February 27, 2015

İstanbul'a Gidip Geldim, Derdinize Dert Eklemeye Geldim

İstanbul'a gidip geldim, görüp görebildiğim İstanbul bu yandakinden ibaret. Manzara filan eksik olsun, öyle şeyler dinlemek zorunda kaldım ki hayattan da kendimden de bir hayli nefret ediyorum.

Gazeteci olamazmışım ben, iyi ki kalkışmamışım hiç. İstanbul'u bilmem, yolumu bulamam, sinirlerim bozuk, sürekli ağlıyorum filan ama yapacak bir şey yoktu, gavur damadımıza mihmandar ve tercüman olarak yollara düştüm. Çocuk işçiler ile ilgili bir haber yazıyor, çocuklarını kaybeden ailelerle görüşmesi lazımdı. Bu konuda çalışan derneklere uğraması lazımdı. 4 gün bunları yaptık, keşke anlatılanları duymasaydım da beni 4 gün dövselerdi. Şu andaki halimden daha iyi bir halde olurdum.

En kısa zamanda yazacağım çünkü hepimizin bilmesi gereken şeyler bunlar. 17 yaşında ölen Eren'in babasının, Nedim Şener'le buluşacağımızı öğrenince gözleri dolu dolu, "Oğlum Silivri'deki protestolara giderdi, selamımızı söyleyin Nedim Bey'e" dediğini; yine 17 yaşında ölen Oğuzhan'a, staj yaptığı şirketin banka hesabı açtırdığını, bir aylık staj karşılığı 300 lira yatırmaya söz verdiklerini, Oğuzhan'ın gidip gelip hesabı kontrol ettiğini, hayatında ilk defa arkadaşlarıyla tatil planı yaptığını, fabrikadan ancak koma halinde çıkabildiğini, hastaneden ise ancak ölüsünün çıkabildiğini ve o 300 liranın asla o hesaba yatmadığını bilmemiz lazım. Memleketinden kaçıp gelen genç bir Afgan erkeğin peşine, "Kaç gündür uğramıyor" diye merak edip bir Afgan Derneği'nin düştüğünü, genç adamın üç parça halindeki cesedini çalıştığı fabrikada bir konteynere atılmış olarak bulduklarını, ne ölüsünün ne dirisinin kimsenin umrunda olmadığını bilmemiz lazım.

Organize sanayi sitesinin içine meslek lisesi açılan bir ülkenin allah belasını versin.

Bunları sünger gibi çekmiş halde İstiklal'de yürürken bir TOMA ve üç otobüs polisin Tünel'e doğru gittiğini görünce peşlerine takılayım dedim, yarı yolda çok eski bir arkadaşımla karşılaştım. Yüzünün sağ tarafı morarmıştı, otoparkçılar dövmüş bir önceki gece, hastaneye rapor almaya gidiyormuş. Oturup kahve içtik, "Hepinizi öldürecekler burada" dedim, "Valla burdan bakınca siz Ankaralılar için aynı şeyi düşünüyoruz" dedi, gülüştük. Yarı açık gözüyle eşini dostunu arayıp çocuk işçilerle ilgili çalışan birilerini bulmaya çalıştı, notlar aldık karşılıklı, sarılıp öpüşüp ayrıldık.

Demem o ki siz öldürene kadar çalışıp debeleniyor olacağız açgözlü ayılar. Devamlı ağlıyorum ama olsun.

February 21, 2015

Şalanjı Bitirdim (Halaylı)

Biraz vaktim varken bitireyim ben bu şalanjı, önümüzdeki hafta ortasına kadar bir takım işlerim var.

27. sorunun cevabı, tek başıma söylemekten keyif aldığım bir şarkı. Aha bu. Müzik listemde "Track 2" olarak kayıtlı, yan taraftaki küçük kutuda gördüğünüz anda anlayın ki ben parkelerin üzerinde kaya kaya bunu söylüyorum evde.



Islıkla eşlik etmekten hoşlandığım şarkı da şu, "Seninle olduğum her yer yuva bana". Islık da çalamıyorum pek ama bu şarkı da parke üstünde kaymalık bir hayli.



