October 27, 2014

Memeler

Ekim ayı, meme kanseri farkındalık ayıymış, Zihnin Arka Sokakları haber verdi. Pembe eşyalarımızın fotoğrafını çekip blogumuza koyarak biz de dahil oluyormuşuz. Ben de "Allahım mememde bir şey var!" diye doktora koşan milyonlarca kadından biriyim, birazcık yazayım.

Bir baktık ki hakikaten bir kütle var sol tarafta, ceviz kadar üstelik. (Ay bi baksana ya, senin de eline geliyor mu?) Çocukluk arkadaşımı aradım, çalıştığı hastaneden randevu aldık. (Alo Fahrettin? Mememde bi şey var olm?)
Önce elle muayene etti doktor, "Ouuvv valla kütür kütür kistler geliyor elime ouvvv!" dedi, yemin ederim yüzüme yüzüme kütür dedi, tansiyonum düştü. "Kötü bir meme değil bu" diye ekledi, kalktım giyindim. (İyi meme-kötü meme-kendisi iyi ama çevresi kötü meme?)

Zaten yıllardır memelerimin canla başla ürettiği onlarca kütleyle yaşıyormuşum, haberim yokmuş. "Bunlar olmasaydı memelerin şu andakinin yarısı kadar olurdu mehehehe" de dedi doktor. İyi tarafı kanser olmayışımdı, kötü tarafı ise bu kadar iyi huylu topak içinde olur da kötü huylu bir şey çıkarsa farketmeme imkan olmaması. Arada kontrol ettirmek gerekiyor, memelere bakarak olmak gerekiyor.

Sadece ele gelen kütle değil tabi, yaralar, akıntılar, içe göçmeler, dışa fırlamalar; bunlara hep bakmak gerekiyormuş. Uyanık olmak gerekiyormuş.

Ben ve topaklarım iyi haftalar diliyoruz; biri de bizi inandırsa iyi haftalara, yerimden kıpraşamıyorum, hayat ne ağır.

October 21, 2014

Yemekle İlgili Fikirlerimi De İstirham Edeyim

Bayansilvia yapmış, Zihnin Arka Sokakları bu tarafa doğru yollamış, tembellikten yerlerde sürünüyorum zaten, yemekli mimi yapacağım şimdi.

En sevdiğiniz yemek: Patatesle makarna arasında kararsız kaldım, bu ikisiyle ne yapılırsa bayıla bayıla yerim.

En sevdiğiniz tatlı: Aşure ve baklava. Kazanla getirin, kamyonla getirin, beni durduramazsınız.

Siz çocukken anneniz sizi... köftenin ineklerden gelmediğine inandırmıştı. Köftenin nerden geldiğini düşünüyordum bilmiyorum, galiba bu konuda düşünmek istemiyordum.

Çocukken de şimdi de... pişen et ve balık kokusuna dayanamam. Yıllardır sigara içmeme rağmen koku duyumun maşallahı var, metrelerce uzaktan alıyorum. Yıkansa bile içinde balık pişirilmiş tavaları ayırabiliyorum, kalamar kızartılmış yağda patates kızartıp getirdiklerinde kalbim kırılıyor.

Yemeyi sevdiğiniz ilginç şeyler: Ay bilemedim buraya ne yazacağımı. Bir keresinde Mardin'de, Cercis Murat Konağı'nda domates tatlısı yemiştim, dondurmalı. Bir türlü unutamıyorum, yediğim en güzel şeylerden biriydi, başka bir dünyadan gelmeydi.

Türk mutfağı dışında sevdiğiniz mutfak: Anadolu mutfağını her fırsatta öven, "Allahıııımm iyi ki burda doğmuşum!" diye kendini yerlere atan biriyim. Çok kısıtlı tecrübelerime dayanarak Lübnan mutfağını beğeniyorum bir de. İşin içine yemekler girince sınır mınır kalmıyor gerçi; bir humus kardeşliği varsa mesela, hemen üye olmak isterim.

Yemeyi sevdiğiniz en sağlıksız şey: Doritos cips, Eti Cin, Haribo'nun tropikal meyvelisi.

Alerjiniz: Yok. Uzun süre aç kaldıktan sonra aniden yemek yemekle ilgili bir sorunum var, kebapçıda masaya yığılmışlığım var mesela. Bir de reflüden şikayetçiyim ama yuvarlanıp gidiyoruz bir şekilde.

En sevdiğiniz meyve: Muz.

En sevdiğiniz atıştırmalık: Peynir.

En sevdiğiniz içecek: Kahve. Bir de gazoz ama ya Uludağ ya Fruko.

Asla yemeyeceğim ve içmeyeceğim dediğiniz şeyler: Her türlü et mamülü. Hiçbir zaman bağrıma basamadım, iki senedir hiç yemiyorum.

Sonsuz tane de olsa yiyebileceğiniz şey: Patlamış mısır.

Çorbaların kralı: Tarhana.

Kahvaltıda tercih ettiğiniz şey: Ay çok utanç verici ama kahve ve sigara. Ancak öğlene doğru bir şeyler yemek aklıma geliyor. Peynir-ekmek-domates, bazen yoğurtla müsli, bazen yumurta.

Açken ben... normal hayatıma devam ederim. Öyle sinir basması falan olmuyor bende. Susuzluk çok daha korkunç bir şey oldu benim için hep.

