April 29, 2014

Çaydanlık

Baktım ki hepimiz gidip alıyoruz bu mavi emaye çaydanlıktan, kamu yararına bir şeyler yazmam gerekiyormuş gibi geldi.

Ben Samanpazarı'ndan sadece bu yandakini aldım, demlik yok yani. Yanlış hatırlamıyorsam en büyük boy ya da bir küçüğü. 25 lira verdim buna. 25-30'dan fazla vermeyin kızkardeşlerim, ederi bu kadar.

Gördüğüm kadarıyla hepsi birbirinin tamamen aynısı, neden fiyatlar farklı olsun ama değil mi?

Zaten her seferinde elim kolum haşlanıyor buharla, pek ergonomik de değil. Bezle mezle tutmak lazım, suyu dökerken iyi bir açı ayarlamak lazım. Ama emaye. Ama mavi. Ama çok güzel.

Kanadalı mektup arkadaşım, kocasıyla oturup Türkiye'deki seçimleri takip etmiş, anlayamamışlar tam olarak ne olduğunu. "Biz de pek anlamıyoruz aslında" yazdım. Ben tek bir günün haberlerini hazmedemiyorum, kusasım geliyor, nasıl anlatayım bir aylık süreci? Biber ektiğimi falan yazdım, yağmur yağdığını. Gün boyu tek atraksiyonun yağmur olduğu bir memleket, ne güzel memleket olurdu.

Gideyim su kaynatayım mavi çaydanlıkla, çay yapayım. Başka da ne yapabilirim bilmiyorum.


April 24, 2014

Kelebekler

Ben ne desem boş, siz Süphan'ın rüyasını dinleyin.

odanar 13.07.31 from Nar Photos on Vimeo.

Söyleşi Varmış

En sevdiğimiz varoluşçu ukala dümbeleği, 5 yaşındaki mini-dedektif Alper Kamu'nun babası Alper Canıgüz, bu cumartesi Cermodern'de söyleşideymiş. Bakınız üstelik söyleşi ücretsizmiş, sırf Cermodern'de ücretsiz bir şeye dahil olabilmenin sevinci için bile gidilir.


April 23, 2014

Emanet Şehir

Çıkar çıkmaz aldım. Nihayet dün gece, hafif gripli ve parasetamollü hülyalar içinde okuyup bitirdim. Emanet Şehir, çok güzel.

Emanet Şehir from iletişim yayınları on Vimeo.

1940'ların sonu, Ankara. Şekip var, hem yalancı hem de kötü bir yazar. Bir yandan memuriyetle sınanıyor. Arkadaşı var, Orhan. Orhan popüler, üstelik şair. Meyhaneler, Ankara'nın sokakları, sokaklarda gösteriler. Komünistler, komünizm karşıtları. Yazarlar, bohem hayatlar, vatan hainleri, fahişeler. Bir rüya gibi Şekip'e görünüp kaybolan pantolonlu kadın, Ankara. Ankara kime ait, hangimiz buranın sahibiyiz?


Ne grafik romanlar ne de 1940'ların-1950'lerin Ankara'sı hakkında ahkam kesecek biri değilim, pek bir fikrim yok. Emanet Şehir bana bir pencere açtı, dün gece burnumu sokup baktım. Dünyanın bütün gıcıkları içinden en sevdiğim, Nurullah Ataç; o da vardı içerde, birkaç karede, olanca naletliğiyle.


Levent Cantek yazmış, Berat Pekmezci çizmiş; üstelik titizlikle, çok özenerek çalışmışlar. Her çizgide, her kelimede belli ediyor kendini. Kitabın arkasında 9-10 sayfalık bir sonsöz var. Levent Cantek, hikayenin geçtiği dönemi, karakterlerin kimlerden ilham aldığını; mesela benim hiç bilmediğim bir olayı, Ankaralı Yahudilerin İsrail'e göçünü falan anlatıyor.

