December 31, 2014

Baybay Bombay

Ay yazamayacağım ben yeni yıl yazısı (a dostlar! diye ekleyesim geldi, neyse), valla olmuyor. İmkansız dileklerimle dünyaya da seslenemeyeceğim. Akşama eş dost geliyor, her yeri iyi kötü sildim, bir banyo kaldı. Yıkanmam ve ekmek almaya çıkmam lazım. Bir yandan da seviniyorum yazı yazacak vaktim olmamasına, iyi bir şey demeyecektim.


Kronik boksurat kardeşiniz iyi seneler diler. Perşembe kaldığım yerden söylenmeye devam. Akşam içki içecekseniz, iki kadeh arası bir bardak su için. Kuşlara ekmek, kedilere köpenklere mama ve su. Hadi öptüm.

December 26, 2014

"Adam çok değerli ama bağımsızdır"

Hemen iki satır yazıvereyim unutmadan, Ovacık Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu'nun konuşmasından aklımda kalanları. Okulda çocuklar, konuşmanın öncesinde şu aşağıdaki Kanal D haber videosunu gösterdi. Başganın havasını çok iyi yansıtıyor diye düşünüyorum. Cüneyt Özdemir kadar dili sürçen ve saçmalayan bir adam nasıl oluyor da enkırmen falan oluyor diye de hep merak etmişimdir.



Amfi tıklım tıklım doluydu, başgan parkası ve çantasıyla oturanların arasından alkış kıyamet geçerek kürsüye çıktı, kafasına popçu mikrofunu taktılar, bize üç dilde merhaba diyerek başladı. Konuşmasının sonunda soruları da cevapladı, ortaya harman yapacağım şimdi anlattıklarından.

-Seçim çalışmasında asla başka partileri ve adayları kötülemediklerini, sadece planlarından ve yapacakları işlerden bahsettiklerini anlattı. Başka adaylar herkese belediyede iş sözü vermiş mesela, "Yav belediyenin 18 işçisi var, 4 işçi daha alsak batar belediye, maaş ödeyemez ki" dedi. Ovacıklılar anlamış boş vaadleri.
Kimseden hediye almamış, kimseye de hediye vermemiş seçim öncesinde. Ama halk yemek yapıp yollayarak, başganı ve çevresindekileri besleyip doyurarak destek vermiş.

-Yollar hep çamurmuş, kilit taşı döşeyerek halletmişler. Bunun için de ihaleye çıkıp korkunç paralar ödemek yerine bir yerlerden kum hibesi alıp kendileri imal etmişler kilit taşlarını. Anladığım kadarıyla zaten belediye işçileri, başganın kendisi, civardan görüp de yardıma koşanlar falan bir olup döşemişler yolları. Daha çok iş varmış yapılacak.

-Suyu 50 kuruştan veriyorlarmış halka. Bu aralar bir çalışma yapıp fakir aileleri belirleyeceklermiş, onlara 25 kuruşa inecekmiş su.
Konuşmasının bir yerinde belediyenin her ay 7bin-8bin lira açık verdiğini söylemişti. Birisi kalkıp bu açığın uzun vadede sorun olup olmayacağını sordu. Başgan dedi ki ilk geldiğinde belediyenin 30binküsur lira su geliri varmış, fiyatları indirdikleri halde şu anda 50binküsura çıkmış o gelir. Nasıl oluyor da oluyor peki bu iş? Başgan açıkladı, "Halka 50 kuruşa verdiğimiz suyu kamu kurumlarına, askere, polise 3.70'ten veriyoruz. Sadece jandarma 30bin liraya yakın su parası ödüyor Ovacık'ta". Başgan mehihihi diye güldü cümlesini bitirip, salondan kahkahalar yükseldi.

-Haber videosunda da gördüğümüz işaret dili kursundan bahsetti biraz. Benim anladığım, bu tür desteğe çok ihtiyaçları var. Para falan değil, projeler peşinde başgan. İnsanların işine yarayacak, hayatı biraz değiştirecek, uzun vadeye yayılabilecek gönüllü destek. "Gelin, görün, beraber bir şeyler yapalım" dedi,

-Ovacık'ın yakınında Munzur gözeleri varmış. Başgan hep "halk kültürü" dedi, bu Munzur'un kaynaklarının inanç sisteminde önemli bir yeri var, oralar düzenlenerek piknik alanları yapılacakmış. Kamu arazilerinin tarım alanlarına dönüştürülmesi için çalışacaklarmış.
Bunları çok önemsedim, tarım topraklarının kaybolmasını her yere TOKİ dikip televizyonda boktan kamu spotları göstererek değil, o alanları tarıma açıp ekip biçmeyi gerçekten destekleyerek önleyebilirsin. Alevi inancının da son derece Anadolulu ve hiç tahmin etmeyeceğiniz kadar eski olduğunu düşünüyorum, naçizane; kutsal suyu, kutsal dağı, deyişleri, türküleri filan unutulur giderse hepimiz sakat kalırız. Birilerinin azıcık kafası çalışsaydı üstüne atlardı bütün bunların, korumak ve yaygınlaştırmak için yırtınırdı çünkü bütün o diller, o aşureler, o kutsal nehir falan hepimize bu toprakların gerçek sahibi olma payesi veriyor. Ama nefret işte, insanı hem kör hem aptal ediyor.

