November 28, 2014

Son Akşam Yemeği ya da Il Cenacolo (Aferin)

Bugün, başka hiç derdimiz yokmuş gibi, geçen yaz Leonardo Da Vinci'nin Son Akşam Yemeği ile yaşadığım maceradan bahsetmeye karar verdim.

Tatilimizin 5 gününü Roma'da neşeyle geçirdikten sonra Milano'nun bir miktar dışında kalan Varese kasabasına intikal ettik çünkü barbar kocamın işleri vardı. Yani gün boyu ortalıkta olmayacaktı ve benim başımın çaresine bakmam gerekiyordu. Dediler ki "Git, Son Akşam Yemeği'ni gör. Ama nasıl bilet bulursun bilmiyoruz", internete girip tur mur aradım, en erken bilet bir ay sonrasına. Barbar kocamın, yıllardır birlikte iş yapmak vesilesiyle, tuhaf bir aile ferdi haline gelen arkadaşı Andrea dedi ki, "Sen gene de git manastıra, biletçiye ağla."

Ertesi sabah otele taksi çağırdım, taksiciyle bir gece önceki dünya kupası maçını konuştuk, biraz hayatımı anlattım, o da biraz hayatını anlattı, beni tren istasyonuna bıraktı. Bilet alıp trene bindim, Milano bir saat mesafede, açtım kitap okuyordum ki bilet kontrolü için janti bir amca dolaşmaya başladı.

Biletimi uzattım, bir şeyler dedi, "Ay İtalyanca bilmiyorum" dedim, ön koltuktan bir kız İngilizce olarak müdahale etti, meğer trene binmeden biletimi deldirmem gerekiyormuş. "Aiiyyy bilmiyordum, hay allah naapıcaz!!!" diye kıvranırken amca biletimi deldi, bir şeyler dedi. Çevirisi kızdan geldi, "Güzel mavi gözlerinin hatırına bu seferlik affediyorum". Tam "Ama gözlerim mavi değil?" diyecek oldum ki küçük flörte uyandım, yan cebime koydum, vagon sakinleri kıkırdadı.

Milano'ya indim, metroyla şehir merkezine attım kendimi. Yeryüzüne bir çıktım ki şununla burun buruna geldim. Duomo di Milano.


3-5 gün önce başka bir katedralin kubbesine tırmanırken panik-atak geçirmiş olmanın sıkıntısıyla ve biletçiye ağlamam gerektiğinden basıp manastıra yürümeye başladım.

Uzaktan kırmızı tuğlalı manastır göründü, Santa Maria delle Grazie.


İnşası 1497'de bitmiş. Böyle tarihler gördükçe, kaldırıma çöküp ağlayasım geldi bütün tatil boyu. Bu gene bir şey değil, 1099 gördüm Milano'da. Yani tabi ki yüzlerce yıl zarfında tamir-tadilat görmüş bütün bu binalar, beni esas vuran binlerce yıldır kutsal olan alanlara inşa edilmiş olmaları. Pagan tapınağı varmış, Romalılar kısmen onun da malzemesini kullanıp kendi tapınaklarını inşa etmiş, sonra Hristiyanlar ya elden geçirip ya sıfırdan başlayıp manastır yapmış, katedral dikmiş. Kültürdeki bu devamlılık ne güzel. Öyle böyle değil, NE GÜZEL! Şehir bu alanlara göre, bu alanların etrafında gelişmiş; bütün yollar katedrale çıkıyor, öyle beton apartmanların, çöplüklerin arasında boynu bükük kalmış tarihi bina aramıyorsunuz.

Neyse. Manastıra girip bilet gişesine yürüdüm. Gözlerimi kırpıştıra kırpıştıra ilk bilet ne zamana diye sordum. Abla bana biraz bakıp "Tam 4 saat sonra geri gel" dedi.

Ben: Allahım nasıl yani, bugün mü 4 saat sonra?
Abla: Si, si. Bir bilet iadesi var, sana veriyorum.
Ben: Ühühüühü çok teşekkür ederim, çok!
Abla: 15 dakika erken gel. Sakın geç kalma.
Ben: GRAZIE! GRAZIE!

4 saati sağda solda kahve içerek, yan masalara laf atarak, barbar kocama kısa mesaj yoluyla nispet yaparak geçirdim. 15 dakika da değil, yarım saat önce manastırın bahçesinde bittim. Tam hatırlamıyorum, 15 ya da 20 kişilik gruplar halinde alıyorlar içeri ve nasıl bir törenle alıyorlar.

Bizim grubun sırası geldi, biletler kontrol edildi, grubu ikiye böldüler, bir holden içeri doğru yürüdük. Arkamızdaki otomatik kapı kapanıp bizi camdan bir bölmeye hapsetti, birkaç dakika durduk. Önümüzdeki kapı açıldı, biraz yürüyüp tekrar durduk, tekrar yürü, tekrar dur. Esas salona giren kadar ısımızı falan ayarladılar resmen, ben olsam fısfısla dezenfekte de ederdim, İtalyanlar henüz o kadar delirmemiş.

Nihayet girdik küçük yemek salonuna. Bütün gruptan kollektif bir nefes bırakma fısırtısı çıktı, "Hhhhhhhhaaaaa!"



Leonardo keşişlerin yemek yediği salonun duvarına yapmış Son Akşam Yemeği'ni. Nerdeyse 5 metreye 8 metre gibi ebatları. Ve allahım, İtalya'daki her sanat eseri gibi bunun da hikayesi çok acayip.

Leonardo işi almış ama bitirmesi yıllar sürmüş. Gelip iki kaş göz boyayıp aylarca ortadan yok oluyormuş. Manastırdan biri çemkirecek olmuş, cevabını şu şekilde almış, "Çok konuşmasın, zaten Yahuda'nın yüzü için model arıyorum, keşiş efendiyi model alırım, sonsuza kadar ihanetçi Yahuda olarak kalır duvarda."

Acaba duvar resmine kapıyı bu keşiş mi açtırdı diye düşünüp güldüm içimden. İsa'nın hemen altındaki gri dikdörtgen, zamanında oraya açılmış bir kapı. Birileri Da Vinci falan dinlemeyip kırıvermiş duvarı. Herkesin ayakları görünüyor, İsa'nınkiler kapıyla gitmiş.

İlk görüşün heyecanı geçince resmin ne kadar solduğunu farkettim. Leonardo, geleneksel fresko tekniğiyle değil, kuru duvar üzerine bir takım numaralarla boyamış, tempera dedikleri yumurtalı bir boya karışımı falan. Resim zaten biter bitmez bozulmaya başlamış, bir 60 yıl kadar sonra "Tamamen mahvoldu" diye kayıt tutmuşlar manastırda. Ben aceleci keşişi suçluyorum, daha önce de yazdım, sanatçının işine karışmamak lazım. Özellikle de İtalyan olanların işine.

