March 26, 2014

Bir Küçük Cami, Bir Güzel Müze, Bir Miktar Süvenir

Apartmanın bahçesindeki su saatini iptal ettirmek için kalkıp Ulus'a gittik. Bugün herkeste bir şeyler var, Aski danışmadaki kız çok yardımcı oldu, sayaç atölyesindeki kızla kikirdedik falan. Hayırlısı.

Tabi olaylar hiç planladığım gibi gelişmedi ve kendimi Hacı Bayram'da buldum. Cenaze varmış, annem çay içelim diye tutturdu, "ay orda sokak var, şurda daha inşaat devam ediyor" diye diye beni sürükledikçe sürükledi. Sokak başlarında durup kaleye baktık, evlere baktık, en sonunda kendimizi küçücük bir caminin önünde bulduk.

Şeyh İzzettin Camii bu bölgedeki sağlıklaştırma çalışmalarının arasında sakin sakin duruyor, inşa tarihi için 14.-15. yüzyıl gibi bir tarih aralığı vermişler. İnternette de pek bir şey bulamadım. Son dönemde bir restorasyon geçirmiş. Kim yaptı bilmiyorum ama bayağı baştan savmışlar. Cami taş temel üzerine kerpiç duvarlı, kerpiç güzel bir malzeme, ben çok seviyorum. Ama bakım ister, öyle üzerine sıvayı basıp çekip gidemezsiniz. Zaten elektrik kablolarını duvarlara sokup gitmişler, mihrabı da nişleri de beyazla sıvayıp gitmişler, ne yazılar okunuyor ne motifler seçiliyor.


Abdest almak için sadece bu duvara tutturulmuş lavabo var, onu da çevreden birileri yaptırmış. İçerde duvarların zeminle birleştiği yerler dökülmeye başlamış. İmam çok mutsuzdu, bunları çevreme anlatmamı istedi. "Cemaat de yok zaten, biz çok garip kaldık burada, boynu bükük kaldık." dedi, biz derken cami ve kendisinden bahsediyor, ikisi bütün gün başbaşa. Fotoğraftaki abla ellerini yıkayıp gitti, biz gittik, imam öğle namazı için içeri giriyordu dönüp baktığımda.

Şeyh İzzettin Camii'ni bağrıma basıp yaralarını sarmak istedim, şimdi oturup nereye email atıp taciz edebilirim diye bakacağım. Bu ufak tefek Anadolu camilerini çok önemsiyorum, birileri betonu basıp "aha da restorasyon" deyip işin içinden çıksın istemiyorum. Yolunuz düşerse imamla dertleşin ne olur siz de biraz, o da camisini çok önemsiyor. Bu camiyi bulmanın en güzel yolu hafifçe kaybolmak.

Anneme bir yerlerde çay içirdim, Kızılay'a doğru yürümeye başladık, bir yerden sonra annem beni dinlememeye, bir şeyler aranmaya başladı. Meğer Ankara Vakıf Eserleri Müzesi'ni arıyormuş. Eski Hukuk Mektebi binası, 2007'den beri müze olarak hayatına devam ediyormuş, benim haberim yoktu. İçeri girip kilime, ahşaba falan doyduk.




Bu aşağıdaki ahşap parça Divriği Ulu Camii'denmiş, inceliğine, detaylarına ağzımız açık bakakaldık. Yanına ölçek olacak bir şey tutsaymışım değil mi? Neyse.


Bu hayat ağaçlı kilimi çok beğendim.


Bir de bu el yazmasını.


Müzeyi gezmeyi bitirdiğimizde annem hala danışmadaki kıza "Başka eski bir şeyler var mı?" diye soruyordu. Çıktık, bahçede tüylü bir tekirin başında bekleyen iki kadına laf attım "Ay bu da vakıf kedisi mi yoksa?" diye, gülüp onayladılar. Eve almışlar, istememiş, mecburen bahçede bakıyorlarmış. Yemeğini yemesini beklediler, gözüne damla sıkacaklarmış. Visine sıkmışlar, o iyi gelmemiş, veterinere sormuşlar, başka bir şey almışlar. Burdan selam yollamış olayım bu iki müze çalışanına, çok güzelsiniz iki gözüm önüme aksın. Ankara Vakıf Eserleri Müzesi, Atatürk Bulvarı üzerinde ama iki binanın arasında biraz içerde kalıyor, aşağı yukarı Opera'nın karşısında. Giriş ücretsiz, tabi pazartesileri kapalı.