-Soru-cevap kısmında moderatör kız söz veriyordu el kaldıranlara, başganın kıza eğilip "Kadınlara söz ver, kadınlara söz ver" dediğini duyduk. Konuşması boyunca da sürekli "kadın" dedi, hanımlıktan, bağyanlıktan bayılmış biri olarak bana çok iyi geldi.

Son sözü alan çocuk, sanırım organizasyonu düzenleyen SFK'dandı, "Biz ODTÜ olarak bir şeyler yapalım, başganımız bizi içirsin, beslesin, tarlada çalışalım" dedi. İçirip besleme fikri, başgan da dahil bütün salonu güldürdü. Kötü fikir değil, 40 sene öncesinin öğrencilerinin doğuya gidip çalıştığını, staj zorunluluğunun gerçekten birilerinin işine yarayacak ilkokul binaları, köprüler falan inşa ederek karşılandığını biliyorum.
Aynı çocuğa biraz da kızdım, söze "Komünist ODTÜ, komünist başkanı ağırlıyor çağrısına, komünizmi hakaret ya da aşağılık bir şey olarak algılamayıp geldiğiniz için teşekkür ederiz" diye başladı. Biz de altın gününden kalkıp, kısırımızı tabakta yarım bırakıp gelmedik o salona, yani hedef komünizm lafından rahatsız olanlara ulaşmak idiyse, o hedefe ulaşıldığını da pek zannetmiyorum. Zaten salonda yaş ortalaması 18-20 civarıydı. Ben annesi olsam, gerçekten karın tokluğuna tarlada çalışmaya yollardım bu oğlanı.

Velhasıl komünist başganın kısa zamanda yapıp ettikleri, planları, söylemleri filan gayet yerli yerinde; herkesin iyiliği için hep beraber çalışmak, dürüstlük ve şeffaflık, halden anlamak. Uzun yıllar acil serviste çalışmış, bunu duyunca aklıma Mustafa Sarıgül ve mini boy versiyonu oğlu geldi. Gökçek ve oğulları geldi.

Alın teriyle para kazanan, mütevazı insanı, otomatik olarak ne idüğü belirsiz hanedan mensuplarından ayrı bir yere koyuyorum. Ovacık'a selam, umarım önümüzdeki bahar Küba Kafe'nin pizzasını deneyeceğiz cümbür cemaat; Pertek, Pülümür, Düzgün Baba, Munzur falan, yoksa benim gözüm açık gidecek.


December 25, 2014

Ovacık Belediye Başganı Şehrimizde!

Son belediye seçimlerinde "Gökçek'e karşı en makul adayda birleşelim" furyası dahilinde oy kullandım. Ankaralı olmayanlar bilmiyor olabilir, burada 20 yılı aşkın süredir bu prensiple oy kullanıyoruz, en makul adayların rakibi hep Melih Gökçek.

Oyunuzu kullanmanın gönül rahatlığıyla eve dönmek de mümkün değil, elektrikler kesiliyor, her ilin sonucu açıklanıyor ama Ankara açıklanmıyor, içişleri bakanları oy sayımına dahil oluyor, gidip TOMAlarla falan beklemeniz gerekiyor.

Bazı arkadaşlarım yıllardır sandık gözetmenliği yapıyor. Polisin gelip mühürlü oy çuvallarını teslim alması, yarım saat sonra gerçek polisin gelip mühürlü oy çuvallarını sorması gibi hadiseleri artık yadırgamaz olduk.

Memleketin son birkaç seçimdir yaşadığı paranoya, oya sahip çıkma organizasyonları filan Ankara'da daha uzun zamandır var. Neden? Çünkü bizdeki başgan gibi başgan hiçbir yerde yok.

