May 29, 2014

İçim Şişti


Bu kartonu, geçen sene 14 Haziran'da öfkeyle ve üzüntüyle yazdım. Daha önce hiç kafasından vurulan birinden haber beklemediğimden, olanca saflığımla iyi haber bekliyordum. Olmuyormuş öyle meğer. 

1 Haziran'da, şehrin tam da kalbinde, yere düştü Ethem. Ay durun, yere düşmek falan, elim varmıyor çat diye yazmaya ama bu romantik laflarla bir yere varamıyoruz. 1 Haziran'da, şehrin tam da kalbinde, Ahmet Şahbaz isimli bir polis, gerçek silahla ateş etti Ethem'in kafasına. 14 Haziran'a kadar hastanede direndi, sonra pes etti Ethem. 

O kadar beklemiyorduk, o kadar şaşkındık ki "Biraz önce polis birini vurdu. Gerçek silah kullandılar!" yazan arkadaşımın üzerine çullandılar sosyal medyada, "Yanlış bilgi yayma" diye. Vurulan arkadaşım olabilirdi, yazan da Ethem. Kurda emanet kuzular gibi koşturduk ortalıkta, günlerce, günlerce. 

Ethem'in duruşmalarına destek olayım diye adliyeye gidiyorum, dandik kartonumla. Flamalı, örgütlü çocuklar geliyor, ailesi ve arkadaşları geliyor; 3-4 milletvekili, bir de üzüntüsünden evde duramayan bir avuç teyze ve amca. Beni kaldırım kenarında teyzelerle, amcalarla çay içerken bulabilirsiniz. Flamalı çocuklardan kendimi ayırdığımdan değil; hem çevik kuvvet polisiyle burun buruna duramayacak kadar ödleğim hem de ayakta durup çay içemiyorum, tansiyonum düşüyor. 

Geçen pazartesi yine çökmüş otururken, elinde torbalarıyla yanımızdan geçen bir teyze neden toplaşıldığını sordu. Yanımda oracıkta tanıştığım, güzel gözlü, kolonoskopiden çıkıp gelmiş bir kadın vardı, "Ethem'in duruşması var. Duydun mu hiç adını?" dedi. Teyze "Ah duymaz olur muyum, duymaz olur muyum" diye çöküverdi kaldırıma. Biraz konuştular, ben twitter'dan duruşmaya baktım o arada. Torbalarıyla çöken teyze herkesi dürtüp Alevi olup olmadıklarını sordu, kendi dürtük sıram gelince "Yok değilim. Ama belki olurum" dedim, güzel gözlü kadınla gülüştük, teyze pek anlamadı. O teyze grubu içinde Alevi olmayan bir tek benmişim.

Sonra beyaz saçlı, pos bıyıklı bir amca ilişti diğer tarafıma. Ona da twitter'dan okuduklarımı aktardım, kartonumu işaret edip "Tanır mıydın Ethem'i, kardeşimdi yazmışsın?" diye sordu. Tanımadığımı, bir senedir kartonu taşıdığımı söyledim. Meğer o tanırmış, anlattı biraz, ağlamaklı oldum. "Nerden geliyorsun sen?" dedi, neyi sorduğunu anladım ama verecek bir cevabım yoktu, "Evden geliyorum, ben hep evden geliyorum" dedim. Güldü, "Taksim Dayanışması'ndan mısın diye merak etmiştim" dedi. "Ev" dedim, "Hep ev".

Bir sigara daha yaktım, twitter'a baktım, "Tutuklama talebinin reddine...", güzel gözlü abla gitti, yerine imc tv'nin muhabiri oturup sigara yaktı. Twitter'ı sordu, ona da aktardım çıkan kararları, burnundan derin bir nefes verip teşekkür etti. 

"Evden gelen arkadaş!"
"Efendim abi?"
"Ne düşünüyorsun genel durum hakkında?"
Biraz düşündüm, şöyle usturuplu bir cevap versem diye. Hayatta en çok aptal sanılmaktan korkarım. Ve fakat tavşan gibi kaldım, ağzımdan sadece şu çıktı.
"Ben. Çok mutsuzum."