Annem bir yerlerden peynir meynir de aldı kaşla göz arasında, Kızılay'a yürümeye devam ettik. Bulvardan gitmeyelim, ay orası güneş, aman burası dar diye diye kendimizi Dösim'in önünde bulduk. Adı değişmiş, Geleneksel El Sanatları olmuş. Biz girmezdik aslında içeri ama vitrindeki manzara şuydu.


Girmeyip ne yapacaktık, sorarım size. Mithatpaşa'daki bu mağazada çalışanlar da inanılmaz güleryüzlü, kataloglar çıkardılar, annemle kilimlerden  bahsettiler. Ben o arada bir kitap, bir de damga mühür setini usulca kasaya yığdım. "Aaay bu kedi ne? Eşyaları kırmıyor mu? Kırarsa maaşınızdan mı kesiliyor? Kim ödüyor kırılanların parasını?" diye histeri geçiren başka bir müşteriye "BEN ÖDÜYORUM KIRILANLARIN PARASINI!!" diye haykırdım. Susmayacaktı çünkü, böyle iyi oldu, sustu. Annem biraz kaçtı benden ama olsun.


Bir kere daha çay içip eve dönmeye muvaffak olduk. 35 kilo kadar çeken Osman Hamdi Bey Sözlüğü'nü okuyup biraz daha mı çay içsem ne yapsam? Yalnız Tokat yazmalarının motiflerinden damga mühür yapmak kimin aklına geldiyse çok yaşasın, tanışsaydık kesin çok iyi arkadaş olurduk.

Havada bir şey var ama, valla bak. Bir tuhaf.

March 21, 2014

Nihilist, Egzistansiyalist, Pasif Direnişçi Apartman Yöneticiniz

Yazmayı unuttum, apartman yöneticisi oldum ben.

Elegan muhit olduğumuzdan pastanede toplandık. Barbar Conan evden "sakın yönetici falan olayım deme!" diye yolladı, hiç öyle bir şey dememiş gibi yönetici olup geri geldim eve. 2 gün kadar da sakladım bunu, merdivende komşu tebrik edince öğrenmiş. O komşuya da burdan seslenmek istiyorum, neyini tebrik ediyorsun allahaşkına yöneticiliğin?!

Neyse, aile saadetimiz sallandı bir miktar ama ben bu yola hizmet için çıktım mehhehhe. İlk icraatım olarak zaman zaman taşan kanalizasyona baktıracağım, bir de apartman kaymış biraz, çatlaklar var, bunlar hep hallolacak. Yalnız fiyat vermeye gelecek usta eve çaktı beni bütün gün, şu saat oldu hala ses yok. Pek ciddiye alınmıyor olabilirim. Zaten ne kanalizasyondan ne de çatlaktan haberim vardı, en üst katta oturup evden mümkün olduğunca çıkmayan biri olarak en çok güvercinlerle iletişimim var.

İşte apartman yöneticiliği, akabinde ihtiyar heyeti, belki muhtarlık falan, bundan sonraki kariyer planım bu. Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz; apartman da çocuğunuz varsa ona, yoksa yeğenlere falan kalır, bu konuda da itişmenin bir faydası yok.

(Fotoğraf, çok sevdiğim bir traktör römorkudur. Maraş, 2011)


March 20, 2014

Dandik Mektup, Meyve Çekirdekleri, Bir Kitap ve Çeşitli Hayvanlar

Hiç sevmediğim bir huyum var, ne zaman dışarıyla çok ilgilensem evi unutuyorum. Ben olup bitene üzüldükçe evdeki elmalar çürüyor, kauçuğu toz kaplıyor, çamaşırlar yığılıyor falan. Baharın da ilk günüymüş bahanesiyle biraz kendime gelmeye çalışıyorum.