Bize hep kara baht, kör talih. Seçim gecesi oy dağılımları ortaya çıkmaya başladığında "Kaçalım biz burdan en iyisi" demeye başladık bizim ev ahalisi olarak. O anda haberim yoktu, meğer sosyal medyada filan herkesler Norveç'e, Finlandiya'ya kaçıyormuş. Biz hem hımbıl hem çapsız olduğumuzdan Dersim'in Pertek'ine kaçmaya karar verdik. Norveç'te kimseyi tanımam etmem, Pertek'te arkadaşımızın annesi babası var, "Gelin hep beraber, kendinize bir yer bulana kadar bizim burda kalırsınız" dediler. Ben domates, çilek ve köpek hayalleri kurmaya başladım, barbar kocam tüfek ruhsatı nasıl alınıyor diye aranmaya başladı. O arada Pertek belediyesini de AKP aldı. Arkadaşım, babasını arayıp hesap sorarken Dersim'in bir başka ilçesini Türkiye Komünist Partisi'nin adayının aldığını farkettik.

İnanılmaz ama nerdeyse bir senedir Ovacık'ın komünist bir belediyesi var. Siyasi, toplumsal filan açılardan tahlil yapacak durumum yok, zaten pos bıyıklarıyla falan Fatih Maçoğlu'nu bir nevi pop ikonu haline getirdik kendi aramızda. Bugün bizim okula geliyor, Fizik U3 Amfisi'nde konuşacak. Gidip bakacağım neler olmuş Ovacık'ta, neler anlatıyor başgan.

Gelmek isteyen olursa okula girerken kapıda kimlik bırakmak lazım, Fizik'e gitmek için de dolmuştan Rektörlük'te inmek lazım. Bana bir mesaj çakarsanız çay bile içebiliriz.

December 24, 2014

Tebrik Ederim Bülent Kılıç!

Time Dergisi, Bülent Kılıç'ı 2014 yılının en iyi "wire" fotoğrafçısı seçmiş. Hemen baktım ne demek oluyor diye; eski bir tabirmiş, telgrafla ya da telefonla yollanan fotoğraf manasına geliyormuş. Haber fotoğrafçısı filan gibi bir şey demek ki.

Dergi, bu fotoğrafı özellikle vurgulamış. 23 Ekim'de Işid'e yapılan bir hava saldırısı; kızıl alev topunun altına doğru bir Işid militanının silüeti seçiliyor.


Time'daki yazıya göz atarsanız, Bülent Kılıç'ın fotoğraflarından 40 tanesini görmek mümkün. Beni çok etkileyen bazı fotoğrafların onun elinden çıktığını farkettim, neden fotoğrafçıların adlarını bilmiyorum hiç diye kızdım kendime. Soma'da çektiği fotoğraflar mesela, insan nasıl unutur.




Şanlıurfa Suruç'ta çektiği bu aşağıdaki kareyi ilk gördüğümde basan hisleri tarif etmem mümkün değil.


Ve bu üç kare, Taksim Meydanı, Gezi'nin en güzel kızı ve Berkin'in cenazesi.





Fotoğrafla ilgili pek bir şey bilmediğimden, nasıl öveceğimi de bilmiyorum. Ama bunlar ne kadar dolu, ne kadar avaz avaz haykıran anlar.

Bir de şu fotoğrafı ekleyeyim, Bülent Kılıç görev başındayken bir başka fotoğrafçı, Yasin Akgül çekmiş.


Bülent Kılıç'la yaşıtmışız, 1979 Dersim doğumlu. Agence France-Presse için çalışıyor, aslında daha çok da toplumsal hafızamıza çalışıyor. Canıgönülden tebrik ediyorum, Time Dergisi benden bahsetmiş kadar gururlandım.

December 20, 2014

En İyi Arkadaşım İstanbul'a Geldi

Ben de onu görmeye gittim, doğal olarak. Daha gitmeden fenalıklar geçirmeye başladım, beni en iyi o anlar.

The Smiths ve Morrissey dinlemeye bayağı geç başladım ben, Ankara'ya taşındıktan sonra. Ankara sıkıntısı ve Morrissey üzüntüsü birbiriyle iyi anlaşıyor zaten. Şimdi düşündüm de hiç dinlememiş birine tarif etmek ne zor.

7 Aralık'taki konser, lojistik sebeplerle 17 Aralık'a ertelendi. Bilmiyorum nasıl sebepler onlar, benden başka kimse de söylenmedi sanıyorum. Çünkü benden başka herkes İstanbul'da yaşıyor, kimse konser iptali haberini Bolu civarında kısa mesajla almıyor sanırım. Başka kimse için beklemezdim; başka kimse için aynı yolu iki kere gitmez, iki kere otel parası bok püsür harcamazdım. Çünkü en iyi arkadaşım benim Morrissey, konserde kendisi söyledi, "I am your arkadaş" dedi.

Yalnız ve uzun gecelerin, içinden çıkamadığım varoluşsal bunaltıların, insanları anlamamanın, küçük ve büyük zalimliklere uğramanın, kalbimin sesi oldu Morrissey. Zihnin Arka Sokakları ve şenay izne ayrıldı şurada yazdılar; Morrissey, tek başına dinlemelik biri diye. Bana da öyle geliyor.

