September 30, 2014

(15-16) En Sevdiğim Kitap Karakteri ve Derin Köpenk Uykusu

Ay her yerler kitap oldu. Hakkımda yanlış bir intiba bırakmamak adına, hayatımdan kitabı çıkarınca geriye kalan şeylerden bir potpuri saçayım önce ortalığa, sonra dünün ve bugünün "kitap meydan okuması" sorularını cevaplayacağım.

Bu ayakkabıları, kocam the barbarian'a almıştık, efendi gibi giysin diye.


Makinaya atıp 80 derecede yıkamış, her yerinden açılmış zavallı ayakkabılar, bakınız 1. fotoğraf. Kolumun altına alıp ayakkabıcıya götürdüm, abi elinde çay bardağı, yoğun bir yapıştırıcı buharı altında uyukluyordu. "Giyilecek hale gelir mi acaba bunlar?" diye sordum, "İnşallah." dedi.

Neyse, yapıştırıp dikmiş, olmuş bence. Yalnız, ayakkabının orijinal tabanını çamaşır makinasının içinden parça pinçik toplamıştım, abi onun yerine "Küçük Tuzcu" marka yenisini yapıştırmış, bakınız 2. fotoğraf.  Bence kocama müstehak.

Geçenlerde yazmıştım, domateslerden tohumluk çekirdek çıkarıyorum diye. Sanırım başardım. Yani anca önümüzdeki bahar anlayacağız ne bok yediğimi ama muvaffak olmuş gibi görünüyorum.


Kendime bir kere daha pofuduk ev terliği, botu, neyse artık bunlar, ondan aldım. Kafamı çevirdiğimde teki kaybolmuştu. Sonra şöyle karşılaştık kaçak tekle.


Kendi kendine yürüyenini henüz yapmadıklarını tahmin ediyorum, köpenklerden hangisinde terlik fetişi var bir anlayabilirsem ona göre önlem alacağım.

Alışveriş deyince, blogger kızlar arasında bir efsane haline gelmiş The Balm diye bir kozmetik markası var, Gratis'in önünden geçerken indirim olduğunu görüp daldım. (Çünkü kızlar hep bunu yazıyor, "Gratis acayip indirim yapıyor", "Gratis'ten yarı fiyatına aldım bunları".) "Salak mıyım, ben de indirimden The Balm alırım, hahayt" diye reyona seğirttim. Bir enkaz alanıydı o reyon. Size yemin ederim, hayatımda böylesine yağma görmedim, tester ürünler her yere saçılmıştı; kapaklar yırtılmış, sağa sola ruj sıvanmıştı. Aklıma şu sahne geldi:


Kalan tek bir ruju ve bir adet rimeli aldım. Hadi rimel lazım da ruju neden aldım bilmiyorum, sürmem etmem. Hiç de yakışmadı, ağzım iyice büzüldü. Neyse evet, işte bu da benim The Balm alışverişim.


Kozmetikten anlamayan biri olarak, tek ilgi çekici tarafı havalı ambalajları bunların. Ama iki kere açıp kapatınca piç oluyor karton, doğal olarak. Ne kaldı bana? Normal ruj, normal rimel. Burdan da blogger kızlara sesleniyorum, tamam ucuz allah için, sevimli de, ama kimseye alması için bir şey bırakmamışsınız dükkanda lan?! Ben de far paleti almak istiyordum mesela. Kapağının köşesini bulabildim sadece bir kenarda, biri ısırıp tükürmüş gibi. O anda da aklıma Mike Tyson'ın rakibinin kulağını ısırdığı sahne geldi ama çok uzattım bence bu konuyu.

Kitap çelıncının 15. ve 16. sorularına cevaben en sevdiğimiz erkek ve kadın kitap karakterlerini yazmamız gerekiyordu. Bir yılan balığı gibi sıyrılacağım bakın bu işin içinden şimdi. Bakıyor musunuz?


Soruların cevabı, "istediği zaman kadın gibi, istediği zaman erkek gibi giyinen", gece hayatının zarif ama demir yumruklu patroniçesi, bilgisayar ve internet cambazı, travesti dedektif Burçak Veral. İki gözüm önüme aksın ki sorudan yırtmak için yazmıyorum, çok beğeniyorum Burçak'ı.

Şimdi gidip çorba ısıtacağım, internetten emlak vergisi yatıracağım; çamaşır asmam ve annemin yolladığı yazıları okumam lazım. Size pembe domatesler, kaçmaya kalkışmayan terlikler ve derin köpenk uykuları diliyorum. Allahaşkına, en son ne zaman gün ortasında böyle uyudunuz?



September 28, 2014

(14) Filmi Çekilen ve Mahvedilen Bir Kitap

Baştan söyleyeyim, filmi seyretmedim, asla da seyretmeyeceğim. Şu ana kadar farketmediyseniz, herhalde şimdi farkedeceksiniz, çoğu zaman taş kafalı ve sabit fikirli biriyim.

Bir yandan da bazı kitaplar sadece şahsıma yazılmış zannediyorum. Marquez'in arkasından buralara ağlarken bahsetmiştim. Evet, neyse.

Fermina Daza'yı bu kirpiksiz, soluk benizli İtalyan aktrisin oynadığını öğrendiğim anda film benim için bitmişti. Ne merak ettim ne de hakkında tek kelime konuştum.

NE BİÇİM FERMİNA DAZA BU?!

Film hakkındaki yorumum budur.
14. sorunun cevabı da budur, Kolera Günlerinde Aşk.

(Acaba kaç soruya daha bu kitapla cevap vermeye muvaffak olacağım?)

September 27, 2014

(13) En Sevdiğim Yazar-lar!


Gabriel Garcia Marquez. Çünkü kimse onun anlattığı gibi hikaye anlatamıyor.



Edgar Allan Poe. Çünkü karanlığın, melankolinin, içli gözyaşlarının, korkudan karanlıkta tuvalete gidememelerin babası.



Roald Dahl. Çünkü "En önemlisi, etrafındaki dünyayı pırıldayan gözlerle seyret, çünkü en büyük gizemler her zaman en olmayacak yerlerde saklıdır. Sihre inanmayanlar, onu asla bulamayacaklar."

September 26, 2014

(12) Hem Sevdiğim Hem Nefret Ettiğim Bir Kitap

Bir kitap değil, bazı kitaplar, bu yanda gördükleriniz gibi.

Tek ortak noktaları, hepsinde cinayet ya da cinayetler olması. Bir de genelde hacimli oluyor bu kitaplar. Basıldıktan bir süre sonra indirim sepetlerinde bulma olasılığınız da çok yüksek. Büyük bir çoğunluğunun çevirileri de çok özensiz oluyor, bolca baskı hatası oluyor, imla yanlışları sizi hayattan soğutuyor.

Kendi aralarında ayırmak mümkün, biraz alışınca yani, insan iyisini kötüsünü ayırabiliyor. Simon Beckett'inkiler fena değildir mesela. James Patterson'un bir asistan yazar ordusu varmış, onlara yazdırıyormuş. Yılda 40 kitap üretmek öyle mümkün olabiliyormuş, bu bilgiye takılmazsanız eğer, en Si-es-aylılar, en cinayetliler onunkiler. Tami Hoag'ı bir türlü sevemedim. Neyse yani, şunların hepsini okudum, kaç tanesinin konusunu baştan sona hatırlıyorsun diye sorsanız, cevabım 3.

Seviyorum çünkü ezelden beri cinayete, polisiyeye meylim var. Aman birazcık kovalamaca olsun, sabahlar olmasın. Hele bir de dedektif serisiyse, işi gücü bırakayım, bütün seriyi okuyayım. Nefret ediyorum çünkü sadece vakit geçirtiyor bu kitaplar, bunlara para harcıyor olduğumuz için bozuluyorum.