Koltuk kılıflarını yıkadım. Biraz bir şeyler ektim, yazacağım aşağıya. Ve fakat önce şu Marquez'in veda mektubunu yazmak istiyorum, zira bir Fermina Daza olarak sorumluluk hissediyorum. O mektup 2000 yılından beri dolanıyor ortalıkta, "La Maroineta" diye bir şiir, bez bebek demekmiş. O aralar kanser tedavisi görüyordu Marquez, şiir üstüne kaldı, halbuki Meksikalı biri yazmış. Sabah sabah üzülüp mesaj atan arkadaşlarımı böylece avuttum, Aylin sana ulaşamadım mesela, sana da burdan yazmış olayım.

Cumhuriyet ve Radikal gazeteleri de 14 sene sonra gene ısıtıp verdiler bu mektubu, onları da tebrik ediyorum. Belki de bedavaya stajyer çalıştırıp sömürmek yerine doğru dürüst kültür-sanat gazetecisi çalıştırmak gerekiyordur. (Tamamen bok atıyorum yazının burasında, en ufak bir fikrim yok ne yaptıklarına dair. Ama çok uzak bir ihtimal değildir zannımca.)

Neyse.

Küçük Joe'nun tarifiyle elma ve limon çekirdeği filizlendirmeye giriştim. Her şey yolunda giderse havalar ısınınca dışarı taşıyabileceğim küçük filizlerim olacak. Haydi bakalım.


Yine Küçük Joe tavsiyesiyle manavdan aldığım naneleri suda bekletmiştim, iyi kötü biraz kök salınca onları da ektim. Tek tük yeni tapraklar çıkıyor, çok umutsuz değilim.


4'le beraber okuyup sonra üzerine konuşalım diye Masumiyet Müzesi'ni okumaya başladım. Biraz geriden takip ediyorum 4'ü ama yarıladım kitabı. Hızlı okunuyor gerçekten ama daha ne kadar "evlilik öncesi cinsel birleşme"den bahsedeceğiz yahu? Anladık 1970'ler falan, bazı kızlar "modern", bazıları evlenmek istiyor, daha ne kadar aralara serpiştirilecek bu konu? Bir kere söyleyince anlıyoruz, ayrıca zaten yüzlerce sayfa Füsun'la Kemal'in ve etraflarındaki insanların evlilik öncesi-sonrası hayatları üzerine. Hem bu iki karakterin aşkı biraz kuru geldi bana hem de "kim kiminle evlenmeden kaç kere yatmış da sonra evlenebilmişler mi yoksa adam kaçmış mı?" meselesinden yıldım biraz. Bu şikayetim bir kenarda dursun, dönemin İstanbul'u güzel, müze fikri güzel; 365. sayfadayım, bitsin öyle yazayım bari.

Bir arkadaşım kartpostal kolleksiyonunu hibe etti bana, yıllarca biriktirilmiş arkası yazısız kartlar. Arada benden böyle tuhaf kartlar alırsanız bilin ki bu yıllar sonra özgürlüğüne kavuşmuş kolleksiyondan geliyor, bayağı tuhaf şeyler var içlerinde.


Güvenlik Caddesi'nin aşağı tarafında bir veteriner var, Kedici dergisini de çıkarıyorlar yanlış anlamadıysam. Derginin kapaklarından birinde fotoğrafı olan güzel tekiri veterinerin önünde güneşlenirken yakaladım geçenlerde, paparrazi gibi belgeledim. Zaten hemen arkasındaki reklam panosunda da fotoğrafı var. Hem meşhur hem suratsız tombalak.


Bu arada 6 kilo verdim, ne zormuş yarabbi. Kilo alması ne kolay halbuki, üstelik neşeyle şişmanlıyor insan. Neyse işte böyle, biraz kendime geldim, içine giremediğim iki pantolona girdim falan. Bunlar dışında akşamları Kudi'yle haber ve tartışma programı seyrediyoruz. Fotoğraf diyet öncesinden, şimdi kıçım daha küçük ama yüzümdeki ifade hala aynı. Kudi olmasaydı çoktan depresyonun dipsiz kuyularındaydım ben.


March 16, 2014

Öhh.