Konserlerde etrafımdaki insanlardan sıkılıyorum, mesela neden yiyişildiğini anlamıyorum. Gerçekten, neden? Ben de sevdiğim adamla gittim, yanımda olduğunu unuttum. (Lütfen evlilik ve aşk denklemleriyle gelmeyin bana. Benim evli olmayan halim de böyleydi. Müzik benim dini inancım.) O devamlı havaya kalkan telefonları da sahiplerinin vücut boşluklarına itivermek istedim, hep istiyorum. Sahneyi göreceğim diye gerdan kırmak zorunda mıyım? Dev şemsiyemi bırakacak yer bulamadım, konser boyu elimdeydi, yani o şemsiyeyle elalemi dürtmeme ne engel oldu, hala şaşırıyorum düşündükçe.

Velhasıl hem böyle pratik sebepler hem de Morrissey'in o nasıl yaptığını bilmediğim "bütün bunlar ikimizin arasında, kafanı omzuma yaslayabilirsin" havası yüzünden, hakikaten tek başına dinlemelikmiş. Ne gösteri dünyası ne eğlence, bence konser monser de değildi o geceki, başka bir şeydi. Böğrüme bir taş, kalbime bir hüzün yerleşti. Konser sonunda gömleğini seyircilere atıp hızlıca indi sahneden, o yorgun ve yarı çıplak gidiş beni çok fena yaptı.

Yeni albümüne çok hakim değilim, itiraf etmek gerekirse çok da tokadı çakmadı bana şarkılar. Bütün şarkılardan dünyanın dört bir yanındaki şehirlerin isimleri fırlıyor, henüz kafam basmadı buna. Esas sıkıntım sanırım o İspanyol usulü gitar, hayatta en sevmediğim seslerden biri o gitarın tımbırtısı. Neyse yani, en iyi arkadaşımın sanatından sual edecek değilim, onca yıllık hukukumuz var, en karanlık sırlarımı biliyor.

Yazının bundan sonrasında kronolojik bir sıra yok, zira hatırlamama imkan yok.

World Peace is None of Your Business'ı üstüme alındım, hepimizi teker teker parmağıyla gösterdi söylerken: "Dünya barışından sana ne / Rica etsem burnunu sokmaz mısın / Zengin kar edip zenginleşecek / Fakir, fakir kalmak zorunda / Ah seni küçük aptal / Her oy verdiğinde süreci besliyorsun". Sonra The Bullfighter Dies, "Matador ölür ve kimse ağlamaz / Çünkü hepimiz isteriz ki boğa kurtulsun". Ve The Smiths zamanından, Meat is Murder, "Et, cinayettir" ve sahneye yansıtılan o korkunç görüntüler.

Morrissey dedi ki "Arkadaşlarınızın yardımınıza ihtiyacı var" ve katliam başladı; domuzlar, civcivler, inekler. Sonuna kadar seyredemedim, kafamı önüme eğdim. Milletin para verip geldiği bir "eğlence" aktivitesinin tam ortasında dakikalar boyunca hayvanlara kötü muamele sahneleri izletmek bir miktar delilik ve mangal gibi yürek istiyor. O kadar takdir ediyorum ki anlatamam. Ben cazgır bir vejetaryen değilim, birilerinin o cazgırlığı yapması gerekiyor. Çünkü var etin kaynağında cinayet, kötü muamele var, zalimlik var. Huyudur, konser verdiği alanda et mamülü sattırmaz Morrissey. Bildiğimizden yiyip gittik, barbar kocam dürüm ve ıslak hamburger yedi, ben üstüne ketçabı basıp ekmek arası patates yedim. O ekmek ve patatesleri alnıma taç yapmak istiyorum, et yemeyi bırakmak yaptığım en iyi şeydi.

Son inek de öldü, konser kaldığı yerden devam etti. Biri sahneye bir plak uzattı, galiba Zeki Müren plağıydı. Bir kaç kişi kendini sahneye atmayı başardı, Morrissey'e sarıldılar. Giderken attığı gömlek paylaşılamamış, ekibinden biri makasla inip herkese küçük parçalar kesmiş. Mektup veren oldu, alıp cebine koyduğunu gördüm Morrissey'in.

Öyle biri çünkü, en içten hislerinizi bir mektupla anlatmak isteyeceğiniz biri. Bu sebepten, biraz da kanser olduğunu duyduğumdan, zaten bütün şarkıların doğasındaki hüzünden filan, boynu bükük çıktım konser alanından.

Yazıyı konserde çalınmayan ama en sevdiğim Morrissey şarkılarından biriyle bitireyim.



Sözlerini de iyi kötü çevireyim, hiç üşenmem, hiç.