Velhasıl Son Akşam Yemeği bir restorasyon belası haline gelmiş; birileri fresko muamelesi çekip onarmaya kalkmış, bütün boyayı bozmuş; başka biri bu bozulmaları kazımak zorunda kalmış; birileri onarırken birkaç havarinin yüzünün ifadesini değiştirmiş, halk ayaklanmış; o arada savaşlar, bombalamalar; bir ara cephanelik olarak kullanılmış manastır, askerler havarilerin gözlerini oymuş. Yani düşünün, kendi halinizde bir keşişsiniz, zaten 2. Dünya Savaşı patlamış, şehir bombalanıyor, bir de Son Akşam Yemeği'ne bakmak zorundasınız. Kum torbalarıyla kapatmışlar sağını solunu, bir şekilde bugüne kadar gelmeyi başarmış duvar.

Son restorasyon kampanyası 21 yıl sürmüş, bugün gidip de gördüğümüz duvar resmi bu restorasyonun neticesi. Ahı gitmiş vahı kalmış anlayacağınız, gördüğümün ne kadarı Leonardo'nun boyadığı gibi duruyor hala, hiç bilmiyorum.

15 dakikamız vardı tam olarak resimle. Yanımdaki çift, cep telefonuyla fotoğraf çekmiş, üzerlerine 5 tane salon görevlisi orta yaşlı kadın atlayınca farkettim. Ama nasıl atlamak, yavrusunu koruyan şahinler gibi. Adam "Tamam kapattım telefonu" falan dedi, kar etmedi, bütün resimleri teker teker sildirdiler telefondan. Kadınları çok takdir ettim. Turistlerden nefret ediyorum, kendi turist halimi de sevmiyorum.

İsa ve havarilere son bir bakış atıp çıktım, koşa koşa metroya, ordan gara, ordan Varese'ye. Varese'de taksi durağı olmadığını ve yoldan da taksi maksi geçmediğini dehşetle farkettiğim gün oldu bu. Pizzacıdan taksi durağı telefonu aldım, aradım ağladım. Kaldırıma çöküp sigara içmeye başladım, hava kararırken "Allahım acaba İngilizce anlaşabildik mi telefonda?" diye dertlenmeye başladım. Sonra uzaktan sarısını gördüm taksinin. Kapıyı bir açtım ki sabahki şoför.

Ben: Sen Varese'nin tek taksisisin di mi?
Taksici: Ahahhahhaha, evet!
Ben: Burda kaldım sandım, asla otele gidemeyeceğim sandım, hava karardı, ne biçim yer burası, yoldan taksi geçmez mi, yarım saattir seni bekliyorum?
Taksici: Yahu sana dedim telefonda, müşterim var, on dakikaya geliyorum dedim.
Ben: Duymadım ki öyle dediğini.
Taksici: Neyse. Neler yaptın bugün?
Ben: Son Akşam Yemeği'ni gördüm!
Taksici: Biz İtalyanlar ne diyoruz ona biliyor musun?
Ben: Il Cenacolo.
Taksici: Aferin.

Her koşulda aferinimi alırım.

November 27, 2014

Babamızın Oğlu

Cosby Ailesi'ni hatırlıyorsanız herhalde aşağı yukarı aynı yaşlardayız. Bilmiyorum belki bir yerlerde tekrar gösterimleri vardır ama oyuncuların saçından başından anlayacağınız üzere feci şekilde 80'lerde geçiyordu olaylar.

Televizyon tarihinin ilk siyahi ailesi değil tabi ama anne-babanın üniversite mezunu ve bir hayli zengin olduğu ilk siyahi aile. (Siyahi mi diyoruz, ne diyoruz? Doğrusu ne bunun? Çok feci şüpheler içindeyim şu anda.) 8 sezon, inanılmaz reytingler filan. Ben de gözümü ayırmadan keh keh seyrettim küçükken.

Sonra da unuttum gitti. Ve fakat dizinin babası Bill Cosby korkunç bir şekilde tekrar girdi gündemime. Şu ana kadar 16 kadın, tecavüzle suçladı adamı. Kadınların on ikisi ilaçla bayıltıldıklarını söylüyor, diğer bir kadına da ilaç vermeye çalışmış, üç kadını ise zor kullanarak taciz etmiş. 1965'ten 2004'e kadar uzanan bir zaman dilimi içine yerleşiyor kadınların başına gelenler. İşin acıklı tarafı, kadınların bir kısmı daha önce de adalet aramış ama nasıl olduysa üstü kapatılmış, Bill Cosby'nin asla üstüne yapışmamış bu suçlamalar. Şimdi tekrar deniyorlar, daha önce ismini saklı tutan kadınlar isimlerini de açıklıyor bu sefer, yıllarca sesini çıkaramayanlar ekleniyor.

Türkçe pek bir şey bulamadım, İngilizce çok var, bir gugıllamaya bakıyor. Milliyet Gazetesi kadınlardan birini, eski süpermodel Janice Dickinson'ı haber yapmış yarım yamalak. Milliyet'e göre Dickinson "itiraf ediyor" tecavüze uğradığını. Acı çekmekten hoşlandığım için okuyucu yorumlarına da baktım.


Çok şükür biri gelip çemkirmiş itiraf meselesine. Diğer üç kişinin sorularının cevabı aslında haberin verilme şeklinde saklı. Tecavüz, kadının suçu, yani ayıplanacak taraf kadın olduğu için; tecavüzcü, milyonların bayıldığı tonton bir aktör olduğu için, herif bir de karun kadar zengin olduğu için, kadın 32 sene susup bugün "itiraf ediyor" suçunu. "Kendimi tecavüze uğrattım" demeliydi ki hepimiz rahat edelim, "Uğrattırmasaydın bacım" deyip kafamızı diğer tarafa çevirelim.

Janice Dickinson'ın röportajının birazını seyrettim, bir ara anılarını yazmış ve bu olaydan bahsetmek istemiş. Cosby'nin avukatları gırtlağına çöküp çıkarttırmış, böyle anlatıyor yani kadın.

