenlerinden kıskandım hep. Düzeltemiyorum bunu. O ergen yıllarımda annemle kitapçıda dolanırken orta yaşlı bir kadını 4-5 Marquez kitabıyla kasaya giderken görünce etmediğim hakaret kalmamıştı, "Biraz geç kalmadın mı bunları okumak için?" falan diye. Annem ruh hastalığım konusunda imalarda bulunup, beni de dükkanda bırakıp gitmişti. Şimdi görsem sarılırım o kadına. Bir miktar olgunlaştım çok şükür ama o hastalıklı sevgi, ukala dümbelekliği falan hep baki. Bakıyorum sosyal medyada ne kadar sevgiyle anılıyor, gerçekten üzülmüş herkes. Kendimi taziye evi gibi hissediyorum, böyle hissettiğime de hiç şaşırmıyorum, en başından beri bir Karayip panteri gibi koca pençemle kendime doğru çektim kitapları, insanların yüzlerine kükredim. Çok özür dilerim.

Bu kopyayı, doğum günümde S. aldı, önümüzdeki 20 sene de bunu okurum. Ben değiştikçe bu kitap da değişiyor, her seferinde kalbimde yeni bir sızıyla okuyorum.


Bu vedayı bir gün etmek zorunda kalacağımı biliyordum, ne kadar zor olacağını bilmiyormuşum. İnsanlar okudukça ki okuyan insanlar hep olacak, aynen benimki gibi sonsuz bir sadakatle sevenleri de olacak. Şiirli ismi unutulmayacak. Öteki dünya inancım yok ama Gabo'mu yaz sıcağının ortasında serin bir bahçede hayal ediyorum, parlak renkli papağanlar, büyük yapraklı tropik bitkiler, koyu bir kahve ve kızarmış yeşil muz, belki pat diye bahçenin ortasına düşüveren bir melek.

Bütün dünyam yansa, kitapların var. Minnetle ve sevgiyle, hoşçakal.

Kalbi kırık Fermina'n.


26 comments:

  1. Şunu farkettim. Gabo'dan sonra hayatta olan ve hayranı olduğum bir yazar kalmadı dünya üzerinde. Son kaleydi benim için. Onun ölmediğini sadece Macondo'ya gittiğini düşünmek istiyorum. Eminim acayip tiplemelrle beraber sokakları arşınlıyordur. Başka türlüsünü düşünmek istemiyorum. Acıtır.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Eşim dostum yas tutmama müsaade etti ve hatta bunu komik bulmadılar. Başka türlü insanlarla çevrili olsaydım ne korkunç olurdu, ben de bunu düşündüm bugün.
      Benim de hakkında bu kadar konuşabileceğim başka biri yok.
      Ve fakat ben bu yazıyı öğlen yazıp postaladım, nasıl oluyor da gecenin bir yarısı beliriyor okuma listesinde yahu?

      Delete
    2. Bana da çevremden üzülme mesajları geldi. Adamla nasıl bütünleşmişsem.. Blogspot bazen saçma hatalar verebiliyor.

      Delete
  2. gerçekten çok zormuş,çok sevdiği yazarının ölüm haberini almak.Oğuz Atay'ım zaten ölmüştü.Bunu bile kabullenmek istememiştim.hep keşke yaşasaydı,yaşasaydı dedim yıllarca içimden.
    Şimdi Gabriel'im..bişey diyecek halim yok.Gabriel amcam derdim ona,huzurla uyusun.

    ReplyDelete
    Replies
    1. İnsanın boynu bükülüyormuş, çok fena. Hikaye anlatarak dünyanın dört bir tarafındaki envai çeşit insan üzerinde bu etkiyi bırakabilmek ne acayip di mi ama 4? Heyecanlarımız, rüyalarımız, üzüntülerimiz hep ortak.

      Delete
  3. Sahane yazi. Epitaph olmali. Gozlerinden operim.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay bak iyi hatırlattın, esas ben kendime epitaph ayarlayayım, ne olur ne olmaz. Geçenlerde şans eseri eli yüzü düzgün bir selfie çektim, bana bir şey olursa telefonumda duruyor, aklınızda olsun. Gözlerimin açık, ağzımın kapalı olduğu tek fotoğraf.

