February 28, 2014

Eveth.


Valla bu sıfatların hiçbirine itirazım yok benim ama bir-iki düzeltme yapacağım.

1. Ben terörist değilim, kimseye bir zararım dokunmadı, ne bir göz çıkarmışlığım ne de kafa yarmışlığım var.

2. CHP'nin genci de değilim, zaten o kadar genç de değilim.

3. Bilgisayarım, kalemim var.

4. Bu tarih referansları çok sıkıcı. Selçuklu, Bizans, Osmanlı olduğum kadar Hititli, Yunan, ne bileyim taş çağı köylüsüyüm de.

Ne yapacaksınız benimle çok merak ediyorum. Gideyim mi ben? Az ötede mi oynayayım? Koluma kırmızı üçgen mi takayım, ne yapayım?


"Sadece Aşıklar Hayatta Kalır"

Başka Sinema, sen olmasan halimiz ne olurdu?
Valla burda hiç sinemadan çok anlarım ayaklarına yatamayacağım, 3 gün öncesine kadar Jim Jarmusch filmi seyretmedim zannediyordum, arkadaşım sarıkafa binlerce kilometre öteden azarladı "seyrettin gerizekalı" diye ahahhaha! Tek başıma bir hiçim. Herneyse. Evet. Jim Jarmusch.

Tilda Swinton'ın ezelden hastasıyım, Tom Hiddleston'a karşı da burda detaylarını vermeye utanacağım hisler besliyorum. Kaşına gözüne, eline ayağına kurban olduğum.

Aylardır bekliyorduk bu filmi, 4 kız toplaşıp gittik. Yemin ederim hülyalar içinde, bir tuhaf çıktık.

Daha önze Byzantium için övgü dolu laflar etmiştim buralarda, Only Lovers Left Alive onun birkaç gömlek üstü. Zaten o yazıda bahsettiğim merakla beklenen diğer vampirli film de buydu. Yarabbi ne istikrarlı insanım, çok şükür 35 yaşıma 2 gün kala hayatımda bir denge var, bir tutarlık göründü tünelin ucunda.

Alıştığımız vampir filmlerinde nadiren görüyoruz yüzyılların yılgınlığını, Jarmusch'un vampirlerinden Adam'da var o bıkkınlık, özellikle de insan ırkının hem kendini hem çevresini nasıl mahvettiğini ve güzel fırsatları nasıl çöpe attığını seyrede seyrede çökmüş bir sıkıntı. "İntihara meyilli bir romantik", öyle dediler Adam'ın arkasından filmde. Ve etraflarıyla olan ilişkileri; ışıkla, müzikle, bitkilerle, eşyalarla; bir incelik, tabi ki bir bilgelik. Zarafet.

Ve film nasıl edebiyat referanslıyla doluydu, anlatamam. Açık da vermeyeyim burdan ama yanımda iki tane Anglo-Sakson edebiyatı mezunu insan vardı allahtan. Biraz meraklıysanız satır aralarında bambaşka bir dünya, karakterlerden birinde güzel bir sürpriz ve kitap dolu bavullardan birinin içinde tanıdık bir isim var.

Görmüş geçirmiş, olgun ve aklıbaşında ama tuhaf bir şekilde de hayat dolu bir dünyaydı filmdeki. Ve müzikler, oha müzikler! Bulduğum anda 24 saat dinlemeye başlayacağım, kim yaptıysa ne zamandır gördüğüm en iyi müzik kullanımıydı. Ve mekan kullanımı tabi, Detroit ne iyi bir fikirmiş.

Adam ve Eve'in arasındaki aşka gözlerim doldu, bazı yerlerinde kıkır kıkır güldüm, ben bu filmi düzenli olarak seyrederim, gönlüme göre çekmişler resmen. Fragmanını koyayım, gideyim.



February 27, 2014

Sağa Sola Seslendim

Sabah kalktım, kahve yapayım diye mutfağa girdim ve tezgahın üstünde oturan bir güvercinle göz göze geldim. Yandaki fotoğraf temsilidir ama bunun gibi bir şeydi, az paçalı.
Usulca mutfağın terasa açılan kapısını açtım, evin içine açılan kapıyı kapattım, çıkmış dışarı kendi kendine. Ve fakat önemli bir soru var; BİZİM EVDE İKİ TANE KÖPEK VAR?
Burdan size seslenmek istiyorum dombililer, siz kendinizi biliyorsunuz, bütün gün terasta koşup etraftaki kuşlara havlıyorsunuz ama siz? Sanki ölüm-kalım meselesiymiş gibi? Ne oldu bu sabah da bu güvercin bütün evi boydan boya katedip mutfağa kadar ulaşabildi?

Güvercini uğurladıktan sonra kompüteri açtım, bir anda ekranın sol yarısı uçuk bir pembeye döndü. Offf kaldır götür ekranı servise, haber bekle, ölme eşeğim ölme. 3 ay falan oldu bu ekranı alalı, burdan Philips'e de sesleniyorum, tebrik ederim, çok güzel yapmışsınız ekranı hakikaten.