Demek ki bilgisayar karşısında aşortmanlarıyla çay içerken taa Hollywood'da yaşayan meşhur bir kadınla "Şimdi miee aklına geldiee cnm?" diye samimiyet kuran insanları tecavüze inandırmak mümkün değil. Bu tavır kadınlardan gelince daha da çok şaşırıyorum, 35 yaşındayım ve allah bilir kaç kere tacize uğradım yollarda. Allah bilir kaç kere başkalarının başına gelirken müdahale ettim. Hatırladığım ilk hadise o kadar küçükken oldu ki ne kıza ne erkeğe benziyordum, dev gözlüklü ve okul formalı, yürüyen bir patatese benziyordum. Herif mahallenin tuhafiyecisiydi. Kimseye söyledim mi? Hayır. Ne olduğunu bile anlamamıştım. Yıllar sonra uyandım.

35 yıllık tecrübemle bir numaralı empati kurucusuyum böyle hadiselerin. Diğer türlüsü anormal olurdu zaten, olmaz mıydı? İstatistiklere, nasıl istatistik yapıldığını öğrendiğimden beri şüpheyle yaklaşıyorum ama yorumların aldığı beğenilere de dayanarak şunu gönül rahatlığıyla yazıyorum; %75imiz kalpsiz öküzmüş. Bari biraz ortada durun lan, o da yok. Son sözümü çay koyup aşortmanlarımı giyerek söylüyorum, Bill Cosby babanızın oğlu mu?

November 24, 2014

Çok Suratsız Bir Öğretmenler Günü Yazısı


Hayatım boyunca yaptığım, öğretmenliğe en yakın şey buydu. Fotoğraftaki yavrular kazı çalışmalarını bitirmişler. Plastik iskeletleri, Ulus'tan alınma "binlerce yıllık" çömlekleri falan ölçmüş biçmişler, çimlere yayılmış, ortaya çıkardıkları bulgular ışığında hikayelerini yazıyorlar. Ayaklarımın arasına kıstırdığım yavrunun adı Doğukan, otur saatlerce sohbet et, hiç aramızda 20 yaş yokmuş gibi. Beş sene geçmiş aradan, üniversiteli olmuştur şimdi, unutamadığım çocuklardan biriydi.

Bu projeyi yaparken blog tutmadığıma çok üzülüyorum. Bir sürü güzel detay uçtu gitti aklımdan. Fakat akşamları eve nasıl pelte gibi gelip 9'da falan uyuyakaldığımı hatırlıyorum. Çocuklarla uğraşmak çok meşakkatli bir iş. Bazı sabahlar uyanıp "Allahım çok şükür bugün çocuklar gelmiyor" diye sevindiğimi de hatırlıyorum.

Okuldan hayatım boyunca nefret ettim. Sevdiğim öğretmen sayısı da bir elin parmaklarını geçmez, hala çalışıyorlarsa umarım öğrencileri, benim sevdiğim kadar seviyordur onları.

Ama mesela dersi dinlemiyor, günlüğünü yazıyor diye sınıf arkadaşımızı rezil eden; bir de üstüne günlüğü açıp sınıfa yüksek sesle okuyan aşağılık herif, sen umarım acı çekiyorsundur. Üşenmedim gugılladım, Karşıyaka Anadolu Lisesi'nde Almanca öğretmeniymiş, maşallah bir anadolu lisesinden diğerine, sırtı da yere gelmemiş. Bu adamın da mı öğretmenler günü kutlanıyor yani şimdi? Almanca da konuşamazdı üstelik.

Ya da de'leri da'ları ayıramayan ilkokul öğretmenimi naapıcaz? Aradan yıllar geçmiş, ben kadını unutmuşken kardeşimin ilkokulunda karşımıza çıkması, koridorda koşturuyor diye kardeşimi tokatlaması falan?

Öf valla, gelip deseler ki "Liseden başlayacaksın tekrar, büyük bir yanlışlık olmuş", kendimi keserim gene de geri dönmem. Öğretmenler Günü deyince de bitmek bilmeyen törenler, bayat şiirler, sınıf annesinin topladığı hediye paraları geliyor aklıma.

Aklıma gelmişken üç öğretmenimin peşine düştüm, bir email falan bulurum diye. Harika insanlardı, iki satır yazarım, ne güzel olur. Bir de annemi arayayım, öğretmen marşını söyleyeyim telefonda. O da öğretmenlik yaptı kaç sene, eksik kalmasın törenden mörenden.

İmza ve Söyleşi

Şöyle bir şey varmış, haftaya cuma. Kitabı alalı bayağı oldu, fırsat bu fırsat okuyayım da imzalatayım.


November 21, 2014

Sıradan Televizyon İzleyicisi Olarak Durumumu Takdimimdir

Bu yeni televizyonların ekranları hassasmış, uzun süre aynı kanalı seyretmemek lazımmış. Beni bıraksanız hala tüplü televizyonla yaşıyor olacağımdan pek anlamıyorum böyle şeylerden. Geçen akşam bir baktık ki CNNTürk logosu ve alttan geçen "Son Dakika" bantı iz bırakmış ekrana. Nereyi açarsak açalım, köşede CNNTürk'ün hayaleti.

Neyse. Dün akşam Şirin Payzın'ın programında Dersim konuşuldu, bir gözüm televizyonda, bir gözüm başka işlerde, öyle seyrettim. Program kapanırken yaşanan küçük hadise yüzünden ayak parmaklarım büzüldü. Başkası adına utanmak çok tatsız bir his.

Adını kesinlikle hatırlamıyorum, genç bir adam, zaman zaman hükümet savunucusu olarak katılıyor bu programlara. Giderayak "Atatürk de böyle böyle demişti" diye bir şeyler söyledi. Ne söylediği önemli değil, başka bir duruma işaret edeceğim çünkü. Programın bir diğer konuğu Kürşat Bumin müdahale etti:

Bumin: Nerede söylemiş bunu?
Diğer Adam: Söylemiş, elimde belgeler var.
Bumin: Nerede geçiyor bu cümle? 
Diğer Adam: Nutuk'ta geçiyor.
Bumin: Hayır, Nutuk'ta geçmiyor.
Diğer Adam: Söylevlerinde var.
Bumin: Hayır, yok.
Diğer Adam: Konuşmalarında geçiyor. Elimde belgeler var.
Bumin: Hangi belgeler, söyleyin, ben de gidip okumak istiyorum.

Diğer adam panikle, Kürşat Bumin ısrarla konuşmayı sürdürdü. Belge melge çıkmadı. En sonunda Şirin Payzın, adama dönüp "Sizi İstanbul Üniversitesi'nde akademisyen olduğunuz için programlara davet ediyoruz, söylediklerinizi belgelerle desteklemenizi beklemek hakkımız" gibilerinden bir şey söyledi, program bitti.