Daha önce de yazdım, zaten ne zaman Ankara'dan bahsetsem aynı şeyi yazıyorum, burayı sevmem çok uzun zaman aldı. Doğduğum şehir ama burda büyümedim, çocukluğumun ve erken gençliğimin bütün kökleri İzmir'e sımsıkı bağlı. Annemle babamınsa bağı hiç kopmadı Ankara'yla. Yerleşmemin 13. yılında başka bir gözle bakıyorum bu şehre, artık benim ayaklarımın da kendi hafızası var sokaklarda yürürken. Futbol takımlarını biliyorum, meydanlarını biliyorum, havasını ve huyunu biliyorum. Geçen yazı burda yaşamak, başıma gelen en güzel şeylerden biriydi. Ankara'nın İstanbullu kardeşleri için sokaklara döküldüğünü görmek benim için çok şeyi değiştirdi. Karşılık beklemeden yaşamanın, bu şehrin hem en berbat hem de en harika tarafı olduğunu düşünüyorum. Zaten istediğiniz kadar sevin, karşılığı genelde enseye bir tokat, ayağa bir çelme oluyor. Ama her zaman kolunuza girip, "Aman boşver, gel iki kadeh bi' şey içelim" diyecek biri çıkıyor.

Çıkmadığını düşünmek bile istemiyorum ve iddia ediyorum, Ankara'da yalnızlık, hiçbir yerdekine benzemiyor.

April 21, 2014

Bugün Neler Yaptım?

Konverslerimin bağcıklarını değiştirdim. Benim aklıma gelmezdi aslında, arkadaşım S. her gittiğimiz yerden renkli bağcıklar alıp çantama koyuyor. Ben de değiştiriyorum. (Bakınız, ayak.)


23 Nisan ojesi sürdüm. Çok iyi süremiyorum, artık kusuruma bakmayın. Tek elle fotoğraf da çekemiyorum. Kusur. Bakmak. Ühü. Ama oje neşeli. (Bakınız, el.)


Nagehan Alçı'ya gazete paketleyip yolladım. (Bakınız, alçı.)


Kudi'nin kafasının yanındaki arka ayağına güldüm. (Bakınız, gene ayak.)


Patatesler yapraklanmış, sevindim. (Bakınız, pattiz.)



April 19, 2014

İzmir Kitap Fuarı ve İyi Arkadaşlar, Bir Adet Donmuş Tavuk

Daha önce maceralarını yazdığım, kitap fuarlarının atarlı-giderli ikilisi annem ve Ayşe'si, an itibarı ile İzmir'de fuar alanında yerlerini almışlar. Sosyal medyayı hem anlamayıp hem de çok beğendikleri için burdan ilan ediyorum. Bilim ve Sosyalizm Yayınları standında sizleri beklemekteler, yanlarında ikram olarak çay ve babam da varmış, tüm kitaplar da %30 indirimli. "Ben Fermina Daza'nın arkadaşıyım" diye selamlayacaklara da hazırlıklılar, "Tamam tamam, biliyoruz bilog filan" dediler.


Dün S.'ye gittim, kahvaltı ederiz diye. Beni bununla karşıladı, Kolera Günlerinde Aşk kapakları. Teker teker bulmuş, bastırtmış, çerçeveletmiş ve bunların hepsini ben evden çıkıp ekmek-gazte-kurabiye-kediye mama alıp onun evine varana kadar yapmış. Ağladım hemen. Kahvaltı yerine güzel pembe bir şarap içtik, makarna yedik. Kolumun altına alıp eve döndüm. Yolda da gözlerim doldu biraz.

35 yaşındayım ve iki gündür aralıklarla hiç görmediğim bir adamın, üstelik de beklenen ölümüne ağlıyorum. Ne yalan söyleyeyim, kendimi biraz gerizekalı gibi de hissediyorum. Kedim öldüğünde de böyle olmuştu, kediniz öldüğü için üzülmenizle dalga geçecek insanlar her daim mevcut. En iyi ihtimalle anlamazlar neden ağladığınızı. 35 senenin deneyimiyle böyle şeyleri ortalıkta söylememeyi öğrendim. Aslında ne bu insanların düşündüğü kadar naifim ne de kedimi-sevdiğim yazarı falan dünyanın diğer dertlerinin önüne koyuyorum. Kendimi ifade etmekten çok sıkıldığımdan ama nedense her seferinde zavallı gibi kendimi bu sosyopatlara ifade etmeye çalıştığımdan ve bu huyumdan nefret ettiğimden, artık çenemi kapatıyorum. Kendimle ilgili bir şüphem yok çünkü, bu bahsettiğim insanların çoğundan daha iyi biriyim. 35 yaş ve üzeri insana böyle atar yapma imkanı veriyor, gönül rahatlığıyla yazıyorum, eksiklerimin de diğerlerinden daha iyi olduğum şeylerin de farkındayım. O yüzden de bu bahsi geçen güruhun çoğundan daha mutlu biriyim.

