August 29, 2014

Resimdeki Urfalıyı Bulunuz

Birkaç ay önce Urfa'ya gidip kalabalıktan ve turistlerden şikayetlenmiştim. Çok manidar bir fotoğraf var, arkadaşım çekmişti, onu şaapıcam.

Burası meşhur Gümrük Han'daki kahve. Fotoğraftaki tek (rakamla 1) Urfalıyı bulunuz.


Bulamadıysanız yardımcı olayım. Gösterdiğim hiçkimse bulamadı zaten.


Yıllardır tespih falan satar bu amca hanın o köşesinde, arada gelir oturur kahve içer kemik çerçeveli dev gözlükleriyle. Turist dalgasıyla sıkışıvermiş oracığa. Umarım ona yaramıştır bu kalabalık.



Bana kalbini tost yapıp sunan Urfa'yla hislerimiz karşılıklı. İlgi ve akın biter, ben gene giderim, gene severim. Hep severim. Katip arzuhalim yaz yare böyle.


August 26, 2014

Kımıl Kımıl Köpek ya da Yorgun Sevdam

Biri oturup hayallerimi gif haline getirmiş. Ne kadar çok sallanan kuyruk, ne kadar çok neşe! Kendimi havuzda hayal ettim ya da kenarda şezlongta oturup suya girmeyenleri ayağımla kıçlarından iterken. Bana sevinçten kendi ekseni etrafında yüzen köpeklerle dolu bir havuz verin, valla başka bir şey istemiyorum. Yüzsek yüzsek, sonra uyusak.


Arkadaşım S., son zamanlardaki çılgınca uyuma isteğini ona Urfa'dan aldığım anahtarlığa bağladı.


Bence en güzel anahtarlıkları Urfa'da satıyorlar.


Can havliyle çiçek ektim boş bir saksıya, aranjman yaptım diye sevinirken kocam "Belediye gibi çiçek ekmişsin aferim" dedi. Saksının yanına dev plastik dinozor heykeli dikmeye karar verdim.


Twitter'da Levent Piriştina'yı takip etmeye başladım, İzmir'de Buca Belediye Başkanı seçildi son seçimlerde.


Levent Piriştina'nın babası da başgandı. Ankara'ya taşınmış, bir başka İzmirli olan arkadaşım sarıkafa ile aynı evi paylaşıyorduk. Evde çalışırken radyodan duydum Ahmet Piriştina'nın öldüğünü, ağlaya ağlaya sarıkafa'yı aradım, duyunca o da ağlamaya başladı. Yokluğu bizim gibi iki hödüğü bile zarıl zarıl ağlatan babasını örnek alarak başganlık yapıyordur diye tahmin ediyorum.

Kitap aldım biraz, bu sabah geldiler. "Bu son, valla son" diye diye kitap almaya devam ediyorum, evdeki stokla bu kışı çıkarırım halbuki.


Kitapların yarısını şahsi merakımdan, diğer yarısını da buralarda ve instagramda falan siz okuyorsunuz diye aldım. Başka neler okuyorsunuz bu aralar?

Kitap okumuyorsanız eğer, okuyun.


Aynen böyle düşünüyorum.


August 23, 2014

Ay Ayakları Kıllı Ayol Bunların...

Elf olsaydım aynen böyle olurdum, kendi kendime gülüyorum dünden beri. Emin olmak için üç kişiye gösterdim, onayladılar.


Onay merciilerinden biri olan arkadaşım S.,  internette dolanırken hobbit ayağı şeklinde kitap ayracı görmüş, bana almak istemiş. Sayesinde tanıştığım ve en temiz hislerimle sevdiğim N. ise "Ben bunun aynısını yaparım" diye engel olmuş. O andan beri N. ne yapacak diye merakla bekliyorduk. Nihayet ortaya çıktı.

Soldaki internette satılan versiyonu, sağdaki ise N.'nin el emeği göz nuru, Barbie'nin uzatmalı sevgilisi Ken'i doğrayarak yaptığı ayraç.


Ken'e üzüldük biraz ama iki gün falan da kıllı ayaklara bakıp bakıp güldük. Ait olduğu yere, Hobbit kitaplarımın yanına koydum.