Adını hatırlamadığım bu adam, benim en büyük dertlerimden birinin vücut bulmuş hali. Akademisyeninden tut gazetecisine, milletvekilinden tut twitter'daki sıradan bir dangalağa kadar fütursuzca çarpıtıyorlar, manipüle ediyorlar ve zaman zaman yalan söylüyorlar. Çoğu sefer de karşılarında "Hayır öyle değil, tam olarak böyle. Aha belgesi." diyecek biri olmadığından, biz sıradan halk tarih falan bilmediğimizden, hem hükümet destekçileri hem karşıtları olarak tamamen klişeler ve sloganlar üzerinden tartıştığımızdan, alıp başını gidiyor o çarpıtılmış argümanlar.

"Kabataş'ta çocuklu kadına işediler" falan gibi hadiselerden de bahsetmiyorum, en uyuzundan güncel tartışmalardan bahsediyorum. 2013 yazında, bazı internet sitelerine erişim kısıtlandığında, bir takım tipler çıkıp şunu dedi, "Londra'da G8 zirvesi yapılırken protestolar oldu, İngiliz hükümeti güvenlik sebebiyle interneti kesti." Bu iddia kıyamet gibi beğenildi, paylaşıldı ve bütünüyle yalandı. 

Bahsi geçen zaman ve mekanda bizzat bulunan kardeşim üşenmeyip altına cevap yazdı, "Hayır interneti falan kesmediler, neden yalan söylüyorsun?" diye ve anında "O.pu. Senin gibileri İsrail'e karşı domaltmak lazım!!" diye cevaplar yağmaya başladı. Cevaplardan biri aynen buydu, o günden beri neden özellikle İsrail diye merak içindeyiz. Yunanistan'a karşı domaltmayı vaadedenler de vardı ve en sonunda bir abla olarak sayfanın moderatörüne mesaj yazdım, bana kibarca cevap verip küfürlü yorumları sildiler. Al Jazeera'nın Türkçe sayfasından bahsediyorum. 

Yani küfür yemekten gocunmayı da bir kenara bıraktım, karşılıklı konuşamamak tam bir kabus. Herif yalan da olsa "Hayır, internet kesikti." demeye bile üşeniyor, çünkü gerek yok kendini savunmasına. Çünkü kimse saygıdan, edepten, kültürden falan ekmek yemiyor artık. Tuhaf bir şekilde hiç kimse de gerçekleri çarpıttığı ya da yalan söylediği için itibar kaybetmiyor.

Bir gazeteci çıkıp mıyır mıyır "Faili meçhuller çözülsün, Uğur Mumcu, Madımak, o zamanki hükümetler hiçbir şey yapmadı çözmek için, AKP çok çalışıyor" dediğinde, karşısında oturanlardan en az birinin, elinde belgeleriyle, Madımak faillerini savunan bütün avukatların, geçen zaman içinde AKP'den milletvekili, belediye başkanı, parti meclisi üyesi, parti il başkanı olduğunu gösterebilmesini istiyorum. "Çarpıtıyorsun" demek yetmez, ne şekilde çarpıtıldığı söylensin istiyorum. 

Bu doğrultuda canımı sıkan bir diğer grup ise kıymetli fikirlerini hem gazete köşelerinden hem de sosyal medyadan üzerimize saçanlar. Sanırsınız ki bir işe yarayacaklar çünkü kağıt üzerinde aynı taraftayız bu insanlarla. Yaramıyorlar, bütün gün konuşula konuşula sakız edilmiş fikirleri bir kere de bunlardan dinliyoruz, arta kalan zamanları da "Şimdi ağlıyorsunuz ama yarın unutacaksınız! İşte siz hep böylesiniz!" diye gözümüze parmak sallayarak dolduruyorlar.

Sizi kim, ne zaman kanaat önderi ilan etti?

Fırça yemeye üzülmüyorum ama cehalet konusunda benimle aynı kategoride insanlardan akıl öğrenmekten sıkılıyorum. Evimin salonunda, sonsuza kadar CNNTürk'le damgalanmış televizyonumun karşısında bana da herkes suçluymuş geliyor ama başkalarına akıl öğretene kadar oturup bir şeyler öğrenmem gerektiğini de biliyorum.

Böyle yazıları genelde, "Naapıcaz inanın ben de bilmiyorum" diye bitiriyorum. Bu sefer iki gazetecinin ismini yazacağım, tek akıllı ben değilim tabi, eminim siz de takip ediyorsunuz. Belki farkında olmayan vardır diye, İsmail Saymaz ve Fehim Taştekin. Fehim Taştekin dış politika, Orta Doğu falan yazıp konuşuyor. İsmail Saymaz ise memlekette ters giden her şey hakkında. Günüyle, saatiyle; tam o saatte kimin eli kimin cebindeydi, detaylar vererek tartışıyor, sorular soruyor. İhtiyacımız olan şey, tam olarak bu. Bu gazetecileri layklamak, ritviitlemek, falov etmek lazım.

Ben bir hışım bunları yazarken İsmail Saymaz da şunu tweetlemiş, "kalp kalp kalp" diye cevap yazmamak için kendimi zor tutuyorum.


Köpenksiz, çiçeksiz, kitapsız kaçıncı yazı oldu bu. Hala buralardaysanız çok teşekkür ederim. İyi hafta sonları, güzel yağmurlar, iç açan insanlar temenni ediyorum, böylece gidiyorum.

November 19, 2014

"Yol uzun, güzergah zorlu"

Atina Politeknik Üniversitesi, biraz bizim okul gibi, teknik üniversite yani. Odtü'den çok daha eski tabi, bir de bizde kırmızı-beyaz topan şeklinde logo var, onlarda Prometheus ateşi çalıyor. Doğal olarak. (Tam burada gözlerimi deviriyorum, Antik Yunan ile alıp veremediklerim var. Ama sonra konuşuruz bunu.)

1973 yılında öğrencileri okulu işgal etti, yıllardır askeri cunta tarafından idare ediliyordu memleket. Yunanistan, 2. Dünya Savaşı'ndan çıkıp korkunç bir iç savaşa girdi, 1967'de askeri darbeyi de görüp bu darbeci generallerin oluşturduğu hükümetle sınanmaya başladı. Askeri darbeler beraberinde yığınların tutuklanmasını, işkence görmesini, ardında iz bırakmadan kaybolmasını da getiriyor. İstediğiniz coğrafyaya bakın, hep böyle. Galatasaray Lisesi'nin önündeki Cumartesi Anneleri'ne bakın mesela.

