May 21, 2014

Devran Dönüyor, Derviş Dönüyor


Yani farkındayım, bazı arkadaşlarımın başına bela oluyorum. Bazılarına sürekli aynı şeyleri söylemek, bazılarına hep aynı yerden itelemek düşüyor. İçlerinden en zor durumda olanı N. olabilir, bir süredir şahsımın alçak sesli "O köşeden gelen çevik mi?" panik ataklarıyla uğraşıyor. Çik izir dilirim, yeminle atamadım korkumu, bak yazarken bile içim fena oluyor. Ben ne kadar ödleksem o da bir o kadar sakin, çok şükür.


Memleketine gitti N., yukardaki fotoğrafı yollamış, burası Dersim Ovacık. Pos bıyıklı komünist belediye başkanı seçen, herkesi hayretler içinde bırakan Ovacık. Dağına taşına kurban, ne biçim bir yer yarabbi, çok görmek istiyorum Dersim'i. Ben gidemedikçe Dersim bana geliyor gerçi.

Urfa'daki çocuk atölyesi işlerini üç kişi kotardık, biri çok eski arkadaşımdır, Alman ama Kanada'da yaşıyor bir süredir. Nilgün ise bu arkadaşımın kardeşiyle evleniyor bu yaz, kendisi için "Alamancıyım ben!" dedi gülerek. Ailesi Dersimliymiş meğer, "Memleketimi soranlara ne diyeyim ben? Dersim mi diyeyim, Tunceli mi?" diye sordu. En ufak bir fikrim olmadığından biraz düşünüp Dersim'e karar verdik, zaten ağzı Dersim'e alışık, Tunceli demek için üç saniye düşünmesi gerekiyor. Olur da biri ters bir şey söylerse, Nilgün'ü arkama itip carlarım diye hesapladım. Nilgün ufak tefek ve yaşıt olduğumuz halde en az 10 yaş genç gösteriyor.

Bir öğlen Urfa Kalesi'ne tırmandık, bütün şehir ayaklarınızın altında, öyle bir manzarası var. Bu ikinci denememizdi, zira ilkinde talihsiz bir tinerci kovalaması yaşadık. Neyse, ben sütunlardan birinin altına çöktüm, sigara yaktım. Kızlar da karşımda bir kayaya tünediler. Bir yarım saat sonra, bu yandaki fotoğrafta gördüğünüz aile belirdi kan ter içinde. O küçük gri bavulu sürükleyen babaları neşeyle bir "Hellooooo!" çekti bize, merhabalı-hellolu karışık cevap verdik. Nereli olduğumuzu sordu, "Almanya-Ankara-Dersim" diye tıkır tıkır verdik cevaplarımızı. Dersim'i, hayatımda gördüğüm en zarif, en halden anlayan, küçük bir baş hareketiyle onayladı amca. Bir kere de kendi tekrarladı, yumuşak bir sesle, "Dersim" diye. Sonra da çocuklarına kendi memleketini, Urfa'yı anlatmaya başladı. Tarihini, evlerini, havasını, efsanelerini. Çocuklar arada sıkıldı, zaman zaman dinlemediklerini farkettim. O küçük bavul neden taaa kalenin tepesine kadar sürüklendi, onu da bilmiyorum. Ama çok takdir ettim, o sıcakta kaleye tırmanmasını, ailenin köklerini anlatmasını, bunu son derece önemsemesini.

Önemli çünkü. Köklerini bilmeden taşlar yerine oturmuyor. Saraybosna'ya gittiğimde anneannemi anladım; anladığımı sanıyormuşum, en ufak bir fikrim yokmuş. Sokaklarda yürüyüp insanlarla tanıştıkça kafama dank etti. Anneannemin halleri, ufak bir el hareketi, anlattığı masallar, o masallardaki kara ormanlar, hepsi bir anda çözülüverdi önümde. Hayatı boyunca doğduğu yeri ne kadar özlemiş olabileceğini düşündüm, kalbim sıkıştı.

Tek kelime Boşnakça bilmiyorum, işte belki biraz teşekkür falan edebiliyorum, üçe kadar sayabiliyorum. Bir de gözüme bir şey kaçarsa diye anneannemin öğrettiği bir tekerleme var, "küçük taş, haydi dışarı çık" gibilerinden. Onun da yarısını unuttum. Ailemin kadınları çatır çatır konuştular Boşnakça, ama ne zaman çocuğun duymaması gereken meseleler varsa, o zaman konuştular. Kimse bana öğretmedi. Nilgün'e de böyle olmuş, Zazaca evdekilerin kendi aralarında konuştuğu dilmiş, Nilgün'e öğretmemişler. Zaten Almanya'ya yerleşilmiş artık, ne gerek var diye belki biraz da.