      Delete
    2. Çok hakiki ve samimi yazmışsın ve bu his okuyana geçiyor. Umarım kitaplarının varlığını hatırlamak ara ara depreşen sızını alır...

      Delete
    3. Teşekkür ederim, sen beğenince seviniyorum. Önümüzdeki yaz boyu yeniden okurum her şeyi diye planladım. Bir gün Kolombiya'ya da gidersem ne güzel olur.

      Delete
  4. Okuduğum en güzel, en içten Gabo yazısı, Fermina Daza'dan da bu beklenirdi zaten. Hani beklenen bir şeydi, yaş kemale ermiş ve artık yazamayacak hale gelmişti ama insan yine de bir tuhaf oluyor yav. En sevdiğimiz ve hala yaşayan bir yazar, yok artık. Benim tek tesellim hep yazdığım gibi geride bir Isabel Allende olması, o da olgunluk çağlarını bile aştı ama diyorum ya Gabo'nun kalan ömrü de onun olsun.
    Az evvel Kolera Günlerinde Aşk'ı çektim raftan, 3. baskı, beni onunla tanıştıran kitap ve tanışmama vesile olan kişi de kızkardeşim. İlk sayfada bir ithaf:
    "Daha umutlu yıllara"/Kardeşin
    altında bir ithaf daha, bozuk bir yazıyla:
    "Daha mutlu yıllara"/Sevgili Cem'iniz
    Hatırladım ki kardeşim ve oğlum doğum günümde almışlar. Kardeş 20, oğlan 10, ben 34 yaşında. Vay vay da vay vay, nasıl da geçmiş yıllar. İçimde tüm külliyatı, hadi külliyatı olmasa da Kolera ve Yüzyıllık'ı yeniden okuma isteği ve bir burukluk.
    Ne diyelim toprağı bol olsun Gabo babanın...

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ya çok teşekkür ederim, usul usul ağlayarak yazdım, ondan olmuştur. Ruhlar Evi'ni okudum Allende'den, büyük ihtimalle de yukarda bahsettiğim sapkın Marquez hayranlığı bağrıma basmama engel oldu Allende'yi. Çok korkunç bir çocuktum yarabbi, hala da bir hayli sabitfikirliyim, düzelmez bence bu saatten sonra.
      İthaflar ne güzelmiş, "Sevgili Cem'iniz" yazan 10 yaş masumiyetini yerim! Kızkardeşle de çok gizli bir kaktüs kardeşliğinin ön çalışmalarını yaptık bu arada.
      Toprağı bol olsun, hikayeleri her daim baki, daha ne yapsın zaten. İşte kalplerimiz kırıldı biraz, o pek fenaymış.

      Delete
  5. Çok içten ve güzel yazmışsın, böyle duygular beslemememe rağmen çok duygulandım saygı duydum sarılasım geldi sana...Böyle adamları severim, onlar hep kendilerine has eğlenceli pamuk gibi ve sevecenler sanki hayata insanlara ve hayvanlara karşı. Ben de severdim kendisini ama tutkuyla bağlı değildim. İki kitabını okudum hepi topu, daha keşfetmeye açık çok noktası var. Bana anlat onu sevdir ve okut istedim birden. Senin çekirgen olabilir miyim???

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay gelin memlekete artık, vallahi bak, bahçede toprağa yatarız yanyana, beraber okuruz. Birimiz kalkar limonata yapar, sonra okumaya devam ederiz. Havalar ısındı ya biraz, bana herşey mümkünmüş gibi geliyor :)

      Delete
    2. bencede artık gelmeliyiz çünkü bize fazlasıyla geldiler şu sıra! Oradaki havayı özledim. Bahçede yatar okuruz da okuruz ohh soğuk birer limonata da yaparım içeriz naneli:) havalar ısınınca bana da her şey mümkün geliyor inan, hep böyle kalabilse keşke..az kaldı sabretmeye devam ediyorum bakalım nereye kadar...

