January 30, 2015

(5) Bankayı Soy! Sokaklarda Koşalım!

Efendim, bugün bazı insanları pataklama hissi veren şarkı bulmamız gerekiyormuş. Sorunun orijinalinde "kickass" geçiyor anladığım kadarıyla, argodaki mealinden yola çıkıp "acayip gaz veren, çok ponponlu şarkı" koymaya karar verdim. Bir şarkı değil, iki şarkı hem de. Şimdi kronolojik olarak şaapıcam bakın.

Ergenliğimin bir döneminde Megadeth, Youthanasia albümünü çıkardı. Hemen Megadethçi oldum. (Ay allahım, yıl 1994'müş!)  O ara böyle geçti, her keşfettiğim grupla yeni bir şeyler oldum; çiçekli hippi eteğinin üstüne hevi metal tişörtü giydim falan.

Bazen hayal kuruyorum, hayatım film olsa hangi şarkılar çalardı diye. Bu şarkıyı hep filmin sonu için düşündüm, kamera çok klişe bir şekilde beni aşağıda bırakıp yükseliyor, ben de aşağıda yumruklarımı sallayarak haykırıyorum: "Ay emmm e viktori!"



"Gözlerimde parmaklar, damarlarımda iğneler,
Kalbimin tam ortasında bir bıçak,
Ben bir zaferim."

Lüzumsuz yere gaza gelen biri oldum hep, hadi ergenlikte hormonlar arşa yürüyor falan da şu anda ne oluyor hayatımda da bu kadar heyecanlanıyorum, inanın bilmiyorum. Neyse, hayatımın orijinal gaz şarkısı budur.

İkincisi de Placebo'nun, bizim sokaklarda koştuğumuz yaz usulca çıkardığı şu şarkı. Sesi açın, açın sesi!



"Bankayı soy, beni eve götür. Aşk yapın!" temalı, videosu gazlı-polisli-Türk bayraklı bu şarkıyı hiç uyumadığım bir gecenin ertesinde gördüm, biraz ağladım ne yalan söyleyeyim. Sonra da "Rob dı beeennnnnk! Meyk laaaaaaaaaav!" diye sokaklarda koşasım geldi.

İnsan o kadar gerilip sıkışınca istiyormuş ki bütün dünya bilsin, herkes görsün başımıza gelenleri.
Ki gördüler de. O yaz, dünyanın en uyuz hobisinin peşinde koşan karpostalcılardan bile mesajlar aldım, dünyanın her yerinden hem de. "Dayanın!" dediler, "Her şeyi görüyoruz" dediler. Bu desteğe, batının köpeği olduğum için sevinmiyorum; çok haklıydık, o yüzden seviniyorum.

Ve sıkıntılar evrensel. Biraz da buradan destek alıyorum. Bu minvalde şarkıyı Yunan kardeşlerime iteliyorum burdan. Borsa batmış, çıkmış falan; eminim çöpten yemek toplayan, yıllardır işsiz, insülin gibi hayati ilaçları bulmak için 6 saatlik yol tepen falan Yunanlar'ın çok umrundadır borsa.

Bankada beş kuruş param yok, bankaya sadece borcum var. Yansın hepsi, gözümü kırparsam ne olayım. Kendim için diliyormuş gibi diliyorum, umarım işler yoluna girer komşuda. Farzedin ki girmedi, en azından onurlu bir şekilde denediler.

"Çalıyor ama çalışıyor" yavşaklığının anavatanından sevgilerimi yolluyorum.

January 29, 2015

Metal İşçisi Grevde

Bu blog, daha iyi çalışma şartları için greve çıkan 15 bin metal işçisini destekler.


Denk gelirsem halaya da girerim, eskisi kadar gözümde büyümüyor halay.
Yaşasın örgütlü mücadele, yaşasın örgütlü halay!

(4) Repertuarımda Bu da Var / Call Me Maybe

Öncelikle "Ne ayol bu şarkılı meydan okuma?" diyecek olanlar için olayların kaynağına adres vereyim, sonra da bugünün sorusuna geçeyim.

Kirli zevkim olarak nitelendirdiğim bir şarkı seçmem gerekiyor, dirt pleasure yaaağne. İnsan içinde dinlemeye utandığım ama gizli gizli dinlemekten vazgeçemediğim bir şarkı.

15 yaşında bir genç kızmışım gibi pop müzik dinliyorum aslında, Britney Spears falan. Gerçi Britney de kazık kadar kadın oldu, daha yeni kızları oğlanları da o kadar takip edemiyorum ama bir şarkı vardı ki kaçmak isteseydim de kaçamazdım, öylesine çaldı her yerde. Carly Rae Jepsen'in Call Me Maybe'si.

O videoyu koymayacağım, çünkü benim kirli zevkim şarkının bir parodisi. Steve Kardynal bir komedyen, bu aşağıdaki videoyu şans eseri görmüştüm, herhalde 2 sene olmuştur, hala düzenli olarak seyrediyorum, ağlaya ağlaya gülüyorum.