Şununla


bunun (video küfür içerir) arasında sıkışmak



kabusların en büyüğü. Görülmemiş fiziğimle ve fingirdeyerek, tane tane bildirdim.

March 12, 2014

Dün.

Dün yazdığım 18:30 Güvenpark çağrısı yalan oldu, saat 18:00 civarı gaza boğulduk, ağzımız burnumuza girdi, önümüzü göremez olduk. Erken kalkan yol alır tabi, iyi düşündü polisimiz.

Anneme anahtar bırakmıştım, olur da eve dönemezsem köpeklere mama versin diye. Anahtarımı almaya gittim, astımlı annem yanıma yaklaşamadı gaz kokusundan. Ayaklı fişek olmuşum, bunlar hep hizmet.

Korkunç bir baş ağrısıyla yattım, aynı ağrıyla uyandım. Bir de yanına boğaz ağrısı eklenmiş, ne güzel ne güzel. Annem çorba yapmaya geldi, ben paçavra olmuşum zira. Bilmiyorum üşüttüm mü, beynim mi infilak etti sıkıntıdan, yoksa mutant falan mı oluyorum.

Velhasıl, dün çok uğraştık Berkin'i anmak için ama biraraya gelmeye pek muvaffak olamadık, izin vermediler. Olsun, biz varoldukça Berkin de unutulmaz. Ölümsüz olduğundan, şehit olduğundan değil, öyle inançlarım yok benim, uymadı yani bir türlü bana o söylemler. Başına gelenlerin korkunçluğu, şu geçen sürecin adaletsizliği bana yetiyor; o gazların, yerlere yapışmamın falan hiç önemi yok, hakkı her türlü helal olsun.

Hala aynı şeyi söylüyorum, hala hiç bir politik organizasyona dahil değilim. Herkesin politik bir organizasyona dahil olma hakkına da inanıyorum. Hala şehrin meydanlarında toplanabilme hakkımıza inanıyorum. Polis beni düşman ilan etti, ben nefret etmemeye çalışıyorum, kendimi terbiye etmeye uğraşıyorum. Halklar kardeştir, inanç özgürlüğü vardır, barış içinde yaşamak hakkımızdır. Beni sağdan sola savuramazsınız, nefretle dolduramazsınız, benim kendi aklım var, bir kalbim var. Bu iki cümleyi tekrarlayarak akıl sağlığımı muhafaza edeceğim diye umuyorum.

Yazımı old-school bir referansla bitiriyorum, "Durduramayacaklar halkın coşkun akan selini". Çünkü biz gaz içinde dizlerinin üstünde sürünüp birbirinin yüzüne talcid, burnuna vicks süren tipleriz. Anlayamazsınız.










March 11, 2014

18:30, Güvenpark

Ne olur bu akşamüstü 18:30'ta Güvenpark'a gelin, ne olursunuz. Aşağıya bulabildiğim toplanma yerlerini kopyaladım. Gözünüzü seveyim sokağa çıkın. İşten çıkıp gelin, kursu ekip gelin, çocuğu annenize bırakıp gelin. Bugün o gün.

Gaz olacaktır, polis olacaktır, spor pabuç giyip gelin. Bir eşarp sarıp boynunuza öyle gelin. Kuşlar gibi hafif ama bu sorumluluğun ağırlığıyla gelin.

Sizi durduğunuz yerde ağlatan her şey için gelin. Gelin, birbirimize sarılıp ağlarız.