Köpeklerimin fotoğraflarını gösteriyordum, "Bu da Kudi" dedim. "Kudi mi?" dedi Nilgün, "Evet, Boşnakça köpek demekmiş, annem koydu adını" dedim. "E ama gudi Zazaca köpek yavrusu, kutik de köpek demek" dedi. Bakakaldık birbirimize.

Bu aşağıdaki şarkı, bu aralar hislerime tercüman. Metin ve Kemal kardeşler, Nilgün'ün amcaları. Diyorlar ki;

"devrandır...devir aç kurtların devri
devrandır...devir susamış kurtların devri
yalvarıyoruz önlerinde,yine bize zulümkarlar

devran devriliyor , devran dönüyor...

derviştir...dervişler yurdu üzerinde gezinir
derviştir...dervişler yurdu üzerinde dolanır
kim bilir şimdi kimin yüreğini mekan tutmuştur

derviş sesleniyor , derviş dönüyor ..."

Derviş döner, devran döner, aç kurtların devri biter mi, bilmiyorum. Acılar toprağa yerleşiyor, bize de ayakta kalmak düşüyor, bir bunu biliyorum. Dişimle tırnağımla tutunuyorum, yeri altımdan çekiyorlarmış gibi tutunuyorum. Ağaçlardan ilham alıyorum.



8 comments:

  1. Türkiye'yi gezme projemde yakında oralara da geleceğim inşallah. Marmara, Ege ve Akdeniz tamam. İç Anadolu'yu da halledersem Doğu'ya uzanacağım. Gezecek yerler, tadılacak yiyecekler, dinlenecek şarkılar, eli sıkılacak insanlar o kadar çok ki bu topraklarda. Alıp başımı gitmiyorsam tek sebebi budur.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Bir sırt çantasıyla rahat rahat gezersin buraları, ben de barbar kocamı götüreyim istiyorum çok, en iyisi ekim ayı gibi geliyor. Kars'ı görmedim, Van'ı da görmedim; Diyarbakır'a en son 2001'de gitmişim, orayı da yeniden görmek istiyorum.
      Urfa'da şikayetlendim kalabalıktan ama bazı ufak tefek şeyler var, onlar kaybolur diye korktuğumdan. Her gün aynı kahveye çöktük, ikinci gün hal hatır sormaya başladılar. Simitçi çocuk göremeyince sorduk nerde var fırın diye, hop hemen simitler geldi, öldür allah almadılar parasını. Almazlar. Yarım gün boyunca kartpostal yazdım aynı kahvede, ay şakalar espriler, "Abla, bitmedi mi hala?"lar, kikir kikir. Sağa sola giderken hep aynı taksici abiyi aradık, "Abi bizi gene okula götürür müsün?", "Nasıl götürmem! Nasıl götürmem! Başım üstüne." Urfalılar iyi insanlar. Çekirge sürüsü turistlere de ağırlıklı olarak bu yüzden kızıyorum, kahveciye laf atmadan, taksicinin çocuklarının fotoğraflarına bakmadan ne anladım ben o şehirden?
      Neyse yani, baktım Urfa benim bildiğim 12bin senedir duruyor, yaldızları silinmiş, kalbi kırılıp kırılıp tamir olmuş olsa da. Biz niye kaçıp gidelim di mi?
      Metin-Kemal kardeşlerin de bir Kızılay'a inip albümlerini alacağım, yıllardır köy köy dolaşıp yaşlıların söylediği türküleri şarkıları kaydediyorlarmış, çok etkilendim. Dil kaybolursa her şey kaybolur, bu toprakların tek kelimesi yitip gitsin istemiyorum.