Amca "Hah işte!" diye dizine vurup hepimizin mutsuzluğundan, biraraya gelmekten falan bahsetti. Canım sıkıldı; Alevi değilim, örgütlü değilim, Ethem'in ne ailesi ne arkadaşıyım, gazeteci-fotoğrafçı da değilim. Geçen yaz ben ve benim gibiler birleşip onbinler olduk, aile olduk, gazeteci olduk, neden adliye önünde bir başımayım ulan ben? 

Kendi iç dünyamızda hepimiz ayrı ayrı yanıyoruz ama bir de o duruşma var. Müsamere haline gelmiş de olsa, hiçbirimizin adil bir karar beklentisi olmasa da o duruşma var. Bizim sayımız azaldıkça, bir yerlerde birileri kötü kötü gülüyor gibime geliyor.

Bu hislerle, 31 Mayıs'ta Gezi'nin sene-i devriyesi münasebetiyle Kızılay'a inip inmemek arasında gidip geliyorum. Kızılay'da toplaşıp durabilmenin ortalama süresi 5 dakikaya kadar indi. Ondan sonra ya kenarlara çekilip polisle itiş kakışa giriyorsunuz ve büyük ihtimalle darp edilerek gözaltına alınıyorsunuz ya da ilk anda yediğiniz gazın etkisi geçince güvenli bir yere tüyüyorsunuz. 2 Haziran'da ne yapacağız, 3 Haziran'da? 

En ufak bir fikrim yok. 

Ethem, son metroyu yakalamış, eve dönüyor bir gece. Gidip koluna giresim geliyor her seyrettiğimde. Geçen 1 Haziran'a dönüp "Gel be, boşver, bi' çay içelim" diyesim geliyor. Ben geçen seneye dönemem, Ethem de arkadaşlarını bırakıp benimle gelmezdi zaten.



31 Mayıs'ta ne yapacağımı bilmiyorum ama 1 Haziran'da Güvenpark'ın malum köşesine gideceğim, kardeşimi saygıyla anmak için. O köşeden aylarca geçemedim ben, sonraları da her geçişimde ağladım. Bir sene gerekti ağlamamın kesilmesi için. Biraz çiçek alır giderim, benim gibi "evden çıkıp gelenler"i de bekliyorum. 

Hadi la Angara, içimiz şişti bütün kış. Bakın hala yağmur yağıyor.

May 26, 2014

Bir Komünikasyon Gurusu Olarak Annem




Babamın da telefonunu gasp etmiş. Koydum feysbuka, annemi mi kıracağım.

Havası boz Ankara'dan sevgiler,

M
M
M
.Mına.

May 23, 2014

Gözlüklü Tombullar ve Bazı Diğer Çocuklar

Geçenlerde bianet'te Mari Esgici ile yapılmış bir röportaj okudum, Mari Hanım Beyoğlu'nda meyhane işletiyor. Büyükleri hep tembih etmiş, "Sesini çıkarma, kimliğini gösterme, bir şeye karışma, okula git, eve gel". Doğup büyüdüğünüz topraklarda her daim tepenizde bayrak gibi sallanan dine-mezhebe-etnik kökene ait olmamanın tedirginliği herhalde en çabuk tarafından böyle anlatılır. Herhangi bir ülkede azınlık olmak değil tabi, bizimki gibi bir ülkede azınlık olmak. Ayrımcılığın, nefret söylemlerinin, katliamların lanetlenmediği, aksine geleneksel olarak cezasız kaldığı bir ülke.

İlkokula anneannemin yanında başladım, babam Arabistan çöllerinde çalışıyordu, para biriktiriyorlardı bir ev almak için. Aldılar da bir ev, taşındık, okul değiştirdim. Berbat bir şeydir ilkokulda "sınıfa yeni gelen çocuk" olmak. Eve döndüğümde anneme anlatırdım, "Şu oldu, bu oldu". Bir gün, "Anne sınıfta bir çocuk var, adı Cani, onun da pek arkadaşı yok galiba" dedim, annem bir saniye bile düşünmedi, "Sen arkadaş olacaksın Cani'yle" dedi.