      Delete
  6. Haberi alınca ilk sen geldin aklıma Fermina. Dedim eyvah şu an içi kavruluyordur.
    Bu yazını bir iki gün gecikmeyle okudum. Bir yazarın dünyanın öbür ucundaki bir hayata bu kadar dokunabilme yetisi etkiledi beni en çok. Yazarlığın hakkını verebilmiş demek ki. Ne kadar şanslı. Yoksa yetenekli mi demeliyim. Bilmiyorum. Kıskanabilsem keşke ama haddim değil.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Of kavruldu vallahi içim. Bu hikayelerin, bütün gözeneklerinden fışkırdığını düşündüm hep Marquez'in, öyle hesaplar falan yok, o yüzden bu kadar sevdim gibime geliyor. Onun gibi "büyülü gerçeklik" yazan başkaları da var, onları da okudum ama hiçbirinde bu kadar kendimi kaybedemedim. Çok haklısın, kaç kişi yapabiliyor bunu, yazı ne kadar kuvvetli bir araç gerçekten.

      Delete
  7. Bugün ben de Shakira'yı kıskandım :/ Tamam, beğenirdim kızı lakin ne kendini ne minik bebeğini ne fıstık sevgililerini bugüne kadar kıskanmak aklıma gelmemişti ama.. bir fotoğrafını gördüm: Marquez'e sanki öz torunu gibi sarılmıştı yaa :( "O benim dedemm!" diyesim geldi o fotoya...

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ah biliyorum o fotoğrafı :) Marquez gidermiş konserlerine, galiba seyircilerin arasından değil de kulisten falan izlermiş. Kıskanmamak mümkün değil. Bir de hep düşünüyorum, ne bileyim Hande Yener'in mesela, Yaşar Kemal'le öyle bir fotoğrafı olabilir miydi diye :)

      Delete
  8. beklenen ama yine de çok üzücü bir haberdi herkes için. bloga yazacaktım bir şeyler ama yazamadım. berkin'den sonra söz verdim kendime, bir süre üzücü bir şeyler yazmamaya çalışacağım elimden geldiğince diye. o bana ömürlük bir üzüntü verdi çünkü. hâla aklıma geldiğindeki yumruk yemiş hissini atamıyorum üzerimden.

    ama kurduğun her cümle o kadar tanıdık ki sen benim yerime de yazmışsın sayabilir miyim?

    ReplyDelete
    Replies
    1. Sayabilirsin tabi ki, çok sevinirim üstelik buna. Oyh valla üzüntü biriktirme yerlerimiz dolmak bilmedi, ben buralarda gündelik saçma sapan şeyler yaza yaza geçiriyordum günlerimi. Tek tük söylendiğim oluyordu, müzeden resim çalınınca, yüksek makamlardan hakaret işitince falan. Artık ben de tutuyorum kendimi, zira her gün yeni bir felaket var, yeni iki felaket, yeni üç felaket. Kış boyu suyla dolu bırakılan havuzlara küfretmek istiyorum mesela, evde ediyorum, buraya yazmayacağım. İnfilak etmekle etmemek arasında duruyorum.

      Delete
  9. fermina, ilk tanışmada "evlenelim mi" diyen sosyopatlar gibi olacak biraz ama ben seni pek bir seviyorum yahu. çok tanıdıksın benim için.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Yaaa ben de senin o "15 yaşındayken" yazından beri aynı şeyi düşünüyorum! Biraz evlenebiliriz bence :)

      Delete
  10. hahah :))) bir gün ankara'ya gelirsem kesinlikle ilk bulacaklarımdan biri sensin. ya da sen kıbrıs'a gel. (blogger ortamlarında yerini yurdunu ilk kez yazıyordu,evlilik teklifinden kendini kaybetmişti.)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ahahhaha damat terliğimi (ayaklarım büyük benim), kına tepsisini falan alır gelirim :D Var galiba bir Kıprıs ihtimali önümüzdeki aylarda. Olmadı ben zaten hep burdayım, Kuğulu Park'ta çay içeriz platonik platonik :)

      Delete
  11. https://www.facebook.com/sonikpanik bir de bu var. gelme ihtimalin için özellikle yazıyorum bak. :)

    ReplyDelete