Bir keresinde yemek yerken... annem beyin enfarktüsü geçirmişti. Ayvalık'ta bir pizzacıdaydık. Ambulans mambulans, Ayvalık Devlet Hastanesi, nöbetçi doktorun peşinde koşmalar, nöbetçi doktorun "gıda zehirlenmesi" teşhisi, annemin ayağa kalkabildiğini farkettiği anda bizi önüne katıp hastaneden tüymesi, İzmir'e kadar araba sürmesi, yolda bana "Eğer bana bir şey olursa fren şu pedal, ona bas" demesi. Kardeşimle iki hafta boyunca anneme doktora gitmesi için yalvarmamız, sonunda ikna olması, doktorun önünde bile "Aman işte bayılmışım ben" diye geçiştirmesi, bana sinir basması, annemin nasıl bayıldığını küçük bir piyes şeklinde doktora canlandırmam, annemin o anda beni evlatlıktan reddetmesi. Ahahhaha ay sinirlerim bozuldu hatırlayınca, neyse, o zamandır beri ilaç kullanıyor, arada kontrole gidiyor falan.

Bu enfarktüs konusunda beni ve kardeşimi uyandıran, tuhaf bir şekilde Ebru Gündeş oldu. Kameraların önünde geçirdiği o beyin kanaması büyük ihtimalle annemin hayatını kurtardı. Aynı şekilde bayıldılar çünkü, tamamen aynı şekilde. Eğer o görüntüleri izlemeseydim mümkün değil şüphelenmezdim. Gıda zehirlenmesi der geçerdik.

Yemeli içmeli fotoğraf aradım, doğru dürüst bir şey bulamadım. O yüzden hayatımızın kedisi Mi'nin bir fotoğrafını koyuyorum, insan bunu da yer.


Kazıdan dönmüşüm, bavulu açmışım, gelip yerleşivermiş. Dünyanın en nalet kedisiydi, çok özlüyorum.


October 17, 2014

Müzikle İlgili Çok Önemli Fikirlerimi İstirham Ederim

Zihnin Arka Sokakları müzikli mim paslamış, bir ay boyunca kitap yazdıktan sonra ne yapacağımı bilmez haldeydim, çok memnun oldum. Baktım havalı gençler böyle fotoğraflar koymuş, ben de çekeyim dedim, gözlerim o kadar şiş ki saklamak istedim. Gene de börek gibiyim maşallah. Svetşörtüm 15 yıllık, tokam çok floresan. Kulaklıkları geçenlerde aldım, dışarı hiç ses vermiyor, çok seviyorum. Bir yandan da yollarda ezilme riskim üçe-beşe katlandı. Neyse naapalım, kısmet.

Geçenlerde Kuğulu Park'ın orda karşıya geçmek için bekliyordum, yeşil yanınca yürüdüm. Eskort polisler, bir takım yeşil plakalı siyah arabalar falan da yürüdü aynı anda. Bir sinir bastı ki beni, yürümeye devam ettim. Elçisin, konsolossun anlıyorum ama iki dakika bekle kırmızı ışıkta, ölür müsün? Polis arabasından yapılan "Han'fendi bir müsaade etseniz?!" anonsunu enseme yedim ama yol vermedim. Yayalara yeşil benim hakkım, diplomatlara yedirmem. Böyle kedi osuruğu isyanlardan daha sinirli isyanlara kadar uzanan yelpazede motivasyonum hep aynı, "Bu sokaklar bana ait, yürümek en doğal hakkım".

Müzik de bir tür insan hakkı, sorulara geçeyim ben.

1- Müzik dinlediğinde aklına gelen tek kelime?

Özgürlük.

2- Hiç müzikten bıktığınız oldu mu? Ya da dinlemeye ara verdiğiniz?

Oldu valla. Hayatımın en mutsuz dönemlerinden biriydi ve müzik bütün mutsuzlukların kaynağını hatırlatıp kazıdıkça kazıyordu beni. Babamın Pakistan'da olmasını fırsat bilip bir aylığına yanına gittim. Yanıma hiç müzik almadan. 2-3 hafta dayanabildim, sonra birilerine yalvarıp kendimi çarşıya götürttüm, korsan cd satan bir çocuktan Pulp-Greatest Hits aldım. Öyle bir albüm de yok aslında, çocuk evde kafasına göre dizmiş şarkıları, çok da güzel dizmiş allah için. Bir ay falan aynı 12 şarkıyı dinledim. Hala da Pulp bana İslamabad'ı hatırlatıyor, yapabileceğim bir şey yok. Mutsuzluğun kaynağından kaçabildim mi? Hayır. Uydu yayını diye bir şey var, cep telefonu falan. O televizyonu asla açmamalıymışım, sim kartımı çıkarmalıymışım.

3- Hayatınız boyunca hayran olduğunuz bir ses sanatçısı var mı? Posterlerini odanıza astığınız, fan dediğiniz türden?

Eddie Vedder. Pearl Jam posterleri, dergilerden kestiğim fotoğrafları falan; hatırladığım ilk posterler bunlar. Bir de Slash, çok hastasıydım, onun it kopuk pozlarına baka baka test çözdüm yıllarca. Sonra bir boşluk evresi var. Şimdi evde bana ait iki poster var sadece, biri The Veils, diğeri Interpol.