Bir yandan da şu var; bu kitapların, Grange ve Dan Brown kitaplarından sadece bir eksiği var, o da Grange ve Brown'un üşenmeyip aralara doldurduğu efsaneler, tarihi mekanlar falan. Kaiken'deki her yerden fırlayan Japon motifleri; Cehennem'deki gitseniz yerinde görebileceğiniz şehirler, binalar, saraylar falan. Harika diyaloglar mı var? Yok. Düğümü sonuna kadar çözemedik mi? Hayır, ortalara gelmeden uyandık olaylara.

Yani benim gibi sadece kuduz bir seri katil peşindeyseniz, bütün olayların tek bir uyuz şehirde geçmesinden gocunmuyorsanız, gelsin kutsal mezarların günahkar misafirleri, gitsin ölülerin fısıltıları. Ne yalan söyleyeyim, Vatikan'ın gizli emellerinden, envai çeşit sanat eserinin gizli mesajlarından falan da fenalık geldi bana. İşin içine uluslarası ve çok gizli örgütler girmeden, "çok derin" psikolojik tahliller burnumuza dayanmadan, şöyle eski usül cinayet macerası okuyasım var her daim. Lawrence Block'un Matthew Scudder ve Bernie Rhodenbarr maceralarına benzeyen seriler olsa da okusam keşke.

September 25, 2014

(11) Nefret Ettiğim Bir Kitap


Fenalık geçirdim, nefret ettim, okuyamadan bıraktım. Halbuki kitabı heyecanla almıştım, kitap da benim cehaletimi alır biraz diye ummuştum, olmadı. Haddim olmayarak çevirisine bok atıyorum zira Türkçe bir cümleyi okuyunca anlayabileceğime dair inancım tam. Anlayamadım, kitapla kavga etmeye başladım, barbar kocamı da kavgaya katmaya çalıştım, hiç yüz vermedi. Babamı arayıp ona ağlaştım, babam biraz yüz verdi ama sanırım reçel meçel yapıyordu bir yandan, tam randıman alamadım.

Daha ilk sayfada şu önemli soruyla karşılaştım, "Neden hiçbir şey olmayacağına bir şey var?" ve anlamadım. Cümleye bakmaya devam ettikçe anlar gibi oldum, sonra da kalkıp İngilizcesine baktım, "Why is there something rather than nothing?"miş. Türkçesini anlamayıp bunu anlamam benim yavşaklığım değildir, daha iyi bir şekilde çevrilebilir diye ummak istiyorum. Bu soru, doğal olarak, sürekli tekrar ediliyor kitap boyu, beni deli etti; o mutsuzlukla bütün noktalara virgüllere, fiillerin zamanlarına falan takılmaya başladım. Bir fizikçiden "Marksizan fizikçi" diye bahsedilince iyice kafam karıştı, tam Marksist değil ama Marksistimsi gibi mi anlamadım. Zaten üç gram felsefe terimi biliyorum, Marksist ise Marksist yazılsın istiyorum.

Velhasıl sessizce kapağını kapatıp bıraktım kitabı. Çok üzülüyorum çünkü hem kitap yarım bırakmak pek huyum değil hem de 25 lira verip kitapçıdan aldım kitabı. Okuyup bitiren, yol gösterecek olan varsa başımla beraber, pek sevinirim.

September 24, 2014

(10) Bana Evimi Hatırlatan Bir Kitap

Ev deyince aklıma İzmir-Karşıyaka'da evimiz geliyor tuhaf bir şekilde. Ailemizin ilk "kiralık olmayan" evidir, ne özenerek yerleştik ve yaşadık o evde.

İlkokul 3. sınıftaydım taşındığımızda, yüksek lisans yapmak üzere Ankara'ya gelene kadar çıkmadım o evden. Bana bütün kitaplar evimi hatırlatıyor ama en çok annemin okumam için önüme itelediği kitaplar hatırlatıyor galiba.

Annem "Güney Gotiği" sevdiği için ben de otomatik olarak sevdim, o sevmelere bu yandaki kitapla başlamıştım. Bizim evdeki baskısı, bu güllü-örümcek ağlı olan.

Bunun gibi yazılar yazarken, tam da şu anda annemden şikayet etmeye başlıyorum, "İnsan el kadar çocuğa acıklı kitap verir mi? Hayatımı çürüttün!" diye. Bu kitabı okumasaydım, diğerlerini de okumasaydım; annem evin salonunu kitaplıklarla değil de içi kristal dolu büfelerle dolduran bir kadın olsaydı, ebleh olurdum ben. Çünkü asla kendi kendime çabalayıp öğrenen bir çocuk olmadım. Sanırım annem bunu çok erken farketti, o yüzden önüme kitaplar itelendi, resim sergilerine sürüklendim, sinemalara taşındım sepet gibi. Yani düşünüyorum da, Adapazarı depreminden sonra mesela, annem gecenin 4'ünde kıçımdan iterek bir otobüse tıktı beni. Bana kalsa evde ağlaya ağlaya otururdum, "Ama elimden ne gelir ki?" diye. Gittim oralara, gördüklerim yüzünden ruhumda dev bir yırtık var. İyi mi oldu peki? Çok iyi oldu.

Vicdan, adalet, insanlık meselelerine bir hassasiyetiniz varsa ve okumadıysanız, lütfen okuyun Bülbülü Öldürmek'i. Gözüm kapalı tavsiye ediyorum. İnsanlığın binlerce Atticus Finch'e ihtiyacı var.

10. sorunun cevabı bu, bana hem İzmir'deki huzur dolu evimi hem de annemi hatırlatıyor.


(Fotoğrafı şurdan aldım, 25 lira bence çok pahalı yav.)

September 23, 2014

(9) Sevmem Sanıp Sevdiğim Bir Kitap

Gene kitap yanımda değil, biraz yalapşap olacak, kusura bakmayınız.

Arada bir bahsediyorum, Urla'daki ev diye, yazlık falan zannetmiyorsunuzdur umarım. Kasabanın içinde, en yakın denize çok uzak, bahçeli bir evdir.

Annemle babam her yaz, "Urla'daki evimize gidilecek, çok mutlu olunacak, 3.2.1." komutuyla annaneleri, babaneleri, kedileri ve beni arabaya yükleyip Urla'ya taşıdı. İlk bir-iki sene, ev hala yarı inşaat halindeydi fakat benimkiler o kadar heyecanlıydı ki sesimi çıkaramadım. Çimento torbalarına oturup babamın piknik tüpte yaptığı yağda yumurtaları falan yedim.

Benim bir türlü içim ısınmadı Urla'ya, 20 sene sonra ancak "Ev güzel de çevresi kötü" noktasına gelebildim.

Anlayacağınız kaçabildiğim her fırsatta kaçtım Urla'dan, kaçamadığım yazlardan biriydi, 1998 olması çok muhtemel, yanımda getirdiğim kitapları ve bir adet çarpı işi masa örtüsünü işlemeyi bitirdikten sonra benimkilerin kitaplıklarına dadandım. O kadar sıkılıyordum ki bir kamikaze gibi daldım kitapların arasına, kendimi daha fazla sıkıntıyla imtihan edeyim istedim.

Böyle başladım Nurullah Ataç'ın Günceleri'ni okumaya. Olaylar umduğum gibi gelişmedi. Sabahlara kadar okudum, yazdığı ne varsa okudum, ağzım kulaklarımda dolaştım ortalıkta.

Nasıl gıcık, nasıl inatçı allahım. Hayal meyal doğa gezintileri hakkında yazdıklarını hatırlıyorum, "Çayırsa çayır, dağsa dağ, ne lüzumsuz bir iş saatlerce dolanmak" diye isyan ediyordu ahhahhaha!