2 haftadır da diyet yapıyorum, sanırım bir miktar da o yüzden sinirliyim ahhahahaha! Bu vesileyle de şeker ve karbonhidrata seslenmek istiyorum, siz olmadan hayatın hiç tadı yok yemin ederim, çok mutsuzum. Ama böyle bir noktaya gelmişiz maalesef, bir süre görüşmeyeceğiz mecburen. Bu yaz Pearl Jam gelecek (açlıktan sanrılar başlamış ouvvv!), tombul tombul gidemem o konsere. Son olarak da Radyo Eksen'e sesleneyim, gelmeyeceklerse bile artık getirmeniz gerekiyor, şu satırları yazarken bile Pearl Jam çalıyor, bilinçaltımın altını üstüne getirdiniz, bana borçlusunuz.

February 26, 2014

Küçük Bayan Gün Işığı

Her üniversiteye hazırlanan Türk genci gibi zamanı gelince dersaneye yazıldım; eskiden çok iddialı çocuklar dışında genelde lise son sınıfta gidilirdi dersaneye, işte belki bir de ekstradan matematik dersi falan. Seviye belirleme sınavına göre bir sınıfa düştüm, ilk cumartesi günü sabahın köründe gittim. Sınıfa vardığımda yer kalmamıştı pek, ne yapsam diye bakınırken bir çift koca gözün bana baktığını farkettim. Erkenden gelip yerine oturmuş, defterlerini falan açmış, hemen yanındaki duvara da bir Jim Morrison fotoğrafı yapıştırmış bekliyordu koca göz. Haydi hayırlısı, biraz deli galiba diye içimden geçirerek çöktüm yanına; koca gözlerin sahibesi, ben ve Jim Morrison test çözerek üniversiteye hazırlandık o sene.

Delilik konusunda beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı, üzerine şiirli mektuplar, Kordon'da çaylar ve biralar, sabahlara kadar konuşmalar, deniz kıyısında bir tatil, anne kekleri, Ankara maceraları falan eklendi. Bir gün nedense deri ceketini oğlanın birine verdi sokakta, günlerce geri almaya çalıştık, bir gün dersanenin camından sarkmış aşağıdan geçenlere tirat atarken buldum "İnsanlarım, benim insanlarım!" diye, bir gün tutturdu "Senin saçların sönmüş, niye sönmüş, bir şeye mi üzüldün, saçların bile mutsuz bugün." diye ki haklıydı ve bunu ilk ve son farkeden o oldu. Bazı günler İzmir Körfezi'ni boydan boya geçip beni görmeye geldi, her zaman bir demet mor sümbülle geldi, bazen araya yıllar girdi ama her seferinde kaldığımız yerden konuşmaya devam ettik.

Araya giren yıllar bir de mini versiyonunu ekledi yanına, henüz tanışma fırsatım olmadı mini-koca gözle. En son Ankara'ya bir konuşma yapmaya geldi, Amerikan edebiyatında vampir motifi, son dönem vampirleri, erken dönem vampirleri ve kadın karakterler hakkında. Flamingo Pastanesi'nde milföy yerken bunlardan bahsettiğimiz bir sahneye zaten ondan başkası sebep olamazdı.

Bir blogu var, bu aralar daha sık yazıyor, şurdan okuyabilirsiniz. Kendisi için "komik anne, zor evlat, ortalama eş, tembel hoca, tutkulu öğrenci, aylak hayalperest, edebiyat-sever" demiş. 20 yıllık arkadaşlığımızın verdiği hakla peşinden her yere gidilecek insan, profesyonel mektup yazarı, gürül gürül bir huzur kaynağı ve tanıdığım en orijinal insanlardan biri olduğunu eklemek istiyorum.

Koca gözlü arkadaşımın adı Melis, çavdar tarlasında bir çocuktur, yürürken arkasında havai fişekler, simli rüyalar ve parlak renkli kırılgan çiçekler bırakır, tanıştığımıza çok memnunum.



Eski günlerin, rengi solmuş Converse pabuçların, bir kaç ergenlik sivilcesinin, test kitabımın kenarına gizlice çizilmiş bir kalbin, delirmiş bir tutkuyla şarkı söylemenin, dünyadaki son günümüzmüş gibi sokaklarda koşmanın ve o koca gözlerin hatrına eski dersane arkadaşımızdan bir şarkı ekleyip gidiyorum. Merhaba, seni seviyorum.

February 25, 2014

Ne Diyorsun İmelda?

Bu son 8-9 aydır aklıma İmelda Marcos geliyor sıklıkla. Gündemden düşeli çok oldu, genç arkadaşlarım bilmiyor olabilir, Filipinler'in först leydisiydi bir zamanlar. Google'a adını yazınca "ayakkabı?" diye öneriyor arama motoru ki haklı, bir de şöyle bir ayakkabı manyaklığı var. 


Marcos çifti 20 yıl kadar ortalığın canına okudu, para para para, İsviçre bankalarında hesaplar, yolsuzluk, akıl uçurtacak zenginlik. Sonra ayaklanmalar falan derken kaçtılar ülkeden, geriye bu 3500 çift civarı ayakkabısı kaldı kadının. Ha kaçıp sefalet içinde yaşadılar, adalet yerini buldu falan sanıyor olabilirsiniz, ben öyle sanıyordum ta ki geçen yaz biraz okuyana kadar. Zaten kaçtıkları yer Hawai imiş, sonra Bay Marcos ölmüş, İmelda da geri dönmüş memleketine. Şu anda ülkenin en zengin kadını, net değeri 5 milyar dolar, senatörlük yapmış, çocukları mecliste, bir tanesi vali olmuş falan. Haklarında açılmış 900 civarı dava var, teker teker düşüyormuş onlar da. Ayakkabılar için de bir müze inşa edilmiş, İmelda bakmaya gelmiş ayakkabılarına falan. 