Chatroulette denen, internet üzerinde bir nevi sohbet odasında geçiyor olaylar. Buraya giriyorsunuz, sistem size otomatik olarak başka bir kullanıcıyı seçiyor, birbirinize bakıyorsunuz. Sanırım kedinizi de göstermeniz mümkün, memenizi de; seviyeli sohbet de olabiliyor, olmayabiliyor da. Eveth.

Steve Kardynal, kostümleri ve danslarıyla, rastgele insanların karşısına çıkmış, ortaya da böyle bir video çıkmış. İzlenme sayısı 100 milyon civarıydı bir ara, sonra videodaki oğlanlardan biri mahkemeye vermeye falan kalkmış, onun yüzünü buzladılar. Videoyu yeniden yüklediler filan. Şuraya bırakayım:



O korkunç peruğun altındaki o oyuncu surat, o delirmiş gibi danslar falan beni çok güldürüyor. Ama galiba sevmemin bir nedeni daha var, karşı taraftaki insanların tepkileri. Küçük bir şoktan sonra hemen uyum sağlayıp dans etmeye başlıyorlar, gülüyorlar. Gülüp eğlenen insan görmek hoşuma gidiyor.

Tabii allah bilir kaç yüz kişi çıktı karşısına bu videoyu hazırlamaya çalışırken, berbat şeyler de olmuştur eminim. Ama sakallı bıyıklı bir adamı bikinisiyle dans ederken görünce gülüp eşlik eden birileri var, yemin ederim yaşama sevinci veriyor bana.

Bu yazıyı yazarken sucu geldi, kapının ağzında Kudi'yi sevdi. "Suya zam geldi mi?" diye sordum, "Size gelmedi" deyip gitti. Bitli bir güvercin gibi kırıntı toplayarak ilerliyorum hayatta, beni güvercin edenler utansın.

January 28, 2015

(3) Perı-perı-perıdaays / Çiçekler ve Köpekler

Ama dün öğleden sonra yazdığım yazı, saatlerce saklanıp daha yeni ortalığa çıkmış? Neden yapıyorsun bunu blogır? Neyse zaten üç satır yazıp tüymüştüm.

Bugünün sorusuna cevaben dinlemeye tahammül edemediğimiz bir şarkı seçmemiz gerekiyor. Düşündüm düşündüm, radyoda ne zaman denk gelsem sesini kıstığım şu şarkı geldi aklıma.



Videosunu da hiç seyretmemişim, bir takım mesajlar var galiba, gene seyredemeden kapattım. Hayatımda duyduğum en uyuz ve en kötü nakaratlı şarkı olabilir bu. İlk albümlerini ne çok dinlemiştim, herhalde o yüzden şimdi tahammül edemiyorum. O güzel eski şarkıların ekmeğini yiyiyorlar, bu şarkıyı yeni bir grup çıkarmış olsaydı, kimse dönüp bakmazdı.

Eski karısından da hiç hoşlanmıyorum, aynen bu şarkının yarattığı etkiyi yaratıyor bende Gwyneth Paltrow, sopayla dürtsen hareket etmeyecekmiş gibi. Chris Martin'le doğum günlerimiz aynı güne denk geliyor, benden 2 sene önce doğmuş. Bu ahval ve şerait içinde, yine 2 Mart doğumlu Jon Bon Jovi'yi bağrıma basıyorum, daha fazla uzatmadan bu meseleyi kapatıyorum.



Zamanında BİM'den aldığım ve adını bilmediğim bitki, çiçek açmaya yeltenmiş. Halden anlayan, mütevazı aloe veramız da yavrulamış. İkisine de çok sevindim. Köpenkler bildiğiniz gibi, itlik kopukluk filan. Korkunç sandalye felaketinden sonra annemle hayatımız da normale döndü nihayet. Arkadaşım S. bir miktar taş temin etmişti, onları boyamış annem. Gidip hem çay içtik hem de taşları geri verdik.

Kesin görmüşsünüzdür ama belki kaçıran vardır diye şu haberi de koyup gidiyorum. Maltepe Belediyesi bu üç evsiz barksız köpeği, "arama-kurtarma" görevlisi olarak işe almış, eğitiyorlarmış. Fotoğraf o kadar güzel ki baktıkça seviniyorum.


January 27, 2015

(2) Çıktığında Radyonun Sesini Açtığım Şarkı

Valla hiç utanmadan şunu koyup gidiyorum, ilk duyduğumda ufaktım, İngilizce filan bilmiyordum. Bir yerlerden sözlerini bulup dinleye dinleye ezberledim.



Geçen sene barbar kocamla arabayla bir yerlere gidiyorduk, radyoda çalmaya başladı. Hiç sekmeden hala ezbere söyleyebiliyormuşum. Kendime şaşırdım ama belli etmedim, kocamın gözleri belerdi. İçimde yer etmiş, ne diyeyim. 5. dakikadan sonraki kısmı elli kollu ve dahi mimikli söylüyorum, umarım trafikte karşılaşmayız.