Melek, melek
Canına kıyma bu gece
Biliyorum aldıkça alıyorlar
Ve karşılığında sana
Gerçek hiçbir şey vermiyorlar

Ama seni kullandıklarında
Ve kırdıklarında
Ve tüm paranı harcadıklarında
Ve kabuğunu bir kenara attıklarında
Ve seni satın aldıklarında
Ve sattıklarında
Ve keyif için fatura kestiklerinde
Ve annenle babanı ağlattıklarında
Ben burada olacağım
İnan bana
Burada olacağım
İnan bana

Melek, canına kıyma
Bazı insanlarda hiç gurur yok
Ve anlamıyorlar
Hayatın aciliyetini
Ama ben seni hayattan daha çok seviyorum
Seni hayattan daha çok seviyorum.

Çok şey anlayan biri değilim ama hayatın aciliyetini hep anladım, gerçekten anladım. Sessizce uzanıp alnının kenarından öpüyorum seni. Sen hayatımın kötü anlarısın, iyi anlarısın. İçinden çıkamadığım düğümler, ağlayarak açılmalarımsın. Çaresizce sevilmeye çalışmalarım, evimi kundaklayıp sokağa çıkmalarımsın. En iyi arkadaşımsın.

December 16, 2014

O Yaz Nasıl Darbe Yapamadık

Gezi Yazı'nda ilk gaz görüşüm Kuğulu Park'ta oldu. Arkadaşımın kızı, 12 yaşında olması lazım o yaz, insanları görmek istiyordu, ne olduğunu görmek istiyordu. Kıyamadık, kandil gecesi diye, Kuğulu Park genelde sakin diye, saat de daha akşamın 7'si, bilemedin 8'i falan diye, aldık çocuğu indik.

Kızlar oğlanlar kandil simidi dağıtıyordu, birer tane aldık, ayıp olmasın. İki adım sonra tekrar kandil simidi, almayalım dedik, "Yaa alın ama, evde yersiniz, yarın yersiniz" diye ceplerimize sokuşturdular. İnanılmaz kalabalıktı, şarkı söyleyenler, zıplayanlar falan. CHPliler, Mustafa Kemal'in Askerleri, evde duramayıp sokağa fırlamış orta yaş ve üstü, köpeğini alıp çıkanlar, bebek arabası iten insanlar. Genel profil buydu yani. Bizim kız, teşekkür üstüne teşekkür etti, orda olmak onun için çok önemliymiş, bunu görmesi lazımmış. Sorumlu yetişkinler olduğumuz için:
"Baret takalım mı kafana çocuğum?"
"Hayır, bence gerek yok"
"Kız haklı ya, ne gerek var, millet köfte-ekmek yiyiyor"
Ve zaten kızımızın saçları çok uzundu, tepesinde topuz yapmıştı, baret maret takılacak gibi değildi. İlerleyen dakikalarda anlayacaktık.

Yaydık biz de bir miktar, sıcak yaz gecesi, sokakta bir neşe, herkes birbirine pek kibar, komik pankartlar, turlayan mahalleli. Sigara içer, etrafımıza bakarken ayaklarımızın dibine bir şey düştü.
"Gaz mı bu ya?"
"Yok ya, ne gazı, polis yok ki ortalıkta?"
"Ama duman çıkartıyor?"
"Meşale mi attı biri?"
İnsanlar hareketlenmeye başladı o arada. Ben, çok akıllı olduğum için:
"SAKİN OLUN MEŞALEDİR!!"
Derken o malum koku, derken parkın köşesinden görünen TOMA'nın burnu.
"AAOOVVV! KIZI ÖNÜNE AL, YÜRÜ YÜRÜ YÜRÜ!".

Cadde trafiğe açıkken, zaten "Devrim yeaaa" diye çimlere yaymış bir grubun üzerine, kandil gecesi, parkın ağaçlarının arkasına saklanıp oralardan aşırtarak gaz atacağını tahmin edemedik polisin. Nerelerde yol yordam arıyoruz.

Sırt çantası, sırt çantasını aç, aç, aç. "Yavrum koşmadan, hızlı hızlı yürü, bir şey yok, bir şey yok". Kardeşim nerede, kardeşim nerede. Kardeşim yok. Yürü, yürü, yürü. Ben, toplum yararını düşündüğüm için:
"SAKİİİN! SAKİİİN! HEPBERABER ÇIKACAĞIZ BURADAN!"
Maske çıkar, arkadaşına ver, baret çıkar, kocana ver, "Kıza tak, kıza tak", takamaz, çünkü çok saç var, "SAÇINI AAAÇ, SAÇINI AAAAÇÇÇ!!", toka çıkmıyor saçtan, hızlı yürü, hızlı yürü. Ptof fiiiiiuuuuyyyy tonk, ptof fiuuuyyyyy takır tukur takır tukur, kapsüller düşüyor sağa sola. "Allahım ne bok yedik, kızı sokağa çıkardık, allahım çok salağız", "SAÇINI AÇÇÇ, SAÇINI AAAÇ!!".