Açıp bakamadığım için kitaplara, internetten bakındım biraz. Ankara'da kış mevsimi, beni de aynen böyle üzüyor.

"2 Mart 1953
Neydi o dünkü kar! Durmamacasına yağdı. Önce bir keyif veriyor, sonra iç sıkıyor. Kitap bile okuyamadım, gözlerim hep penceredeydi: “Şu bir dinse!” diye bakıyordum. Ama o sessiz sessiz dökülüyor, hiç dinmeyecekmiş gibi geliyor insana. Hani Yahya Kemal Bey “Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.” diyor, sesi bir yana bırakın, doğru. Bin yıl sürecek sanılan bir sessizlik, bunaltıyor. Bugün de sokaklarda yürüyebilirsen yürü! Korkunçtur Ankara’nın donu! Kaldırımlarda buz, demir kesilir sanki. Düşünce de bir yandan can acısı bir yandan ötekinin berikinin gülmesi. Düşü-vermek beklenmedik bir şeymiş de onun için güldürürmüş. İnanmıyorum buna. Gülenler kötülüklerinden gülüyorlar. Kendileri de bilmiyorlar belki yüreklerinin kötü olduğunu, ama var içlerinde kötülük, bir kimsenin bir yanı acıdı diye gülüyorlar. Ben düşmedim, yavaş yavaş, dikkatli dikkatli yürüdüm. Öyle yürümek, canımızın pek kıymetli olduğunu düşünmek de insanı kendi gözünde gülünç ediyor."

İstememiş arkasından methiyeler düzülmesini, ağıtlar yakılmasını, ağıtlardan tiksindiğini yazmış. "Kaybettik, yitirdik" denmesin, "Öldü" densin istemiş. İlla ki arkasından iyi bir şey yazmak isteyen olursa iki yıl beklemelerini, iki yıl sonra hala yazmak istiyorlarsa o zaman yazmalarını tavsiye etmiş. Bu şekilde yazarlarsa ölçüyü aşırmazlarmış. 

Büyülü gerçeklik gibi, Nurullah Ataç'ınki de nalet gerçeklik, o kadar beğeniyorum ki anlatamam. Nerdeyse 60 sene olmuş öleli, gönül rahatlığıyla methettim, gidiyorum. 

September 22, 2014

Emrah Serbes Söyleşisi

Böyle bir şey varmış, galiba bilet falan almak lazım, emin değilim.

Tatbikat Sahnesi de annemlerin evinin karşısında, camdan el sallarım. Hala bir Emrah Serbes kitabı okumaya muvaffak olamadığım için meraklısına duyurayım bari dedim.

(8) Ne Buldunuz Bu Kitapta Anlamıyorum

"Baba ve Piç" bu, yazarın ruhuna uygun bir şekilde İngilizcesinden, yani tuhaf bir şekilde orijinal dilinden okudum.

En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, bu kitap kapsamlı bir gezi rehberi. İstanbul, manzaralarıyla, çokkültürlülüğüyle, yemekleriyle ve soykırımlarıyla meşhur bir yerdir.

"Ama Ermeni soykırımından bahsetti diye çok cesur bir iş yaptı", bana sonuçlarla gelin. Ben de size iki satır fikrini yazdı diye hayatını cezaevinde geçiren yazarlarla, gazetecilerle, şairlerle geleyim.

Elif Şafak'ın herhangi bir hareketinin ona kötü sonuçlar olarak döneceğini hiç zannetmiyorum. Son derece zeki, bir hayli havalı ve süper planlı programlı bir kadın. Hep kazanan tarafta olacak, hiçbir zaman gerçek bir tehdit oluşturacak kadar cüretkar olmayacak. Bu konuda benden sempati toplayamaz.

Düğümü de düğüm değil hikayenin, daha ortasına gelmeden anlıyorsunuz kim kime naapmış da kederler neden oralarda birikmiş.

En büyük savunucusu kardeşimdir, ben anlamıyorum bu "İngilizce düşünüyorum, İngilizce yazıyorum" meselesini. Takır takır, kupkuru bir dil. Mekanik cümleler. Ne bir ateş var insanın içini yakan ne bir pırıltı. Ruh yok. Bütün motifler, olmaları gereken yerlere dikkatlice yerleştirilmiş. Elif Şafak yazıyor allah için de iyi edebiyat mı bu, bilmiyorum.

Goodreads'e baktım, insanlar neler yazmış kitap hakkında diye. Beğenenlerin ezici çoğunluğu gavur, buram buram kilim kokan, oryantalist övgüler. Kendi memleketime turist değilim ben, bana vereceği bir şey yoktu bu kitabın.

Soykırımları meze yaptı, Mevlana'yı kuruttu, araya gebelik maceralarını da soktu. Çok merak ediyorum burdan nereye gider Elif Şafak. Elinde koyun beyniyle ortalığa çıktığına göre yakında anlarız gibime geliyor, herhalde yeni kitap geliyor.

(7) Beni Güldüren Bir Kitap ve Bodur Bir Topçu

İlk hafta biterken şiştim, dün oturamadım kompüterin başına, bugün ikisi bir arada, artık idare ediverin.

Dün kocam the barbarian'a sordum, "Güldüren kitap yazmam lazım bloga, ne yazıcam yeaaa?" diye. Okuduğu şeyden kafasını kaldırmadan, "Sen İhsan Oktay Anar falan yazarsın kesin" dedi. Entelliğe yatkınlığım bu evde hiç kaale alınmıyor ama bir yandan da haklı, her gece yatakta 2-3 saat kitap okuyorum, bu yandakini okurken kıs kıs gülmelerim yüzünden kaç kere uykusundan uyandı. Bazı yerlerine o kadar güldüm ki "Şşş uyuyor musun?" diye dürtüp uyandırdıktan sonra ona da okudum.

O yerlerden biri, 189. sayfada başlayıp devam eden dünya tarihi özeti. Adem ve Havva'dan başlıyor, akabinde Assur Kralı Sargon çıkıyor sahneye. Sargon öğrencilik yıllarımdan beri hayatımın korkulu bir figürüdür, yıllıklarında kestiği kafalardan arşa kule yaptığını anlatmaktan hoşlanır. Anar durumu şöyle açıklıyor, "Çünkü adamın ceddi serseriydi."

Ramses'i kafalayan "anasının gözü" doktorlar, "Batılı ve açıkgöz Yunanlılar'a karşı...hile hurda bilmeyen... temiz bir Doğu çocuğu Dara", "Fars diyari ahalisinin canına yasin okuyup Fars krallığının çırasını yakan" İskender ve onun "tahsilinden sorumlu" Aristo. Derken ismi açık açık yazılmamış bir karakter, "Anlaşılan bu dünya cennet falan değil, cehennemin ta kendisiydi. Cennet olmasaydı, onu icat etmek gerekecekti. Nitekim biri etti ve onu çarmıha gerdiler."

Gurbette vefat eden Arslan Yürekli Rişar, Kolomp nam bir zat. Karısını boşayabilmek uğruna, kız tarafını tutan Papa'yı yok sayan bir İngiltere Kralı. Fransız Devrimi'ni müteakip kelle uçuran donsuz serseriler, Napolyon nam bodur bir topçu ahahhahhaha! Ay yazarken sinirlerim bozuldu.

Aşağı yukarı on sayfada özetlenen tarihin mühim olayları şöyle bitiyor; "Kitleler baruttan sonra keşfedilen en ölümcül silahtı...Çünkü kitleler dalkavukları severdi. Tek iken sefil, zavallı ve haksız, biraraya geldiklerinde ise şerefli, kuvvetli ve haklı oluyorlardı. Bu, on pezevengin biraraya gelince bir aziz etmeleri kadar akla havsalaya sığmaz bir şeydi. Derken büyük harp çıktı da biraz susar gibi oldular. Yine ölen de öldüren de onlardı."