Her şeyimi alabilirsiniz ama içimden grunge'ı çıkaramazsınız ahahhahaha! Bence ben 60küsur yaşında Pearl Jam duyduğunda masaya çıkıp boşluğa tekme atan kadın olacağım.

"Bu bir televizyon stüdyosu değil, Josh, şu ışıkları söndür. Bu bir -fakin'- rock konseri." Atarına gurban.



4- Kitap okurken müzik dinler misiniz?

Ben sabah kalkar kalkmaz müzik açıyorum, yatana kadar da kapatmıyorum. Müzik dikkatimi dağıtmaz.

5- Çok klasik ama yine de sormak istiyorum. Sizin türünüz hangisi?

Grunge merakım indie'ye evrildi. Ama güzel söz ve şiir peşinde her yere giderim, popçulardan Pink'i seviyorum mesela, türkü de dinlerim. Bunu da buraya süslü bir fiyonk olsun diye yazmıyorum; ben türkü dinlerim.

6- Asla dinlemem dediğiniz tarz var mı?

Ya yok galiba, tarzdan ziyade müzisyenlerle ilgileniyorum, daha önce dinlemediğim birini sevince hemen tır tır okurum, kimmiş, neler yapmış diye. Gebertseniz hiphop dinlemem mesela ama Mos Def var, onu naapıcaz? 10 sene oldu şu şarkıyı duyalı, etkisi hiç geçmedi.



Ya da bu şarkı? Şarkılar bana yerleri, zamanı, insanları ve hisleri hatırlatıyor. Six Days, sarıkafayla kişisel tarihimizin bir parçasıdır, ölene kadar da öyle kalacak.



7- Şarkıcı olmak isteseydiniz kim olurdunuz?

PJ Harvey, Thom Yorke, Jarvis Cocker; bunlardan biri olmak isterdim. Daha önce de koydum bloga ama olsun, şu aşağıdaki olmayı çok isterdim. Ne yaparsa yapsın ruhunu parçalayarak yapan insanlar, bence dünyanın en önemli insanları.



Bu videodaki terör nerde olsa gider bulurum, müzikte aradığım şey tam olarak bu.

8- İmkanınız olsa ülkemizde müzikle ilgili neyi değiştirmek isterdiniz?

Bir şeyleri değiştirmeye müzikten başlamazdım çünkü bozulmanın daha yukarlarda bir yerlerde başlayıp hayatın her tarafına yayıldığını düşünüyorum. Memleketin müziği samimi olsun isterdim, insanlar kendi şarkılarını söylesin, gavurların videolarını araklamasın falan. Bir gün vıcık vıcık popçu, ertesi gün sırf deri pantolon giyip şarkıya iki gitar koydu diye rakçı olmasın isterdim. Hadi bunlar piyasa miyasa, her ülkede var; alternatif geçinen, şarkıcı-ozanım havalarındaki müzisyenlerin sözleri bana bir şey ifade etsin isterdim. Yok mu bir şey ifade eden? Var. Ama sayısı az.

Bu fikirle itişmekten sıkıldım, zaten takip etmeyi de bıraktım. Ülkemizin müziği deyince aklıma böyle şeyler geliyor.



Bu şarkıyı aklınızda tutun, sonra bununla ilgili başka bir şey yazacağım, çok heyecanlandım.

9- Bu şarkı benim dediğiniz bir şarkı var mı?

Ay olmaz mı?! Bir tane de değil, ruhum aç benim, allah bilir kaç tane var. The Cure-Just Like Heaven, Suede-Wild Ones, The Veils-Sit Down By The Fire. Aklıma ilk gelen üç tanesi. Sonuncunun iki dizesini koluma dövdürttüm, o kadar bağrıma bastım yani şarkıyı.

10- Tv'lerde bol bol yayınlanan talk show programları hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle sunucusunun ses sanatçısı olduğu programlar hakkında?

Ben bilmiyorum böyle bir program. İki gözüm önüme aksın kuul olayım diye yazmıyorum, bakın televizyonla ilişkimi anlatayım hemen; gündüz hiç açmıyorum, ancak çok önemli bir olay varsa haberlere bakmak için ya da ütü falan yapıyorsam "bugün ne giysem" gibi bir şey seyretmek için. Bugün ne giysemlerin hastasıyım. Akşam da ne diyeceğini merak ettiğim biri varsa tartışma programı, belki belgesel kanallarındaki araba tamiri programları, pazar günü antika programı. Onun dışında film, dizi falan seyrediyoruz kompüteri bağlayıp. Çok bir şey kaçırdığımı da sanmıyorum. Flash Tv'de 24 saat pavyon var bir de, denk gelirse beni etkisi altına alıyor, dansçı kızlar falan. Çok acayip.

11- Kim şarkı söylemesin sorusuna vereceğiniz ilk isim kim olur?

Neden bilmiyorum ama Ömür Gedik. Gerçekten. Bir anda aklıma geldi.


Mim bundan ibaret, yapsanıza siz de.