Geldik 29. soruya, bende dans etme isteği uyandıran bir şarkı yazmam gerekiyor. İki cevap vermek istiyorum, biri Lorde'nin Yellow Flicker Beat'i. Gizli gizli dinliyorum, içimden kız gibi ellerimi kollarımı havaya fırlatarak dans etmek geliyor her seferinde. Atarlı pop müziğin hastasıyım.



Ama bir de hayatın gerçekleri var. 2001 yılıydı, hayatımda ilk defa Ankara'nın doğusuna geçmiştim, minibüsle kazıdan dönerken şoför teybe kaset koydu. Ve ben omuzlarımın titremesini durduramadığımı farkettim.



Allahım! Nasıl iş bilmiyorum, kendimi tutamıyorum resmen. Bir de kardeşimle kişisel tarihimizin bir parçası olan şu aşağıdaki var. Çok küçüktü, bir şeylere üzülmüştü, ne yapacağımı bilemedim, evin bir ucunda yakaladım çocuğu, türküyü söylemeye başladım, salona halay çekerek girdik. Çaresiz bir ablanın yapabileceklerine akıl sır erdirmek mümkün değil.



Grup Yorum'un da söylediğinden hiç haberim yoktu, güzel olmuş bu hali de. Videonun altındaki yorumlardan birinde "1,5 yaşındaki oğlum arabada cd'den açınca bambaşka bir çocuk oluyor, çok seviniyor" yazmış birisi. Demek ki bir bildiğim varmış ahahhahha!

Veee 30. soru, "Böylece afiyet olsun!" kısmınan geldik şalanjın. Bilgisayarımdaki müzik listesinin en sonunda bu şarkı varmış.



Bitti söyleyeceklerim, yıllarca biriktirdiklerim, gereksiz cümlelerim ehehhehe; güzel günler, hayırlı hafta sonları temenni ediyorum.

February 20, 2015

(26) Tepelere Doğru Koşalım Genşler!

Zihnin Arka Sokakları'nın yastığına cevaben şu yastığı koyayım öncelikle. Morrissey diyor ki, "Bana üzerinde rüya gördüğün yastığı yolla, ben de sana kendiminki yollayacağım.."

26. günde bana sevgilimi hatırlatan bir şarkı bulmam gerekiyor. Birazdan da evden çıkmam lazım, her yer kar filan, iki ayağım bir pabuca girdi.

"İkimizin şarkıları" kategorisinden ziyade, barbar kocamın şahsi listesinden bir şey seçeyim diyorum.

Ben ergenliğimden 35 yaşıma kadar devam eden süreçte daha tımbır tımbır, daha ağlak müziklere yöneldim. (Bakınız şu yastık mesela.) Ergenlik arkadaşım oğlanlara bakıyorum şimdi, hala aynı şeylere bayılıyorlar. Hatta geçenlerde, onlardan biri olan Merter ve karısıyla buluştuk, gecenin ilerleyen saatlerinde evlerinde tabu mabu bir şey oynamaya kalkıştık. Fekat barbar kocam ve Merter'in "Abi şunu dinlesek ya. Abi bunu hatırlıyo musun?"ları yüzünden bir yere varamadık. Arkada Iron Maiden çalar, daha o gece tanışmış iki adamın gözleri uzaklara dalar, senkronize olarak kafalarını sallarlar.

Müzik, insanları başka hiçbir şeyin yapamadığı gibi biraraya getiriyor. Iron Maiden'ın Kolombiya konseriymiş videodaki. İsteseler dünyanın en kalabalık ordusunu kurup istedikleri yere yürürler valla.



Haydin kaçtım ben. Arkadaşım, Tunalı civarındaki en yokuşlu kafede beni bekliyor, nasıl olacak bilmiyorum. Şimdiden ter bastı. Ankara bende buzda düşme fobisi yarattı, eksik olmasın.

Bere ve atkı takmayı unutmayın, yolda kayıp düşenlere bir el de siz atın. Öptüm kib bay.

February 19, 2015

(25) Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun

En sevdiğim şarkı için sahneyi Zeki Bey'e bırakıyorum. Biri youtube'da videonun altına "Musiki Kuvvetleri Komutanı" yazmış, ne diyeyim, onun gibisi gelmedi bir daha.