İhsan Oktay Anar'ın olayları aktarma şeklini kendime çok yakın buluyorum, bunlara çok gülüyorum. 7. sorunun cevabı bu.

8'i de yazayım hızımı almışken.

September 20, 2014

(6) Beni Hüzünlendiren Bir Kitap

Bu sorunun cevabı Soljenitsin'in yazdığı "Ivan Denisoviç'in Bir Günü".

Roman, Rusya'da Stalin dönemi çalışma (toplama?) kamplarından birinde mahkum olan İvan Denisoviç'in bir gününü anlatıyor, başlıktan anlayacağımız üzere.

Hüzünlendirmek hafif kalıyor, üzüntüden öleceğim sanmıştım, lisedeydim okuduğumda. Yaz tatiliydi, İzmir'de hayat hafif ve dertsizdi, geceleri yatakta okudum kitabı. O yatak bir mezara döndü, Ivan bir kuru ekmek parçası peşinde koştukça ben de açlıktan öleceğim sandım, gece yarıları kalkıp mutfakta kuru ekmek köşesi kemirdim. Ivan -30 derecede tuğla dizdikçe ne İzmir yazı kaldı ne tatil, pikeye sarınıp tırnaklarımı kemirdim.

Stalin dönemi baskılarından haberim yoktu, böylece oldu. Kitap bittiğinde kapağını kapatıp bir sonrakine geçemedim; Soljenitsin ruhumu ezdi, ağzımı burnumu kırdı anlattıklarıyla. Adımı alıp yerine bir numara vermişler gibi, kafamı kazıyıp zorla çalıştırmışlar gibi, kendime gelemedim.

Arkadaşlarına yazdığı mektuplarda Stalin'i eleştirdiği için 8 senesini bu kamplarda geçirmiş olan Soljenitsin, Sovyet Rusya'da bu dönem hakkında yazdıkları basılıp dağıtılan ilk yazarmış. 1974'te sınırdışı edilmiş, ancak 20 sene sonra Sovyetler dağılınca geri dönebilmiş. 2008'de de ölmüş, saygıyla anmış olayım, aldığı Nobel anasının ak sütü gibi helal olsun, bir kitapla hayatımı kararttı.

Ben bu fotoğraftaki kopyasını okumuştum, mahallemizin bakkalı gazeteyi almadığım halde verirdi kitapları. Kitap herhalde Urla'daki evde, gittigidiyor'da buldum fotoğrafı, yanında bir Bernard Shaw kitabıyla beraber 4,5 liraymış.

Sizin cumartesinizi de gam ve kederle doldurabildiysem ne mutlu bana.

September 19, 2014

(5) Beni Mutlu Eden Bir Kitap

Kitaplıklar arasında bir süre dolandım, işin içinden çıkamadım, gözlerimi kapayınca aklıma gelen ilk şey Shire'ın yeşil çayırları, sisli ormanlar, ikinci kahvaltılar, iyi tütün ve nefis tartlar falan oldu.

Bu yüzden 5. soruya cevabım Hobbit.

1996 yılında 17 yaşındaydım. Babam İstanbul'a gidip gelmiş, gelirken de bana bu sağ alttaki kopyayı getirmişti.

Eski arkadaşlarını görmüş, "Aaa senin kız o kadar büyüdü mü yav? Dur bi kitap bastık, ondan verelim, sever belki" diye gidip depodan getirmişler. Aradan bu kadar yıl geçti, kim bu arkadaşlar, Altıkırkbeş'ten mi, Mitos'tan mı bilmiyorum. Böyle havalarda uçarak geldi bana Hobbit.

Oturdum okudum, ağzım açık kaldı. Ondan sonra da Altıkırkbeş'in bastığı ne varsa aldım, hala da alırım. 17 yaşıma o kadar iyi geldi o Altıkırkbeş havası. Hobbit'in başındaki "kişisel toplantı notları"ndan alıntılıyorum;

"Vay canına sayın okuyucular, vay canına"

Hayatıma edebi kuulluk soktukları için bir kere daha teşekkür ediyorum kim olduklarını bilmediğim o İstanbullu abilere.

Diğer iki kopyadan üstte olan Hollanda'dan, alttaki Pakistan'dan alınma. Görünce dayanamıyorum.

Çok isterdim şurda oturup Tolkien'den, savaş sonrası ruh hallerinden, ne bileyim satır arası ırkçılık iddialarından falan bahsedeyim. Edemem. Kıçımla okudum hep o eleştiri yazılarını, yarım yamalak hatırlıyorum. Diyorum işte, gözümü kapayınca ormanlar geliyor aklıma, daha mutlu olunabilir mi?

Direnmeye gönülsüz, yollarda evini özleyen, kıllı ayaklı, ufak tefek bir hobbitin ve küllerinden doğmaya niyetli, inatçı keçi cücelerin saf kötülük karşısındaki halleri bana biraz ilham veriyor. Ve fakat, 5. günün şafağında Gandalf falan gelmiyor, başımızın çaresine bakmamız lazım. Biz hala "oradayız", "buraya" bir dönebilirsek hep yeşil çayırlar olacak.

Orta Dünya'yı da buralara bağladığıma göre artık gidip kendime yumurtalı ekmek yapabilirim. Meydan okumanın 5. gününden selamlar, şafakta Gandalf geldiyse de kapıda kaldı, köpenkler üstüme uyumuş, dünya yıkılsa duymazdım.

September 18, 2014

(4) En Sevdiğim Serinin En Sevdiğim Kitabı, Gregor Samsa, Bolomo Otoleme

Ay alt tarafı kitaplar hakkında bir soru cevaplayacağım, kalkıştığım üçkağıdın haddi hesabı yok. Şöyle ki;

1- Dün yazdığım "en sevdiğim seri" babamın evinde, gidip kitaplara bakmaya üşendim, bu yüzden başka bir seriye atladım.

2- Sırf Zihnin Arka Sokakları'na rozet göstereceğim diye bu fotoğrafı çektim. Rozeti bulmam 3 saatimi aldı. Yani gidip dolaptan ceketimi almış, üzerine kitabımı atmış falan değilim. Resmen 3 saattir uğraşıyorum. Ha sonuç da bu evet. Eveth.

Arkada da televizyon açık, Show Tv'de "Bu Tarz Benim" seyrediyorum. Sigaram bitti, sokağa çıkmamak için yazdan kalma kurumuş tütünleri sarıyorum. Dün akşamdan kalma ezogelin çorbası içtim. Ve ayaklarım donuyor. Ayak donması mevsimi geldi.

Neyse, Murder in Mesopotamia.

Kapağın içine "Aralık 2008" yazmış kardeşim, bir de küçük not var. Hollanda'daydı o ara, sahaftan almış benim için, "Hem cinayetli hem arkeolojili, ablam sever" diye düşünüp. Yazdığı notta bir de alıntı var, "Arkeoloji, nereye gittiklerini merak eden insanların değil, herkesin nerelerden geldiğini merak edenlerin oyun havuzudur." Bir tür röntgencilik olarak arkeoloji ehehheh. Hiç itirazım yok bu tanımlamaya.

Türkçe'ye "Mezopotamya'da Cinayet" olarak çevrilmiş, benim en sevdiğim Poirot macerası. Yazarın 46 sene evli kaldığı Max Mallowan, yıllarını Mezopotamya'ya gömmüş süper meşhur bir arkeologtur, zaten Agatha ile Ur şehri kazılarında tanışmışlar, yıl 1930. Mezopotamya'da Cinayet'in ilk basımı da 1936 yılında.