Bir acayip. (Ay gerçekten mi?) Değil galiba o kadar acayip. Biz acayibiz insan ırkı olarak. Ne bileyim.

Şiştim ben. İmelda ne yapıyordur acaba tam şu anda, internetten ayakkabı mı bakıyordur? Benim yetiştirmem gereken bir şeyler var, çalışıyorum mecburen. Arkadaşlarım okulda gaz altında. Yol açılışı var çünkü, asfalt yol çok önemli bir şey biliyorsunuz. Çok önemli. Aç karnına 3 kahve içtim, 10 kadar da sigara. İnsanın midesi de çok önemli. Sabah yataktan anonsla fırladım, sokaktan minibüs geçiyordu "yol açılacak, başbakanımız gelecek" diye. Köpenklerle hazırola geçtik. Başbakanımız, elhamdülillah, çok önemli.

Sen bilirsin bu işleri, ne olacak halimiz İmelda?

February 24, 2014

Babylon'da Konser

6 Mart'ta Babylon'da güzel konser var, ben burdan bakmakla yetineceğim, bir perşembe akşamı İstanbul'a ışınlanabilmem mümkün değil.

When Saints Go Machine Danimarkalı bir grup, nerden biliyorum diye düşünürken iki sene önce yazdığımı hatırladım. Yeni albüm çıkarmışlar o arada galiba. Şunu dinleyelim madem, kapalı hava ve eve dolan donuk boz ışıkla da pek iyi gitti.




Bilumum Şeyler

Çok şükür yağmur yağıyor biraz, zamansız sıcak havalar kafamı karıştırıyor çok. Lakin ben memnun oldukça köpenkler mahvoldu. Bir havai fişekler, bir de gök gürültüsü, akıllarını kaçırıyorlar korkudan. Kudi en yakın masanın altına girdi, Koko tir tir titreyerek saklanacak yer arıyor, nasıl bir panik anlatamam. Koca köpek büzüle büzüle terrier boyutlarına indirdi kendini. Dramlar, dramlar.

İki gün sonra ikinci cemre suya düşecekmiş, o aralar da patates gibi kökü toprak içinde bitkiler için uygun ekim zamanıymış. Patates pek alçakgönüllü bir sebze, saksıda neşeyle büyüyor. Biraz ekerim diye plan yapıp sevindim, aylardır boş saksılara bakmaktan içim daraldı. Facebook'ta "Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği"ni takip ediyorum, onlar haber veriyorlar cemreleri, ekim-dikim tarihlerini falan.

Leylak Dalı ve Bayansilvia'dan kart geldi, ne güzelmiş bu Piri Reis haritalı kartlar, çok beğendim. Şu yelkenlilerden biri dövme olur aslında, bunu biraz düşüneyim.


Radyoeksen'in gün içinde çaldığı şarkılardan yaz konseri tahmin etmeye çalışmak gibi gerizekalı bir huyum var. Bahisleri Metallica ve Pearl Jam'den açıyorum, hadi bakalım. Metallica aşağı sokağa gelse belllllki yerimden kıpırdarım ama Pearl Jam'e kostümlü giderim, koşarak giderim, ağlayarak eşlik ederim şarkılara. Son albümlerinden şu şarkı çok dokunuyor bana.



Eveth. Gideyim de her ihtimale karşı bir eski yeşil tişört, bir kareli gömlek falan ayırayım kenara. Benim kaderimde de 90'lar nostaljisi varmış. Bu arada Quizup diye bir oyun varmış, hiç haber vermiyorsunuz. Herkesler genel kültür, sinema, şehirler falan dallarında neşeyle oynarken gittim U2 kategorisi buldum, Türkiye sıralamasında ilk beşe girdim, gelin kapışak. Profil fotoğrafımda yeşil biberden bıyıklarım var, hemen tanırsınız.

February 19, 2014

Samanpazarı, Çıkrıkçılar Yokuşu, Sepetçinin Kedisi

Son Ulus maceramızın bir noktasında Gramofon Kafe'ye çöktük annemle. Annem kahve söyleyip fırladı, aldığımız yastıkların içini doldurtmak için iki yandaki dükkana girdi, bir yerlerde Zeki Müren çalıyordu, karşımdaki manzara da böyleydi. Kafeye ulaşana kadar da girip çıkmadığımız dükkan kalmadı galiba.

Birer nihale aldık, dükkanın içi de onlarca çinili tabakla doluydu. Bir tane büyükçe kase alayım dedim, mavili-kırmızılı, en ucuzu 100 lira civarıydı. Biraz kalbim kırıldı ama bir şey de diyemedim, elle boyanıyor falan. Sobada ekmek kızartıyorlardı, hiç reddetmem öyle teklifleri, üzerine yağ sürüp ikram ettiler, katır kutur yedim çinilerin arasında. O dükkana geri dönmeyi de kafama not aldım hemen.