January 26, 2015

Şarkılı Meydan Okuma / (1) Cenaze Mantrası

Zihnin Arka Sokakları, yeni bir meydan okumayla karşımıza çıktı, gene zorla yazdığım bir evreden geçiyordum, pek güzel oldu. Bir ay boyunca her güne bir soru düşüyor, Zihni'nin yazısı ve soru listesi için şuraya bakabilirsiniz.

Şarkılı, müzikli yazılarımı üç kişi falan okuyor sadece, sinsi gibi buna dertlendim biraz. Neyse, son yaptığımız kitap meydan okumasında da asla sadece kitaplardan bahsedemedim, herhalde bu sefer de sadece şarkılardan bahsedip geçemeyeceğim.

Meydanın okumanın ilk sorusu, "Sevdiğiniz kişilerin sizin cenazenizde hangi şarkıyı çalmalarını istersiniz?", inanmayacaksınız ama hazırda böyle bir şarkı tutuyordum zaten ben. Zaman zaman kendi cenazesini düşünen biriyim.

Nasıl gömüleceğim konusuyla ilgili dertlerim var. Kendimi kadavra olarak bağışlamayı ciddi şekilde düşünüyorum, babamın arkadaşlarından bunu yapanlar oldu, onlardan ilham aldım. Fakat iki mesele canımı sıkıyor; ailemdeki herkesten önce ölsem mesela, kardeşim dışında hiçbirine güvenmiyorum, vasiyet falan dinlemezler, beni kesinlikle vermezler tıp fakültesine. Diğer canımı sıkan durum ise kadavraların da bir kullanım süresi olması, bunu yeni farkettim. Artık işe yaramaz hale geldiğimde güzel, küçük bir törenle aileme geri verecek beni doktor adayları ve sanki o gün ölmüşüm gibi bütün o süreçten geçip gömüleceğim. Aileye bir kere daha gam, keder yaşatmak da cabası.

Başka alternatifler de düşünüyorum, küçük bir yerde ölsem ve oraya gömülsem her şey biraz daha kolay olabilir. Gerçi ananem Urla'yı çok sevmişti, "Beni buraya gömün, başıma da zeytin ağacı dikin" diye vasiyet etmişti. Öyle de yaptık. Ama bu gidip sorsan cennete-cehenneme gözüyle görmüş gibi inanan, bu hayatta öteki dünya için çalışan hemşehrilerim, el kadar köy mezarlığına arabayla girmekten çekinmez mesela. Girerken de başka insanların mezar taşlarını kırmaktan, zeytin ağacını sökmekten rahatsızlık duymaz. Ananemin mezar taşı, herhalde kendi çapında bir rekor kırmıştır, şu anda 6. taştayız. İlkine ben bir şeyler yazıp vermiştim mermerciye, unuttuk sonunda orijinalinde ne yazdığını. Kaç kere kavga çıkardım o mezarlıkta, onu da hatırlamıyorum artık.

Neyse yani, nasıl bir sahne olacağını kestiremiyorum ama sevdiklerim toplansın, güzel şeyler yiyip beni ansın isterdim. Şimdiden söyleyeyim, mezar başında dövünen, bağıra bağıra ağlayan olursa işi gücü bırakır musallat olurum, rüyalarına girer uykuyu haram ederim. Yarın bile gitsem çok güzel bir hayatım oldu, alacak-verecek defterim yok, ben bu fikirle barış içindeyim. İsteyen herkes gelsin beni anmaya, fotoğraflara bakılsın, bütün arkadaşlarımla güzel anılarım var, komik anılarım var, onlar anlatılsın. Bütün arkadaşlarımla "bizim şarkımız" olan şarkılar var, onlar çalınsın. Ölüm de hayatın bir parçası, hayatın bizzat kendisi kutsansın. Dileğim bu.

Şarkı da şu:

Funeral Mantra by Brett Anderson on Grooveshark

"Açık mezarın önünde diz çöküyoruz
Mumları acımızla yakıyoruz.
Her şey değişeceği için,
Her şey hep aynı kaldığı için,
Yeniden yaşayacağız..
Her kelimeyle
Her nefesle
Sonsuzluğu hissediyoruz..
Mevsimler değiştiği için,
Hep aynı kaldıkları için
Yeniden yaşayacağız.."



January 21, 2015

Dev Sivilce, Bir Hayat Dersi, Bir Küçük Mektup

Geçen ay çenemde beliren dev sivilce, bu sefer yanağımda ortaya çıktı. Yani çok harika bir cildim yok ama 35 yaşındayım yahu ben? Bu ne?

Alnımdakileri boşverin, onlar güneş lekesi. Yıllarca buzağı gibi güneşe çıktım, bunlar her yerlerime yayıldı. Son bir kaç sene Spf 3500 kremler falan sürdüm ama geçmiş olsun artık. Urfa'da bütün gün gölgede çalıştığım halde, tişört üzeri gömlekle oturduğum halde sırtıma sütyen izi çıktı bir yaz. Bunu bildiğim halde neden önlem almadım hiç, bilmiyorum.