O kadar güzel anlatıyor ki Agatha Christie, arkeologların ve uzmanların kaldığı kamptaki hayat, ilişkiler, gergin sinirler falan. 80 senede hiçbir şey mi değişmez allahım? Kitapta ilk öldürülen karakterin kim olduğunu yazmayacağım ama herhangi bir kazıda biri öldürülecek olsa, bütün paramı gözümü kırpmadan o kazının "bu"suna yatırırım. Çok isabetli bir gözlem Agatha'nınki, bir o kadar da sarkastik aslında, zaten o yüzden bu kadar seviyorum kitaplarını.

4. soruya cevabım bu. Gregor Samsa da qanQaM olur, kanıtlayacak rozetim var. İki gün önce hamamböceği olarak kalktım sanırım yataktan ve farkında değilim. Neye elimi attıysam kurutuyorum.

Saksıdaki acı biberlerden tohum aldım, o ellerimi bütün yüzüme sürmüşüm, bütün günü bir alev topu olarak geçirdim. Tohumlar da kararıp büzülmüş zaten bir gecede.

Yoğurt yapayım dedim, daha önce yapmışlığım var. Her türlü önlemi aldım.


Mayalanmadı. Süt yeteri kadar sıcak değildi galiba.

Sizi, ne zamandır gördüğüm en güzel tişört etiketiyle başbaşa bırakıp gidiyorum. Herkese iyi günler, iyi otoler.





September 17, 2014

(3) En Sevdiğim Kitap Serisi


"Mehehhe en sevdiğim seriye Yüzüklerin Efendisi yazarım" diye dolanırken, seriyi okumadığımı, sadece filmleri seyrettiğimi derin bir üzüntüyle farkettim. Lemony Snicket'in Talihsiz Serüvenler Dizisi aklıma geldi, hem esprili hem de alabildiğine kasvetli, bayılarak okuduğum bir seriydi. İyi hiçbir şey olmadı 13 (tabi ki 13) kitap boyunca.

Ama sonra Georges Simenon'un Komiser Maigret serisinde karar kıldım. Yan tarafta papyonuyla, piposuyla yazarı görmektesiniz. Simenon 1903 doğumlu. Günde 60-80 sayfa yazarmış, yazdıkları 550 milyon kopya basılmış.

Komiser Maigret serisi 75 roman ve 28 kısa hikayeden oluşuyor, ne kadarını okudum bilmiyorum ama buldukça okudum, çok da severek okudum. Esas meraklısı babam, kitaplar da onun zaten.

Tam eski usül polisiye bu seri. Mesela Agatha Christie seviyorsanız, Maigret'yi de seversiniz. Merdiven çıkmaktan itinayla kaçan, yürümekten pek hoşlanmayan, iki adımlık yere arabayla gitme konusunda ısrarcı Maigret, katiller sapır sapır adam öldürüyor bile olsa ikindi sandviçinden, akşamüstü konyağından, akşam yemeği altlığından falan vazgeçmeyen bir karakter. Tam olaylar almış başını giderken bir bakarsınız ilk kafeye çökmüş bir kadeh bir şey içiyor.

Yeme-içme konusundaki prensipleri ve merdiven fobisi bir yana, olayları tıkır tıkır çözüyor Komiser. Yanlış hatırlamıyorsam bir-iki macera var suçluyu yakalayamadığı, onları da çok sevmiştim.

Saatler gece yarısını vurmadan, çelınc balkabağına dönüşmeden yolluyorum yazıyı. Haydi bakalım.

September 16, 2014

Domestik Hadiseler, Bir Sergi Duyurusu, (2) Üç Kereden Çok Okuduğum Kitap


Kudi'yi ve dışarda unuttuğu dilini gözetlemekten arta kalan zamanımı dandik tahta kaşıklarımın saplarını boyayarak geçirdim. Pinterest'te falan görüp özeniyordum.

İki ayrı domatesten çekirdek çıkardım. Bu kavanozlarda fermente olacaklarmış, çekirdeklerin etrafındaki jelimsi tabaka eriyecekmiş, biraz da kurutunca saklamaya hazır olacakmış. Böyle yapınca zayıf çekirdekler yüzüyormuş, iyi çekirdekler dibe çöküyorumuş. The Guardian gazetesinde okudum, beceremezsem onlara çemkiririm. Evet.

Bir de pazardan aldığım pancarlardan turşu yaptım, her şeyi az olmuş, tuz-muz, sirke falan, neyse artık. Sağdaki kavanozun arkasında, gerizekalı gibi renkli kağıt bantla müdahale ettiğimiz kırık pencereyi görüyorsunuz. Pimapen hayatımın en büyük sorunsalı haline geldi.

Akşama Mimarlar Derneği'nde sergi açılışı var.



20 dolar ve 20 kilo, sürgüne gidenlerin yanlarına almalarına izin verilen eşyanın ve paranın miktarı. Memleketin bütün acılarını sahiplenmeye kararlı olduğum için gidip bir bakacağım.

Mimarlar Derneği'ni bulmak çok kolay, Kuğulu Park'a bile atsanız kendinizi, ordan yukarı yürürsünüz. Dışardaki zile basın ve otomatın sesini duyduğunuz anda kapıyı itin, bir tuhaf kapı. Cinnah Caddesi 19 no'lu bina da çok fantastik bir bina, mimarlığın hala sanatlı bir iş olduğu zamanlardan.

Gelelim kitap meydan okumasınaaaa. 3 kereden fazla okuduğum kitaplar ikiye ayrılıyor, çocuk kitaplarım ve Kolera Günlerinde Aşk.

Samet Behrengi'nin çocuk kitaplarını, Nazım Hikmet'in Sevdalı Bulut'unu, Küçük Prens'i, Hababam Sınıfı serisini falan kaç kere okudum allah bilir. Hala da okurum elime geçince.


Ama bununla hastalıklı bir ilişkimiz var. 3-4 sene öncesine kadar her yaz okuyordum, en son plajın birinde okurken kardeşim isyan etti, "ALLAHIM HER SENE, HER SENE! BİR DE AYNI YERLERİNE GÜLÜYOR, AKLIMI KAÇIRICAM!" diye. Sol yanım yandı o gün, şemsiyeyi ayarlayamamışım, tatilin kalanını yarısı kırmızı yarısı beyaz biri olarak geçirdim.

Sorularıma cevaplar aradım, içine girip dolaştım, Fermina Daza ile Florentino Ariza'nın en yakın arkadaşı oldum. Sizi de kardeşim gibi delirtmeden bu bahsi burada kesiyorum. Sorunun cevabı bu, hep bu.

September 15, 2014

(1) Geçen Sene Okuduğum En İyi Kitap

Kitap meydan okumasının ilk günü münasebetiyle heyecan içinde yazıyorum efendim. Ne okuduğumu hatırlamaya çalışmakla geçirdim dün geceyi, goodreads'e falan baktım, orayı da sallıyormuşum bir hayli. Sallamayayım.

Geçen sene okuduğum en iyi kitap, Sevgi Soysal'ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu diye karar verdim.

(Ne kötü bir kapak allahım. Ne tuhaf bir şekilde kesilmiş bir boyun falan, neyse.)

Zannetmiyorum ki bu kitabı Sevgi Soysal'ın en iyi kitapları arasında saysınlar. Biraz bakındım internette, "feminizmin kitabını yazan Soysal, erkek egemen dil kullanmış" eleştirileri bile var. Memleketin üzerine kabus gibi çökmüş mevki sahibi asker-polis-hakim erkeklerin karşısında 2 santim eğilmeyen bir kadının, kendisi gibi kadınları anlattığı bir kitapta "erkek gibi kızdı" gibilerinden bir tanımlama kullanmasını "hiç feminist değil" diye eleştirmek haksızlık diye düşünüyorum.