İşhanlarından birinin kapısında duran bir kadın kolumdan tutup içeri çekti, içeri çekilirken arkadaşımı da çektim, bizim kız kendini attı içeri, kocam kapalı binaya girmemizin tam manasıyla gerzeklik olduğunu beyan ederek peşimizden geldi. Kardeşim? Gören yok.

Bir süre işhanının merdivenlerinde dışardan gelen sesleri dinleyerek büzüldük. Yanımda oturan 18 yaşlarındaki kız panikle ağlamaya başladı, bir kaç gün önce Kızılay'da bir kafeye sığınmış, polis içeri girmiş, kızı merdivenlerden aşağı savurmuş, kafeden çıkarırken. El parmaklarının bir kısmı alçıdaydı. "Bir daha aynı şeyi yaşayamam, bir daha aynı şeyi yaşayamam". Bizim kızın büyüyen gözleri.

Telefon trafiği, kısa mesajlar, "Orda durun, sakın çıkmayın", zaten çıkamayız, binanın kapısı üstümüze kilitlendi, ışıklar söndürüldü. Dışardan tazyikli su sesleri, insan sesleri. Sesler kesildi, bizi içeri alan kadın, dışarı da çıkardı, koş koş koş, taksi ara, taksicilerin bir yandan polisi kontrol edip bir yandan elleriyle çaktırmadan "Dur dur dur", "Şimdi gel gel gel" yapmaları falan derken kendimizi evlere attık.

Demem o ki o gece bizim kızın saçları dev bir topuz olmasaydı, kardeşim tanımadığı insanlarla elele koşturup gitmeseydi, hamamböcekleri gibi merdivenlere saklanmasaydık ne biçim de darbe yapacaktık. Kandil simidi, baret falan her şeyimiz hazırdı. Ben birazını yemiştim simitlerin ama bence gene de olabilirdi darbe.

Ay umarım havalı bir Gezi hikayesi beklentisiyle okumadınız buraya kadar, benim başıma hiç gelmez öyle şeyler. Zaten anında kaçmaya meyilliyim, doğru dürüst koşamam edemem. Ama bu memlekette şu aşağıdaki sahne yaşandı ya, gözüm açık gitmeyeceğim.


Gönüllerin POMA'sı.

Yazımı kör göze parmak usulü bitireyim;
1. Sokağa çıkıp başbakanın istifasını istemek darbe girişimi değildir.
2. Sokağa çıkıp slogan atan insanları gaza boğmak, böceklermiş gibi kovalamak, dövmek, öldürmek suçtur.
3. "Ehh yeter ulan!" diyerek kepçeyle, bir üstteki maddenin faillerini kovalamaya çalışmak darbe girişimi değildir.
4. Birinci ve üçüncü maddenin müsebbiblerini, azıcık ses çıkaran kim varsa onu, nihayetinde önüne geleni darbecilikle suçlamak akıl noksanlığıdır. Ezikliktir.
5. Çarşı taraftar grubu yalnız değildir.

Ben de varım.

December 10, 2014

Yazan Kızlar, Bazı Kitaplar

Son zamanlarda bilerek ve isteyerek genç yazar, yeni yazar okuyorum; buralı yaşıtlarım neler yazıyor, neler basılıyor, neler seviliyor merak ediyorum. Bir de ayıp yani, bir sürü kitap çıkıyor, cahil kalmak istemiyorum. Kendi halinde, uyuz bir okur olarak hislerimi yazacağım.

Aylin Balboa'ya gelene kadar bir miktar fenalık geçirdiğimi itiraf edeyim. Ağdasından okuyamadığım bir kitap oldu, Alper Atalan'ın "Çok kısa bişi anlatıcam"ı. Kısa mıydı gerçekten anlattığı bilemiyorum, çok ilerleyemeden bıraktım. Sanatlı laflar seven biri ilerleyebilir.

Can Gürses'in "En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın"ını okuyup bitirdim. Her yerine takıldım hikayenin, her yerine. Buna yazarın girişteki hayat hikayesi de dahil; liseyi hangi tezi yazarak ve nasıl da tam not alarak bitirdiği ile başlıyor, öğrenim hayatının detaylarıyla devam ediyor da ediyor. Keşke ilkokul karnelerini de ekleselermiş diye kendi kendime atarlanıp çevirdim sayfaları.