Hava güzel, cumartesi güzel, gideyim gevrek alayım da geç de olsa kahvaltı edelim bari.

August 21, 2014

Ne Güzel, Ne Güzel

DHA'nın ve akabinde Vatan Gazetesi'nin aşağıdaki haberden sorumlu çalışanlarına seslenmek istiyorum; siz gazeteci falan değilsiniz. Siz dükkanın önüne tabure atmış, geçen kızların kıçına bakan, osuruktan nem kapan, "Şöyle iyi bir linç olsa da iştirak etsek" cinsi birer insan evladısınız. Bende bıraktığınız intiba budur.


Hemen arkasından da Vatan Gazetesi'nin internet versiyonunu kim idare ediyorsa onu da tebrik ediyorum, zira bu haber ana sayfada da vardı, "ŞOK ŞOK ŞOK" diye.

Çocuk sağlık kontrolünden geçmiş, cinsel istismara dair bir bulgu yokmuş, neden hala bu başlıkla veriyorsunuz haberi? Bakın hala tıklıyorum gazetenizin web sayfasına, memeler, popolar, plajda frikikler arasından cımbızla seçip haber okuyorum, o haberi de böyle mi yazıyorsunuz?

Dün okuyup ekran görüntüsünü aldım, bugün yok haber. 14 yaşındaki Suriyeli B.S. için bir şey farkedeceğini sanmıyorum, yüksek ihtimalle mahallelinin gözünde tecavüzcü olarak kalacak. Çünkü misafirperverliğimiz, kardeşliğimiz falan hep yalan bizim. Kiraları yükselten fırsatçı ev sahiplerine değil, o eve muhtaç göçmenlere kin besliyoruz. İşçilerini kapının önüne koyup üç kuruşa Suriyeli çalıştıran açgözlü patronlara değil, o şartlar altında çalışmaya mecbur göçmenlere tepki veriyoruz.

Gözünüzü seveyim "Suriyeli göçmenlere ben de üzülüyorum ama..." diye gelmeyin bana, o "ama" ağızdan çıktığı anda kendinden önce gelen bütün fikirleri sıfırlıyor. O "ama"nın kendinden başkasına tahammülü yok.

Haberin devamında yerel bir politikacı Suriyelileri istemediklerini, halkın patlamaya hazır bir bomba olduğunu belirtiyordu. Bu halk, bir kere de patlamaya hazır bomba olmasın. Lütfen, bir kere de sakin olsun bu halk. Olamıyor, yarım yamalak laflarla haldır haldır koşturuyoruz, terliklerimizle dükkan dövüyoruz, ayağımızın ucuyla heykel dürtüyoruz, plastik Noel Baba bıçaklıyoruz. Bu sonsuz gerginliğin, her an adam dövmeye hazır halin falan anlaşılacak bir tarafı yok.

İki gece önce eski bir arkadaşımla yemek yedik dışarda, gidebileceğimiz en sokak arası, en sakin kafeye gittik. Yan masada kız arkadaşıyla oturan oğlan telefonla kavgaya tutuştu aniden, "ERKEKSEN GEAAAL BURIYAAA ANANI .İKERİM ULAN ERKEAKSEAN GİİAALL" diye. Sohbet ediyorduk, makarna yiyiyorduk, oğlan gelip masamızı devirse herhalde aynı etkiyi yaratırdı. Eve geldim, alt sokaktaki müzikli eğlence yerinde kavga çıktı. Bir tane de pavyon var, pavyondan bahsetmiyorum, gençliğin süslenip geldiği yemekli-"kafa nereye ben oraya" bir yer burası. Kahvemi alıp terasa çıktım, bu sefer başka bir oğlan "GAVAT MIYIM BEAAANN HAAA???" diye bağırıyordu, yarım saat kadar birbirlerini ittiler kaldırımda, sonra arabalara binip gittiler. Araba sürdü bu oğlan yani dün gece bir de.