"Anne, sınıfa yeni bir kız geldi, İranlıymış", "Sen yarından itibaren onun yanında oturacaksın".

Cani bir süre sonra ayrıldı okuldan, yanlış hatırlamıyorsam İtalya'ya taşındılar. İranlı arkadaşımın adını unuttum, ama öyle bir şey yaptı ki asla unutamıyorum. Kocaman gözlüklü, tombul ve sessiz bir çocuktum. Kolay lokma. Başka sınıftan bir oğlan itip kakmaya başladı beni, annem okula falan geldi. "Olur böyle şeyler çocuklar arasında" diye, biraz da bıyık altından "Oğlan çocuğudur, yapar, meh meh" diye geçiştirildi. Bu arada ben, son zilden sonra çantamı kapıp koşarak eve gitmeye başladım; ben önde, o kuduz gibi arkamda. Tabi yakaladı bir gün. Kendini bütün gücüyle üstüme attı, yere kapaklandım yüzüstü. Gözlüğüm kırıldı, kaşım gözüm morardı. O gece annem bana yeni okul aramaya başladı, ertesi sabah kös kös geri gittim okula.

Uzun teneffüste, evden getirdiğimiz yemekleri yiyiyorduk sınıfta, İranlı arkadaşımla. Oğlan sınıfa girdi, benim kız ani bir hamleyle boynundan yakaladı bunu. Bana "Sınıftan çık, kapıyı da kapat" dedi. Dediğini yaptım. Yeni okula geçene kadar bir daha görmedim oğlanı.

Her sınıfta, sınıfın gözlüklü tombulunu kollayacak bir başka öğrenci, kimsenin konuşmadığı çocukla ekmek arası peynirini paylaşacak bir başka çocuk olduğuna inanıyorum. Her "İsrail dölü! Ermeni piçi!" diye bağıranın karşısında aynen annem gibi çocuklarına "Sen Mari'nin, Cani'nin arkadaşı olacaksın" diyen bir anne-baba olduğuna inanıyorum.

Okuduğum haberler, annemle babamın anlattığı '70li yılların hikayelerini anımsatmaya başladı. Hayatımda hiç bu kadar endişeli olmamıştım. Kendim için, arkadaşlarım için, tanımadığım başkaları için endişeleniyorum.

Yazımı, son dönemlerde görmekten kustuğumuz bir tavırla bitiriyorum. Ellerimi omuz hizasında iki yana açıp gözlerimi belerttiğimi hayal edin: Hiiiç kusura bakmasınlar. Nefret kusan her sığırın karşısında da ben varım, benim gibi binlerce insan var.

Sesimizi kesemeyeceksiniz.


May 21, 2014

Anladın mı Sıla?

Şunu da buracığa koyayım, arada açar güleriz.


Devran Dönüyor, Derviş Dönüyor


Yani farkındayım, bazı arkadaşlarımın başına bela oluyorum. Bazılarına sürekli aynı şeyleri söylemek, bazılarına hep aynı yerden itelemek düşüyor. İçlerinden en zor durumda olanı N. olabilir, bir süredir şahsımın alçak sesli "O köşeden gelen çevik mi?" panik ataklarıyla uğraşıyor. Çik izir dilirim, yeminle atamadım korkumu, bak yazarken bile içim fena oluyor. Ben ne kadar ödleksem o da bir o kadar sakin, çok şükür.


Memleketine gitti N., yukardaki fotoğrafı yollamış, burası Dersim Ovacık. Pos bıyıklı komünist belediye başkanı seçen, herkesi hayretler içinde bırakan Ovacık. Dağına taşına kurban, ne biçim bir yer yarabbi, çok görmek istiyorum Dersim'i. Ben gidemedikçe Dersim bana geliyor gerçi.