2. dakika civarı kolu ceketin işlemesine takılıyor, koreografiye uyduruyor bir şekilde sıkıntısını, sonra çaktırmadan koparıyor o ipliği. Ah Zeki Bey ah; çok hayranım, çok.



February 18, 2015

Ben Buradayım (24) The First Time

Yani ne yapayım bilmiyorum, burada durmaksızın küfür mü edeyim? Olanı biteni yok sayıp her gün köpeklerden, çiçeklerden mi bahsedeyim? Hepimizin ruhu eziliyor, tek başıma düzeltebilir miyim bir şeyleri? Aklıma bir tek şu geldi; ben dinlemeye hazırım. Dayanamıyorsanız, çok dolduysanız, öylece durup sadece ağlamak istiyorsanız, ben buradayım. Yandaki mesaj kutusundan, telefondan, emailden ulaşabilirsiniz. Dinlerim, beraber lanet ederiz, hiç de avutabilen biri değilim ama beraberce deneriz. Farzedin ki en dibe vurduk, ben o kafasını yukarı kadırıp gün ışığını gören sinir bozucu iyimser tipim. Korku filmlerinde ilk ölecek olan karakterim, gerçek hayatta biraz daha uzun dayanabildim. Çünkü güneş, hep vuruyor suyun yüzüne. Balçığa da vuruyor, görmesi biraz zor.

Hiçbir şey yokmuş gibi O Ses Türkiye'yi açtım, Dersimli Kaya'ya sms atacağım. Dün gece de attım iki tane. Dersimli diye değil, sesi de çok güzel, gümbür gümbür. Bakın;



Ki Zülfü Livaneli'nin de protest müziğin görüp görebileceği en büyük hazıryiyicilerden olduğunu düşünüyorum. Bana da verseniz bu dünya güzeli şiirleri, ben de böyle ağır aksak, oğğğ oğğğ diye sürünen besteler yaparım. Allaaaaşkına? Bir de üstüne detone. Bir de üstüne kızı var. Kızına beş yıldızlı otelde düğün yapan solcuyu kaale almakta güçlük çekiyorum. Bir nevi prensip olarak. (Evet evet, sabahları Mao'nun küçük kırmızı kitabıyla kültür-fizik yapıyorum.)

Kaya'yı desteklemek için 1890'a KAYA yazıp yolluyoruz. Ha farzedin olmadı, stüdyosu olan arkadaşım var, aradım "Orda plak dolduruyo musunuz?" diye sormak için, dolduruyorlarmış. Sevgili Kaya, bir şekilde halledeceğiz bu işi.

24. sorunun cevabı, sevdiğim filmden bir şarkı. Meydan okumanın babası Zihnin Arka Sokakları ile aynı cevabı vermeye karar verdim.Milla Jovovich'in korkunç abartılı oyunculuğu falan bir yana, o sinema salonundaki kırık kalpli mutluluğum, hayatın bir kenara itelediği karakterleri ve büyük aşk-nefret girdabımın tam ortasındaki U2'nun Bono'sunun yazdığı senaryosu ile Million Dollar Hotel, kalbimde yeri olan bir film.

Bu da film müziklerinden.

Bir sevgilim var,
Kimselere benzemeyen...
Görecek bir tanesi bile yokken
Bana renkleri gösterir,
İlk defa sevgiyi hissettiğime
İnanamazken
Bana umut verir.



Şarkıdaki gibi malikanenin arka kapısından tüyüp anahtarları da fırlatıp atan herkese selam olsun. (KAYA 1890. Unutmayın!)



February 17, 2015

(23) Sevdiğim Gruptan Bir Şarkı Seçtim

Annemi göz doktoruna götürdüm bugün, babamın da gmail şifresini sıfırlamasına ve emaillerine kavuşmasına yardım ettim. Hayırlı evlatlığımın karşılığında annem yumurtalı makarna yaptı. Evde beni bekleyen iki canavarı düşündüm, annemlerin evinde koltuğa kıvrılıp uyuyasım geldi.

Kıvrılamadım tabii. Marketten bir şişe şarap, bir paket de cips alıp eve geldim. Cipsin birazını yedim, şarap içesim gelmedi, çay yaptım. Bir de armutlu kek yaptım, şu tarifin aynısını yapıyorum, çok güzel oluyor.