October 15, 2014

(29) (30) Ve Böylece Afiyet Olsun

İzmir Karşıyaka'da bir et lokantası vardı, arada ailece giderdik. Sipariş falan vermezdiniz, o gün ne varsa pişirip getirirdi abi. Siz yedikçe de getirmeye devam ederdi, ta ki elindeki şişten etleri tabağınıza sıyırıp neşeyle, "Böylece afiyet olsun!" diyene kadar. O zaman anlardınız ki son parti etler tabağınıza bırakıldı, yemeğin sonuna geldiniz. Şimdi düşünüyorum da çok büyük ihtimalle sırf bu cümleyi duysun diye sürükleyip durdu babam bizi bu lokantaya, tam onun kalemi numaralar bunlar.

Herkeslerin nefret ettiği ama benim sevdiğim bir kitap bulamadım. Herkesle beraber sevip herkesle beraber nefret ediyorum anlaşılan. Belki Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi. Ama onu da bütünüyle sevdiğimi yazmaya elim varmıyor, zaten nefret edeni değil, seveni çoktur kitabın. Doğru dürüst bir cevabım yok anlayacağınız.

30. ve sonuncu soruya geldik, vay canına. Tüm zamanların en favori kitabı.

Bir ay boyunca kitaplarla yattım, kitaplarla kalktım. Bir yandan iki satır okuyup bir yandan ertesi günün sorusuna cevap düşündüm. Evin altını üstüne getirip Gregor Samsa rozetimi buldum, Dönüşüm'den ne kadar etkilendiğimi unutmuşum, hatırladım. Yıllardır ağzıma sakız ede ede bayatlattığım Marquez'in, zamanında küçük hayatıma yanan bir meteor gibi nasıl çarptığını hatırladım. Ucuz kitaplar, kalın kitaplar, ağlatıp öldüren kitaplar; hepsini, hepsini hatırladım.

Neden okuduğumu hatırladım. En çok buna seviniyorum. Bu bir ay içinde iki de taslak okudum. Birinde annem hayatını alt üst eden bir seneyi anlatıyor, diğerinde yüzünü görmeden kardeşim saydığım güzel bir kız hem kendini hem etrafını liğme liğme edip önünüze koyuyor. İkisini de ağlayarak okudum; ikisinin de içine girmek, çocuk annemi çekip almak, arkadaşıma sarılıp saçlarını sevmek istedim.

Basılır ya da basılmaz, kitap haline gelir ya da gelmez, 30. sorunun cevabı bu iki taslak. Annem zaten benim için yazmış, arkadaşımınkini de seve seve sırtımda taşırım, bu yüklerin en birinci gönüllüsüyüm.

Okumazsam aptal olurum. Yüzüme yüzüme yalan söylerler, verecek cevabım olmaz. Okumazsam bencil, güdük, zalim olurum. Kardeşim yanar, haberim olmaz. Okumazsam herhangi biri olurum. Varlığımın yokluğumdan bir farkı olmaz.

Bunları yeniden hatırlamama vesile olduğu için Zihnin Arka Sokakları'na ve bir aydır dolaylı olarak kitaplıklarından faydalanıp kitap listeleri yaptığım herkese çok teşekkürler. İyi oldu bu.

Saat gecenin 2'si, herkesleri herkeslere emanet ediyorum, gidip yatıyorum.


October 12, 2014

(28) Güzel Kitap Adı ve Başka İnsanların Eşyaları

Sadece ve sadece adına vurulup aldım bu kitabı, ne yazarını biliyorum ne konusunu. Bir türlü de okuyamadım.

İlk sayfasını açtım, ilk cümleyi okudum: "Ayemenem'de mayıs, sıcak ve bungun geçer." Kitabı kapatıp bungun ne demek diye sözlüğe baktım. Sıkıntılı demekmiş. Ruh hastası olduğum için orijinalini buldum, "brooding" diyor orda, brooding için de tekrar sözlüğe baktım. Sonra bir süre camdan dışarı baktım, kalkıp kitabı rafa sokuşturdum.

Kitabı okumaya en çok yaklaştığım an bu oldu. Ama okuyacağım, belki de hiç benim hayal ettiğim gibi değil, olsun. Kadın, kitabı 1997'de yazmış, şu anda farkettim. Elimdeki de 12. baskıymış zaten.

Bugün yaptığım tek elle tutulur şey ekmek oldu. Dışarda can çekişen bir saksı kekik var, onlardan koydum içine. Bir de sırf meraktan pesto yaptım, yine dolapta çile dolduran bir sap fesleğeni kurtarmış oldum. Sonra da ekmekleri pestoya banıp BBC'de Antiques Roadshow seyrettim.

Pazar günlerimin en güzel şeyi bu antika programı, televizyonlarımızda BBC çıkmaya başladığından beri hastalıklı bir şekilde izliyoruz ailece. "AMAN ALLAHIM YOKSA LALIQUE Mİ O ŞİŞE??!! Hİİİİ TABAK RESMEN CLARICE CLIFF!!" noktasına gelmeyi başardık.

Konsepti çok basit, bir grup antika uzmanı, İngiltere içinde geziyor, her programda masalarını kurup kasabalıların eski eşyalarını getirmelerini bekliyor. Eşyalar gerçekten antika mı, hikayesi nedir, kim yapmış, kim kullanmış; bunları kısaca anlatıyorlar ve fiyat biçiyorlar. Ve allahım neler getirdi insanlar evlerinden. Biraz önce seyrettiğim bölümde yaşlı bir kadın, gerçek bir Albrecht Dürer baskısı getirdi. Dürer! 20.000 paunt fiyat biçti uzman. Geçen bölümlerden birinde bir adam, amcasının Titanik'in durduğu bir limandan attığı kartpostalı getirmişti; kart gelmiş, amca geri gelememiş.