Urfa'daki çocuk atölyesi işlerini üç kişi kotardık, biri çok eski arkadaşımdır, Alman ama Kanada'da yaşıyor bir süredir. Nilgün ise bu arkadaşımın kardeşiyle evleniyor bu yaz, kendisi için "Alamancıyım ben!" dedi gülerek. Ailesi Dersimliymiş meğer, "Memleketimi soranlara ne diyeyim ben? Dersim mi diyeyim, Tunceli mi?" diye sordu. En ufak bir fikrim olmadığından biraz düşünüp Dersim'e karar verdik, zaten ağzı Dersim'e alışık, Tunceli demek için üç saniye düşünmesi gerekiyor. Olur da biri ters bir şey söylerse, Nilgün'ü arkama itip carlarım diye hesapladım. Nilgün ufak tefek ve yaşıt olduğumuz halde en az 10 yaş genç gösteriyor.

Bir öğlen Urfa Kalesi'ne tırmandık, bütün şehir ayaklarınızın altında, öyle bir manzarası var. Bu ikinci denememizdi, zira ilkinde talihsiz bir tinerci kovalaması yaşadık. Neyse, ben sütunlardan birinin altına çöktüm, sigara yaktım. Kızlar da karşımda bir kayaya tünediler. Bir yarım saat sonra, bu yandaki fotoğrafta gördüğünüz aile belirdi kan ter içinde. O küçük gri bavulu sürükleyen babaları neşeyle bir "Hellooooo!" çekti bize, merhabalı-hellolu karışık cevap verdik. Nereli olduğumuzu sordu, "Almanya-Ankara-Dersim" diye tıkır tıkır verdik cevaplarımızı. Dersim'i, hayatımda gördüğüm en zarif, en halden anlayan, küçük bir baş hareketiyle onayladı amca. Bir kere de kendi tekrarladı, yumuşak bir sesle, "Dersim" diye. Sonra da çocuklarına kendi memleketini, Urfa'yı anlatmaya başladı. Tarihini, evlerini, havasını, efsanelerini. Çocuklar arada sıkıldı, zaman zaman dinlemediklerini farkettim. O küçük bavul neden taaa kalenin tepesine kadar sürüklendi, onu da bilmiyorum. Ama çok takdir ettim, o sıcakta kaleye tırmanmasını, ailenin köklerini anlatmasını, bunu son derece önemsemesini.

Önemli çünkü. Köklerini bilmeden taşlar yerine oturmuyor. Saraybosna'ya gittiğimde anneannemi anladım; anladığımı sanıyormuşum, en ufak bir fikrim yokmuş. Sokaklarda yürüyüp insanlarla tanıştıkça kafama dank etti. Anneannemin halleri, ufak bir el hareketi, anlattığı masallar, o masallardaki kara ormanlar, hepsi bir anda çözülüverdi önümde. Hayatı boyunca doğduğu yeri ne kadar özlemiş olabileceğini düşündüm, kalbim sıkıştı.

Tek kelime Boşnakça bilmiyorum, işte belki biraz teşekkür falan edebiliyorum, üçe kadar sayabiliyorum. Bir de gözüme bir şey kaçarsa diye anneannemin öğrettiği bir tekerleme var, "küçük taş, haydi dışarı çık" gibilerinden. Onun da yarısını unuttum. Ailemin kadınları çatır çatır konuştular Boşnakça, ama ne zaman çocuğun duymaması gereken meseleler varsa, o zaman konuştular. Kimse bana öğretmedi. Nilgün'e de böyle olmuş, Zazaca evdekilerin kendi aralarında konuştuğu dilmiş, Nilgün'e öğretmemişler. Zaten Almanya'ya yerleşilmiş artık, ne gerek var diye belki biraz da.

Köpeklerimin fotoğraflarını gösteriyordum, "Bu da Kudi" dedim. "Kudi mi?" dedi Nilgün, "Evet, Boşnakça köpek demekmiş, annem koydu adını" dedim. "E ama gudi Zazaca köpek yavrusu, kutik de köpek demek" dedi. Bakakaldık birbirimize.