Yastık aldığımız abi halıcı aslında, çanta falan da satıyor. Hiç aklımda yoktu, aslında yanımda pek para da yoktu ama iki tane yastık (kırlent ayol!) aldım, defterimin arasında bir 100 liram vardı, onu "bakın kefen paramı veriyorum" diye uzattım. Abinin sinirlerini bozdum kefenle mefenle, halbuki bizim evde şaka yollu söylenir. Bir on dakika kadar da abiyi avuttuk, ne iş yaptığımı sordu, arkeolojinin bana iyi gelmediğine karar verdi, hak verdim valla ne yalan söyleyeyim. Yastık dolduran abinin dükkanını tarif ederek uğurladı bizi.

Kudi'yi model olarak kullandım, yastıklar şunlar, tanesine 10 lira verdim galiba, o civarda bir şeydi.


Tabi aradan geçen 4 gün biraz püskül götürdü yastıklardan, biraz tüy yapıştı üstlerine, bir-iki yerden ilmek çıktı falan. Biliyorsunuz yastıksız yatamıyor bunlar.

Gramofon Kafe'nin tam karşısındaki dükkanda kalın ipler kestirdim gözüme, girip 20 metre aldım, 1 metre de hediye ettiler. Ay aslında tabi ki böyle kararlı, ne yaptığını bilen biri gibi girmedim; "ben balkondan sepet sallandırcam aşaaa, kaç metre alayım?" diye girdim, abiler hesapladı sağolsunlar. Sepetçi de tarif ettiler, onların yolladığını söylememi tembihlediler.

Sepeti de 10 liraya aldım. Karşıyaka'da (İzmir yani ama öyle diyemem, bir 35buçuk meselesi var ahhahah!) otururken vardı sepetimiz, herkesin vardı. 5. kattan aşağı sallandırırsınız bakkal ekmek-gazete koyar, unutulan cüzdanlar sahibine ulaştırılır falan. Ankara'da çok nadir gördüm, bizim sokakta hele hiç yok sepet. Ve bıktım yani aşağıya anahtar, cüzdan, ceket falan atmaktan; bir de evden çıkana "bi gazte alıp sepete atsana" demenin dayanılmaz hafifliği var tabi.

Sulu Han'a da uğradık, annem nazar boncuğu aldı, çok lazımmış çünkü. Annemi sorgulamamayı erken yaşlarda öğrendim, eminim çok lazımdır o boncuklar. Gözleme yedik, çay içtik, etrafımızdaki fantastik plastik çiçek aranjmanlarına baktık. Annem Çıkrıkçılar Yokuşu'ndan bir miktar kumaş aldı. Sokak arasında minicik bir cami görüp içine bakmaya girdi, dışında biraz eski halinin izleri var ama içi betonmuş, bozulup çıktı.

Hava kararmıştı, eve dönmek üzere yola koyulduk. Aşağıya sepetçinin kedisini koyuyorum. Kedi hunharca elimizi kolumuzu yalarken sepetçi abi de evladıyla gurur duyan bir baba gibi sevgi dolu gözlerle seyrediyordu. Videonun sonlarında beni kediye "arap" dememek için bocalarken duyabilirsiniz. Zorla "kara kedi" çıkmış ağzımdan. Halbuki aynen kefen parası şakası gibi, bizim eve giren çıkan bütün kara kedilerin adı Arap'tı. Sorumlusu da anneannem ki o da Boşnak'tı diye açıklayarak iyice ortalığı bulandırayım da gideyim.






February 17, 2014

PTT Pul Müzesi

Geçen hafta annemle PTT Pul Müzesi'ne gittik. Aslında öylesine Ulus'a gidiyorduk, ne zamandır aklımda diye giriverdik içeri. Yandaki fotoğrafı da müze civarında "aaaeeeyy negzel sokak ismi" diye çektim, annem gözlerini devirdi, 40 yıllık sokağı yeni keşfediyor olmam içini baydı sanırım biraz.

Blogunu takip ettiğim Güven, İstanbul'daki PTT Müzesi'ne gidip yazmıştı, insan müzeden nasıl kaçırılır anlamak için onun deneyimini okuyabilirsiniz. Ankara'daki müze pek sevimliydi, çıkarken bir sarılıp öpüşmediğimiz kaldı güvenlik görevlileriyle.

Müze binasının fotoğrafını çekmemişim, tasarımdergisi'nin web sayfasından araklayıp koyuyorum aşağıya. Ankara'daki bir çok havalı bina gibi bu da Nazi rejiminden kaçan Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister'in elinden çıkma. Restore edilip müze haline getirildi, pek hoş olmuş, yani bir düşünün müze olmak yerine neler olabilirdi, başına neler gelebilirdi. Holzmeister'in aynı zamanda TBMM'nin de mimarı olduğunu söyleyip müzenin içine geçeyim hemen.