1973'teki okul işgali, tarihe "Atina Politeknik Ayaklanması" olarak geçiyor. Üçüncü günün sonunda cunta, bütün şehrin elektriğini kesiyor, tanklarla kapıları yıkarak giriyor okula. Ayaklanan öğrenciler, okulun radyosundan yayın yapıyorlar o saate kadar, tank kapıya dayandığında genç bir öğrenci, askerlere "Kardeşlerim, emirlere uymayın. Direnen kardeşlerinize saldırmayın," diye çaresizce sesleniyor, özgürlüğü selamlayan milli marştan dizeler okuyor. Nafile yere.



Tank okula giriyor, yayın kesiliyor, takip eden olaylar onlarca sivilin ölümüne sebep oluyor. Fakat hükümetin, bir avuç öğrenciye böyle aklını kaçırmış gibi saldırması bardağı taşıran son damla oluyor, ayaklanma büyüyor, bir sene içinde cuntanın sonu geliyor. Yıllar sonra ilk defa demokratik seçimler yapılıyor, generallerin yargılanması başlıyor.

Politeknik ayaklanması tarihe cuntanın gidişini tetikleyen olay olarak yazılıyor. Her yıl anıyor Yunan halkı bu direnişi, bu sene 40. yıldönümüydü. 20 bin kişi sokaklara dökülmüş. Fotoğrafı Ekathimerini Gazetesi'nden aldım.


Şu fotoğrafı da almadan edemedim, popolardan biraz kırptım ama ne demek istedikleri anlaşılıyordur herhalde.


Hayat pek günlük güneşlik değil tabi Yunanistan'da, batık ekonomi, aç insanlar, işsizlik. 2008 yılında bir polis, ağız dalaşına girdiği 15 yaşındaki Alexis'i vurup öldürmüştü. Bakın buraya kadar hep tanıdık motifler bunlar, okul işgali, askeri darbe, ekonomi, ayaklanma falan. Bundan sonrası acayip çünkü Yunanlar, Atina'yı yaktı Alexis için. Sonra Selanik'i de yaktılar, sonra başka şehirleri de. Bildiğiniz cayır cayır yaktılar.


Politeknik'in yıldönümünde 20 bin kişinin sokaklara dökülmesi biraz koydu bana, o yüzden yazıyorum sanırım bunları. Bir de Alexis'i öldüren polis ömür boyu hapis cezası aldı, o sırada yanında duran polise de 10 sene verdi mahkeme. Biraz da bu yüzden yazıyorum. Yunan adaleti daha mı iyi işliyor bilmiyorum, için için suçluluk duyuyorum galiba Berkin için neden daha çok bağırmadık-bağırmıyoruz diye. Kendimi suçluyorum, daha çok sokağa çıkabilirdim; kendimden daha çok da çocuğun en azından cenazesine omuz vermeyenleri suçluyorum. Sırf çenesiniz ama hiç hareket yok lan, ne fena. Sonra facebook'ta falan çok hükümet karşıtı oluyorsunuz zaman zaman, bana sinir basıyor.

Neyse yani, suçlaya suçlaya da bir yere varılmıyor. Biraz Yunan kardeşlerimizden ilham mı almak lazımdır acaba? Öncelikle kendimi, ardından da sanat için soyunmaktan çekinmeyecek erkek kardeşlerimi sahneye davet edeyim ve gideyim. Sizi de şahsi hödüklüklerimle bırakıp gitmeyeyim, Birhan Keskin'in ince ruhunu bırakıp gideyim.

"Yol uzun, güzergah zorlu; ne demeliyim?
Zarif kardeşim benim,
Seni aldım yanıma, ikizimi almış yürüyor gibiyim.
...
İnsan olan yerlerim çok ağrıyor,
Olsun, yine de sen kapanma, bu sıra benim,
Yerine bırak ben incineyim."

Yalnız ne acayip, memleket köşeye sıkıştırdıkça benim bile aklıma devamlı şiir geliyor. Yani bildiğim sınırlı sayıda şiir koşup koşup geliyor. Valla çok tuhafsın hayat.

November 18, 2014

Camsil ve Ayrıkotu

Çok daha havalı bir şekilde yazmaya başlayacaktım ama anamla babam and içmiş gibi her türlü havalı şeyimi söndürüyor. Bu, yıllardır böyle.

Hafta sonu Mimarlar Odası'nda bir anma vardı, çocuk kontenjanından dahil olduk arkadaşım N. ile. Aslında bu anma toplantısını yazacaktım, yakın tarih, siyasi olaylar falan. Ama iki gün içinde bir dikkatim dağıldı ki anlatamam.

Bazı eleştirilerimiz oldu toplantının içeriğiyle ilgili, babam konuşmacılardan biriydi, o akşam da İzmir'e geri döndü. Dün telefon edip aktardım "Şunlar şunlar neden böyle böyle idi?" diye. Kısmen ciddiye alıp cevap verdi, sonra sıkıldı, o arada yaranayım diye "Baba, sana gözlük silmek için ıslak mendil aldım. 52'li paket hem de." dedim, çok sever o gözlük ıslak mendillerini. "Haaa, ben camsille siliyorum gözlüklerimi" dedi. 24 saattir babamın sağda solda çantasından camsil çıkarıp gözlük fısfısladığını hayal ederek oturuyorum.

Anma toplantısının bir diğer konuşmacısı, Tuncer Amca, kitabını imzalayacaktı. N. ile kitapları alıp sıraya girdik, bekle bekle, sıra ilerlemiyor. O arada iki kişi araya kaynak yaptı, olanca öküzlüğümle "Aaa kaynak var yalnız!" deyiverdim. Kaynakçılardan biri dönüp kim olduğumuzu çıkarmaya çalıştı, bir türlü doğrudan soramadı, neticede halka açık toplantı; biz de iki hırt, doğru dürüst cevap vermedik. Bu sosyal debelenme sürerken kim olduğunu görmediğim biri "Arif'in kızı" dedi benim için. Kaynakçı biraz rahatlayıp N. ile kardeş olup olmadığımızı sordu, bu soruya da doğru dürüst cevap vermedik. "Evet. Hayır. Meslektaşız. Ben istifa ettim. Kim? Üç." Sonra da babamı övmeye başladı, sıra ilerlemiyor, babam övülüyor, sıra kesinlikle ilerlemiyor, öv de öv. Araya alaycı bir espri sokayım dedim, onu da anlamadı, babamı savunmaya başladı. N. hafiften grip olmuş, bana ter bastı, artık gitmek istiyoruz filan, babam da babam. "Ehooyyyy yeter yahu! Arşivleyin o zaman babamı, geldi zaten 70 yaşına, o gidince kafasındaki her şey de onunla gidecek." noktasına gelmiştim ki sıra ilerledi. Bu kuru övmeler beni çok bunaltıyor, hep kuru övüyoruz, sonra da arkasından dövünüyoruz. Bana ne ayrıca babamın Mimarlar Odası'na ne ifade ettiğinden. Ben o mimarlığın tek faydasını ilkokul 2'de kitaplık koluyken gördüm, oturup "Tanrım, bana kitap dolu bir ev ile çiçek dolu bir bahçe ver. (Konfiçyüs)" diye pankartlar hazırladıydı çizim takımlarıyla. Öğretmen çok beğenmişti.