Çok acayip hikayeler; eşyaların tarihi çok ilgi çekici. BBC HD kanalınız varsa, pazar günleri 20:00 civarı başlıyor, alt yazılı. Sırf şu program üzerinden çemkireceğim o kadar çok şey var ki aslında, başka bir zaman artık.





October 11, 2014

(27) Bir Romanda Şaşırtıcı Gelişmeler, Tokat Üstüne Tokat, Sürprizli Son

Palahniuk'un Görünmez Canavarlar'ını arkadaşım S. vermişti okuyayım diye. Bu İngilizce kopyasından okudum, kitap zaten genel olarak beni yere yatırıp tekmeledi, bir de üstüne sürprizler, "Aaaoooooooo ama bu aslında şu muymuş?!"lar falan, 27. sorunun cevabı olmayı alnının akıyla haketti.

Okumamış biri gelir burayı okur belki diye yazmayacağım olan biteni. Dövüş Kulübü'nü herhalde hepimiz okumuşuzdur-seyretmişizdir, Palahniuk'un bu numaralarına çok yabancı değiliz. Dövüş Kulübü'nün sürprizli sonu, Görünmez Canavarlar'ınkinden daha sürprizli ve daha havalıydı ne yalan söyleyeyim. Ya da Dövüş Kulübü'nü seyrettiğimde ben daha genç ve saftım, bilemiyorum.

Neyse yani, bu kitapta da transseksüel var, moda endüstrisi var; yanan bir ev, ölümcül aile ilişkileri, korkunç arkadaşlıklar ve uzun yol maceraları var. Cessie bazen "Neden benim başımdan hiç serüven geçmiyor?" diye soruyor yazılarında. Aynı şeyi düşündüm kitabı hatırlamaya çalışırken, aklıma 6-7 sene öncesinden bir gece geldi. Biraz bira içtikten sonra tek istediğimiz aspava yiyip eve dönmekti, o geceyi sabahın 5'inde çektiğim morg önü selfilerini arkadaşlarıma mesaj atarak bitirdim. Gene aynı dönemden bir başka uzun gece var, şarkıcı Teomanlı, nerdeyse linçli falan, başka zaman yazarım, çok üşendim şu anda.

Şükürler olsun ki pek gece hayatım kalmadı, hiç de böyle vahşi biri değilimdir ama mezara girdiğini görmek istediğim insanlar var, o yüzden mümkün olduğunca uzun yaşamayı planlıyorum. Ankara'da hava güzel, birazdan çıkıp kahve içeceğim arkadaşım S. ile. Eczaneden Vicks alacağım, kesinlikle yeni kitap almayacağım ve eve döneceğim, bütün planım bu.

October 10, 2014

(25) ve (26), Yapma Güller ve Öteki Erkekler

İki gündür twitter ile simbiyotik bir ilişki yaşadığımız için gene atlamışım kitap meydan okumasını.

25. sorunun cevabı, yani kendime en yakın bulduğum karakter şu;


Deniz Kitaplar Yayınevi 1983'te basmış, "Albaya Mektup Yazan Kimse Yok ve Diğer Öyküler" aslında, başlığı farklı. Ya da bilmiyorum, Can Yayınları bazen hikayeleri harmanlayıp harmanlayıp basıyor, takip etmeye üşeniyorum.

6 sayfalık kısacık bir öykü olan Yapma Güller'in asabi ve kalbi kırık aşık ergeni Mina'yı gördüğüm anda aklım yerinden oynadı. Okuduğumda ergendim, allah biliyor korkunç bir ergendim, benim de tuhaf bir ananem vardı ve en önemlisi Mina'yla adaştık. O akneli hormon bombası halimle kendimi dünyanın en önemli ergeni ilan ettim ve tabi ki Marquez'in bana, sadece bana hitap ederek yazdığı yönündeki çarpık fikir de tam o anda hücrelerime kadar nüfuz etti. Bozmazsanız çok sevinirim, çok mutsuzum bu aralar.


26. sorunun cevabı olan kitap bu yandaki, bir konu hakkındaki fikrimi bütünüyle değiştirmedi ama bildiklerimi düzeltti, bilmediğim bir sürü şey ekledi.

Öteki Erkekler, yedi trans erkekle yapılmış ropörtajları içeriyor. Bambaşka hayatları, dertleri, dünya görüşleri olan bu yedi kişinin tek ortak yanı kadın vücuduyla doğup o kimliğe sığmamaları.

Birinin "Translar şöyledir, böyledir" diye anlatmasından ziyade kendi ağızlarından hikayelerini dinlemek benim için çok zihin açıcı oldu. Sorular iyi, kitap iyi derlenip toplanmış, Aras Güngör'ü de çok takdir ettim. Gündelik pratik sorunlardan çocukluklarına, aileleriyle ilişkilerinden kendilerini nasıl tanımladıklarına kadar gürül gürül anlatıyorlar; ben de efendi gibi okudum.