Köpenkler iki koltuğu da işgal etti, rüyalar içinde uyuyorlar. Galiba daha fazla tartışma programı seyredemeyeceğim. Galiba bu geceyi mektup yazıp müzik dinleyerek geçireceğim. Şunu dinliyorum şimdi, çok bağrıma bastığım bir grup The Veils, bu şarkıyı da diğerlerinden biraz daha çok seviyorum.

February 16, 2015

Kapıya Dayanan Dolmuş / (20) (21) (22) Gidecek Yerim Yok-Biraz Müzik Var

Sürekli bir kusma hissi ile sağı solu ateşe verme arzusu arasında gidip gelmekteyim. Güvenpark'a gittik arkadaşım S.'yle beraber; ağlamaktan yüzü balona dönmüş. Kadın çevik kuvvet polisi getirmişlerdi parka; kadını erkeği farketmiyor, görünce midem yanmaya başlıyor. Geniş bir yay çizdik etraflarından. Ama merak ettim, acaba "müdahale" olsaydı, kadın çevik polisler de erkek meslektaşları gibi "Ne işin var sokakta orospu?" ya da "Sizi de .ikicez, ananızı da" diyecek miydi?

Twitter'daki #sendeanlat kampanyasına birkaç şey yazdım, saatlerce okudum başka kadınların yazdıklarını. Hep aynı kabuslar, aynı korkular. Her şeyi de yazamadım, insanın içinden gelmiyor "pandik, avuçlamak, sürtünmek" falan yazmak. Ya da kızın yakılmış vücudunun yanında benim orospulukla itham edilmiş olmamın bir anlamı var mı? Ne kadar korkutucu olursa olsun, ben hep son anda inebilmişim o dolmuşlardan, apartmanın kapısını son anda kapatabilmişim, son anda o sokağa girmekten vazgeçmişim; yırtmışım bir şekilde. Sabahın köründe inşaattan fırlayan o herif sadece çükünü gösterip koluma sürtünüp geçmekle yetinmiş, beni o inşaata çekmemiş diye seviniyorum bugünlerde. (Merak eden olursa; 17 yaşındaydım, dersaneye gidiyordum, üzerimde eşofman ve palto vardı, kafamda da bere.)

Farkediyor mu? Etmiyor.

Bütün bu haykırışları küçümseyen hemcinslerim de var, çok korunaklı hayatları var çünkü. Kürtaj yasası tartışılırken farkettim bir kısmını, "Benim hayatımla ilgili bir şey asla olamaz kürtaj" diyorlardı. Çünkü biliyorsunuz, sadece hafif kadınlar kürtaj peşinde koşuyor, bir nevi hobi olarak. O çok geleneksel, çok düzgün, çok inançlı hayatlarda gerek olmuyormuş kürtaja mürtaja. Aynı grup şu aralar, "aranan" kadınların tacize uradığını konuşuyor sağda solda; bir kısmı da çok ayıp buluyor böyle şeyleri konuşmayı. Kadınların kendilerini geçtim, çocukları için endişeleniyorum. Okulda öğretmen, serviste şoför, mahallede bakkal-kırtasiyeci-ve saire, akrabalar, eş dost; sizin muteber hayatlarınızda da var bu erkekler. Memleket dev bir lağım. Ama siz sakın sesinizi çıkarmayın, sakın başkasının acısını yüklenmeyin, sakın ters bir laf etmeyin. Memleket aldı başını arşa doğru kalkınıyor, otoyoldu, köprüydü filan; şimdi durup dururken şaapmanın ne şeyi var yane. 

Bu kadar kötü bir yerden ikiye bölünmemeliydik.

Binmeseymiş dolmuşa, tek başına ne işi varmış.
Dolmuş geldi, kapımıza dayandı bacım.

Evi toplayayım, yemek yapayım, bir şeyler okuyayım, çıkıp fatura yatırayım; sanki ben hareket ettikçe devran da dönecek. Çiçekleri sulayınca, bir şeyler düzelecek bir yerlerde. Bilmiyorum, en azından ben aklımı kaçırmam. Umarım.

Canla başla giriştiğim şarkılı şalanjj da boynu bükük kaldı. 3 şarkı ekleyeyim, öyle gideyim.