Eskişehir: Espark Saat: 18.00
İzmir: Sevinç Pastanesi Önü Saat: 19.00
Ankara: Güvenpark Saat: 18.30
İstanbul Taksim Meydanı: 19.00
İstanbul Kadıköy Boğa Saat: 19.30
Kayseri: Kayseri Forum Saat: 16.00
Kocaeli: Cumhuriyet Parkı Saat: 18.00
Antalya: Kapalıyol Halk Bankası önü Saat: 18.30
Bursa: Setbaşı Saat: 19.30
Çanakkale: İskele Meydanı Saat: 18.00
Antakya: Uğur mumcu meydanı saat: 19.00
Adana: Atatürk Parkı Saat: 18.00
Mersin/Tarsus: Yarenlik Alanı Saat: 18.00
Muğla/Bodrum: Belediye Meydanı Saat: 18.30
Konya: Kültür Park Saat: 18.00
Edirne: Zübeyde Hanım Parkı Saat: 19.00
Gaziantep: Abdullah Cömert Meydanı(Ünv.Önü) Saat: 17.30
Denizli: Çınar Meydanı Saat: 18.00
Sakarya: Çark Caddesi Saat: 19:00
Balıkesir: TÜİK önü Saat: 17.30
Kırklareli: Dingiloğlu Parkı Saat: 18.00
Uşak: Belediye önü Saat: 17.00
Çorum: Özdoğan Sineması Önü Saat: 18.00
Sakarya: Çark caddesi Saat: 19.00
Manisa/Salihli: Demokrasi Meydanı Saat: 17.00
Kuşadası: İsmail Cem Demokrasi ve Barış Meydanı Saat: 18.00

Çiçek.

Hepimizin evi olan bu topraklarla ilgili iyi, güzel ve doğru olan her şey aşağıdaki türküde toplanmış gibi geliyor bana. Bir şey bildiğimden de değil, dinleyince anlıyor işte insan. Sesini biraz açın, video başlarken vuku bulan uyuz TRT komikliğini görmezden gelin. Ali Ekber Çiçek saz çalmıyor, çok acayip bir şey yapıyor, kelimelerle anlatmak mümkün değil.



Bu türkü buradan başka bir yerden çıkmazdı, o yüzden umudum var, buranın insanlarına hala güvenim var.
Gene biraz ağlayarak yazdım. Hadi öptüm.

March 10, 2014

18:30, Kuğulu Park

Bir süre düşündüm acaba adını falan kapatsam mı diye, Twitter profili herkese açık değil çünkü. Sonra vazgeçtim, adının yanına o küçük fırıldağı yerleştirmekte bir sakınca görmemiş, ben de böylece ekledim. Hektor Vartanyan tweet'lemiş, öyle gördüm zaten, yoksa kim arkadaş olmak ister bu kadar zalim biriyle?

Bir sözlükte yazıyormuş, gidip yazdıklarını okudum, merak ettim yani küçük bir çocuktan neden bu kadar nefret ediyor diye. Pek anlamadım, memleketin yarısı etnik döküntüymüş mesela, o yüzden ülke ilerlemiyormuş, öyle yazmış. Safkan olamadığımdan ben de döküntüler arasındayım. Köpeklerimizden biri safkan ama, o yırttı, Kudi'yle beraber üçümüz boynu bükük kaldık. Karışık cinsimize Hristiyan dönmesi Boşnaklar, kart kurt yürüyen Kürtler, bir takım Bektaşiler, bir adet Macar büyük-büyük-büyük dede falan dahil. Olduramıyorum Ezgi, bak çabalıyorum ama nafile. Koko'yu al, hem halis mulis Alman köpeği, seversin. Yalnız onlarca yıldır kendi içlerinde çiftleşmekten bir takım cilt problemleri var, haberin olsun. Çıban falan çıkarıyor. Sokak köpeğimiz neşeyle yağmurda koşarken safkanımız battaniye altında ağlaya ağlaya titriyor, sen tabi daha iyi bilirsin ırk-gen-tür falan gibi işleri.

Berkin kara kaşından kara gözünden mi döküntü listesine girdi? Ne yaptı çocuk da ölüyor olmasına eğleniyorsun? Üzüntüme üzüntü kattı şu yazdığın, şimdi senin için de üzülüyorum, ne kadar gençsin ve güzel bir kızsın, niye kendine bu kadar kaz kafalı bir yol seçtin?

Dün gece yarım yamalak bir çağrı okuyup sokağa attım kendimi, Berkin için Kuğulu Park'ta toplanıyorlar diye. Parkta bulamadım, koşa koşa Kızılay'a kadar indim, yanımdan tomalar ve su tankerleri geçmeye başladı, benim de sırtımdan terler akmaya. Polisten korkuyorum, şu yaşımda tombul tombul koşmak zorunda kalmak istemiyorum prensip olarak. Barbar Conan'ı arayıp "heee yok bir şey ortalıkta, bir bakayım dönerim eve" dedim, aynı anda iki kız arkadaşımı arayıp bir tanesine tam olarak konumumu ve ne yapacağımı söyledim, düşer kalırım falan mazallah, diğeri de canlı yayınlardan yürüyenlerin geçtiği sokakları falan tahmin edip beni yönlendirdi. Alt tarafı bir destek yürüyüşüne katılacağım, ne tantana yaratmışım.