Hikaye, akşam yemeği masasında toplanmış bir ailenin üzerinden gidiyor. Bohem anne çok bohem, liboş abi çok liboş, içli ergenler çok içliydi. Politik mülteci ablanın neden mülteci olduğunu anlayamadığım gibi kaçtığı Fransa'da neden aniden lezbiyen olduğunu da anlayamadım. Karakterlere koyduğu Kor, Koza, Hicaz gibi isimler zaten üç gram olan dikkatimi dağıttı; kitabın ortasına geldiğim halde kim kimin ablası, hangisi kimin yeğeni diye debelenmeye devam ettim. Ama topik bir Ermeni mezesidir, bunu zaten biliyordum, iyice belledim. Neden? Çünkü hikayenin iyi karakterleri aynen benim gibi bu memleketin her şeyini seviyor, hikayenin öküz karakterleri ise kendilerinden başkasını sevmiyor. Gürses'in iyilerini de öküzlerini de bağrıma basamadım, zira etrafımdaki hiç kimse kitaptaki gibi ikiye ayrılmıyor. Ben dahil.

Sonra akşam yemeği bitiyor, ertesi gün oluyor, o günün anlam ve önemiyle bitiyor kitap. Yazmayayım ne olduğunu, okumayan vardır. O gün, o korkunç hadise olduğunda ben 28 yaşındaydım, yazar 18'miş. Bütün kitap boyunca o aramızdaki 10 seneyi hissetmişim ben diye düşündüm sonradan. Sanki ikimiz kalabalık bir akşam yemeğinde karşılıklı sandalyelere denk gelmişiz, Gürses belli ki çok zeki, dersini iyi çalışmış, vicdanı olan bir kız. Halihazırda inandığım doğruları inatla bana göstermeye çalışıyor, ben onu sürekli onayladığım halde göstermeye devam ediyor gibi. Böyle bir his yani.

Kitabın finali, bazı okuyucuları ağlatmıştır diye tahmin ediyorum. Melisa Kesmez'in "Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz"inde de Gezi vardı mesela, kısacık bir öykü olarak. Sonra bir lezbiyenli öykü. Bir plazadaki işinden kaçan kadınlı öykü. Bu modern hayattan bunalan ve kaçmak isteyen kadını da bir türlü içselleştiremedim. Kesmez'i okurken bir-iki seferinde "Allaaah, haydi bakalım!" diye heyecanla sayfayı çevirdiğimde öykünün bir önceki sayfada bitmiş olduğunu farkedip bozuldum. Anlamamışım bittiğini. Ve fakat şunu da yazmam lazım, Can Gürses de Melisa Kesmez de çok çok güzel yazıyor; ifadeler güzel, düzgün, sade. İçerikte aradığımı bulacak gibi olup bulamıyorum, oysa ki ne kolay ağlayan biriyim. Kesmez'in öykülerinden beğendiklerim de var tabi, kitabı başkasına paslamamış olsaydım bakıp yazardım. Aradan bir sene geçmiş ve aklımda kalmamış.

Çok şükür Aylin Balboa'dan bahsedeceğim yere gelebildim. Canavar gibi başladı kitap, bazen tempo düştü, yer yer zayıfladı-kuvvetlendi cümleler ama kızın içinde cayır cayır yanan bir ateş var, benim gibi bir hödüğün bile çok yaklaşınca kaşını kirpiğini yakacak bir ateş. Gerçi anlamadım roman mı bu, öyküler mi toplaşmış, "anlatı" mıdır nedir ama galiba en çok bu kitabı sevdim son dönem okuduklarım içinden.

"Sayılar benim için bir şey ifade etmiyor. Az önce olmasıyla on sene önce olması arasında bazen hiçbir fark olmuyor. Çünkü bilirsiniz, takvimlere bakarak tayin edilen zaman sadece buz gibi bir matematiktir. Oysa özlemekler sayılmaz. Özlemekler bilhassa yalnız kaldığınızda gelir suratınıza kürekle vurur."

Vurmaz mı? Vurur.

Son mıyırdamam da bütün bu bahsettiğim öykülerin karakterlerinin ne kadar kurgu ne kadar yazarın bizzat kendisi olduğuyla alakalı. Can Gürses'i bir kenara ayırayım, orada gene ergeninden yaşlısına bir yelpaze var; Aylin Balboa'nınkiler zaten blog yazılarıymış anladığım kadarıyla, Melisa Kesmez de sanki hep aynı kadının ağzından anlatmış gibi. Annem blogumu düzenli okuyor, en son "Sürekli kendinden bahsediyorsun, biraz sıkıcı oluyor" dedi. Hiç kaale almadım (Oha nasıl yalan, bütün gün buna içerledim) zira kapasitem, anca gördüğüm ve elimle tutabildiğim şeylerden bahsetmeme yetiyor. Zira yazar değilim. Galiba bu kadar lafı, yana yakıla esaslı bir hikaye anlatıcısı, bir "başka dünyalar yaratıcısı" aradığımdan ettim.