Girerken biraz da Güven'in başına gelenleri hatırlayıp sırt çantamı bırakmam gerekip gerekmediğini sordum, tuhaf tuhaf baktı güvenlik görevlileri. Gerek yokmuş, flaşsız fotoğraf da çekebiliyormuşuz, birer müze yerleşim planı da verdiler. Abi gururla "Müzemiz 6500 metrekareye yerleşmiştir." dedi, karşılığında hayranlık nidaları sarfederek girdik. Yerde oklar var, onları takip etmek lazım ama kısa sürede dağıldım ben, zira müze gerçekten devasa boyutlarda.

Giriş katında posta sisteminin tarihçesiyle ilgili eşyalar, bilgi panoları falan var. Bu kırmızı posta kutularını çok beğendim, posta sistemini anlatmaya da Sümerler'den başlamışlar, sevindim hemen.


Postacı üniformaları var, burda da oyalandım bayağı.


Büyük ve güzel ekranlardan yıl yıl pullara bakmak mümkün, dokununca pulla ilgili bilgi sayfası açılıyor, bu da çok eğlenceliydi.


Üst katlar da filateli meraklıları için cennet gibi, kıyamet gibi pul var, dönemlere ve konulara göre ayrılmış vaziyette. Baskıya hazırlık aşamaları, ilk çizimler, ilk gün zarfları; bir yerde pes edip geri döndüm, galiba tam bir gün ayırmak gerekiyor.


Eski makineler var, damgalar falan, taa çivi yazılı tabletlerden Hürrem'in Kanuni'ye yazdıklarına kadar çok güzel mektup örnekleri var. Kulaklıkla bir yandan bilgi alarak da gezebilirsiniz. Yani öyle "Ulus'ta bir çay içip sepet alalım ayol" diye çıkıp da şöyle bir uğramakla hakkını vermek mümkün değil.

Gezerken bir kenarda kartpostal görüp saldırdım, çıkarken de bir miktar broşür ve takvim verdi kapıdaki abi ve abla. Hediyelik eşya dükkanı ve minik bir kafe de mevcut, süvenir kısmı çok iştah açıcı değildi ama belki olur zamanla.

Hazırlıksız gittim, telefonla çekince fotoğraflar da gariban kaldı biraz. Zaten bir süre sonra aklıma bile gelmedi fotoğraf çekmek, annemi de kaybettim, bir kaç kat aşağıda elleriyle havaya daireler çizerken buldum. Meğer öyle uzaktan dokunmatik, havalı bir mekanizma varmış, eski belgeleri sanal olarak okuyup sayfalarını çevirebiliyormuşsunuz.

Velhasıl süper bir müze olmuş, gıcır gıcır, panolar ve vitrinler şahane, çalışanlar güleryüzlü, çoğu şey interaktif. Gidiniz, yakınlarınızı götürünüz, ben çok beğendim.

February 13, 2014

Hohoyt!

Hep mi kötü haber, hep mi üzüntü olacak, bu sefer de sevinçli başladık güne. Gezi olayları bahanesiyle 8 aydır hayatı çalınan kardeşimiz an itibariyle kuşlar gibi özgür! Ablası alacak birazdan, koynuna sokacak, eve götürecek. 8 aydır çekilen sıkıntıyı da diğer güzel çocukların ailelerinin kederiyle birlikte kalbimizde muhafaza edeceğiz, zira bu memlekette en hafifinden muhalif olmanın bile bedeli var, hani olur da unutursak kalbimize bakarız.

Güzel bir fotoğrafını koyayım Görüş'ün, ablasıyla.


Kaş göz de kapatacak değilim, utanıp saklanması gereken taraf biz değiliz zira. Ne güzel pırıl pırıl çocuk.

Akşama da güzel bir konser var Ankara'da, Bosnalı ska grubu Dubioza Kolektiv Hayal Kahvesi'nde çıkacak, saat 21:30'da. Barbar kocamla Saraybosna'da duyup pek beğenmiştik, heyecanlandık Ankara'ya gelmelerine. Ska yapanın sistem karşıtı olanını severim, aslında ska da sevmem pek ama hemşehrilerimizi de yalnız bırakacak değiliz. Ayrıca hayatımızın en güzel seyahatine fon müziği oldular, o yüzden akşama Bosna milli takımı atkılarımızı alıp gidiyoruz.

Parti var yani bu gece, ölmemişiz, hayat gene de fena değil.




February 10, 2014

Bizim Helen

Yıllaaaar önce, hadi tam tarih vereyim, 1983'müş, annemle babamın "ay hadi ilk gelen otobüse binelim!" çılgınlıkları kapsamında Karaburun'a gitmiştik. Ben 4 yaşındaydım 1983'te, puslu bir hayal gibi hatırlıyorum. Çocukken gittiği yerleri kendi ebatlarıyla orantılı hatırlıyor insan, ben de öyle dev gibi dalgalar, uçsuz bucaksız sahiller falan hatırlıyorum. Bir de Helen var.

Helen'i Karaburun sokaklarında dedesinin evini ararken tespit etti annemler, gencecik bir kız. Kalkmış tek başına Türkiye'ye gelmiş, dedesinin evini de görürse içi rahatlayacak, biraz fotoğraf çekecek falan. Evi bulamadık galiba ama Helen'i de alıp İzmir'e eve döndük, bir kaç gece bizde kaldı.