Bu şarkı çok alakasız bir şekilde geçen yazı hatırlatıyor. Şarkının başındaki siren, meğer polis sireniymiş. Roma'da her polis arabası geçtiğinde, karı-koca hazırola geçip bunu söyledik:


Valla duyunca aklıma gelmiyor ama ilk ciddi erkek arkadaşımı kessen Depeche Mode akardı. Şunu ekleyeyim madem:


Böylece 22. soruya geldik, ben de diğer şalanjcılara yetişmiş oldum. Beni umut dolu hissettiren bir şarkı bulmam lazım. Daha önce de buralara koydum bu şarkıyı, hala her dinlediğimde ağzım açık kalıyor; böyle saz çalmak nasıl mümkün olabilir?!

Ali Ekber Çiçek'i de saygıyla anmış olayım. Ona böyle saz çaldırıp bu sözleri söyleten topraklara saldım ben de köklerimi, bir gün elbirliğiyle çamurdan ve boktan temizleyeceğiz buraları. Ne zaman süngüm düşse, mutsuzluktan kamburum çıksa, hep buraya dönüyorum; temiz bir ses, iyilik dolu bir nefes için. Bize lazım her şey burada var, sadece şu anda gözyaşlarımdan önümü göremiyorum.

February 13, 2015

(18) Roket Adam / (19) İsyeean! / ALLAH ALLAH NEYMİŞ O??!!

Kafamda sürekli şarkılar çalıyor. Hele dolmuşta falan bir şey duymuşsam, uyuyana kadar fırıl fırıl dönüyor aklımda. Zihnin Arka Sokakları, Elton John'dan Tiny Dancer diye cevap vermişti bu soruya, o günü öyle geçirdim, hold mi klosır tayni deeeensııar!

Californication'ı bitirdim geçen gün, bayağı bitti dizi. Sonunda bu şarkı çalıyordu, 3-4 gündür de kafamda çalıyor. (Ağladım biraz.)



Aynı şekilde, beni isyanlara gark eden bir çok şarkı var. İlk aklıma gelen şu:



"Seni besleyen eli ısıracak mısın, yoksa dizlerinin üstünde durmaya devam mı?" diyor Trent Reznor ve bizi sokaklarda koşmaya davet ediyor sanırsam ki.

Geçenlerde arkadaşımın arkadaşlarıyla tanıştım bir yerlerde otururken. Kız da oğlan da acayip tanıdık geldi, Ankara küçük yer diye geçiştirecektim ki kız, "Ay acaba gözaltına alınışımı görmüş olabilir misin?!" diye telefonundan şu aşağıdaki videoyu gösterdi.



Soma'nın arkasından yapılan protesto sırasında fotoğraf çekiyormuş kenarda, öylece almışlar. Tebrik ettim, gerçekten ne zamandır seyrettiğim en güzel atarlardan biri. "İLLİH İLLİH NİYMİŞ İ???!!!" diye dalga geçiyormuş herkes, ben videoyu bir kenara attım, ara ara açıp tekrar seyrediyorum. Beni böyle babetimle, elbisemle paketleyip götürseler atarlanabilir miyim bilmiyorum. Böyle kızların varlığını bilmek iyi geliyor.

February 11, 2015

Neler Gördüm / (17) Enya'aanım

Cinnah Caddesi'nden karşıya geçmenin tek güvenli yolu, iğğğrenç bir altgeçit. Hava kararınca ayaklarım geri geri gidiyor ama buralarda hayat motorlu araçlara göre şekillendiği için, mecburen iniyorum o çukura.

Geçen akşam markete giderken bunu gördüm altgeçitte.


Gerçekten bilmiyorum.

Bir tane mavi Pöjo araba gördüm, çok beğendim. Nasıl da güzel bakmışlar, koltukları falan da gıcır gıcırdı. Camlarına kafamı yapıştırıp inceledim.


Koko'yla gece vakti selfie çekmeye çalışıp günümü gördüm. 


Bence bunu her yere yazmaları lazım, bu cinse mahsus bir özellik olarak, "Fırsat bulursa ağzınızın içini yalar" diye. 