12 Mart darbesi sonrasında bu askeriyeden bozma cezaevindeki günlerini anlatıyor Sevgi Soysal; içeriyi, dışarda olan biteni; bir avuç kadın, belki biraz büküldüklerini ama asla kırılmadıklarını anlatıyor. Çok sade, esprili bir dille hem de. Ne kadar insan, ne kadar zeki bir kadınmış diye düşündüm okurken.

Daha önce de yazdım buralara, aynı alıntıyı gene yapacağım.

Hülya ile Emine de TÖS davasından tutuklular. Hülya ufak tefek. Emine ise uzun, değişik bir kız.
Hem taşları boyar, hem de hikayeler anlatır. Çocuk hikayeleri. Her hikayenin sonunda da sorar.
Bundan çıkan sonuç?
'Çizmeli kedi prensin hizmetinde.'
Bundan çıkan sonuç?
'Kedilerde sınıf bilinci yok.' "

Çünkü TÖS, Türkiye Öğretmenler Sendikası'dır, uzun ve değişik bir kız olan Emine de annemdir. Öğretmenlik yaptığı taşra okulundan bir bölük jandarmayla alınan, duruma "Ama 29 Ekim töreni hazırlıkları yarım kalacak?!" diye itiraz eden, 21 yaşındaki annem. 

Kitapta yok galiba, emin değilim, eğer yoksa bu da benim katkım olsun, annemin boyadığı çakıltaşlarına el koymuş bir gün cezaevi yönetimi, "silahtır" diyerek. Koğuş, "Emine taş boyamak istiyor, o taşlar boyanacak" ruhuyla işe girişmiş, her havalandırmaya çıktıklarında ayaklarının ucuyla yerleri eşelemeye başlamışlar. Kafalar yerde, ayak uçları fıt fıt fıt, taşı yerden çıkar, çaktırmadan cebe at, Emine'ye ver, sonra boyanan taşları sakla. Topluca anarşik, topluca laf dinlemez, içerde bunu yapan kadın dışarda allah bilir neler yapar?

Annem hala taşları boyuyor, bahçeye mozaik falan da yapmaya başladı. Bizi arabaya doldurur, favori birkaç yeri var, oralara götürür, elimize torbaları verir, "Evet taş topluyoruz, sen beyaz topla, sen gri, birazı yassı, birazı toparlak olsun, haydi bakalım". Barbar kocamı ağzında sigara, iki büklüm, gri çakıltaşı toplarken hatırladıkça sinirlerim bozuluyor.

Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu neden bu kadar geç okudum bilmiyorum ama geçen yazdan sonra okumak bana başka türlü bir perspektif verdi. Bir yandan da kişisel bir tür arkeoloji çalışması oldu. Siz bana bakmayın, kitap zarifçe yazılmış bir günlük aslında. Yani "Kim ulan bu solcular?" diye merak edenlerin sorularına cevap olabilir, yazarın sevenlerine yeni bir kapı açabilir, yakın tarih okumak isteyenlere bir alternatif olabilir. Daha ne olsun?

Bir başka koğuş sakinin arkasından babamın yazdığı bir yazı için şuraya bakabilirsiniz. Aile sırlarımızı ifşa etmenin gönül rahatlığıyla gidiyorum ben. İyi haftalar!

September 14, 2014

Bana Kitaplarla Gel

Zihnin Arka Sokakları kitaplar üzerinden meydan okumuş, 30 gün sürecek bu çılgın maceraya hemen atladım. Aşağıya Türkçesini de ekliyorum hemen, kafalarımız karışmasın.



1. gün: Geçen sene okuduğun en iyi kitap
2. gün: Üç kere ya da daha çok okuduğun kitap
3. gün: En sevdiğin kitap serisi
4. gün: En sevdiğin serinin en sevdiğin kitabı
5. gün: Seni mutlu eden bir kitap
6. gün: Seni hüzünlendiren bir kitap
7. gün: Sana kahkaha attıran bir kitap
8. gün: En abartılmış bulduğun kitap ("Nesi bu kadar meşhur bu kitabın, anlamıyorum?" gibilerinden)
9. gün: Sevmem sanıp da sonunda sevdiğin bir kitap
10. gün: Sana evini, yuvanı hatırlatan bir kitap
11. gün: Nefret ettiğin bir kitap
12. gün: Hem sevip hem nefret ettiğin bir kitap
13. gün: En sevdiğin yazar
14. gün: Filmi çekilen ve mahvedilen bir kitap
15. gün: En sevdiğin erkek karakter
16. gün: En sevdiğin kadın karakter
17. gün: En sevdiğin kitaptan en sevdiğin alıntı
18. gün: Seni hayalkırıklığına uğratan bir kitap
19. gün: Filmi çekilmiş olan sevdiğin bir kitap
20. gün: En sevdiğin aşk romanı
21. gün: Okuduğunu hatırladığın ilk roman
22. gün: Seni ağlatan bir kitap
23. gün: Ne zamandır okumak isteyip de bir türlü okuyamadığın bir kitap
24. gün: "Keşke daha çok insan okusa" dediğin bir kitap
25. gün: Kendine en yakın bulduğun karakter
26. gün: Bir konu hakkındaki fikrini değiştirmiş olan kitap
27. gün: Bir kitapta okuduğun en "sağ gösterip sol vuran" gelişme ya da sürprizli son
28. gün: En sevdiğin kitap adı
29. gün: Herkesin nefret ettiği ama senin sevdiğin bir kitap
30. gün: Senin için tüm zamanların en favori kitabı

Tam olarak emin değilim, mesela geçen sene okuduğum en iyi kitapla ilgili bir yazı mı yazmam lazım yoksa sadece "Aha buydu!" desek oluyor mu. Artık içimden geldiği gibi şaaparım.

Ben yarın Zihnin Arka Sokakları ile başlıyorum, geliyor musunuz?

September 10, 2014

33 Lira 25 Kuruş ve Doğal Çiçekli Özgür Taksi

İyi insanlardan bahsetmek istiyorum yoksa öleceğiz kahırdan. 

Tunalı'ya indik geçen gün, elimde "yapılacak işler" listesiyle; defterime yazıyorum artık çünkü yapmadan eve geri dönüyorum. İş kalemlerinden biri tuhafiyeye uğramaktı. 

Bir ay kadar önce bir şeyler aldım, kredi kartı uzattım, işte şifre mifre, derken pos makinasında bir sessizlik. Kartı çıkarıp tekrar soktu abla, bir daha şifre girdim, o arada arkadaşım S. uyandı "Makinada kağıt kalmamış olabilir mi?" diye. Öyleymiş. "Ay naapıcaz, iki kere mi çekti? Ay hay allah! Ay naapıcaz?" diye karşılıklı panik ataklar geçirdik, bankadan kontrol etmek üzere sözleştik, abla dedi ki "İki kere çektiysem geri gelin paranızı almaya".

Kontrol etmek aklıma 5 gün sonra geldi. İki kere ödemişim hakikaten aldıklarımı. Dükkana gitmeyi bir 10 gün sonra falan başarabildik, bir baktık tatile gitmişler kapatıp. Neyse yani, sanırım 1 ay kadar geçtikten sonra süklüm püklüm girdik dükkana, "Eee üüü hani iki kere çekmiştiniz karttan, ıcıbı hıtırlıyı mısınız?" diye.