Anneannem sağdı o zaman, ilk başta hiç anlamadı neden elin Yunan'ını eve getirdiğimizi. Sonra annem anlattı, "bak anne, yazık onun da ailesi yerinden yurdundan olmuş, kaç sene sonra köklerini aramaya gelmiş" diye. Hemen yumuşadı anneannem, göçmenler birbirini anlar çünkü. Helen'le birbirlerini dürte dürte, biri yüksek sesle İngilizce, diğeri bağıra bağıra Türkçe konuşarak anlaştılar. Ben Helen'i salondaki divanda uyurken hatırlıyorum, kalçasına anneannemin kara kedisi yerleşmiş vaziyette.

30 sene sonra Helen babamı bulmuş, bir email yollamış, bir de fotoğraf.


Yeşilli cüce benim, annem, babam, seksi şortlu oğlan da kuzenim. Annemin fotoğraftaki haliyle yaşıtım şu anda aşağı yukarı.

Email ve fotoğrafın arkasından bizim evde bir heyecan dalgası peydah oldu. Helen'in kocası Türkiye'ye geliyormuş, hemen planlar programlar yapıldı. Hatta babam Kostas'ı da çağırmış, Kostas da geçen yaz annemin Urla'da bahçe kapısından içeri bakarken yakaladığı bir başka Yunan. Atina'da antikacılık yapıyor, fırsat buldukça annemlerin bahçesine geliyor, babamla birbirlerine eski fotoğraflar falan yolluyorlar.

Bu ay içinde böyle tuhaf bir buluşma var yani, rakı içer, musakka, dolma ve baklava yeriz diye düşünüyorum.

February 8, 2014

Bosna Direniyor


Diyor ki "Açken sen, sen değilsin", arkadaki hükümet binası, yandı dün. Burası Saraybosna.

Bütün Bosna ayaklanmış, binaları yaktılar, politikacıların arabalarını nehirlere attılar, polisler kasklarını çıkarıp protestoculara katıldı falan, bizim gazetelerde tıs yok. Sonra neden "en sevdiğiniz gazeteci" sorularına boş boş bakıyorum?

İşsizlik oranı olmuş %40, herkes milliyetçi sloganlardan ve politikalardan yılmış. Biri diyor ki "30 yaşındayım, 8 yıldır iş bulma kurumuna kayıtlıyım, hala işsizim çünkü torpilim yok.", hükümet hakkında korkunç iddialar var, yoksulluktan ve kötü yönetilmekten bıkmış insanlar.

Allahtan twitter var, o da ne zamana kadar var bilmiyorum tabi. Destek mesajları yazdım, birilerini takip etmeye başladım, biraz haberim oldu. Savaş zamanlarını yaşayanlar yanan binalardan çok rahatsız oldu, haklılar. Protestolar kısmen çığrından çıktı, bazı kıymetli arşivlerin de yandığını yazdılar. Buradan bakınca sanki biraz daha vahşi ve biraz daha önünde durması zor görünüyor protestolar. Bu kadar anlayabiliyorum okuduklarımdan.

Daha iyi bir hayat isteyen, direnen insanların yanında hissediyorum kendimi, refleks gibi. Bir de sosyal medyadan Bosna'ya destek gönderen bazı Türkler'e de bir söyleyeceğim var. Bosna sırf Müslüman olduğu için otomatik olarak Türkiye'nin küçük yavrusu, eyaleti, hayali kolonyal bir uzantısı olmuyor maalesef. Yıllarca savaş yaşamış, yapayalnız kalmış, şimdi de açız diye sokaklara dökülmüş insanlara yolladığınız "Ama en güzel şey İslam" yazılı romantik fotoğraflar bir boka yaramıyor. Yeni kuşaklar İzetbegoviç'i hatırlamıyor. Zaten azıcık okuyor olsaydınız protestocuların bir kısmının Sırp ve Hırvat olduğunu bilirdiniz. Savaş bitti ama o zehirli etnik milliyetçilik bitmedi, bunun farkında mısınız? İstemiyorlar artık bu milliyetçi ve ayrıştırıcı söylemleri, huzur istiyorlar, iş istiyorlar. Doğal olarak.

Niye sadece Müslüman ülkeler ayaklandığında destek veriliyor anlamıyorum. Avrupa'yı haçlı zihniyetiyle suçlarken bu İslam kardeşliği tuhaf değil mi? Valla gözümde hiç farkı yok, nerde etnik köken güzellemeleri ve din etrafında toplaşmalar görsem kaçarım ben, ne o öyle aile içi evlilik gibi.

Velhasıl, Bosnalılar'a sabır, güç ve dirayet diliyorum ki bu üçünün de zaten kitabını yazmış insanlar.







February 6, 2014

Mozaik Falan Yapmışsınız Uğraşıp Ama Buralar Hep Market Olacak

Efendim bu güzel perşembe günü kısaca bir arkeolojik meseleden bahsedeceğim. Duymuşsunuzdur, İzmir'in bir ilçesinde dünya güzeli mozaikler bulunmuş, BİM Market depo yapmak istiyor diye sit derecesi düşürülmüş, mozaikler taşınacakmış falan. Neden dertleniyoruz peki, neticede mozaiklere bir şey olmamış?

Böyle şeyler mozaikler, Hürriyet'in web sayfasından aldım.