      Delete
  2. Müzik bana Korsikalı İ Muvrini'yi hatırlattı. Bilir misin i Muvrini'yi Fermina?
    Herşeyi ne güzel anlatıyorsun.
    Ben de köksüz hissediyorum kendimi. Ermenice biliyorum ama, bildiğim kadarı da yozlaşmış bir dil zaten. Taşlar hep havada senin dediğin gibi.
    Keşke Urfa'yı senle gezseymişim.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Aaa bilmiyorum, bakayım youtube'dan.
      Bütün diller yozlaşıyor, Türkçe'nin hali de hal değil ki. Zazaca da bozuluyormuş gün geçtikçe, dün akşam okudum bir yerlerde. Sen Ermenice biliyorsun en azından, çok kıskanıyorum :) Sen konuştukça bütün kültür yaşıyor, o kadar hayati bir şey ki.
      Çörekler mesela. Çörekler de çok önemli! Kilise de öyle, inansak da inanmasak da. Çocuğum olursa ne anlatacağım ona diye düşünüyorum, "Yavrum senin bir kısmın uzak bir memleketten gelme ama elimde sana verecek hiçbir şey yok". Çok acıklı, o yüzden sen çörekleri pişir Paskalya'da kurban olurum, benim pişiremediğim Boşnak yemeklerini de telafi etmek için pişir.
      Babam İstanbul'da doğup büyümüş, sokakta oynamaktan öğrendiği üç beş kelime Ermenicesi var. Tanışsanız hemen onları söyler sana :) "Karnım aç, susadım, topu at" falan kadar ama olsun :)
      Bence bir gün Urfa'da buluşabilme ihtimalimiz hep var. Üstelik görülecek her yeri de gördün, koşmadan, acele etmeden, ne güzel otururuz hanların avlularında. Mardin'de Gabriel'in gümüşçü dükkanına gittin mi? Gitmediysen oraya da gideriz, Gabriel'e değil ama annesine soracak sorularım var. Bir kahve falı baktı kaç sene önce, hala etkisi altındayım :)

      Delete
    2. Ahhh çörek! Bir günümü ayırıp şu çörek işini halletmem lazım bak iyi söyledin. Sorun şu, annemin yaptığı çok güzel filan ama yazılı bir tarifi yok. Sorduğun zaman tarif edemiyor. Bana sorarsan ölçülerini bilmiyor. Annemin gurbetteki bir arkadaşı bir gün kafaya koymuş öğreneceğim şu kadının çöreğinin tarifini diye, Amerika'dan 45 dakika uluslararası telefon parası vermiş ayıptır söylemesi, sırf tarifi almak için ve yaptığı çörek taş olmuş. Diş kırarsın dedi bana. Tek çare yaparken başında durup not almak ama minimum üç saat filan sürüyor. Ama yapmam lazım. Gün alayım.
      Ben Ermenice'yi neredeyse silah zoruyla öğrendim, hep kolayına kaçıp Türkçe konuşuyordum. Ama mesela kardeşime o kadar baskı uygulanmadı, onun konuşması daha zayıf dolayısı ile oğluna öğretemedi. Şimdi çocuk onu bir eksiklik gibi yaşıyor. "Siz bebekken sizinle konuşmuşlar benimle konuşmamış annem" diyor, 7 yaşında.
      Baban bizim adadaki arkadaşlar gibi demek ki. :))
      Ah hayal etmesi bile güzel geldi şimdi han avlusunda oturmayı geniş geniş. Mardin'de bir gümüşçülere girdik ama ben pek ilgili değildim. Sahibinin adını da bilmiyorum dolayısı ile.
      Biliyor musun Boşnakça öğrenmeyi çok istiyorsan belki de geç sayılmaz. Teyzemin kızı da bir sebepten bilmiyordu Ermenice 20 yaşından sonra öğrendi. Gerçi kilisenin kursuna da gitmiş o ama az gitmiş kursa. Kısa zamanda derdini anlatabiliyor hale gelmişti. Belki bir dernek filan vardır Boşnakça kültürünü yaşatma derneği filan.

      Delete
    3. Annen göz kararı koyuyor anlaşılan malzemeyi, bizde de öyle bir börek meselesi var, kangren oldu :) İçine bir şey koymaya başladı annem, tadı değişti böreğin. Sorsan aynı tarifi yapıyorum der ama değil, bir şey var, o börek eski börek değil. Bir ben cesaret edebildim sormaya, herkes sessiz sessiz yiyiyor, annemin arkasından "Ne var bunun içinde? Ne böreği bu?" diye şaşkınlıklar, isyanlar :D
      TÖMER'de vardı bir aralar Boşnakça kursları, baktım şimdi, kaldırmışlar. Ankara'da Boşnak Derneği var mı bilmiyorum, geleneksel olarak ses çıkaran bir topluluk değil zaten. Bir yandan da Boşnak Derneği diye gidip kendimi nerde bulurum emin olamıyorum, Türkiye-Bosna ilişkileri pek kendimi içinde rahat hissedeceğim ilişkiler değil. Bosna'daki savaş zamanı "iyiliksever" bir takım çevrelerin topladığı ve nedense asla Bosna'ya ulaşmayan milyarları unutabilmiş değilim mesela hala.
      Bakınıyorum ama etrafa, bir kurs murs bulursam gideceğim.