Bu ebatlardaki sivilceleri geleneksel olarak, sebebiyet veren şahsın adıyla andık hep. Bu sefer öyle bir şahıs yok, sebep yok. Barbar kocam "Necati" diye sesleniyor, Necati diye biri de yok.

Gene geleneksel olarak, pek şanslı biri değilim. Zaman zaman başıma iyi şeyler geliyor, tecrübeyle öğrendim ki çabucak şükredip yola devam etmek lazım. İyi şeyleri sündürüp eşin dostun yüzüne sıvamamak lazım. Şımardığım anda hayat tokadı çaktı hep. Bunu önemli bir hayat dersi olarak bağrıma bastım, bence bütün doğu felsefeleri de beni destekler bu konuda. (Bilmiyorum hangi felsefeler. Çıbanımla oturuyorum şu anda.)

Buraya kadar okuduğunuz için çok teşekkür ederim, bir yere varacağım, gerçekten.

Dün gece son bakan da hırsız çıkmayana kadar oturdum, meğer dördü de rüşvetçi, hırsız falan değilmiş. Kossskoca meclisten daha mı iyi bileceğim diyerek twitter'dan çıktım, bir süre Bu Tarz Benim tekrarı seyredip yattım.

Uyuyarak kurtulmak mümkün değil tabii, bütün gün kafamda şu fotoğraf vardı. Küçük bir mektup yazdım.



"Merhaba Egemen Bey,

Kusura bakmayın, çıbanla falan girdim konuya ama siz beni anlarsınız diye düşünüyorum, neticede saç ektirmelere kalkışmış, estetik kaygıları olan birisiniz. Ay yok, vallahi bel altından vurmuyorum, kapasitem bu. Bu Tarz Benim tekrarı demişim bakın, google'a "Dev sivilce? Sıkmak istemiyorum" falan yazıp aratan biriyim ki beni en iyi gene siz anlarsınız.

Buralara kadar iyi geldiniz. Yani hala insan içine çıkabiliyorsunuz, insanlar sizinle konuşmaya utanmıyor falan. Bu durum böyle de giderdi, hayatınıza şu ya da bu şekilde devam ederdiniz. Belki unutulurdunuz, sakin emekli hayatı yaşardınız. Bunlar hep olabilirdi. Ama dün gece kaderiniz yol ayrımında durduuu durduuu, siz o zarfı kutuya böyle çaktığınız anda ana yoldan saptı.

Dün gece şansınızı sündürdünüz, eşin dostun yüzüne sıvadınız. Dün gece şımardınız Egemen Bey. Yırttığınızın zaten farkındaydık ama siz yırtmış olmanın rahatlığı ve cümle aleme rezil olmuş olmanın ağırlığıyla sessizce çekileceğinize hormonlu ergenler gibi tepemize çıktınız. Parmaklarınızdan bile küstahlık fışkırıyor.

Artık biliyorum ki önce siz düşeceksiniz. Hatta kimse düşmese bile siz düşeceksiniz. Sizin başına işler gelecek Egemen Bey. Benim küçük bir hayatım var, kul hakkı yemeye kalksam yiyecek durumum yok, o yüzden işte kaldırıma yüz üstü yapışıyorum ya da buzluktan kafama donmuş gıda falan düşüyor. Bana anca bunlar oluyor şımarınca. Yerinizde olmak istemezdim. Yerinizde olsaydım hiç böyle havalara girmez, o oyu atıp Gollum gibi seke seke tüyerdim.

Hayat o tokadı çakar.

Çaktığında haberimiz olsun, öptüm kib bye."

Haydi sizi de öptüm.

January 19, 2015

"Aya mı gidek, nereye gidek?" / Bir Tüylü Balina

2007'de bir grup doktora öğrencisi olarak "Kültürel Miras Yönetimi" dersi alıyorduk. Final ödevi olarak herkes kendine birer arkeolojik alan seçti, o alanlar sanki UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne adaymış gibi dosya ve sunumlar hazırladık. Ben Göbeklitepe ve Urfa'yı seçmiştim, inancın binlerce yıllık serüvenini temsil ediyor diye. İsotlu, kutsal balıklı, kendi sesimden fenalık geçirdiğim bir sunum oldu benimki.

Sınıftan bir kız, Akdamar Adası'nı ve kiliseyi hazırlamış, kalkıp bir saat anlattı. O bir saat boyunca bir kere bile Ermeni demedi. Diyemezdi çünkü bilmiyordu. Diyemezdi çünkü kullandığı bütün kaynaklar Kültür Bakanlığı'nın kaynaklarıydı. Devletin bir kurumu olan o bakanlık, Akdamar Kilisesi'nin bir Ermeni kilisesi olduğundan bahsetmez. Doğru dürüst İngilizce de bilmeyen kızımız, Türkçe kaynakları iyi kötü taramış, bulduklarını kafasını gözünü yara yara İngilizce'ye çevirmiş, bir saat boyunca bize anlatmıştı.