Neyse buldum çocukları, iştirak ettim kan ter içinde, yürüyüşü tamamladım. Durağa yürürken yanlarından geçtiğim polislerden biri arkadaşına "valla gelene vururum, gidene vururum, öyle kararlaştırdım" diyordu. İyi tabi gene, istikrar ve kararlılık önemli. Çok yanlış ayakkabılar giydiğimi düşünüp taksiye attım kendimi, converseler kayıyor ıslak taşlara basınca. Hep etnik bir döküntü olmam sebep oluyor bunlara, kafam çalışmıyor.

Her akşam 18:30'da Kuğulu Park'ta toplanılıyor, ara sokaklardan Kızılay'a yürünüyor Berkin için. Gidebildiğim kadar gideceğim, döküntüler olarak birarada daha güçlüyüz. Belki bir gün nefret ayıp bir şey olur memlekette, nefret etse bile utanır insanlar bunu ilan etmeye, o kadarına da razıyım.


March 8, 2014

Çeşitli Şeyler

Kadınlar Günü'nü evde köpeklerle geçirdim şu saate kadar, bir de sosyal medya üzerinden herkeslerin çok kıymetli fikirlerine maruz kalarak. Dışardan da bir eğlenceli müzik sesi geliyor; kadınlara karanfil dağıtıyor olabilirler, seçim kampanyası olabilir, semtimize kendi etrafında dönen dev bir plastik gül monte edilmiş olabilir. Bunlar hep olabilir. (Kebapçı açılışıymış.)

Erkek başmış, kadın boyun; o yüzden baş, boyun nereye isterse oraya dönermiş. Ne kadar edebi bir uyuzluk ve bir o kadar da tıbben tuhaflık.

Ev arayan kedi ilanlarının altına "keşke kısırlaştırmasaydınız, her canlı en az bir kez anneliği tatmalıdır" yazanlar. Ne yapacak tekir, yavrularının hayırlı evlatlar olduğunu mu görecek, üniversiteyi kazanınca gururlanacak mı?

Tecavüze uğrayan köpek ev arıyor, altına "bunu yapanı ormana götürüp fiili livata yapıp kazığa oturtmak lazım, çırılçıplak videosunu youtube'da ifşa etmek lazım. erkek olmamışım ki bu şerefsizlerin cezasını vereyim." yazan kadın. Bu kadına cevaben "seni doğuran anaya kurban olurum." yazan adam. Fiili livatayı ben yazdım, yoksa kadın en amiyane haliyle tarif etmişti. İyi ki erkek olmamış, demek ki bir tür intikamcı canavar olacakmış; ormanlar, kazıklar falan; şu anda ne durduruyor bunları yapmaktan, onu da tam olarak anlamış değilim. Biliyorum tabi, gidip polise şikayet etseniz hiç bir yere varamazsınız, bu kaçıncı tecavüz vakası üstelik. Çocuklara ve hayvanlara eziyet edenler insanlığın en alt tabakası, ama nasıl böyle ulu orta bunları yazacak hale geldik yahu?

Her kediyi ve köpeği kalpten hislerle sevemedim. Aynı şekilde her çocukla da anlaşamıyorum. Ama her birinin iyiliği sağlığı için kendimi siper ederim. Bütün kadınları da aynı kefeye koyamıyorum. Yolda karşılaşmamak için insanüstü çaba sarfettiğim kadınlar var, günümü zehirliyorlar. Tanıdığım tanımadığım, etrafına iyi bir etkisi olsun diye çabalayan, dişiyle tırnağıyla olduğu yere gelmiş ve hala kendiyle derdi olan, hayatın annelik de dahil her türlü müessesesiyle dalgasını geçebilen, işçi-emekçi-işsiz-kadın ruhuyla ama erkek bedeninde doğmuş-direnen-uğraşan-kalbi olan tüm kızkardeşlerimin her günü kutlu olsun.