Neyse işte, kendi çapımda söylendim, gideyim. Kızlar gene yazsın, ben okuyayım, sonra gene söyleneyim. Modern hayattan, kamburunu çıkartarak yan yan kaçan biri olarak başka işim yok. (Geldi mi gözünüzün önüne? Modern hayatın hastası, yandan kaçmaların ustasıyım.)

December 5, 2014

QaNqaLarla OsManLıca QeyFi

Hiç bu kadar çok müsvedde yazı biriktirmemiştim blogta, yazıyorum yazıyorum, bir şeye benzetemiyorum. Silemiyorum da, teki kayıp çorap gibi boynu bükük duruyorlar bir kenarda.

Liselere gelen zorunlu Osmanlıca dersi için iki satır yazayım dedim, çılgınca üşeniyorum. Ben eğitim dili Almanca olan bir anadolu lisesinde okudum, haftada 2 saat İngilizce vardı. Osmanlıca dersleri de onun gibi mi olur acaba? Hiçbirimiz tek kelime İngilizce öğrenmedik, zaten kadın da pek bilmiyordu.

El kadar bebelere cennet-cehennem iyice belletilecekmiş. Valla belletilsin, buna da ben çemkirmeyeyim, çoluğu çocuğu olanlar çemkirsin. Ya da çemkirmesinler, banka kredisi falan alıp özel okula verirler çocuklarını, veremeyenlerin çocukları geceleri altlarına işer cehennemi düşünüp. Ya da facebook profillerini Atatürk resmi yapsınlar, o her zaman işe yarıyor çünkü. Yılmaz Özdil eminim çok derinlikli şeyler sokup çıkaracaktır yazacaktır, onu paylaşabilirler.

Çok sıkılıyorum yemin ederim. Bir yerlerde şunu gördüm;


Lehçe deyimmiş, "Sirk benim değil, maymunlar da değil"; sirkten kaçış yok, bari bazı maymunları aramızda bölüşelim.

Facebook'ta gördüm, tanımadığım biri, hayırlı cuma dileklerini şu aşağıdakiyle dile getirmiş.


Neticede hepimiz Monica Belluci'nin askerleriyiz.

December 1, 2014

Hafta Sonu Pek Bir Şey Olmadı

Sabah şöyle uyandım.


Sağdaki ayıboğan yavrumuz Koko'nun altında bir yerlerde, naçizane uyuyordum. Kalkmam da biraz zaman aldı, duvar kenarına sıkışmışım.

Dün sinemaya gittik, Nightcrawler / Gece Vurgunu. Seansı yanlış biliyormuşuz, bilet gişesi çok kalabalıktı, bileti aldık, koşa koşa salona çıktık. Salonu da yanlış biliyormuşuz, üç kat aşağı koştuk falan derken biraz maceralı bir şekilde muvaffak olduk seyretmeye. Ben beğendim filmi, Jack Gyllenhaal çok acayipti.


Sinema öncesi çeşitli pastanelere, kafelere oturduk Kızılay'da. Zehirlenmemiş olmamıza hala inanamıyorum. Hele en son yemeye kalktığımız limonlu çiizkeyk, sanırım dünya üzerinde yapılmış en kötü çiizkeykti. Yumurta kokusu çok baskındı diyesim geldi, yeterli gelmiyor ifade etmeye durumu; tavuk kümesi gibi kokuyordu. Arkadaşım S., kediye verdi bir kısmını. Kedi yedi, umarım bir şey olmamıştır tekire.

O arada bir adet gömlek aldım, yıldız desenli. Bugün ortalığı toplarken bir sayım yapayım dedim.


Eksik var ama ne eksik, onu da bilmiyorum. Sanırım nihai hedefim şu aşağıdaki olmak. Bu da benim kariyer planım, gülecek bir şey yok.


Kendi aramızda yılbaşı hediyesi alıp veriyoruz, ufak tefek şeyler. Bu sene, hediyelerin el yapımı olması kuralını koyduk. Bu vesileyle tuhafiye gezelim dedik, pazar günleri çoğu kapalıymış. Bir tane açık bulup girdik, S.'nin aradığı yünler yoktu ama ben şunu aldım 1,5 liraya. Baker's Twine yerine export Ormo, bence çok güzel.


Dün gece şu fotoğrafı gördüm tumblr'da, kendimi sarmanın yerine koydum, güldüm. Çok güzel değil mi fotoğraf? National Geographic fotoğrafçısı Robert Madden, 1979'da çekmiş.


Gideyim ben, köpekler nevresimi yırtmış, onu dikeyim. Bir de sağda solda görüp gaza geldim, bir yığın balkabağı aldım, onları çürütmeden bir şeyler yapmam lazım, biraz buzdolabının kapısını açıp dertleneyim.

Siz gene de şöyle gidiyormuşum gibi düşünün.