1. derecede sit alanı ilan edilen bir alanda bilimsel kazılar dışında hiçbir faaliyet mümkün değildir. Tarım yapamazsınız, inşaat yapamazsınız. "Aynen korunması" kanunen garanti altına alınmış olur. Bu derece 3'e doğru indikçe gevşer, inşaata yönelik çözümler aranır falan filan, yeter ki kalpler kırılmasın, aman inşaatlar durmasın.

Yerinde koruma meselesinin hem teknik hem de duygusal tarafları var. Mesela bu mozaikli villa burda tek başına mı duruyordu yoksa başka villalar da var mıydı? Mesela rüzgar ne taraftan esiyordu, villanın sahipleri gün batımını mı seyrediyordu, ben gitsem acaba o binlerce yıllık manzarayı seyredip bu eski İzmirliler'i anlayabilir miyim? Bu mozaiklerin üstünden kaldırılan topraklar acaba iyice elekten geçti mi, içinde tohum mohum var mı diye incelendi mi? Ne yediklerini biliyor muyuz? Acaba yakınlarda bir yerde tarlaları, bağları var mıydı? Niye buraya yerleşmişler, neden terketmişler, bunları biliyor muyuz?

Bakın bu aşağıdaki boşluk, Bergama'daki Zeus Sunağı'nın arkasında bıraktığı boşluk.


Tam göbeğinde ağaç bitmiş. Sunak yıllardır Berlin Müzesi'nde sergileniyor ve hepimiz yıllardır tepiniyoruz sunağımızı geri verin diye. Çünkü o bu topraklara ait, çünkü onun bir yeri var. Çünkü sunak koparıldığı köklerine geri dönerse ihtişamını daha iyi anlayacağız, Bergamalılar'ın sunağın önünde durup vadiye baktığını hayal edebileceğiz, yanından geçen incecik yolla ve etrafındaki diğer yapılarla birlikte değerlendirip içimize sindirebileceğiz.

Ay çünkü bu kaldırıp götürme işi yüz sene öncesinin kafası, cahil cühela memleketler yapıyor bunu. Kaldır götür, uyuz gibi müzeye kapat o mozaikleri, 40 yılda bir belki bir okul gezisi falan gelir, çocuklar esneye esneye bakar toz içindeki eserlere. Çünkü renkli ve göze güzel görünen şeyleri toplayıp götürdükten sonra toprakta kalan insan izlerinin hiç önemi yok. Ben bu yerinde korumanın önemini 12 yaş grubu çocuklara anlatmayı başardım, çok büyük bir başarı da değil aslında, şu yukardaki fotoğrafa bakıp kendileri anladılar. "Öğretmeniiiim, sunağın yerinde kocamaaan bi boşluk vaaaar!", böyle heyecanla ve dev gibi açılmış gözlerle falan. Aynı sunumu bir takım karar merciilerine de teklif ediyorum buradan, para falan da istemem, herhalde 12 yaş çocuklara anlatır gibi anlatılmasına ihtiyaç var. Yahu Zeus Sunağı'nı niye istiyoruz o zaman ağlaya ağlaya? Berlin'deki de müze. Ne güzel bakıyorlar orda, temiz temiz.

Sakin başlayıp çemkirerek bitirdiğim yazımı burda noktalıyorum. Belki kazılar devam edecektir, belki İzmirliler antik hemşehrileri için bir şeyler yaparlar, belki kalır mozaikler ait oldukları evin içinde. Bu sit dereceleri oyuncak oldu yalnız, en çok ona endişeleniyorum. Hepimize ait miras üj-bej kişinin vereceği kararlara bağlı, tuhaf değil mi biraz? Kimseye güvenim yok.

February 3, 2014

Cennetle Cehennemi Ayırmak Mümkün Mü?


Ali İsmail'in renkli, neşeli, müzikli, barışlı tişörtleri geçen yazdan beri hayalet gibi peşimde.

Yıllardır üniversitede çalışmaktan, kazılarda kamp hayatından falan o kadar aşinayım ki bu jenerasyona, aklımı kaçıracağım. Biten kontörler, ders notları, kız meseleleri, anneye aldırılmış en ucuzundan gitar; bildiğim en masum, en şaşkın hayatlar. 20 yaş ve civarıyla aram iyidir. Ama Ali İsmail'i ne yapacağımı bilmiyorum. Arkeoloji öğrencisi olsaydı, bir kazıda çalışsaydık mesela, arada bira ısmarlardım, onun ısmarlama çabalarının önünü keser, sağda solda unuttuğu çizimleri falan çaktırmadan arkasından toplardım. Hastalanınca evhamlı teyzeler gibi depoladığım ilaçlardan verir, ertesi gün araziye çıkartmazdım. Söküklerini diker, sorularını cevaplar, ayrılırken de termosumu hediye ederdim.

Paralel bir evrende bunlar olabilirdi. Şu anda olamıyor, hiçbir şey yapamıyorum. Döverek öldürmek nasıl bir iştir, aylardır onu hazmetmeye çalışıyorum, henüz başaramadım.

Şunu dinliyorum, Ali İsmail de dinliyordur gibime geliyor.


How I wish, how I wish you were here.
We're just two lost souls swimming in a fish bowl
Year after year,
Running over the same old ground.
What have found?
The same old fears.
Wish you were here.