Velhasıl kaçacak yer yok, gazeteden de bağırıyor bu insanlar, yan masanızdan da. Yazıp yazıp bu satıra geldim, umarım söyleyecek makul bir lafım, bir çözüm önerim var diye düşünmemişsinizdir. Yok çünkü. Bence insanlığın sonu geldi. Son bir büyük salgın hastalıkla kökümüz kazınsın, sonra eğrelti otlarına, arılara falan kalsın dünya. Onlar ne yapacaklarını biliyorlar, biz çok büyük bir hayal kırıklığıyız.


August 18, 2014

Bir Ateş

Müzik dinleme şeysi Spotify ile ilişkimiz bu şekilde bitti.


Meğer bedava versiyonunda kota varmış, ayda 10 saat müzik dinleyebiliyormuşuz. 10 saati geçince bu uyarı çıktı. Ayda 9,95 liraya premiuma geçebilirmişim, kesintisiz dinleyebilirmişim falan. Hiç öyle bir insan değilim sıpotifay. Hoşçakal sıpotifay.

Kanadalı mektup arkadaşım Reese, karışık cd yapıp yollamış, onu dinliyorum. Araya bir tane de Ani DiFranco attırmış, DiFranco'yla mazimiz var.

2001'de hayatımda ilk defa memleketin güneydoğusuna kazıya gittim. Amerikalı bir ekipti, kışın email falan atıp kendimi ekibe yazdırmıştım. Gerginlikten midem ağzımda gittim Birecik'e, ekip iyi mi, Birecik nasıl bir yer, ne yapacağım iki ay falan diye. Yol git git bitmedi, üstüme çocuklar uyudu, güneş battı, güneş doğdu falan.

2001'de hala walkman teknolojisiyle müzik dinliyordum, can havliyle iki kaset atmıştım çantama. Biri U2'nun Rattle&Hum albümüydü, öbürü neydi hatırlamıyorum, galiba bozuldu daha kazıya varamadan. "Yav çalışmaya gidiyorum, zaten ne kadar müzik dinleyebilirim" diye düşündüm, çok yanıldım. Sabah 5'ten geceyarılarına kadar masa başında çizim yaptım o yaz. Rattle&Hum albümü, kasetteki çıtırtılara kadar kazındı kafama, yeter ki çömleklere baka baka delirmeyeyim, kulağımda bir ses olsun diye döndüre döndüre dinledim.

2002'de aynı ekiple, aynı kazıda tekrar buluştuk. Kızlardan biri, "Bu yaz da Rattle&Hum dinlersen kafayı yersin diye sana kaset çekip getirdim" diyerek Ani DiFranco'nun Little Plastic Castle albümünü verdi ve fakat o kış bir discman edinmiştim, dev bir cd çantasıyla her türlü masaya ve çömleğe ve saatlerce oturmaya hazırlıklıydım. Kaseti eve dönünce dinledim, çok dinledim, hala durur bir yerlerde.

Neyse işte, yeniden karşılaştık DiFranco'yla. Bir şarkıyı özellikle çok sevmiştim, biraz kurcalayıp hatırladım, youtube'da da yenice bir videosunu buldum.

Şarkıya başlamadan bir hikaye anlatıyor DiFranco; 15-16 yaşlarında ilk kez New York'a gelmiş, bir arkadaşıyla birlikte, otostopla. Sokakta gitar çalıp para toplayalım biraz demişler, parası olan insanların oralara gidelim diye finans merkezine inmişler. Para vermektense "İş bulun çalışın!" diye çıkışmış finans merkezinin öğle yemeğine çıkmış adamları ve kadınları. Toplayabildikleri 2,5 dolarla kaldıkları eve doğru yürürken bir şarküteriye uğramışlar. Ortadoğulu bir adamın dükkanıymış, ellerindeki paraya ne alabileceklerini sormuşlar. Dükkan kapalıymış aslında, sahibi ve arkadaşları puro içip kağıt oynuyorlarmış bir masanın etrafında. "Gelin içeri gelin" demiş abiler, gitarları görünce de bir şarkı çalmalarını istemişler. DiFranco'yla arkadaşı çalıp söylemiş, abiler kendi aralarında şapka dolaştırıp para toplamış. DiFranco diyor ki, "Hiçbir şeyi olmayanların daha çok verdiğini o gün anladım".