Bu aşağıdaki şarkı, bu aralar hislerime tercüman. Metin ve Kemal kardeşler, Nilgün'ün amcaları. Diyorlar ki;

"devrandır...devir aç kurtların devri
devrandır...devir susamış kurtların devri
yalvarıyoruz önlerinde,yine bize zulümkarlar

devran devriliyor , devran dönüyor...

derviştir...dervişler yurdu üzerinde gezinir
derviştir...dervişler yurdu üzerinde dolanır
kim bilir şimdi kimin yüreğini mekan tutmuştur

derviş sesleniyor , derviş dönüyor ..."

Derviş döner, devran döner, aç kurtların devri biter mi, bilmiyorum. Acılar toprağa yerleşiyor, bize de ayakta kalmak düşüyor, bir bunu biliyorum. Dişimle tırnağımla tutunuyorum, yeri altımdan çekiyorlarmış gibi tutunuyorum. Ağaçlardan ilham alıyorum.



May 15, 2014

Beddua

Ah allahım ah, "sendika, grev hakkı, taşeron" deyince modası geçmiş solcu oluyoruz. Ben ne anlarım, sorsan iki düzgün cümleyle anlatabilir miyim?

Bu insanların doğru dürüst bir sendikası olsaydı "Biz önlem alınmayan, denetlenmeyen bu ölüm çukuruna inmiyoruz" dediklerinde arkalarında dururdu. Bu hükümet doğru dürüst bir hükümet olsaydı taşeron firmalar olmazdı, özelleştirmenin dibine vurulmazdı. Kimin eli kimin cebinde belli değil, iğrenç ortaklıklar, sırt sıvazlamalar. Bu sistem hepimizi alternatifsiz bırakıyor. Madene inmezsen ekmek yok, başka iş yok, aldığın paraya razısın, mecbursun, seçeneğin yok. Öyle olsaydı, böyle olsaydı; al işte yüzlerce baba, abi, koca, kardeş gitti bir gecede. Ben kimim ki anlayabileyim o acıyı, o çaresizliği, her gün madene inmeyi, 2-3 gün sonra aynı madene inmek zorunda olmanın ağırlığını.

Allah, siz gücü elinde tutanların belasını versin ama öyle olmuyor işte. Herkes aynı toprağa giriyor, ondan sonrası sessizlik.

O paralar boğazınızda kalsın. Bu utanmazlığınız, bu arsızlığınız, bu ahlaksızlığınız sonunuzu getirsin. Kimseyi sevmez, tahammülsüz, gaddar; seni kimler sevsin?

Bütün sorumluların yargılandığını görmek istiyorum. Ocağına ateş düşmüş Somalılar'a affettirin kendinizi, nasıl olabilecekse, bilmiyorum. Benim isyan etmek için bildiğim tek bir yol var, diğer isyan edenlere katılmak.



Fotoğraf Emrah Özesen'in. Bu da benim "acı üzerinden siyaset yapan" halim gücetapan yavşaklar, bir derdiniz varsa bir süre evdeyim, bekliyorum. Evimiz matem evidir, sessiz gelin.

May 8, 2014

Urfa'da 5. Gün

Bir ses çıkarayım dedim, fotoğraf ekleyemiyorum nedense. Halbuki sizin için mavi emaye çaydanlık fotoğrafları çektim.

Ben on üç senedir gidip geliyorum Urfa'ya ve hiçbir seferinde de turistlik yapamadım, hepsi kazı işleriydi. En fazla şalvarımı sürüye sürüye elektrik parası yatırmaya, fare kapanı almaya falan gitmişimdir. Turistten ziyade misafir muamelesi gördüm, o da bir süre sonra bitti zaten.

Beş gündür yerli-yabancı turistleri iterek falan ilerliyoruz sokaklarda. Gümrük Han'da oturacak yer yok, Göbeklitepe'de adım atacak yer yok. Kaldığımız otelden dün ayrılan altmış kişilik amcalı teyzeli grubun yerine daha da kalabalık bir Alman grup geldi, bu sefer ergenli mergenli. Kızların bazılarına "Sütyenin de dahil olmak üzere beline kadar görebiliyorum" demek istedim, diyemedim. Herkes kendi doğu deneyiminden kendisi sorumlu. Ama ayıp. Gittiğin yere saygı duymak, uyum sağlamak falan sosyal zeka belirtisidir.