İnsan ırkı olarak birbirimize muhtacız, beraber çalışıyoruz, beraber karar veriyoruz. Ama işte tek tük de olsa "başka türlü" birileri var şu hayatta. On beş yıllık kedinize ağlarken bitirmekten vazgeçtiğiniz makaleniz için telefon açıp "Bak şimdi sen bir kaç gün yas tut, sonra da bitir makaleni, ben bekleyeceğim seni" diyen bir hoca var mesela. Acı çektiğinizi tahmin edip bir şeyler yapmak isteyen, esnafla itişe kakışa ve ışık hızıyla poster yaptırıp sabırla sizi dinleyen biri de var. Dünya böyle insanların sayesinde dönüyor hala.

Bence şanslı biriyim ve çoğu zaman sadece bunun için şükrediyorum. Şükretmeyi de 30'umdan sonra öğrendim. Şans derken yanlış anlamayın, geçen hafta kafama donmuş tavuk düştü buzluktan, acımdan yere oturup ağladım, alnım şişti. Ev kazalarıyla mücadelem devam ediyor. Anlaşılmaktan, olduğum gibi kabul edilmekten falan bahsediyorum. Donmuş gıdalar istedikleri kadar canıma kastedebilir, iyi arkadaşlarım var benim.

April 18, 2014

"Gabo'ya, elbette"

Ah Gabo'cuğum, dünyanın öbür ucunda oturdum ağladım burnumu çeke çeke. İnsan, en sevdiği yazarın öldüğünü görmemeli, çok acı vericiymiş. Ne yazacağım şimdi ben?

Haberi, kitaplarının o batıl inançla dolu dünyasına çok da uygun şekilde, tanıdığım en uğursuz, en şansız insanın facebook'a yazmasıyla öğrendim. Bir romanda mıydı, söyleşide miydi hatırlamıyorum, Marquez plastik çiçeklerin eve uğursuzluk getirdiğini, bu tür uğursuzluklara pava dendiğini söylemişti. Bahsettiğim felaket habercisinin yaşayan bir tür pava olduğunu düşünüyorum. Hırsımı da nerden alacağımı bilmiyorum zaten, ondan alıyorum biraz.

Pos bıyıklarına, kocaman gözlüklerine kurban olduğum, hayatıma tam da girmesi gereken zamanda girdi. Biraz havam varsa eğer, tamamen ona borçluyum. Türümün her ergen bireyi gibi, hayatı ilk defa ben keşfediyormuşum histerisine kapıldım, eş zamanlı olarak da Marquez okumaya başladım. Annemin kitaplarıydı. Annem benim yaşlı versiyonum, daha doğrusu ben annemin içinin dışının eksiksiz bir kopyası olduğum için, kaçınılmaz ve çok doğal olarak, kollarımı açıp bıraktım kendimi. O kitaplarla ben, ele tam oturan bir eldiven misali, huzur buldum. 14-15 yaşımı o dünyaların içinde yeniden var ettim, arsızca beslendim, kendimi buldum, sonsuz bir istekle daha da derinlere yüzdüm. Benim "olayım" Marquez'di, takma adımı yıllardır yanımda taşıyorum, bana bir alternatif kişilik, sihirli bir pelerin verdi.