15 yıllık şarkı, hala ne kadar güncel. Manhattan'da temel kazılırken ortaya çıkan bir köle mezarlığıyla başlıyor, "Çok şükür artık linç etmeyi ayıplıyoruz, elektrikli sandalyeye geçtik" diye devam ediyor. Medya, müzik, hayat; her şeyin bokunun çıktığından, ne yapabileceğini bilmediğinden bahsediyor. Sonra Manhattan'daki o çukura geri dönüyor, bu sefer daha derin daha derin kazarsa; tarihin imkansız acılarının altında, isimsiz kemiklerin altında, kanalizasyonun, kaldırım taşlarının, her şeyin her şeyin altında; iyinin ve naziğin, aptalın ve zalimin altında, sadece canlanmayı bekleyen bir ateş var.

Yok mu?

Var.

August 7, 2014

Shakira Shakira!

Aslında bu İngiltere'nin köklü üniversitelerine gıcığım, çok pahalılar ve bu hiç adil değil. Ezelden zengin ailelerin çocukları rahatlıkla okuyabiliyor, orta halli ve kötü durumdaki çocukların burs murs için birbirini ezmesi gerekiyor. Yüzlerce yıldır hayatın dengesi değişmiyor bu yüzden. "Ayy doğulu diktatör ıyyy" dedikleri adamların ebleh çocuklarını da severek kabul ediyorlar, biraz ikiyüzlüler, okuldan ziyade şirketler.

Ama sabahtan beri döne döne şu videoyu izliyorum, çok hoşuma gitti.



Oxford'un sadece erkek öğrencilerden oluşan a cappella grubu hayır işi için çekmiş videoyu. 1:40 civarı şarkı söylemeye başlayan oğlanın sesini özellikle beğendim.

İngilizin gerizekalı gibi dans edenini, böyle eğlenceli yardım toplama videolarında görmek istiyoruz, memleketimin yazlık yerlerinde tren yaparken, sokaklara kusarken, çoraplı sandaletlerini gözümüze sokarken değil.

August 6, 2014

Çeşitli İskeletler, Instagram, Biraz Bitki, Bir Kart, Dev Bira

Ayh iki hafta olmuş yazmayalı, çemkirip çemkirip gitmişim, geri dönemedim. Mimler falan var, "Oheyyyy hemen yaparım!" diye atladığım, onlar da kaldı.

2-3 makale çevirdim o arada, sipariş üzerine. Japon ahşap baskı sanatı hakkında. Müzelerin, sergilerin, akımların falan İngilizcelerini doğru yazmak için gugıllıyorum hep, o arada insan bir sürü tuhaf şey öğreniyor.


Ukiyo-e, 17. yüzyılda Tokyo'da yayılan bir janr, böyle fantastik sahneler de var, manzaralar, gündelik hayattan kesitler, erotik durumlar da. Manga ve hentai denilen işlerin Japonya'dan çıkmasının bir sebebi varmış, adamların zaten genlerinde varmış. Koyamayacağım şimdi buraya ahtapotlu mahtapotlu ama dün bir saatimi falan gömdüm "Aboovvv!!" diye diye. Evden çıkmadan nerelere gitmek mümkün.

İskelet miskelet bakınır, bir yandan da çeviri yaparken biraz seyredeyim de sevineyim diye Caravaggio'nun St. Jerome resmini açtım, şu aşağıdaki. Roma'da Galleria Borghese'de asılı duruyor, Caravaggio göreceğimizi biliyordum ama St. Jerome'un da orada olduğunu bilmiyordum. Heyecandan gözlerim doldu, sonra sevgimden ağladım biraz burnumu çeke çeke. Barbar kocam gözlerini patlatıp "NAAPIYOSUN??!!" falan dedi. Sanatseverim ben, istediğim yerde ağlarım.