Neyse, sonunda ulaştık imza masasına, o arada küçük hesaplar yaptım, eğer arkadaşının kızı olduğumu anlarsa daha güzel ithaf yazısı yazar diye. Doğrudan söylemeye de utandım ama adımın arkasından evlenmeden önceki soyadımı söylemeye utanmadım.

Ben: (Gözlerimi kırpıştırarak) "Mina Şentek."
Tuncer Amca: (Duyamayarak) "Şengül?"
Ben: "Şentek!"
Tuncer Amca: "Şentürk?"
Kim olduğunu göremediğim biri: "Arif'in kızı."
Tuncer Amca: "Aaaa! E ama sen Zeynep değilsin?"

Zeynep kardeşim oluyor ve evet ben o değilim. Zeynep yüksek lisans tezini yazarken Tuncer Amca ile söyleşi yapmıştı, benden daha zeki ve siyasal bilimler konusunda kapasiteli bir çocuk olduğu için akılda kalıyor tabi. Kim olduğunu asla görmediğim ve akşam boyu "Arif'in kızı!" diye açıklama yapan her kimse, çok teşekkür ediyorum. Benim küçük hesaplarım ile onun bu çığlığı birleşip normal bir akşamı Antik Yunan dramasına çevirdi. Bir nevi Deus ex machina.

Zaten boşuna debelenmişim, herkesin kitabını uzun uzun, güzel güzel yazıp imzaladı Tuncer Sümer, benim payıma da "bol çiçekli günler ve en devrimci selamlar" düştü.

Babamı İzmir'e yollamanın rahatlığıyla kendi küçük hayatıma kapanmıştım ki telefon geldi:

Babam: "Bir şey söyleyeceğim ama paniğe kapılmayın."
Ben: "Nooldu ya?"
Babam: "Annen ayrıkotlarına tarım ilacı sıkarken zehirlendi. Hastaneye kaldırdım."
Ben: "Nea?"
Babam. "İyi yani şimdi, bir şeyi yok. Ama doktorlar ne ilaç vereceklerini öğrenmek için Ulusal Zehir Merkezi'ni aradı, merkezden gelen direktif üzerine 24 saat gözetim altında kalacakmış hastanede."
Ben: "Kongraculeyşınz. Gerçekten."

Babam zehirlenmenin tam olarak nasıl gerçekleştiğini açıkladı, pulvarizasyon falan dedi, annem nalet bir küp gibi oturuyormuş hastane yatağında. Bu hadiseyle ilgili en iyi yorum sarıkafalı arkadaşımdan geldi; "Kış geldi ya, ne ayrıkotu?!" diye anneme gıyabında çemkiriyordum, "Çünkü annenin bizzat kendisi ayrıkotu." dedi sarıkafa. Tüm kalbimle katılıyorum. Biraz önce aradım, bir 24 saat daha eklenmiş hastane nöbetine. Oda arkadaşı gece yarısına kadar televizyon seyretmiş, çok mutsuzdu.

Neyse, anma toplantısının afişini şuraya bırakayım. Bir ara yazarım, biraz malzeme toplamam lazım zaten. Belki o arada annem de detokstan çıkar.


November 13, 2014

Perşembe Postası

Bozuk para çanağını masaya boşalttım, teker teker dizdim, hesapladım. 40 liram varmış.


Yarım saat kadar da fotoğrafa filtre, şablon falan arandım. Nasıl harcayacağım bunları bilmiyorum. Adım Bakkaldelirten'e çıkacak.

M.K.Perker'in ufak tefek dergisi Türk Mucizesi'nin 2. sayısı çıkmış, hemen aldım. Şu kareye çok güldüm.


Dergi güzel, özellikle "Anadolu Rock Grubu Bateristi Timur Abi" ve arka kapaktaki "Fuat Borman Nerede?" hikayelerine mehehhehe diye güldük, dürte dürte birbirimize gösterdik evde.

Geçenlerde gene komşu pavyonda hır çıktı, bir ara uyanır gibi oldum, sonra polis sirenlerini duyunca dalmışım tekrar. Yumruklaşmaya normel normel geliyor polis, silah sesi olunca sirenle. Ertesi sabah apartmanın bahçesinde bunu bulduk.


Ne diyeceğimizi bilemedik.

Hafta sonu kızlar geldi, bizde kaldı. Saçaklı'yı ve Mino'yu, blog yazmak vesilesiyle tanıyorum, mazimiz burası yani. Gezdik dolandık, Samanpazarı civarında bir kafeye oturduk. Instagram'a bakayım dedim, Mino çok güzel bir fotoğraf koymuştu, hemen beğendim, bir de "Aaaa neresi ayol burası??" diye haykırdım. Sessizce arkamdaki duvarı gösterdiler parmaklarıyla.


Sandalyemde 45 derece dönüp ben de bir fotoğrafını çektim duvarın. Çay yerine kahve içtik, gönül koymadık gene de.

Geçen bayram barbar kocamın abisine gitmiştik. Herkes güp güp kavurma yerken ben bir köşede ağlamayayım diye kısır yapmış, çok duygulandım. Kalkmaya yakın bir de kitaplarını yağmaladım, elindeki bütün eski basım Stephen Kingleri naylon torbalara doldurup eve getirdim. Tam olarak getiremedim aslında, çoğu arabanın bagajında kaldı. Neyse şöyle şeyler işte hep:


Biraz Philip K. Dick de var, bagajda. Ev-ofis-Yozgat falan arası seyahat ediyorlar haftalardır. Dünya güzeli keçe defteri de Mino getirdi, Gönül Ağacı diye bir projenin ürünlerinden. Belki denk gelirsiniz bir yerlerde, dar gelirli kadınların el emeği, göz nuru. Tarih attım içine ama yazmaya kıyamadım henüz.