Bu konuda eleştiriler geldi, kız ne cevap verdi hatırlamıyorum. Zaten korumaya yönelik planları da bok gibiydi, sınıftan biri kalkıp "Ay sen en iyisi güzelce paketleyip kaldır kiliseyi. Çok güzel korunur öyle" demiş olabilir. (Ben dedim bunu, ben. Hem griptim hem de biraz akşamdan kalmaydım. Hiç sabrım yoktu.)

Sunum kötüydü ve eksikti ama akabinde kilisenin hakkını verdik, inşa eden halkın adını andık, duvarlarındaki kabartmaları bir kere daha bağrımıza bastık. Aklımda şu sahne kalmış;


Sol tarafta bir yelkenli var, Yunus Peygamber'i denize atıyorlar, balık onu yutacak, sonra sahile tükürecek. Hikaye özetle böyle. Büyük bir balık diye geçiyor, yunus diyenler var, balina diyenler var; ben de çok bilmiyorum. Önemli olan taş ustasının ne anladığı zaten. Bakalım hemen;


Belki de dediler ki "Çok büyük bir balık, vahşi de hem. Balık büyük çok. Bak büyük bir balık yutuyor Yunus'u, ona göre!"; o kadar hoşuma gidiyor ki o ustayı hayal etmek. Çok önemli bir iş almışsın, her şey yolunda gidiyor, derken hayatında hiç görmediğin bir balığı taşa kazıman gerekiyor. Alnında boncuk boncuk terler filan, büyük sorumluluk çünkü.

Sonuç, bu yaban domuzu kafalı, kefal gövdeli hayvan olmuş. Çünkü bu hayvanlar etrafta yaşıyor, bunları biliyor usta, "Balina da olsa olsa böyle bir şeydir" dedi herhalde. Yüzlerce yıl önce hayat bulan bu tuhaf balina, benim en sevdiğim balina çünkü o kadar yerli, o kadar buralı ki insan hiç düşünmeden bağrına basıyor. Tüylü gıdısını yediğim.

Bu detayı, dersin hocası gözümüze soktu, böyle hikayeleri severdi. Birçok şeyin yanında insan değirmeni de olan akademi, başka yerlere püskürttü adamı. Şu anda nerdedir bilmiyorum.

Sunumlar bitti, ödevleri yazıp vermemiz gerekiyordu. Sarı kafayla ofiste çalışıyorduk ki bilgisayarından kafasını kaldırıp "Mina, Hrant Dink'i öldürmüşler!" dedi. Sanki dün olmuş gibi, bu an, sesindeki dehşet, kafamın ısınması, hepsini hala hissediyorum.

8 sene geçti, pek bir yere varamamışız. Olduğumuz yerde dolanıp durmuşuz. "Hepimiz Ermeniyiz" çok inandığım bir slogandı, hala öyle. Biri arkadaşınızın üstüne yürüse, arkadaşınızın önüne geçip karşıdakine "Bana söyle ne söyleyeceksen" demez misiniz? Bunu bile yapamıyorsak bitmişiz demek ki biz.

Şu satırları yazarken polis helikopteri dolanıyor pata pata Ankara'nın üzerinde. O helikopterden nefret ettiğim kadar çok az şeyden nefret ediyorum. Bir yandan anlıyorum ki ya bir yıldönümü ya korkunç bir şey var gene memlekette, bir yandan da uyuz gündelik hayatımın tepesinde dolanması beni rahatsız ediyor. Asla kurtulamadığım bir uçan hamamböceği, iki senedir.

Arif Sağ, Salon İKSV'de konser vermiş geçenlerde. Sahneye çıktığı gibi, tek kelime etmeden oturmuş, çalmış, çalmış. Konserin sonunda "Konuşmayı unuttum. Bu ülkede konuşmayı da unutturdular" demiş, zor günlerden geçtiğimizi söylemiş. Sonra devam etmiş;

"Bu toprakları bize yaşanmaz hale dönüştürenlere de izin vermeyeceğiz. Çok korkaklık iyi bir şey değil. Çok korkak adamlar üç gün daha fazla yaşarlar, başka yapacak bir şeyleri yoktur. Adam gibi ayakta böyle dimdik, düşündüğün gibi yaşamak daha iyi. Bu topraklarda ayakta öleceğiz, başka yapacak bir şey yok. Ben bir de başka yaşayacak bir yer bulamıyorum, var mı sizin aklınızda başka bir yer? Aya mı gidek, nereye gidek? Bilmiyoruz ki orada da ne var ne yok. Demek ki elbirliğiyle bu ülkeyi yaşanılası bir yer haline getireceğiz. Aklımızı kullanacağız, birbirimizi anlayacağız. Birbirimizin alt kimliği, üst kimliği, yan kimliği, öbür taraf kimliği bizi ilgilendirmiyor."

Bu memleketin toprağında nefret var, valla yazarken zorlanıyorum çünkü hiç böyle düşünmek istemiyorum ama var. Cehalet de var. Cehalet, nefretten daha bile tehlikeli; bu ikisinin kombinasyonu sonumuzu getirecek kadar tehlikeli. Ama bir yandan saz var, güzel söz var, iyilik bile var. Birileri var, bir yerlerde. Devran döner, gün doğar diye inanıyorum. Ben inanıyorum diye de dönmez devran, hayat öyle bir şey, dönüyor.