Ha zannetmeyin ki böyle Pink Floyd dinleyip iç sesimle sohbet ediyorum evde. Ruh hastası gibi twitter'a yapıştım, duruşmayı takip etmeye çalışıyorum, bir yandan da telefonuma plönk plönk şu aşağıdaki mesaj geliyor.


Mansur Yavaş'la zamanında çıkıp ayrıldık herhalde ki sms yoluyla bana ulaşmaya çalışıyor. Böyle olmaz Mansur, Kemal'i de alıp eve gel. Ya da Devlet'i al gel, bilmiyorum. Köpeklerle bekliyoruz. Lütfen gel.

"I'm always home, I'm uncool."


Ama 2014 hani bize iyi davranacaktın?

Ben şimdi Flawless'i, Capote'yi, Mary&Max'i, Almost Famous'u falan nasıl seyredeceğim tekrar? Almost Famous'taki o içine sığınıp uyumak istediğim telefon sahnesi geldi aklıma, "I'm always home, I'm uncool."



İçimden de sadece şu geliyor.




February 2, 2014

Ankara Büyükşehir Belediyesi Gururla Sunar: Tonlarca Asfalt

Belediyelerin televizyona reklam verdiği daha önce görülmüş bir şey mi bilmiyorum ama Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin bulvar reklamı herhalde klasmanında tektir.


Sanki kıyamet kopmamış, kalpler kırılmamış, polisler ve kim olduğu belli olmayan bir takım adamlar protestoculara saldırmamış, çocukların kafası gözü yarılmamış gibi. Üst geçit, viyadük, asfalt, yol.

Ağaç, özellikle yeni ağaçlar. 60 bin yeni ağaç. Oyuncak oldu resmen, ordan sök, buraya dik, bunlar zaten ağaç niteliğini kaybetmiş! yenisini dik. Ağaç sevgisi de bir tür test haline geldi buralarda, "gerçekten ağaç sever mi bunlar?", "hayatında bir ağaç dikmiş mi?"; Ankara kralı Gökçek Bey hayatında bir kere elleriyle ağaç dikip büyümesini seyretmiş olsaydı bu mesele böyle kangren olmazdı. Tutmuyor bazen ağaçlar, mutsuz oluyor, yerini sevmiyor, olmadı mı olmuyor. Toprağa sokmakla bitmiyor ki iş.

Bir de saat kuleleri var.

Bunların sadece 34 tanesi ki sanırım sayıları daha fazla şehrin genelinde, 5,8 milyona mal olmuş. Eski parayla 5,8 trilyon yani. Açılan ihaleye tek firma katılmış, tek firma teklif verip almış ihaleyi.

Benim eve yakın olanı böyle Dolmabahçe Sarayı'nın o meşhur kapısı bozulup da yapılmış gibi olanlardan, daha modern hatlara sahip kırmızı falan olanları da mevcut.

Neden saat kulelerine ihtiyacımız vardı bilmiyorum, bize kimse sormuyor zaten. Ha sorsalar ne olacak, zamanında böyle düğüm olup halka sorulan bir mesele için koşup koşup tekrar sıranın arkasına geçen 10 yaşında çocuklarla oy kullanmışlığım var.

O trilyonlarla böyle göstermelik saçmalıklar değil gerçekten insanların hayatlarını kolaylaştıracak işler yapılabilirdi. Fakir mahallelere çocuklar için kitaplıklar, internet erişimi, bilgisayarlar gidebilirdi. Hayvan barınakları baştan ayağa değişebilirdi, köpekler kendi kakalarında yuvarlanmaz, açlıktan birbirlerine saldırmazdı. Öğrencilere burs verilirdi ama maddi manevi karşılık beklemeden, kim olduğuna bakmadan.

Videoda silüetini, şehrin logosunda hayaletini gördüğünüz Ankara'nın sembolü Atakule'deki işyerleri battı bu arada, şu anda kapalı Atakule. Geceleri fosforlu ışıklarla yanıp sönüyor, sağına soluna bir şeyler inşa edeceklermiş, ne olacak bilmiyorum. Aynı şekilde Karum Alışveriş Merkezi'nde de durum hiç iç açıcı değil, Tunalı üzerindeki pasajların esnafı da garantide değil. Bu viyadükler, bulvarlar falan insanları dev AVM'lere taşıyor, AVM önlerinde trafik tıkanıyor, o esnada mahalle esnafının kapılarına "Bu işyeri mahkeme kararı ve icra yoluyla boşaltılmıştır" diye kağıtlar yapışıyor.


Kalbimiz sıkıştı bu kapıyı görünce, bu dükkanın sahibi yeni yıla böyle girdi.

En büyük atraksiyonu tuhaf bir şekilde alışveriş festivali haline gelmiş bir şehirde kimden ne bekliyorum, bilmiyorum. Belediyeden beklentim tonlarca asfalt ve kimsenin kafasını kaldırıp bakmadığı saat kuleleri değil ama, bunu biliyorum. 

Birisi, twitter'da galiba, "inşaat medeniyet getiriyor olsaydı Dubai medeniyetin beşiği olurdu" diye yazmış. Böyle hisler içindeyim pazar pazar.