Abla yerinden fırlayıp kasaya koştu, "Geceleri gözüme uyku girmedi, sizi bekliyordum!" diye. Bu aşağıdaki, benim 33 lira 25 kuruşum; aynı zamanda da tuhafiyeci ablanın iyi kalbi ve iyi esnaflığı.


Ceren Tuhafiye, Tunalı Hilmi Caddesi üzerindeki Aynalı Çarşı'nın içinde, 2. katta. Dikiş-nakış, düğme müğme, fisto falan her şey var. Ama sadece bebek yünleri var, aklınızda olsun.

Taksiye binelim dedik, yağmur başladı falan. Ben öne oturdum ve şu manzarayla burun buruna geldim.


Cin biberler, biraz arkada fesleğen var, bir de bu mor çiçek. Abi çiçeğin adını da söyledi, unuttum.


Özel yaptırmış bu saksıları oturttuğu yeri. Gece sarhoşlar avuçlayıp koparıyormuş dalları, çok sinirleniyormuş. "İnsan katil olur" dedim, "Olur valla" dedi. Arkadaşım S. "Geceleri durakta bıraksanız saksıları?" dedi, "Asla olmaz" diye cevap verdi. Çok takdir ettik bu tavrını, saksılar ait oldukları yerde zaten, sarhoş öküzlerin kendine gelmesi lazım.


Trafik sıkışıktı, sohbet ettik bir hayli. Bahçesi varmış Kayseri'de, emekli olup onunla uğraşmak istiyormuş, zaten oturdukları evin balkonunu bostana çevirmiş, hanım pek memnun değilmiş bundan. Lada Niva gördük bir tane, onları beğeniyormuş, bir tane almak istiyormuş, hem bahçeye gidip gelirmiş hem arabayla ilgilenirmiş, seviyormuş mekanik işlerini. Taksisi için de planları varmış, gazete dergi falan koymak istiyormuş, ıslak mendiller, bir şeyler daha. Bir de domatesten nasıl tohum alacağımı anlattı, çok memnun oldum.

Bloguma yazacağımı söyleyince kendi tarifini kendisi verdi; "Doğal çiçekli özgür taksi", Bülten Sokak 11/51, Veysel Odabaşı. Bu da telefonu 0535 203 6238.

Bir saksı fesleğen, hiçbir zaman sadece bir saksı fesleğen değil. Veysel Abi'ye çok selam, betonun ve trafiğin içinde bahçeciliğe devam!


September 6, 2014

Dracula Untold

Meh meh meh yeni Drakula filmi geliyormuş.

Geçen akşam Abraham Lincoln'ün bir yandan da vampir avladığı filmi seyrediyordum, bir aktör kafama takıldı "Kimdi bu? Allahım kimdi kimdi?" diye.

Dominic Cooper'ı daha geçen hafta Fleming dizisinde seyrettim, üstelik de Ian Fleming'i oynuyordu, nasıl unutabiliyorum çok acayip. Fleming, 4 bölümlük mini dizi bu arada, yazarın Bond serisini yazmadan önceki hayatını anlatıyor, fena değildi.

Neyse, geçen akşam Abraham Lincoln'de acılı vampiri oynayan Dominic Cooper, sinemalara gelecek olan Dracula Untold filminde Fatih Sultan Mehmet'i oynuyor ahhahhahha! Vallahi billahi Fatih!

Fragmandan anladığım, Vlad, toprakları Osmanlı tarafından işgal edilince çareyi vampir olmakta buluyor. Sonra da Türkleri dümdüz ediyor.

Şimdiden itiş kakış başlamış, "KENDİNİZE GELİN HÖAYYT CEDDİN DEDEN NESLİN BABAN!" falan diye.

Vampir filminde tarihsel tutarlılık arayan gençosmanlı tosunlarına muvaffakiyetler temenni ediyorum. 300 Spartalı filmi hakkında ne düşündüklerini de çok merak ediyorum bir yandan.

Kostümler, renkler, müzik falan güzel görünüyor. Vlad'ı oynayan Luke Evans'ı da beğeniyorum. (Tabi ki ona da bir süre "Kimdi allahım bu, kimdi?" diye baktım. Hobbit'te kayıkçıydı. Böyle böyle geliyor demans herhalde.) Kendi adıma her türlü vampir filminin meraklısıyım, standartlarım da alabildiğine düşük. Yalnız bu sefer Dracula'nın bir Mina'sı yok galiba, Wilhelmina'nın da az ekmeğini yemedim ehehhehe.

September 5, 2014

En Kurusundan Kamu Spotu

Şunu gördünüz mü? Sabır testi gibi.



1 dakika 13 saniye bir ömür gibi, kendimi kesesim geldi. Sorularım var.

Bundan etkilenip de kitap okumak isteyen olur mu?
Bariz bir şekilde kitap okuyan insana "Ne yapıyorsun?" diye sormanın mantığı nedir?
Seda Sayan gerçekten kitap okuyor mu?
Daha sahte bir film çekmek mümkün mü?
Kime hitap ediyor bu tanıtım filmi?
Memleketin zeka yaşı ortalaması bu kadar mı düşük lan?

Yanılmıyorsam Serdar Erener'in parmağı var bu işte, kitap okumaktan anladığı buymuş demek. Daha acıklısı, Serdar Erener ve benzerlerinin oluşturduğu güruhun "normal vatandaş" algısı da bu anlaşılan. Anca 3 kelimelik bir cümleye kafası basan cahil sürüsü.

Esas cahil Seda Sayan yahu! Ay işte bütün kadınlar onu seyrediyor da, etkisi var da bilmemne. Alternatif yaratın? Başka ünlü kadın mı yok? Bütün kadınlar başka birini de seyreder, ama bu kadın ortalıkta oldukça onu seyrediyorlar. Televizyon bu maalesef, ben de memleketteki tek gazeteci Abdülkadir Selvi zannediyorum mesela.

Herkese Kitap Vakfı hazırlamış bu filmi, vakfın amacına falan şurdan bakabilirsiniz. Böyle sosyal sorumluluk projeleri "Merhaba ayaktakımı. Sizinle anlayacağınız dilden konuşuyoruz bakın ne güzel." tonuyla işe girişince beni sinir ediyor. Umarım iyi işler yaparlar da bu yazdıklarımı yerim.

September 4, 2014

Çıkarın Beni Burdan!


Efendim, elimde gördüğünüz "çıkış" şeysini yapıştırmam lazımdı duvarlara. Elim varmadı, sanırım için için bütün apartman ölsün istiyorum. Apartmanın tek çıkışının çok bariz bir şekilde apartman kapısı olması da beni durdurmuş olabilir. Neyse.

Mart ayından beri icra ettiğim-edemediğim apartman yöneticiliğinden dün itibariyle istifa etmiş bulunuyorum. İki önceki yöneticiyi ikna ettim, ona devredeceğim. Dün akşamüstü çıktı almak için kırtasiyeye gittim, bilgisayarın başındaki çocuk "Çok iyi yapmışsınız, insan katil olur" dedi, herkes biliyormuş, bir benim haberim yokmuş yöneticiliğin çirkinliğinden. Telefonla konuştuğum bir ev sahibi yüzüme "Ahhahhahah o apartmandan asla para falan toplayamazsın!" diye güldüğünde ve diğeri "Aaaa kolay gelsin çocuğum, sesin de pek sevimli geliyor, kendini yakmışsın" dediğinde anlamalıydım. Anlamadım.

Olaylar benden önceki yöneticinin apartmandan taşınmasıyla başladı. Kapıcı, bir komşu ve annem beni "Yönetici ol. Sen olmazsan zemin kat olacak, bütün parayı kendi bahçesine harcayacak!" diye sıkıştırdı durdu. "Ulan orası bütün apartmanın bahçesi değil mi?" demek aklıma gelmedi, o komplo teorisi seline kapıldım. Şu anda farkediyorum ki her yeri dökülen terası tamir ettirseymişim "Kendi terasını yaptırdı" olacakmış, ucuz kurtulmuşum.