Gökkuşağı rozetimi ve ailemizin gökkuşağı bayrağını da fotoğrafa koyup buraları renge boğacaktım ama bulamadım evin içinde. Bu kuşla idare edeceğiz mecburen. Ay allahım zaten bir göçtü ki ruhum, parmağımı kıpırdatasım yok. Ne biçim hayat? Ne biçim insanlarız biz?

October 8, 2014

(21-24) Kitap Meydan Okumasında Nal Topluyorum

Bütün bayramı, duvarları boyayan barbar kocama zoraki çıraklık ederek geçirdim. Yetmezmiş gibi dün de doğum günüydü, ekmek almaya gidiyorum diyerek pasta ve hediye almaya çıktım. Bu seneyi böyle atlattık ama seneye 40 olacak, artık direk dansçısı mı çağırırım eve naaparım bilmiyorum. Bu meydan okuma sorularını şu anda yazmaya başlamazsam asla yetişemeyeceğim.

Son 15 soruyu falan HİÇBİ ŞEY HATIRLAMIYOROAAM diye dövünerek cevapladım ve hatta sizin bloglarınıza gelip oralarda da dövündüm, okuduğum ilk romanı da hatırlamıyorum. Şu olması çok muhtemel. (Kapağı şurdan aldım.)


Tom Amca'nın Kulübesi değildir belki. Onlarca Ömer Seyfettin ve Kemalettin Tuğcu kitabı, Şeker Portakalı, Beyaz Yele, İki Sene Okul Tatili, Robinson Crusoe, Aya Seyahat falandan oluşan bir küme hatırlıyorum. Zaten hepimiz aynı şeyleri okumuşuz aşağı yukarı.

22. soruya beni ağlatan bir kitapla cevap vermem gerekiyor, iki kitap arasında kaldım. Düşününce aslında bir farkları olmadığına karar verdim. Bosnia 1992-1995, bir fotoğraf kitabı.


Sarajevo'da kitap bakarken, dükkanda çalışan oğlan gelip tavsiye etmişti. O üç yıl içinde foto muhabirlerin çektiği fotoğrafları bir kitapta toplamışlar. Bırakın bütün fotoğraflara bakmak, kapağını kaldırmak yürek ister. Sarajevo'da geçirdiğim beş günü sokaklarda ağlayarak, insanlara sarılıp ağlayarak, mezarlıklarda ağlayarak geçirdiğim için yapabilirim sandım. Ama hala bütün fotoğraflara bakabilmiş değilim. Ortasına gelmeden ölesim geliyor, ağlamaktan önümü göremez oluyorum.

Sarajevo'nun küçük havaalanında bavulumuzu tarttı görevli, kilo sınırını aşmışız. "Ay aşmamışızdır, valla yok bir şey içinde ağır çekecek" falan diye miyavlamaya başladım. Abi ısrar etti, "Bir aç bavulu, bak ben halledeceğim, sırt çantalarınıza paylaştırırız" diye. Yere çömüp açtım bavulu, en üstte bu kitap duruyordu. Abi güldü, sessizce alıp kucağıma verdi 8 kilo kadar çeken kitabı. Hayatımın en duygulu, en travmatik, en güzel seyahatinden kucağımda bir halkın üç yıllık kabusuyla döndüm.

Diğer ağlatan kitap ise şu:


Bu kitabı alalı oldu aslında bayağı, sepetten almışım üstelik, 15 liradan 9 liraya inmiş. Geçen yaz okudum, üç gecede. Üç gece rüyalarımda bombardımandan kaçtım, mağaralarda öldüm, annemi kaybettim, babamı öldürdüler. Bir sabaha karşı ağlayarak uyandım. Nasıl oldu bilmiyorum ama resmen avladılar beni rüyalarımda, üç gece boyu.

İçindeki her hikayeye kefil değilim, bazılarını beğenmedim, bazılarını kurgusundan dolayı okumak zordu, bazısını çok zorlama buldum. Ama çoğu iyi hikayelerin, özellikle de Gaye Boralıoğlu'nun Pepuk Kuşu'nu çok beğendim, bana biraz ananemi hatırlattı bir yandan. Bir de işte, hepsi birleşti o hikayelerin, sabahlara kadar canıma kastetti.

23. soruya ne zamandır okumak isteyip de okuyamadığım bir kitabı yazmam gerekiyor. Buyrunuz, bunlar da benim utanç kulelerim.


Bir kısmının rafta bekleme süresi üç seneyi geçti. Bir de bunlar satın alıp da bir türlü başlayamadıklarım; sanal alışveriş sepetlerindekiler, defter kenarına not alınmışlar, arkadaşlarımın kütüphanelerindekiler de var. Maşallah.

24. sorunun cevabı Spencer Holst'un Kedilerin Dili kitabı.


Kısa hikaye sevenler, Roald Dahl meraklıları, kedi sevenler-sevmeyenler, kedilerin bizzat kendileri ve geriye kalan herkes keşke bunu okusa. Başka öyküleri de çevrilse, onları da okusak. Kitaptan alıntı yapıp kaçıyorum.

"Çünkü gerçekten de kedilerin bir dili vardır. Ama tüm siyam kedileri delidir. Her zaman zihinsel telepati, kozmik güçler, müthiş hazineler, uzay gemileri, geçmişteki büyük uygarlıklar gibi şeyler hakkında konuşup dururlar. Ama tümü de miyavlamaktan ibarettir, hiçbir güçleri yoktur, sadece miyavlarlar!"