Beklenen Helen buluşması da gerçekleşti bu arada, ben yetişemedim. Fotoğraf yolladılar. Soldaki bir zamanların sırt çantalı gezgini Helen, sağdaki annem.


Umarım hayat karşılarına birbirleri gibi insanlar çıkarmaya devam eder, sırt çantalarıyla gezmeye devam ederler. Yunanca ti na sou po derlermiş, sözlerin duyguları ifadede yetersiz kalmasına. Öyle şeyler işte.

March 3, 2014

Modern Danstan Bıktım ve Bazı Talihsiz Fontlar

Placebo yeni video çıkarmış, sesi duymasanız Keremcem videosu diye seyredersiniz. Ben şahsen modern danslı videolardan yıldım ama tabi Bırayğn daha iyi biliyordur. Sonu falan havalı gibi sanki biraz, olabilir gibi, bir şey var gibi sanki belki bir ihtimal. (Yok be, bir şey olduğu yok.)



Aşk öldürür, bazen kaldırır. "We almost made it, making is overrated", yani "nerdeyse başarıyorduk ama başarmak çok abartılıyor", bakın nasıl da olmadı çevirince, nasıl da büzüldü büzüldü kaldı bir kenarda.

Olmadı deyince aklıma geldi, Mansur Yavaş'ın seçim afişi ayran reklamı olmuş. Çok üzgünüm ama öyle olmuş. Sokakta çekmeye üşendim, aha bu web sayfası, font aynı ayran fontu zaten.


Mansur Yavaş'la Placebo'yu aynı potada erittiğim bu yazımı yollayıp gidiyorum, eminim tanısalar birbirlerini çok severlerdi mehhehhehe.

March 1, 2014

Zeyno'aanım

Kardeşimin doğum gününü kutlayacağım burdan, çocuk 26'sına bastı, neden 5 yaşının fotoğrafını koyuyorum bilmiyorum.
O eksik iki ön dişe çok gülüyorum hala, bir de kedinin suratındaki ifadeye. Annaanem nereye bakıyor, onu da hiç bilmiyorum.

Ben 9 yaşındaydım Zeynep doğduğunda ve açıkçası korkunç bir şekilde kandırıldım, bana elma yanaklı sarışın bir kardeş sözü vermişlerdi. Karakafalı olduğu yetmezmiş gibi bir de düz duvara tırmanan cinsinden çıktı, ben bütün gün oturup kitap okuyan bir çocuktum, hayatımı kaydırdı.
Düşüp kol kırmalar, okulda oğlan dövmeler, folklor temsilinde oğlanın ailesinin gözünün önünde oğlanı bir daha dövmeler, anında paçavraya dönen defterler, taktığımız anda çıkarılan tokalar ve fiyonklar, yüksek desibelli ağlamalar ve her zaman ama her zaman kafası kayıp bir oyuncak bebek. Zavallı oyuncak bebekleri çıkarın, geriye kalanlar hiç mi değişmez yaradana kurban?

Neyse yani artık kocası dertlensin diyeceğim ama kimi kime emanet ediyorum, sabah şunu koymuş Zeynep'in facebook duvarına.


Eveth.
"Sana bir paketçik yolladık, gelir yakında." dedim, "Nasıl yani gemicik gibi mi yoksa gerçekten mi paketçik?" diye sordu. Gerçekten paketçik, posta parasına milyorlar vermeyelim diye yassı ve hafif hediyeler almayı tercih ediyoruz.

Doğum günün kutlu olsun Zeyno'aanım, senin sınavına, jürine, iş görüşmene yollamaktan memleketin pozitif enerjilerini kuruttuk, bak ne hale geldi ortalık. Annem yanlışlıkla portal falan açtı herhalde reiki yapıyorum diye, ortalık yaratık doldu. Ayrıca senin doğum günün yüzünden 26 senedir benimki gümbürtüye gidiyor, yemin ederim bilerek yaptın bunu.

Bir kalk gel gari artık, yüz yıl oldu gideli.