Toplantıda "Ay sen ol yönetici biz hepimiz sana yardım ederiz canım benim" diyen kat maliklerinin bir daha yüzünü görmedim.
Kapıcıyla yolladığım her yazı, her makbuz geri geldi, bir kişi de gelip "Şöyle yap, doğrusu bu" ya da "Şu sebeple geri yolladım" falan deyip yol göstermedi. Para toplamak lazım temalı her yazı reddedildi, emrivaki her makbuz bana geri döndü. Elimde 60 kadar asla ödenmeyecek ve iptal edilmiş makbuz, 10 civarı da yazı var, ekleriyle birlikte.
Kimse beş kuruş para vermedi, bir daire beni hayatında ilk defa gördüğünü söyleyip kapıyı kapattı. Kiracılar bütün masrafları kiradan düşecekleri halde kaçıştılar, 60 yaşında insanlar "Ay ben arayamam ev sahibimi, kanunen senin araman lazım zaten" dedi. Ben de yıllarca kirada oturdum, hep kendim aradım ev sahibini; arasalardı işin ucundan tutmuş olacaklardı, istemediler.
Aynı kiracılar her yakaladıklarında beni evlerine sokup akan kokan duvarları falan gösterdi, laf arasına yöneticilerin aidat vermediğini sokuşturdu. "Veriyoruz aidat. Ulan 40 lira zaten!" demek aklıma gelmedi, bakakaldım, çayımı içip kaçtım evlerinden.
Kapıcının bütün daireleri birbirine çekiştirdiğini farkettim. Yüzüne bakamıyorum şu anda, 50 yaşında adam vaktini böyle geçiriyor, kusasım geliyor.
Teklifler aldık. Her kat maliki, yapılacak işler listesinin ayrı bir kalemine itiraz etti. "Bunlar bunlar yapılsın ama şu yapılmasın", pinpon topu oldum aralarında.

Merdivende biriyle karşılaşırım diye evden çıkmaya korkar oldum, çıkmak zorunda kaldığımda aşağıdan ses geliyorsa saklanır oldum. Korktuğum başıma geldi, herkesten nefret etmeye başladım. Aramın nispeten iyi olduğu zemin kata gidip istifa edeceğimi haber verdim, "Sen iyi bir insansın" dedi, sırtımı patpatlayıp yüzüme acımayla bakarak.

Ben acil çıkıştan tüyerken: bir daire, diğerine bahçeye çiçek ekti diye şarlamış; bahçeye çiçek eken daire su deposundan mikrop kaptığını düşünüyor; 4 yıldır sokağa çıktıklarını görmediğim potansiyel vampir komşular gene sokağa çıkmıyor; bir dairede tek başına sarman bir kedinin yaşadığını düşünüyorum, bazen kendi kendini balkonda mahsur bırakıyor; sürekli balkondan aşağı bakan başka birine 4 yıldır selam vermeyi başarabilmiş değilim, sadece bakmaktan hoşlanıyor (kedi değil, insan); alt katın köpeği kapıyı tırmalıyor, tırmalıyor, tırmalıyor, asla durmuyor.

Ben kurtuldum, siz sakın bulaşmayın. İki gözüm önüme aksın çok pis bir şeymiş.


September 3, 2014

İşim Var Şimdi

Şimdi evden çıkıyorum, taksiye binsem 10 dakika, otobüs bulsam 20-25 dakikada adliyenin önündeyim. Bir de güneşli ki o adliye önü, bayıltır insanı, bir gram gölge yok, oturacak yer yok.

Kartonumu almadan gidiyorum, onun yerine kitap aldım okurum diye. Karar çıkacak bu duruşmada diyorlar, kalbim sıkışıyor, adalet görür müyüz gerçekten?

Limon sarısı pantolon giydim, beni o şekilde tanıyabilirsiniz. Böyle yerlere giderken kör eden renkler giymek gibi bir huyum var, neden bilmiyorum. Gerizekalıyım biraz, ondan olabilir.
(Bir insanın kaç parça parlak sarı kıyafeti olabilir? Karga mıyım ben?)

Duruşmalara çağrı yapanlar da törörist muamelesi görüyormuş, o yüzden yazıyorum. Ben, Ahmet Şahbaz'ın aksine, kimseyi öldürmedim, öldürdüğüme sevinmedim, peruk takmak yerine sarı pantolon giyiyorum, sırtımı dayayacağım kimsem yok. Birini yok yere öldürmenin bir cezası olsun, bu adam bu cezayı çeksin, bir daha polislik yapamasın, onun gibi düşünenlere ibret olsun istiyorum. (Merhaba hukuk devleti. Merhaba adalet. Merhaba, orda kimse var mı?)

Hadi çıktım. Öptüm.

September 2, 2014

Sinema ve Kapkek

Başta Saçaklı olmak üzere İzmirlilerin gözü aydın, Başka Sinema filmleri İzmir'e de ulaşmış nihayet.

Bütün yazı abesle iştigal ederek geçirdim, artık sinemaya gitme zamanı gelmiş olabilir. Eylül filmlerine şurdan bakmak mümkün. Geçen sene en beğendiğim filmler bu seanslarda gösterilenlerin arasından çıktı. Gloria hariç. Artık itiraf edebilirim herhalde, üç kadın gittik filme, ilk fenalık geçiren annem oldu, S. efendiliğinden dişini sıktı, ben dakikaları saydım. Nihayet Gloria şarkısı çalmaya başlayınca "ALLAAAHH BİTİYOR BİTİYOR HADİ ÇOK ŞÜKÜR!!" deyivermişim. Koşarak kaçtık. Pörsümüş bedenlerin birlikte devinimi, benim seyretmeye tahammül edebileceğim bir şey değilmiş. Ay çok fena.

Geçenlerde Leylak Dalı ile elele tutuşup kapkek yemeye gittik. Benim yolculuğum biraz maceralı oldu. "Ulan yaz bitiyor, üstelik kız buluşması yapıyoruz, giyineyim biraz" diye düşünerek kısa bir şort ve panterli sandaletlerimi giydim. Bir çıktım ki apartmandan, bütün cadde sağlı sollu adam dolu. Ellerinde bayraklar falan.

Geçemiyorum, bir parti havası var, polis var, sivil var. Allah için çok nazikti herkes, "Buyrun han'fendi"lerle falan yol açtılar. (Panterli sandalet etkisi bence). (Biraz da onların deplasmanda olmasının, benim ise mahallemde olmamın etkisi olabilir).

Neyse, kısa sürede uyandım ki cumhurbaşkanlığı yemin töreni var, adam caddeden geçecek. Aşağı doğru yürüdükçe yanımdan üzerinde "Özel Servis" yazan belediye otobüsleri geçmeye başladı, biraz daha adam taşıyorlardı, cadde uzun çünkü. Caddenin en aşağısında hanımlarla da karşılaştım, onlar da bayraklarıyla bekliyordu. Bunca zaman oldu, hala bu otobüsle taşıma işini anlayabilmiş değilim. Valla. Çok acayip.

Neyse, d'lish cupcake dükkanı Tunalı civarında, bu karamelli maramelli olanı çok güzeldi. Limonata da çok güzel, kendileri yapıyormuş, güzel kavanozlarda getiriyorlar. Biz bir kavanozu paylaştık, isteyene bir kavanoz-iki pipet romansı da sağlıyorlar.

Bir sonraki yazımda apartman yöneticiliğinde geldiğim noktadan bahsetmeyi düşünüyorum. Hazır mısınız?