October 4, 2014

Bayram Sabahı ve (20) En Sevdiğim Aşk Romanı

Sabah 8'den beri ayaktayım, henüz kimse benim ve tüm İslam aleminin bayramını kutlamadı, bir kısa mesaj bile yok. Sosyal medyada dolanmayı gözüm yemiyor, IŞİD bir kişiyi daha öldürmüş. Kurbanlık hayvanlar da kaçmaya başlamıştır diye tahmin ediyorum. Ananem bir şarkı söylerdi bazen, "Bayram gelmiş neyime, anam anam garibem" diye.

O arada bir iyi haber okudum, İsveç'in taze başbakanı Stefan Löfven, Filistin'i tanıyacaklarını söylemiş. Löfven şu:


10 aylıkken yetimhaneye, ordan kaynak işçiliğine, sonra sendika temsilciliği falan derken dün itibariyle Sosyal Demokrat Parti'den başbakanlığa, ne biçim bir hayat.

Neyse. Darısı diğer büyük Avrupa devletlerinin başına. Belki bir gün, Filistin'le ilgili her şeyi veto eden Amerika Birleşik Devletleri'nin de insanlığını görürüz.

Dünden beri sokaklar o kadar sessiz ki galiba gene herkes tüymüş. Çalışırken de hiç gözüm yemezdi üç gram tatil için saatlerce yol gitmeyi, sadece uzun uzun uyumak isterdim. Artık haftanın günlerinden haberim yok, tatil sabahı zınk diye uyanıyorum falan, gene de o akının bir parçası olmaya cesaret edemiyorum. Tatilin en büyük macerası olarak açık bakkal, market aramaya çıkacağım birazdan.

Kitap meydan okumasının 20. gününde en sevdiğimiz aşk romanını yazmamız gerekiyor. Kıt hafızamla neden girdim bu meydan okumaya bilmiyorum, aklıma tek bir roman gelmedi. Gele gele Poe Efendi geldi, zaten mutlu aşk yoktur, değil mi?

"Ama çok güçlüydü aşkımız aşklarından
Bizden daha büyük olanların
Bizden daha bilge olanların
Ve ne melekler yukardaki göklerde
Ne de şeytanlar altında denizin
Ayırabilir ruhumu ruhundan
Güzel Annabel Lee'nin.

Çünkü ay doğmaz asla hayalini getirmeden
Güzel Annabel Lee'nin.
Ve yıldızlar çıkmazlar ama parlak gözlerini hissederim ben
Güzel Annabel Lee'nin.
Ve öylece uzanırım yanı sıra bütün gece vakti
Sevgilimin-sevgilim-hayatım ve gelinim
O deniz kıyısındaki mezarda
Onun mezarında, uğuldayan denizin kıyısındaki."

Bu, bendeki İthaki Yayınları baskısı ve oldum olası çevirinin çok güdük olduğunu düşünürdüm, şuraya yazarken bile içim kurudu. Gugılladım şiiri ve çok haklı olduğumu anladım. Melih Cevdet Anday çevirisini buldum, bir de ona bakın.

"Sevdadan yana, kim olursa olsun,
Yaşça başca ileri
Geçemezlerdi bizi;
Ne yedi kat gökdeki melekler,
Ne deniz dibi cinleri,
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee.

Ay gelip ışır hayalin eşirir
Güzelim Annabel Lee;
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabel Lee;
Orda gecelerim,uzanır beklerim
Sevgilim,sevgilim,hayatım,gelinim
O azgın sahildeki,
Yattığın yerde seni."

Orijinalinin ritmi, müziği var bu çeviride, çok şükür yarabbi! Bu sıkıntımı da çözdüğüme göre gidiyorum ben, umarım bir paket sigara almak için benzin istasyonu aramam gerekmez. Haydin iyi bayramlar olsun, küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öperim.

October 3, 2014

(18) Hayalkırıklığı ve (19) Filmi Çekilen Sevdiğim Bir Kitap

Azılı bir hayranı olarak biraz hayalkırıklığına uğramıştım bu yandakini okuyunca. Evde bile tutmamışım, idefix'ten aldım fotoğrafı. Konusunu hatırlamak için de gugıllamak zorunda kaldım.

Ev-ofis arası ite kaka bitirmiştim. Bunu okuyacağıma eski kitaplarından birini iki kere okurdum, daha iyi olurdu. 18. sorunun cevabı bu.

Filmi çekilen sevdiğim kitaba da Hobbit deyip biraz işin kolayına kaçacağım bugün, barbar kocam dün gece yarısı duvar boyamaya başladı. Can havliyle baza falan boşalttım, kışlıkların üzerinde uyuyakalmışım. Bu sabah eve değil, bir harabeye uyandım.

Gece bir kitaba başlamıştım, okumak istemediğime karar verdim. Çok sanatlı cümleler içimi kıyıyor benim, "Nazende güneş kendini ısıtmaktan aciz, sağ yüzüne ılık ılık, demli nemli. Pürtelaş adımlar kaçamak, özürle bahane arası insanlar kendi kuytularında Araf." Gereksiz kafiyelere çok gıcığım, bir hayli de düz bir insanım, istiyorum ki cümlelerin birer yüklemi olsun, güneş ısıtmıyorsa, efendi gibi ısıtmasın.