Neyse yani, sessiz sakin zamanlarını görmüş olduğuma seviniyorum. Bir de çok özür dilereyek şunu yazmak istiyorum: LÜTFEN SATIN ALDIĞINIZ PUŞİLERİ ORACIKTA KAFANIZA BAĞLATIP BÜTÜN ŞEHRİ O ŞEKİLDE GEZMEYİN. G.TÜME BENZİYORSUNUZ.

Ay bir şey daha var: KENDİ HALİNDE ÇAY İÇEN AMCALARIN BURNUNA FOTOĞRAF MAKİNESİ DAYADIĞINIZI BİR KERE DAHA GÖRÜRSEM MÜDAHALE EDECEĞİM. TURİSTİK ANI FALAN DİNLEMEM, KALBİNİZİ KIRARIM.

Bende de turist nefreti varmış, böylece su yüzüne çıktı. Sadece sabah kahvaltı ettikten sonra masaları ne halde bıraktıklarını bile görseniz bana hak verirsiniz. "Canın sağolsun", "Başım üstüne", "Bir şey olmaz" kalıplarını hayatıma sokan bu şehir, bu şekilde boka dönmez umarım.

May 2, 2014

Ne Arıyoruz?

Ne zamandır yapmadık, blog istatistiklerini inceleyelim istiyorum birlikte. Evet.



Bu "zor genlik" sanırım "zor gençlik" ve nedense çoğu zaman listede var. İki türlü de aradım google'dan, bloguma ulaşmam mümkün olmadı. Yardımcı olamıyorum şu durumda.

Kaktüs güzel bir bitki. Ekleyecek bir şeyim yok doğal olarak.

Piercing şahsım üzerinde çok acı verici bir deneyim oldu, bir daha yapmam. Acı eşiğiniz düşük ise siz de uzak durunuz. Sanırım Teoman bile çıkardı ayrıca kaşındaki piercingi.

Kedi evde koltuklara işiyorsa, çok korkunç bir hata yapmış olmanız yüksek ihtimal. Hemen kedinizle anlaşmanın, barışmanın yollarını arayın. Kumunu da temizleyebilirsiniz alternatif olarak. Sokağa atmaya niyetliyseniz bana haber verin.

Lise mezunu biri 33 yaşında dışarda olabilir. İçerde de olabilir. Yurtdışında ve içinde iş arıyor olabilir. Belki sertifika programlarının ya da bir lisans programının faydası olabilir. Ne sertifikaların ne de üniversite diplomasının iş garantisi sağladığı yok tabi. Yurtdışında göçmen hayatı da çok zor ama neden olmasın.

Mansur Yavaş dövmesi renkli olmalı bence. Kırmızı kazak da olmalı o dövmede. Pişman olmayın ama sonra.

Minoshka benim. Babam öyle sever beni. Ş harfi yazamamaktan öyle oldu. Sizle tanışıyoruz herhalde.

Postcrossing'den bir Picasso'nun Lump'ı kartı alsam ne sevinirdim.

Stupid little things diye arayanın da ya kıymetli arkadaşım sarıkafa ya da annem olduğunu tahmin ediyorum. Kafaları genelde aynı çalışıyor.

Yaşlı rahibeleri rahat bırak. Böylesi detaylı bir aramadan biraz etkilendim aslında ama gene de. Çirkin.

Gideyim ütü yapayım. Huzur manuel işlerde.

Ayh Uzun Yazdım, Biraz da Yıldım

Ne diyeyim bilmiyorum ki. Efendi gibi kalkıp izin verilen meydana gittik. (Ben, zamanında outlet'ten 75 liraya aldığım Nike pabuçlarımı giydim, üzerinize afiyet. Aslında eskice bir çift New Balance'ım da var, bilseyim twitter'ın altının üstüne geleceğini, onları giyerdim. "NE BİÇİM İŞÇİ BU? AYAĞINDA NEW BALANCE?"