Babam Ankara'ya geldi, yorgan bulamıyormuş evde, şimdi çıkıp kendi evinde yorganlar nerde duruyor göstermeye gideceğim. Gizemli yorganları, kendi hayatımın bir büyük gizemine bağlayıp bitireyim yazıyı.

2013 Haziran'ından sonra delirmiş gibi tartışma programı seyretmeye başladık. Bütün programlara katılan kır saçlı bir gazeteciye gözüm iyice alıştı o arada. Fakat bir akşam, konuk olduğu programa bir de telefonla bağlanınca kafam karıştı. Abdülkadir Selvi ile Hüseyin Yayman gizemi o gece başlamış oldu. Hüseyin Bey'in soyadını uzun zaman Yaman sandım. İkisinden birini ekranda her gördüğümüzde evde şu yaşanmaya başladı:

Barbar kocam: Aaa bak Hüseyin Yayman çıktı.
Ben: ...
B.K.: Yoksa Abdülkadir mi?
Ben: Evet.
B.K.: Hohohohoh bildiğin Hüseyin yahu!
Ben: Hisiyin mi? Kim? İvit.
B.K.: Valla abartıyorsun, Abdülkadir işte.
Ben: Allahım al canımı kurtulayım.

Uzun zaman geçti, artık ayırabiliyorum gözlerimi kısıp dikkatli bakınca. Zaten Abdülkadir Selvi daha çok çıkıyor televizyona, sallasam bile şansım daha yüksek onunla.

Şöyle bir an yaşanmış televizyonda, kaçırdığıma çok üzüldüm.


Hayatımın kombosu, füzyonu, atomik reaksiyonu olacakmış. Fotoğrafla avunuyorum. Haydi çıktım ben, güzel perşembeler olsun hepimize.


November 12, 2014

Tarzan'a İyi Bir Boşanma Avukatı Lazım

Son günlerde bir de bununla kafayı bozdum. "Resim İstanbul Orman" konut projesi reklamı, çok sinir bozucu. "Ama hayatım..." diye itiraz eden Tarzan, lafı ağzına tıkıveren Ceyn, Ceyn'in kucağındaki o çok büyük ihtimalle uyuşturulmuş kaplan yavrusu.



Hele bir de o reklamın sonundaki, müzik diyeceğim elim varmıyor, şey. Hayayayayayyy hayayyayayayyy. Betonda konfor ve rahatlık arayışının sonu hayayay diye şarkı söyleyen hayalet çocuklara çıkıyor. Ben bunu anladım reklamdan.

En ucuz ev 421 bin 943 liraymış Resim İstanbul Orman'da. Allah size akıl fikir versin.

November 6, 2014

Sevgi ve Dostlukla

Nerden anlatmaya başlayacağımı bilemedim, biraz başından başlıyorum, tekrar tekrar yazıyormuşum gibi olacak. Ama sonu bir kartpostala bağlanıyor. (Kartpostalı duyunca kaçmaktan vazgeçtiniz umarım.)

Daha önce de yazdım, bir yerlerden para bulunca geçen Mayıs Urfa'ya gittik, çocuklara arkeoloji atölyesi yapmaya. Üç kişilik ekibimizin bir üyesi eski arkadaşım, meslektaşım ve projenin parasını bulup getiren Maresi'ydi. Diğeri de onun arkadaşı, antropolog, "Alamancı" Nilgün. Uzatmadan geçiyorum, bir akşam şöyle bir konuşma geçti:

Maresi: (Keh keh gülerek) Nilgün'ün amcaları meşhur aslında, belki tanıyorsundur.
Ben: Aaa kim kim?
Nilgün: (Biraz mahçup, tanımayacağıma emin) Metin-Kemal Kahraman kardeşler.

Tabi ki tanımıyordum, Nilgün biraz anlattı, sadece Grup Yorum'a "Hah evet Grup Yorum!" diye kafamı sallayabildim, çok da merak ettim Metin-Kemal ikilisini. Ankara'ya döner dönmez bütün albümlerini aldım, biraz da interneti karıştırdım. Kemal'in 20 sene önce memleketi terkettiğini, Metin'in tek başına konserlere çıktığını okudum filan.

Maresi ve Nilgün'le yazıştığımız bir email silsilesi var, oraya yazdım "AAAOOOOYYY ÇOK GÜZELMİŞ YA MÜZİKLERİ!!!" diye, bir şarkıya özellikle takıldım, buraya da yazdım hatta bir ara.

Geçen Temmuz sonuydu galiba, barbar kocam salondan seslendi, "Minaaa bak bu senin abilerden biri değil mi?" diye. Bir baktım ki Kemal Kahraman televizyonda, Türkiye'ye dönmüş, gazetecilerle konuşuyor. Anında hesaplar yaptım kafamda, Ağustos başında bir gün arayla hem İstanbul'da Nilgün'ün düğünü hem de Dersim'de Munzur Festivali var, festivale biraz zor giderim ama amcalar olarak kesin düğüne gidecekler, allah bilir iki-üç şarkı da söylerlerler filan diye. Festivale gidemediğim gibi düğüne de gidemedim. Maresi gitti ama. Zira Nilgün, Maresi'nin erkek kardeşiyle evlendi. Halaylar çekilmiş.

Boynumu büktüm, eninde sonunda Ankara'ya konser vermeye gelirler diye kendimi avuttum. Bir sabah evden çıkarken posta kutusundan tombul bir zarf aldım, Maresi'den gelmiş. Annemle buluşacaktım, attım çantama zarfı, ailemizin kapkekçisine oturduk, orada açtım. İçinden bu çıktı.


Önce heyecandan, sonra da Maresi'nin tatlılığına ağladım. Düğüne giderken kartpostalı kolunun altına sıkıştırmış, bütün gece uygun bir an kollamış, bir türlü yakalayamamış. En sonunda Metin'le Kemal gelmişler, "Hah Maresi, biz de seni arıyorduk, arkeologmuşsun, merak ettiğimiz şeyler vardı, soracaktık" diye. Maresi'yi de heyecan basmış, uzun uzun sohbet etmişler, bir ara benim kartpostalı itivermiş önlerine. Hatta, sanırım Kemal'in "Eh evet, dili bilmese de müzik hoşuna gider" gibilerinden serzenişini "Aaaa yooo, Mina internetten çevirilerini bulup okuyor şarkı sözlerinin" diyerek bertaraf etmiş. Hakkımı yedirmemiş ahahhahha! Okuyorum ama valla, bayağı mesai harcadım buna. 

Küçük hayatımın önemli şeylerinden biri bu kartpostal ve hikayesi. Küçük hayatımın diğer önemli şeyleriyle organik bağı var; ekşisözlük'te "müzik arkeologları" gibi bir tanım yazmış biri Metin ve Kemal için, ne güzel bir tespit. 