      Delete
  3. Bende epeyce merak ettim o küçük gri bavulun hikayesini. Bir de içinde neler olduğunu:) Saçma sapan huylarım da vardır böyle evet itiraf ediyorum:) Başkalarının hayatlarını gözlemlemeyi severim:)
    O diyarlar çok başka, havası, dokusu, ruhu.
    Fotoğraf içime bir rüzgar estirdi çimen kokusuyla. Görmek lazım gelen yerler...Bir gün elbette..
    Anneannem Boşnak Ali Bey'in kızı, ben de torunu oluyorum. hep öyle söylerdi herkese. Ben de şimdi onu tanıtırken yahut kendimi hep öyle diyorum yakın memleketlerde olunca. Teyzem de her seferinde anne artık boşnak ali bey mi kaldı diye tutturuyor, ama olsun köklerine bu denli bağlı olmayı seviyorum ben. Bizde de boşnaklık var yani ama ne dilini konuşan var ne de boşnak böreği yemişliğim var. Böyle bir acayip haller işte. Çok merak ediyorum ben de geldiğimiz diyarları. Sakız adasından gelmişler bizimkiler, bir gün gitmek istiyorum. Aslında en çok köklerime yakın durmayı seviyorum, bu yüzden son zamanlarda memleketimi terk etmek, temelli başka bir yere yerleşmek fikri aklımı kurcalıyor, içimi burkuyor. Vergi dairesindeki adamı tanımayı seviyorum, babamın gittiğimiz yerlerde hep eskilerden bir bağlantı bulup çıkartmasını biliyorum. Ailemle ve onların anılarıyla iç içe olmayı seviyorum. Gitmek ihanet gibi geliyor düşününce bazen. Üzülüyorum. Onca zaman şikayet eden biri olarak şimdi bunları söylüyor olmam çok garip, büyüyorum yaşlanıyorum ve zaman geçtikçe geçmişe dönüyorum. Bakalım nereye varacak bu haller.
    Boşnakça öğrenirsen bana da öğret biraz, ben sayı saymayı falan da bilmiyorum valla öyle uzağım yani. Genlerde atlama olmuş demek, bu bağlılık duygusu da bir bende yapışık kalmış anlaşılan!
    Sevgilerrrr

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay görüntülü randevumuz da mahvoldu benim yüzümden, hala da düzeltemedim :(
      Küçük gri bavulda kilolarca isot olduğunu hayal ediyorum ben :) Keşke sorsaydım, yanlış anlayacak birine benzemiyordu amca.
      Fotoğraf çok güzel hakikaten, yemyeşil her yer. Toprak da bereketliymiş, çilekti, kayısıydı, çok güzel yetişiyormuş.
      Ay hem Boşnak hem Sakız göçmeni! Annemler sık sık gidiyor Sakız'a, çok güzelmiş. Çeşme'den bir feribotla hop Sakız'dasın. Yılbaşında çok şenlikli oluyormuş, denize süslü bir kayık bırakıyorlarmış, festivalli seramonili :)
      Boşnaklar çok çabuk pes edip kalabalığa karışmışlar gibi geliyor bana hep, yani tamamen şahsi kanaatim bu ama ne dil kaldı ne bir şey. Savaş zamanı kaçıp bu tarafa gelenler oldu, İzmir'de lokanta açanlar falan ama sayıları azdır. Yani bir yandan da düşünüyorum, kalkıp gelmişsin yolunu, dilini bilmediğin bir yere. Annem anlatır, ilkokula başladığında sınıftakiler Türkçesiyle dalga geçermiş. Bir de tekerleme var, "Boşnaaak, kıçı haşlaaak" diye, çocuklar çok zalim oluyor bazen :) Bir an önce uyum sağlamayı istemek de çok insani, ne bileyim, anlayabiliyorum gibime geliyor.
      Beni bıraksalar bir sene Bosna'ya, öğrenirim konuşmayı kafasını gözünü yara yara. Benim genlerde de herhalde bu "Amman hemen gittiğim yerin insanı olayım" baskın. 10 gün Urfa'ya gittim geldim, önüme gelene "başım üstüne", "he walla" diyesim var :)

      Delete