Neyse evet, Hobbit. Bir kitaptan üç film çıkarttığı için Peter Jackson'a da gıcığım ama beğenerek izledim filmleri, sonuncuyu heyecanla bekliyorum.

Hiçbir yerde bulamayınca Migros sanal marketten klima temizleyicisi aldık, biraz önce getirdiler. Naylon torbanın yanına et bulaşmış, köpekler akıllarını kaçırdı. Torbaya bulaşan koyunun bizle bir alakası olmadığına ikna edene kadar canım çıktı, rüşvet olarak kemirme kemiği falan verdim.

Maskeleme bantını erken sökünce, boyanın da bir kısmı sökülmüş. Ellerimi arkama bağlayıp duvara dertlendim. Telefonumu şarja takamıyorum, çünkü şarj aletine ulaşamıyorum, çünkü kazak yığınından odaya girmek mümkün değil. Koko biraz önce kemik gömdü kazak yığınına, öyle düşünün.

Bayram arifesinde halimiz budur. Giderken, ikinci filmden çok havalı bir sahneyi bırakayım aşağıya, Tauriel'in tokat gibi cevapları, "Biz bu dünyanın bir parçası değil miyiz?", "Savaş, tabi ki bizim de savaşımız.", "Ne zaman kötülüğün bizden daha kuvvetli olmasına göz yumduk?" falan.


October 2, 2014

Kongraculeyşınz ODTÜ!



Ahahhahhah ayy! Aklıma geldi bugün, o zamanlarki bişbikinimiz, şimdiki cimhirbişkinimizin kudretli işaret parmağıyla bize ve her daim çantalarımızda taşıdığımız molotoflara günümüzü gösterdiği o konuşma.

ODTÜ, 2014-2015 arası en iyi üniversiteler sıralamasında 85. olmuş. İlk 100 içindeki tek Türk üniversitesi, peşinden Boğaziçi geliyor, 139. sırada. Farklı kuruluşlar bu tür sıralamalar yapıyor, farklı kriterler seçildiğinde sıralamalar değişir, inersin çıkarsın falan, önemli değil. Önemli olan bir üniversitede hala dünya çapında araştırma, yayın ve saire yapılıyor olması. Yani objektif bilim yapılıyor olması ve çalışmaların dünyanın her tarafındaki diğer bilim insanları tarafından okunuyor, eleştiriliyor, referans veriliyor olması.

Peki neden hep aynı okullar giriyor bu listelere? Neden her mahalle arasına açılan, "Her şehre bir üniversite attırdık en bilimlisinden" diye kafamıza kakılan okullar yok ortalıkta? Cevap veriyorum, kafalar şu aşağıdaki gibi çalıştığı için yoklar:


Şimdi okulumun renklerindeki kırmızı-beyaz aşortmanlarımı giyip küçük bir zafer turu atacağım terasta. Bugün de ölmedik.

October 1, 2014

(17) En Sevdiğim Kitaptan En Sevdiğim Alıntı


Gene meydan okuma sorusu yamultmaya geldim, yamultup gideceğim. Ama bakın sizi düşündüğümden. Yoksa buraya Kolera Günlerinde Aşk'tan iki satır çakar, gözlerimi devirip giderdim. Ayrıca kaç gündür kitaplardan bahsediyoruz, hiç şiir yok ortalıkta.

Geç yaşımda şiir sevmeye başladım ben, Birhan Keskin'i de geç buldum. Allah ayırmasın diyerek çok sevdiğim bir şiirini alıntılıyorum aşağıya. Y'ol'un son şiiri:

ÖTEKİ

Ama siz yükseleceksiniz hep bembeyaz,
onlar aşağıda siyah kalacak!
Sizin başınız bulutlarda dursun onlar balçıkta bacak!
Siz tatlı rüyalarınızı görün, onlar terleyip sıçrayacak!
Kavunun kabuğuna bıçağı indirin siz, onlar kaçışacak.
Genişleyin siz merkezde onlar kenarda daralacak!

Onlar seyrek bir fotoğrafta uzağa bakanlar.
Onlar bir ömür taşlara su tutanlar.
Onlar bir hatırada donmuş duranlar.
Onlar bu dünyada yanmış da külde uyuyanlar.

Siz nasıl da menekşe gözlüsünüz onlarsa hep açgözlü!
Ah siz ölümsüzsünüz dünya üstünde, onlar ölümlü.
Ve siz nasıl da güzel kokuyorsunuz, insanın hası
Onlar kenarda kirliler; onlar atık, onlar sası.

Ah siz, nasıl da "Siz"siniz buram buram, onlar avam.
Bu cahilin, yoksulun, barbarın ışık neyine, onlar ziyan!

Siz "It was very amazing" derken "and fun"
Onlar özür dileyendi ağacın ruhundan.

Balkonunuz çok yüksek sizin baş döndürüyor.
Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor.

Ağacın ruhundan özür dileyenlerin alınlarından öper öyle giderim. (Gidiyorum dediğim, yapı markete gidiyorum. Matkap ucu, beton çivisi, ne bileyim korniş falan lazımsa alıvereyim size de.)