O günlerden beri tanıdığım biriyle birbirimize girdik, modern zamanlar tabi, ekrandan laf sokuşturuyoruz. Gitti evlendi, iki çocuk yaptılar, saçma sapan bir işte hayatını çürütüyor. Oysa ben onu hep Türkiye'nin Kolombiya büyükelçisi olarak hayal etmiştim. Hatta savaşları durduracak biri, dünyaya iyilik getirecek biri. Bana, "Tabi bir Marquez karakteri olarak mortgage falan gibi dünyevi dertlerin olmasını beklemiyordum zaten" dedi. O an hakaret ettiği için çok sinirlenmiştim. Şimdi iltifat olarak alıyorum, zira ta 15 sene önce, o zamanlarki yeni sevgilisiyle çıktığı tren yolculuğunda patlayan yaz ortası fırtınasını, saatlerce mahsur kalmalarını, koskoca İstanbul'da kalacak yer bulamamalarını ve nihayetinde aşklarının kedi osuruğu gibi bitmesini de tuhaf bir şekilde benden bildi. Yapabilsem yapardım, o fırtınayı o trene yollardım; yapabileceğimi düşünmesini tamamen Marquez'e borçluyum.

Sevdiğim başka yazarlar var ama oturup da hakkında şunları yazabileceğim tek, yegane, biricik hikaye anlatıcısı Marquez'dir. Yazdığı her şeyi, sadece bana yazılmış gibi okudum. Ve bu yamuk algım yüzünden Marquez'i diğer sevenlerinden kıskandım hep. Düzeltemiyorum bunu. O ergen yıllarımda annemle kitapçıda dolanırken orta yaşlı bir kadını 4-5 Marquez kitabıyla kasaya giderken görünce etmediğim hakaret kalmamıştı, "Biraz geç kalmadın mı bunları okumak için?" falan diye. Annem ruh hastalığım konusunda imalarda bulunup, beni de dükkanda bırakıp gitmişti. Şimdi görsem sarılırım o kadına. Bir miktar olgunlaştım çok şükür ama o hastalıklı sevgi, ukala dümbelekliği falan hep baki. Bakıyorum sosyal medyada ne kadar sevgiyle anılıyor, gerçekten üzülmüş herkes. Kendimi taziye evi gibi hissediyorum, böyle hissettiğime de hiç şaşırmıyorum, en başından beri bir Karayip panteri gibi koca pençemle kendime doğru çektim kitapları, insanların yüzlerine kükredim. Çok özür dilerim.

Bu kopyayı, doğum günümde S. aldı, önümüzdeki 20 sene de bunu okurum. Ben değiştikçe bu kitap da değişiyor, her seferinde kalbimde yeni bir sızıyla okuyorum.


Bu vedayı bir gün etmek zorunda kalacağımı biliyordum, ne kadar zor olacağını bilmiyormuşum. İnsanlar okudukça ki okuyan insanlar hep olacak, aynen benimki gibi sonsuz bir sadakatle sevenleri de olacak. Şiirli ismi unutulmayacak. Öteki dünya inancım yok ama Gabo'mu yaz sıcağının ortasında serin bir bahçede hayal ediyorum, parlak renkli papağanlar, büyük yapraklı tropik bitkiler, koyu bir kahve ve kızarmış yeşil muz, belki pat diye bahçenin ortasına düşüveren bir melek.

Bütün dünyam yansa, kitapların var. Minnetle ve sevgiyle, hoşçakal.

Kalbi kırık Fermina'n.


April 16, 2014

Aşk?

Bunu bilgisayarın ekranına duvar kağıdı yaptım. Nevresim denizi, karışık kafalar, saykokilır kesköse.

Bu arada karşı terastaki komşum, ben evde yoksam ve bu gerizekalılar hödük gibi sağa sola havlıyorsa, "Aşk!" diye sesleniyormuş, fıtı fıtı kuyruk sallayıp seslerini kesiyormuş benimkiler. Kudi'nin olup biteni anladığından emin değilim ama Koko, senin bu küçük hesaplarının ziyadesiyle farkındayım. Bizden aldığın sevgi, ilgi ve alaka yetmedi, komşularımızı mı taciz ediyorsun dombili?



Limon, Daş, Bir de İmdat!

Limon çekirdeği yapraklanmış! Şurdan okuyarak denemiştim, vallahi bir tanesi olmuş çekirdeklerin. Küçük Joe'ya bir kere daha teşekkür ederim, hayatıma heyecan geldi. Şimdi pet şişeden alıp saksıya aktaracağım. Darısı elma çekirdeklerinin başına.