Hala Caravaggio yazısı yazacağım, neyse böyle aralara sokuşturayım bari. St. Jerome 347-420 arası yaşamış rahip, tarihçi, teolog; İncil'i Latinceye çevirmiş, çok da seyahat etmiş, İstanbul, İskenderiye, Antakya, Roma, Kudüs. Ama benim anladığım kadarıyla hayatı boyunca nereye gitse iki büklüm masa başında çalışmış, aynen Caravaggio'nun hayal ettiği gibi.

Biliyorsunuz azizler sadece kendilerine aziz değiller, bir yandan da şehirlerin, meslek gruplarının falan da koruyucu azizi oluyorlar, "patron saint" meselesi yani. Dün aklıma geldi St. Jerome'un kimlerin koruyucu azizi olduğuna bakmak, meğer arkeologların, çevirmenlerin, kütüphanecilerin ve kütüphanelerin, okul çocuklarının falan yardımına koşarmış. Gözünü sevdiğimin hayatı, ne acayipsin. Boşuna en sevdiğim resim değilmiş bu, meğer St. Jerome'un eziyeti zaten benim de eziyetimmiş. Kendime bir koruyucu aziz bulmuş olmanın sevinciyle çevirileri bitirdim.

Instagram'da da çok vakit harcıyorum, takip ettiklerimin fotoğrafları bitince "keşfet" kısmından tanımadığım insanların ayaklarına, kedilerine, sofralarına falan da bakıyorum. Şu hanım kızımızla karşılaştım, caps aldım.


Çok güzel kız, spor falan da yapıyordur eminim, takdir ediyorum kendine bakan insanları. Ama yani bütün bu memelerin, popoların arasına sıkışmış o "Savaşı durdurun" talebine biraz sinirlerim bozuldu, güldüm. Hanım kızımız kendiyle o kadar meşgul ki savaşı durdurmak zaten başkalarına kalıyor sanırım. Neyse. Maşallah ama. Evet.

Bu arada twitter fenomeni Azuth Efendi'nin de takip ettiği instagram hesabımı takip etmek isterseniz kokobella'yım ben orda. Vallah diyorum takip ediyor, bakın ezikliğimden onun da capsini aldım.


"Oha oha meşhur biri beni takip ediyor!" diye heyecan bastı. Ekran görüntüsü alabildiğimi keşfetmem de hiç iyi olmadı.

Biraz bitki aldık geçen gün, iki dev torba da toprak. Toprakları arabanın bagajından eve çıkarmayı bir türlü hatırlayamadığımız için lök gibi kaldı bitkiler terasta.


Bu etli yapraklı, sevimli şeylerin tanesi 25 kuruştu, Karşıyaka Mezarlığı'nın ordaki seralarda. Balkon falan için güzel bodur çalılar da var, renkli menkli.

Yingemden kart geldi, yingem hep çok güzel kartlar atıyor. Tuhaf olan bu kartı "Kadınlar ortalıkta kahkaha atmasın" meselesinden önce postalamış olması. "Kadınlara gülümsemelerini söylemeyi bırakın" yazıyor üstünde. Biri de adamları hizaya sokmaya kalkışsın, olmuyor herhalde öyle.


Arkadaşımın kızı blog yazmaya başladı, 14 yaşında bir Ada'nın günlük maceralarına şurdan bakabilirsiniz. Gençsel şeyleri kaçıracağım, ne dediklerini anlamayacağım diye çok korkuyorum, o yüzden düzenli okuyorum. Sayesinde spotify kullanmaya başladım, bir de Kim Kardashian oyununun batağına saplandım, bir yere varamıyorum oyunun içinde. Ama spotify güzel, bir sürü müzik var. Oje falan da koyarsa çok sevineceğim, öbür türlü peşine takılmam, çaktırmadan onun aldıklarının aynısını almam falan gerekiyor, yorucu oluyor.

Bir de bayansilvia çok güzel Münih seyahati yazıyor bu aralar, onu okuyorum. Dev biralı fotoğrafına kendi dev biralı fotoğrafımla karşılık verip gidiyorum. Akşama en eski arkadaşlarımdan biri çoluk çocuk bize geliyor, evi toplamam lazım, köpenkleri hizaya sokmam lazım falan, bir sürü iş.