İşçi değilim, bir süredir kendi isteğimle işsizim. Emekçi sayılırım bence, çeviri falan yapıyorum para kazanmak için. Öyle bir-iki küçük arkeoloji projesi var. Pek para kazanmıyorum anlayacağınız, zaten harcamıyorum da. Ve lakin, paramı nereye harcayacağım da tamamen kendi bileceğim bir iş. Aynı şekilde, 1 Mayıs günü ne yapacağımı da kimseye soracak değilim.

Yani bir kere olsun görsem, sosyal medyada falan, elle tutulur bir soruyla gelsinler. Gerçekten cevap vereceğiniz bir soru sorulsun mesela. Silme hakaret. İsrail'e gidecekmişiz. Neden, anlayabilmiş değilim. Yunanistan'a karşı d.maltmak lazımmış bizim gibileri. Neden Yunanistan, onu da bilmiyorum. Ve tabi işte bunların yanına, bir kadına otomatik edilen küfürleri de ekleyin, bir de onlar var. Alınmıyorum, üzülüyorum. Bir de feci bir yılgınlık peydah oldu.

Neyse evet, iştirak ettik 1 Mayıs kutlamalarına. Çünkü işçi sınıfının dertlerini kendi derdim gibi önemsiyorum. Sendikalı olmayı, taşeron işçi meselesini, çocuk işçileri, grev hakkını falan. Sessizce ayrıldık meydandan sonra. Bir bira içelim dedik Sakarya'da. O, kötü bir fikirmiş. Doğrudan eve gitseymişiz keşke. O birayı içirtmediler, gaz gaz gaz, plastik mermi. "Bırak çocuğu! Dövme!" dedik diye etrafımızı sardılar. Yan kafedeki orta yaşlı bir öğretmenin burnunu kırdı, 20'li yaşlarında bir çevik kuvvet polisi. Çocuğu dövmelerine ses çıkardı diye. Bir başkasına kalkanla vurdu, bir başka gencecik polis. Avazım çıktığı kadar bağırdım, bağırdım, bağırdım. Oturduğum sıranın üzerine çıkıp dizlerim titreyerek bağırdım. Bütün bir pub bağırdık. Yan kafeyi bırakıp bize yöneldiler. Çalışanlar tabure yığmış bahçenin girişine, giremediler, sinirlendiler. Yüzümüze parmaklar sallandı, "Elbet görüşeceğiz" gibilerinden. Küfürler falan. Birimizin kafasına fişek atsalar diye düşündüm, aramızda 2-3 metre var, herhalde ölürüz. Atan polisi asla bulamazlar, bulsalar yargılanmaz, yargılansa üç bin yıl sürer o dava. Nedense dönüp gittiler sonra.

50-60 polisten bahsediyorum. O dönüp gitmekle, yarım metrelik duvarı aşıp bizi mekanın içinde dayaktan öldürmek arasında incecik bir çizgi var. Öyle ifadeler vardı ki yüzlerinde, nasıl oldu da bu incecik çizginin diğer tarafında durmayı başardılar, hayret ediyorum şu anda. Büyük ihtimalle bir sokak dolusu insan, bir ağızdan yuhalayıp "Ne yapıyorsunuz?!" diye bağırdığı için. Bilmiyorum.

Velhasıl, 1 Mayıs meydanı güvenliydi allah için de çıkınca başınıza ne geleceğinin garantisi yok. Ne yalan söyleyeyim, bende geçen yazın havası kalmadı pek. Kendimi bayağı bok gibi hissediyorum.

Bugünden geriye kalan, hiç tanımadığım birinin dağılan suratı, kırılan burnu oldu. Normal koşullarda, "Oha birlik olup tepkimizi koyduk korkmadan" diye sevinirdim bir yandan. Hatta polisin kovalayıp dövdüğü çocuğu da hoop diye alıverdi, sakladı, polise vermedi yan kafenin ahalisi. Kırık burunlar, kalkanlarla dövülmeler pahasına.

Lakin normal koşullar yok ortada. Gözünü sevdiğimin normalliği. Birhan Keskin'in dediği gibi, "İnsan olan yerlerim çok ağrıyor" ve burnum bir hayalet gibi zonkluyor.