Daha önce yazdığım tuhaf yaşayan taşlarım da bölünerek çoğalmış. Evdeki en dertsiz, en kendi halinde canlı bunlar, şimdi dört oldular. Dördünü de bağrıma bastım.


Bir de sorum var; bazı saksıların toprağında mikrobik boyutta, örümceğe benzeyen, beyaz yaratıklar var. Geçen yaz rokalarımı piç etmişlerdi. Nasıl başa çıkılıyor bunlarla, bir fikriniz var mı acaba?

April 10, 2014

Aferin. Ne Güzel Olmuş.

One Love, bu ne?


Yani biliyorum, Mogwai, Modeselektor falan, gayet güzel, rafine müzik yapıyorlar. Ama ben kalkıp Ankara'dan gitmem lan bunlara. Eli yüzü düzgün festivalde bunlar elektronik sahnesi olur, ana sahnede tırt bir şey olunca gider dinlersin, kendi adıma konuşuyorum, ben elektronik müzik dinleyicisi değilim zira.

Yıllardır sen Brit-pop gruplarını headliner yap, dünyanın parasını harcayıp gelelim biz. En son geldiğimizde kafamıza sıç hatta, alkolsüz biralarla gıkımızı çıkarmadan oturalım, kapıya linç timleri dayansın, bir de o olayın üzerine "yeaaa gençler, nasıldı ama festival?" diye kanırt bizi facebook'tan ordan burdan, sonra bu line-up. Oğlum biz zaten sizin patrondan ve patronun uzantıları olan bir takım mecralardan hırsımızı alamadık, bari gönül alın adam gibi festival yapıp.

Yine kendi adıma konuşuyorum, zaten kalbim kırık, elim ne eğlenceye varıyor ne para harcamaya. Mutsuzum ulan, unutamıyorum olanları. Her şey yolundaymış gibi festivale gitmeyi bile mesele haline getirdim. "Biz de varız, müzik var" falan diyebilmek için giderim diye kendimi yatıştırıyorum. Ama bakın hem bu ruh hali, hem köpeklere bakacak adam bulmak için yalvarmak, hem yol parası, hem konaklama parası, hem festival biletleri, hem oralarda yeme içme. Manyak mıyım ben?

Çok istediğim Pearl Jam'i getirseler iki kere düşünürüm bu saatten sonra. Bu burnundan kıl aldırmayan One Love havalarından da çok sıkıldım. İstanbul bağımsızlığını ilan etsin en iyisi, böyle çok cool bakışlar atarak anakaradan kopup uzaklaşsın bir ada gibi, hepimiz rahat edelim, gidip yemeğin suyuna ekmek banalım, uyuz gibi Brit-pop dinleyelim, rock dinleyelim falan.

Çalıkuşu Mimi

Hazır girişmişken Cessie'nin mimini de yapacağım, onun da üzerinden üç hafta geçmiş. Çok özür dilerim, halbuki seni ne çok seviyorum küçük balık!

Mimin adı "Çalıkuşu Mimi". (mimin mimi miminin mimimimiimi ühüüühühü) Kitaptan bir alıntı yapıyor, Dördüncü sınıftaydım. Yaşım on iki kadar olmalı. Fransızca muallimimiz Sör Aleksi, bir gün bize yazı vazifesi vermişti. "Hayattaki ilk hatıralarınızı yazmaya çalışın. Bakalım neler bulacaksınız? Sizin için güzel bir hayat temrini olur." demişti., buna mukabil, hatırlayabildiğimiz ilk anılarımızı yazmamız icap ediyor.

Bunu da düşünüp durduğum halde öyle elle tutulur bir anıya ulaşamadım. Yandaki fotoğrafta anneannemin kucağındayım, doğal olarak da hatırlamıyorum fotoğrafın çekildiğini falan. Ama anneanne hissini hatırlıyorum, koşulsuz sevilmeyi, şımartılmayı, güvende olmayı. Her daim çiçekli, kedili ve güneşli bir balkon hatırlıyorum. Herhalde hayatta en çok anneannemi sevdim ben. Bu üzerindeki beyaz hırkayı da yıllarca, yıllarca giydim.