Tüylü balina duruyor, biz de duracağız.

January 13, 2015

Kendi Çapımda Hekır Gibi Birşeyim

Sabah kafamda "I know it's over" çalarak uyandım, nedense Jeff Buckley söylüyordu. Yazılıp söylenmiş en acıklı şarkılardan biri olduğu için günün geri kalanı nasıl geçer diye düşünüp ürperdim. Şuraya koyardım ama bilgisayarımda youtube açılmıyor.

Neden açılmıyor? Çünkü havaleli bir memleketiz, paşa gönüller bazen yasaklıyor, ben de her seferinde ekşisözlük'ten tavsiyeler alıp girmenin bir yolunu buluyorum. En son DNS ayarları falan da yasağı aşmaya yetmeyince host dosyasına bir şeyler ekledim. Öyle bir dosya olduğundan bile haberim yoktu ama işe yaradı, bütün "Bıbıcım? Nereye saklayayım bıbıcım?"ları dinledim. Hatta dev hoparlörlerimize aktardık, evin duvarlarını titrete titrete dinledik.

O dosyaya eklediklerimi silmem lazımmış şimdi. Sildim, gene de açılmıyor, fenalık geldi, olduğu gibi bıraktım. (Hallettim la hallettim. Meğer en sona bir boş satır eklemek lazımmış. Ne acayip şey bu kompüter.)

Şunu buraya eklemek farz oldu.


Geçen cumartesi annemlere kahvaltıya gittim, yarım saat içinde annemle kavgaya tutuşmaya muvaffak oldum. Car car konuşurken, oturduğum sandalye yavaşça kırıldı. Anahtar kelime "yavaşça", bir yandan kavga ederken bir yandan da usul usul yere düştüm.


Annem "Allahın sopası yok" dedi. Hala inanamıyorum, bir sandalye nasıl böyle kırılır? Allah ve sopasından emin değilim ama bence annem gizlice Yüksek Cadılık Enstitüsü'ne devam edip diplomasını almış bir ara.

Sandalyeyi ve gururumu oracığa bırakıp kaçtım evlerinden. Henüz geri gidebilmiş değilim.

Bu satın almama işine girmeden oturup bir neyim var, neyim yok bakmam lazımdı, tabii ki bakmadım. Geçen hafta Bilkent'e bir jüriye gitmem gerekti, biraz gerildim giyinirken. Hava eksi 15 dereceydi, tek başına bu bile beni mahvediyor. Bir adet siyah kadife pantolonum ve bir adet siyah yün hırkam var, ikisi de bayağı perişan haldeymiş. Neyse, zaten çocuklar da sınav-jüri haftası münasebetiyle biraz insanlıktan çıkmıştı, arada kaynadım. Herkesin projelerine iltifat edip eve geri döndüm. Kimseye not vermemişim, ertesi gün dersin hocasına telefonda "Ay o mavi gömlekli çocuğunki çok güzeldi, bir de şu öbür çocuğunki şiir gibiydi" falan diyebildim. Dersin hocası yabancı değil, zaten ben de bu kadar anlıyorum mimari tasarımdan. Giyim kuşama dönecek olursam, ne yaparsam yapayım dışardan böyle görünüyorum.


Kukuletalı damacana. Neden giyinmek için çaba harcıyoruz, bilmiyorum. Yün bere kardeşimin (7 tane daha bere var evde), eldivenler 8-9 senelik (5 çift daha eldiven var evde), paltoyu birkaç sene önce barbar kocam H&M'de indirim sepetinden aldı. Şişmanlıktan hiçbir paltomun önü kapanmıyordu, ağlaşıp duruyordum; meğer çözüm bu ilkokul çocuğu stayla laylon paltodaymış. Şimdi biraz bol geliyor, mesela Kudi'yi kendime bantlasam, paltoyu giyip fermuarını kapatabilirim. Ama olsun, bol daha iyi.

İki haftadır bir miktar gıda dışında bir şey satın almadım, bugün ailenin kedilerine mama ve kum aldım internetten. Henüz yoga falan yapabilmiş değilim. Onun yerine ütü yapacağım, ütüde de beni sakinleştiren bir şey var.

Giderken müzik bırakayım, arkadaşım sarıkafa geçen gün yolladı, kış havasıyla iyi gidiyormuş hakikaten. Allah cümlemize nordik sükunet versin, ne diyeyim.



January 7, 2015

Herhalde Lanetlenmişiz Biz

Dün İstanbul'daki bombalı saldırıda öldürülen polis memuru, ataması yapılmadığı için polis olan bir fizik öğretmeniymiş.

Bombayı ve kendini patlatan kadın, DHKP-C militanı diye açıklama yapıldı; ailesi morga gitmiş, "Bizim kızımız değil" diyor. Ailenin avukatı açıklama yapıyor.