Ve allah herkese bir Maresi versin; şunu yapmaya üşenmeyen, küçük heyecanları önemseyen, hayata "keh keh keh" keyfiyle bakan bir arkadaş. Ulus'tan geyikli masa örtüsü aldım, yollayacağım bu ara, geyikli masa örtüsüz ev olmaz. (Nilgün, olur da okuyorsanız, burayı çevirme kurban olurum.) 

Giderken bir video bırakayım aşağıya. Anca youtube videosu tabi, iki hafta önce Ankara'da konser vermişler, Kızılay'da poster gördüm, kaçırmışım. Nasıl yakalayacağım bilmiyorum.


Çevirisini de kopyalayayım;

Bahar Misafiri

Derdime dermandır.
Başıma dermandır.
Bir gün sana misafir.
Misafir, misafir.

Derdime dermandır.
Derdime dermandır.
Başıma fermandır ama ağırdır.
Sana bir gün misafirim.
Sana bir gün bahar misafiriyim.

Yaz geldi işte.
Yaz geldi işte.
Kara kaşına, gözüne kurbanım.
Elin elimde olsun.
Gel beraber düzgün baba'nın dağına gidelim.

November 3, 2014

Mozaikler ve İstihdam Meselesi


Efendim, Zeugma'da mozaiklere basılmış filan, herkes heyete giydiriyor twitter'da, facebook'ta. Gaziantep'in AKP'li belediye başkanı Fatma Şahin'in hemen sağında duran açık renk pantollu bey'fendi, Zeugma'nın kazı başkanıdır. Profesör Bey bizzat basıyor mozaiklere, ona neden çemkirmiyoruz anlamadım.

Bu arada atanamayan arkeologlar örgütlendi, seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Kültür Bakanlığı'nın arkeolog ve sanat tarihçisi istihdam etmesini istiyorlar. Bir ara kadro sözü verilmiş, bir gelişme olmamış; protesto için açlık grevine başladılar. Bu yukardaki fotoğrafı da hemen "Arkeologlar, bilim insanları işsiz; vandallar mozaiklere basıyor" diye yorumlamış birileri. Şöyle dertlerim var:

1- Dört yıllık arkeoloji bölümü bitiren herkes bilim insanı değildir. Ben de bitirdim, ordan biliyorum. Anlıyorum ne demek istenildiğini ama bu geniş tanımlamalarla, bu veryansınlı romantizmle bir yere varamıyoruz.

2- Bakanlığın alacağı 100, hadi olsun 200 arkeolog iş bulmuş olacak; geriye kalan binlerce arkeolog ne olacak? Bakanlık kaç kişiye iş verebilir? Her sene kaç yüz insan arkeolog olarak mezun oluyor, bunun çözümü bakanlık mıdır?

3- Bilim, bakanlık ofislerinde 9-5 arası yapılan bir iş midir?

4- Arkeolojinin onlarca sorunu var, neden illa ki devlette istihdam diye de sorasım var aslında. Ama işsizlik çok korkunç bir şey, dilim varmıyor. Bakanlık, işini iyi yapacak arkeologları istihdam etsin tabi ama diğer sorunları da konuşalım. Kazı izinleri bakanlık tarafından veriliyor diye susmayalım mesela. Mesela yeni mezun arkeologların iş sorunu, arkeoloji bölümlerinin tepesindeki hocaların da sorunu olsun. Eğer olmuyorsa, o çok kıymetli hocalar da ayıplansın. Her orta yaşını geçmiş profesörün bir nevi Sezen Aksu mertebesine yükseltilmesini ve öldür allah eleştirilmemesini anlamıyorum.

5- Açlık grevine itirazım var. Arkadaşım işaret etti buna ve çok haklı buldum. Açlık grevinin çok acılı, çok korkunç bir geçmişi var bu ülkede. Taraftar olursunuz ya da olmazsınız, önemli değil; önemli olan ne kadar ciddi bir şey olduğu konusunda hemfikir olabilmek. Tabi Levent Kırca usulü, bir öğünlük bir açlık grevinden bahsetmiyorsak eğer. (Merak edenler için bakınız 1990'ların sonuna doğru Levent Bey'in sansürü protesto etmek için öğle yemeğini atlaması.)

İşsizliği çok ciddiye alıyorum fakat bu "Bakanlıkta bir kadro verilse öyle bir bilim yapacağız ki Anadolu'nun bütün tarihini ayağa kaldıracağız" söylemini ciddiye alamıyorum. Az sayıdaki istisnayı tenzih ederek şunu söylemek istiyorum, akademik ünvanı yükseldikçe sesi kısılıyor meslektaşlarımın. İster meslekle ilgili sıkıntılar olsun, ister memleketle ilgili.

Ha "Sen naaptın peki bacım?" diye soracak olursanız, aşağı yukarı 20 sene debelendim bu işin içinde ve kaçtım sonunda. O zaman zarfında da bir sürü şeyi kafam almadı benim; tek kelime yabancı dil konuşup yazamayan akademisyen nasıl olur ("Yes, i will go yesterday"), neden bir bakanlık temsilcisi sabahın 4'ünde yatağımın ayakucunda dikilir ("Hastaydın ya, kontrol etmeye gelmiştim"), neden elin valisine evrim teorisine inanıp inanmadığımı söylemek zorundayım (bir inanç meselesi olarak bilimsel teoriler) ya da ekipçe canına kastettiğimize inanan bir başka bakanlık temsilcisinin her histeri krizini neden idare etmek zorunda kaldım ("Bana heladaki ibrikle su verdiniz, bebeğimi düşürdüm"). Hela ibriğiyle su vermemiştik ve zaten hamile değildi.

Bunlar gene işin "magazin" kısmı, beni esas dehşete düşüren vakalar işin bilim yapılan kısmından çıktı hep. Dürüst olmak gerekirse bıktım ben, halim kalmadı. Geride kalanlara insanüstü sabır temenni ediyorum; kamp hayatıydı, hiyerarşisiydi, insan ilişkileriydi, kadrosuydu, işsizliğiydi filan bir hayli zorlu bir mücadele. Hakkını vererek, eleştiri kabul ederek, kendini geliştirerek, işin sorumluluğunu hissederek yapanlara selam olsun. Umarım Kültür Bakanlığı söz verdiği kadroları açar ve istihdam edilenlerin iyi işler yaptıklarını, istihdam edilmeyenlerin sesine ses olduklarını, memleketin arkeoloji politikaları üzerine düşündüklerini görürüz.