Bir de bu Bozcaada tatili var, yıl 1987. Annem, kardeşime hamileymiş, haberimiz yoktu, ben 8 yaşındaydım. Saçlarımı annem keserdi, bu üstümdeki Havai şortunu çok severdim. Kolumdaki saat Mickey Mouse'luydu, kolları hareket eder, saati gösterirdi. Babamla otelin verandasında saatlerce kağıt oynadık. Pişti der geçersiniz, ciddiye almazsınız ama kazık kadar insanları ağlattığım oldu. Çok iddialı bir pişti oyuncusuyum.

Assos antik kentini ziyaret ettik. Kazıda çalışan kızları oğlanları görünce arkeolog olmaya karar vermiştim. O anı dünmüş gibi hatırlıyorum, hayatımda gördüğüm en havalı ablalardı onlar. Umarım ben kimsenin hayatını kaydırmamışımdır böyle örnek teşkil ederek.

Havale geçirene kadar dondurma yediğimi hatırlıyorum bir de. Herkese açık bir dondurma dolabı vardı otelde. Gene otelden, üzerinde "Assos" yazan bir tişört aldı babam bana, galiba parasını ödemeyi unuttuk. Hala saklıyorum tişörtü.

Bu, üç kişilik bir aile olarak çıktığımız son tatildi. 1988'den sonra işin içine kardeşim girdi, maceranın dozu arttı, pansiyonlardan mı kovulmadık, denizden çocuk mu toplamadık, ne siz sorun ne ben anlatayım. Gene deniz kenarı bir yerde, bir çoban köpeğini ikna etmek zorunda kalmıştık, "Ama bak bu insan yavrusu, senin yavrun değil. Böyle yakasından çekerek götüremezsin" diye. Halbuki köpek de kardeşim de çok memnundu hallerinden.

Neyse evet, anılar geçidi oldu iyice. Tek tek yazmayacağım, alınız, gönül rahatlığıyla yapınız mimi. Ben de evi toplayayım biraz, gene her yer köpek kılı.

Güzel Şeyler

Ay bir yerden yazmaya başlamam lazım, iki hafta olmuş. Ne yazacağımı da bilmiyorum.

Ceren'in güzel şeyler mimini yapayım diye düşündüm. Ve yemin ederim en az yarım saattir en son ne zaman güzel bir şey duydum diye düşünüyorum, çok acıklı. Cımbızla çekmem gerekse de güzel haberleri kaçırmayıp bağrına basan biri zannediyordum kendimi. Anlaşılan içim kararmış bir hayli.

Kıymet Teyze geldi sonra aklıma, galiba sadece o var son zamanlarda beni sevindiren.


Edirne'de kepçenin önüne oturup parkın yıkılmasına hanımefendi gibi isyan eden Kıymet Teyze. Benim de teyzelerimden birinin adı Kıymet, kaybetmeseydik aynı yaşlarda olacaktı. Çok çok güzel bir fotoğraf üstelik. Bir yerlerde okudum, katılıyorum, Kıymet Teyze'nin askerleriyiz!

Ceren sevdiği blogları mimlemiş, ordan da kendime takip edilecek güzel ruhlu insanlar buldum, yeme de yanında yat. Ben de düzenli okuduğum, genelde mim yapmayı seven, her biri şahsına münhasır kızları ve oğlanları mimliyorum:

-Zihnin Arka Sokakları
-Tuğba'nın Dünyası
-Bu kaçıncı oldu hatırlamıyorum
-4
-Leylak Dalı
-şenay izne ayrıldı
-Ege'nin Laciverti
-Kanalizasyon Balığı
-The Postmodern Blogger
-Mino'nun Dünyası

Dertli bir mim değil valla bakın, son zamanlarda duyduğunuz-gördüğünüz güzel bir şeyi yazacaksınız sadece. Yazdıkça çoğalacak, biraz moralimiz düzelecek, ben aklımı kaçırmayacağım, bahar gelecek, herkes iyi olacak. (Ağlayarak kaçar.)