Ben kendi halimde bütün bunları düşünüp üzülmekle meşgulken, Fransa'da mizah dergisi basıp 12 kişiyi öldürdüler. 5 kişi de ağır yaralıymış, saldırganlar tekbir getiriyormuş, ağır silahlarla ateş açarken.

Bütün dünya bu kabusla meşgulken, birileri tabii ki teferruatla meşgul olmak zorunda. Derken ikiye katlanıp el öpmeye kalkışmalar falan.

Seçim barajı %10 olarak kalmış anladığım kadarıyla, önümüzdeki seçimler için şimdiden sıkılmakla meşgulüm bir yandan. Son 24 saatin mevzularıyla o kadar meşgulüm ki Eylül Cansın için iki satır yazamadım, çünkü Eylül kendini köprüden Boğaz'a atalı dört gün oldu.


Başka yerlerde hayat şansı olduğunu bilmesem, başka şeyler yazardım. Ama var, İngiltere'nin Brighton kentinde var mesela, belediye otobüsünde şoförlük yapan bir trans kadın var. Ne oluyor o kadın çalışınca, ahlaksızlıktan çöküyor mu o kent? O otobüs, kampüsten kent merkezine gitmiyor mu?

Ne yazayım ben? Ne yazsam bir boka yaramayacak. İnsan öte dünyalarda, kendi varlığının diplerinde huzur arıyor çaresizlikten.

Neler yaşattılarsa sana Eylül, çok özür dilerim. Aynen senin gibi, senin gittiğin yerden giden bir kadın tanıyorum. Senin gibi arkasında bir köpek bırakmıştı o da, kendimi durduramıyorum, sürekli ikinizi düşünüyorum. İnanmıyorum ama bir umutla diliyorum, belki karşılaşırsınız, Dicle seni dinler, sana gözkulak olur.

Şimdi iki köpeğime sarılıp biraz ağlayacağım, sonra terastaki karları küreyeceğim, kuşlara ekmek ufalayacağım, sokağa inip etrafı kolaçan edeceğim, dünkü mama kaplarını toplayacağım, hava kararınca yenilerini indireceğim, sonra oturup biraz daha ağlarım.


January 5, 2015

Yılbaşı, Ganzınrozıs, Bir Yeni Yıl Kararı

Yılbaşı gecesi pek ne yapacağımızı bilemedik, bir ara Ankara'nın Bağları çalınca ilk ayağa fırlayıp oynamaya başlayan olmama hala inanmakta güçlük çekiyorum. Hayatımın büyük kısmını İzmir'de geçirdim, şimdi "Ah Ege ah, şevketibostan, çiğdem, klorak" falan diye ağlaşsam bana kim inanır?

Annem müziği çok gürültülü bulduğunu beyan etti, barbar kocama gözlerimi belertip "Kıs, sesi kıs, anneme fenalık geldi" dedim. "E ama annen senin arkanda dans ediyor, anlamadım ki?" diye cevap verdi. Annem gizli gizli şuna dans ediyormuş:



Babam "Ganzınrozıs" dedi. "Evet" dedik. Bu arada, bu ikisine "Akşamüstü gelin, 7 gibi gelin" dedim, 5'te kapıya dikildiler, kucaklarında bir kase sigara böreğiyle. Bornozla karşılamak zorunda kaldım. Arkalarından barbar kocamın abisi ve iki yeğen, bir arkadaşımız, ilerleyen saatlerde bir arkadaşımız daha geldi. Kudi herkese ayrı ayrı karşılama töreni tertip etti. Bir ara kapıyı açık görünce şüphelendim, Kudi'yi üç kat aşağıda, tanımadığım iki ergen oğlanla sarılıp öpüşürken yakaladım. Hızını alamamış salak.

Biz de hızımızı alamadık, saatler 12'yi gösterdiğinde kalkıp öpüştük. Böylece başladı yani 2015. Senden hiç beklentim yok 2015. Bak beş gün olmuş, aynı 2014 gibisin, değişik hiçbir şey yok. Olmayacak da büyük ihtimalle, o yüzden kendimle uğraşmaya karar verdim. Hemen izah edeyim.

İyi şeylerin havada süzülerek geldiği falan yok, yeni yıldan sağlık mağlık dileyebilirdim. Ama sigara içiyorum. Ama düzenli egzersiz yapmıyorum. Yani 35 yaşımın -artık ne kadarı kaldıysa- dinçliğinden yiyiyorum, hazırdan yiyiyorum. Yine 35 yaşın tecrübesiyle biliyorum ki sırf yeni yıl geldi diye sabahları yoga yapmaya başlamayacağım, yayvan biriyim, disiplinli değilim. İki hafta yapar, sonra sallarım.

Bu ahval ve şerait içinde et yemeyi nasıl bıraktım mesela? Hayatımda hiçbir şeye göstermediğim dikkati buna gösteriyorum, hiçbir alanda sağlayamadığım istikrarı bu konuda sağladım ve sebebinden çok emin değilim. Galiba vicdanımı yaralayan bir durum olmasından kaynaklanıyor. Zaten elimde sadece vicdan ve nereye musallat edeceğimi bilemediğim bir öfke var. Teşekkürler Türkiya!

Neyse yani, mıy mıy söylenip duruyorum, bari biraz icraat olsun dedim, 2015 boyunca hiç kıyafet almamaya, kendimi sınamaya karar verdim. Şuursuzca alıyorum, dükkanlardan alıyorum, internetten alıyorum ama nedense sürekli aynı 3-5 parçayı giyiyorum. Bir insanın kaç kot pantolona ihtiyacı var? Kaç tişört lazım? "Ay çok ucuaaz!" diye diye almışım, elimi attığım yerden tişört çıkıyor, aklımı kaçıracağım. Şu anda evde 6 tane palto, 3 tane deri ceket, 8 tane yağmurluk, 3 tane kot ceket, 2 tane pardesü var. Bir kısmını kardeşim burada bırakıp gitti ama insaf yahu. Sürekli aynı paltoyu ve aynı yeşil yağmurluğu giyiyorum; bu nasıl bir manyaklık bilmiyorum.

Ben bu hislerle kendimi yerken şöyle bir blog gördüm, almadim.blogspot.com.tr , yazarını tanımıyorum ama biraz cesaret verdi bana. Onunki daha kapsamlı bir "almama" macerası, benimki biraz daha korkak bir karar.

Şunları almamaya karar verdim; çorap ve don da dahil olmak üzere her tür giyim eşyası; toka moka, takı, güneş gözlüğü dahil olmak üzere her tür aksesuar; çanta ve ayakkabı. Var çünkü bunlar, allah biliyor ki birkaç kişiye yetecek kadar var. İncesinden yünlüsüne 60 civarı eşarbım var, 30'a yakın bez çantam var. Ayakkabılardan bahsetmek bile istemiyorum; bu ayakkabı-eşarp-bez çanta üçlüsü elele tutuşup çığrından çıkmış vaziyette.

Şunlara müsaade var; örmek, dikmek, eldeki kıyafetlere tadilat yapmak-yaptırmak, değiş-tokuş.

Bir diğer kalem de kitaplar. Çok merak ettiğim 2-3 kitap var, onları sipariş edip (belki de etmeyip, bilmiyorum) bu sayfayı da kapatacağım 2015 süresince. Kitap alışverişi konusunda da çok açgözlü davrandığımı düşünüyorum. Kütüphaneler var, arkadaşlarımın kitaplıkları var, kitapsız kalacağımı hiç sanmıyorum. Düzenli aldığım dergileri almaya devam edeceğim, ordan kısıntı yapmadım. Kırtasiye konusunda da biraz frenlersem kendimi ne güzel olacak, gene aynı soruya döneceğim bakın, bir insanın kaç kitap ayracına ihtiyacı var?

Kimseye bir faydası dokunmayacak ama umarım kendimi biraz terbiye etmeme vesile olacak yeni yıl kararım bundan ibaret. Hakkımda hayırlısı olsun.

Ergenliğimden beri tanıdığım bir arkadaşım var, Atıl. 14 yaşında falandık, bir süre çıktık, olmadı. Sonrasında birbirimize yapışık olarak hayatımıza devam ettik, başkalarıyla çıkıldı mıkıldı, o buluşmalara da beraber gidiyorduk ruh hastası gibi. Her gün görüştüğümüz halde mektuplaştık, bir ara kendimize birer televizyon dizisi karakteri seçmiştik, sanki o insanlarmışız gibi mektuplaştık. Zaman zaman ne kadar şizofren bir dünyamız olduğunu şimdi düşününce anlıyorum, gözümden yaş geliyor gülmekten. Biz yırtık kotlarımızla, patlak konverslerimizle falan çok alternatif yaşar giderken, Atıl'ın annesi bana okunmuş pirinç yollamayı hiç ihmal etmedi mesela. Ben de sınavlardan önce yutmayı hiç ihmal etmedim. Daha komiği, Atıl'la benden bir 10 tane falan daha vardı, sinema pasajında yaşayan bir ergen topluluğuyduk.

Atıl yeni yıl mesajı atmış, "Kaldırımlar biliyor, bir devir muhteşemdik. Mutlu yıllar!" diye. Düşündüm, ulan hakikaten hiç fena değildik. Eminim dışardan gerizekalı ergenler olduğumuz belli oluyordu ama o rakınrol kardeşliği içinde ne güzel varoldum ben. Hiçbir şeyimiz yoktu ama her şeyimiz vardı. İnternet yoktu, cep telefonu yoktu, bakın icat edilmemişti diyorum bunlar ahahhahha! Pek paramız da yoktu. Ama iki gözüm önüme aksın, hiç eksiğimiz yoktu çünkü canla başla doldurduk hayatlarımızı, hem kendimizinkini hem de birbirimizinkileri.

Kaldırımları yalancı çıkarmak istemiyorum. O, itlikten kopukluktan tek dişi kalmış "muhteşemliği" yeniden yakalamak istiyorum. Eşyalardan kurtulmak, gerçekten önemli şeylere yer açmak lazım. Bakalım becerebilecek miyim?