17. günün cevabı olarak beni sakinleştiren bir şarkı yazmam lazım. Öyle bir şarkı bulmak için gene eskiye dönmem gerekti. 


Bu türden başka hiç kimseyi dinlemedim, hiç hoşlanmıyorum böyle müzikten. Ama bu kadını sanki ablammış falan gibi sevdim hep.

Kar küremem lazım, gideyim madem.

February 10, 2015

(14) (15) (16) Koşarak Geliyorum, Siz Beni Beklemeyin

Beni mutsuz eden bir şarkı yok, yüzlerce şarkıdan oluşan bir ordu var. Eskisi gibi ağlamıyorum ama dinlerken. Bir tane seçtim içlerinden, altı buçuk dakikalık kabir azabı.


The Smiths şarkısı olmasına rağmen, Jeff Buckley söyleyince daha acıklı oluyor sanki. Ya da bana öyle geliyor, bilmiyorum. "Gülmek çok kolay, nefret etmek çok kolay; ince ve nazik olmak g.t istiyor. Aşk, doğal ve gerçek; ama senin benim gibiler için değil sevgilim." (Gel serbest gel, topla gel, çevir.)

15. soruya cevaben bana bir başkası tarafından söylenmiş bir şarkı seçmem lazım. Konserlerde üzerime alındığım şarkıların, yüzüme yüzüme fırlatılmış acayip kalp kırıcı şarkıların, onlarca insanın, yılların yılların öncesinde bu şarkı var. 18 yaşındaydım, büyülenmiştim.


16. sorunun cevabı ise bana ebeveynlerimi hatırlatan bir şarkı, bu aşağıdaki, evde 45'liği vardı. Benimkiler 1977'de evlenip Yunanistan'a gitmiş, otostoplu motostoplu. Babam o uzun macerayı kolunun altında plaklarla, İpsala Sınır Kapısı'ndan adeta bir maraton koşucusu gibi yayan geçip memleket topraklarına ayak basarak tamamlamış.


Kar yağışının geri gelmesiyle benim de yaşama kabiliyetim yerlere yapıştı. Ama pilan var poroğğğram var. Kardeşimin pek sevdiğim bir arkadaşı Ankara'ya geldi, bugün buluşalım diye konuştuk. Yol tarif etmek için nerede olduğunu sordum, "Center of Excellence Defence Against Terrorism" dedi. Daha fazla soru sormadım, taksiye binip Kuğulu Park'a gelmesini söyledim.

Akşam 19:30'da da Mimarlar Derneği'nde bir konuşma ve belgesel gösterimi var, şiddetin mimarisi ve İsrail'de mimarlığın etik sorunları üzerine, şurdan bakabilirsiniz. Geçen ay kar ve soğuk yüzünden iptal olmuştu, konuşmacı kadersizmiş biraz.

Kalkayım artık kompüterin başından, haydin bilahare görüşürüz.

February 7, 2015

(13) Sürüünüyorum

Offf başlığı atar atmaz Harika Avcı'nın şarkısı kafamın içinde çalmaya başladı, hayırlara vesile olsun. Neyse, lise yıllarımı hatırlatan tek bir şarkı seçmem gerekseydi aha bu aşağıdakini seçerdim; tam tekmil grunge ergeniydim, hiç eksiğim yoktu. Yeşil yün hırka, kareli gömlek, patlak pantelon, yağlı saç ve sonsuz bir üzüntü.



Fotoğraf eklemeyi de çok isterdim ama tek bir kare bile bulamadım. 30'umdan sonrasına taşımamışım hiçbir şeyi, bu evde ne eski mektuplar ne de eski fotoğraflar var.

Belki cumartesiyi nostalji bataklığında geçirmek isteyen vardır diye bir-iki şarkı daha koyayım. Bu aşağıdaki, lisedeki sıra arkadaşımı hatırlatıyor. Defterimin kapağına büyük bir Courtney Love fotoğrafı yapıştırmıştım, dergiden kesip. Teneffüsten döndüğümde burma bıyıkları vardı Courtney'nin, kaşları bitişmişti, bir de dev et beni peydah olmuştu.



Bu Runaway Train'i de kaç milyon kere dinlediysem zamanında, hala tek satır kaçırmadan ezbere söyleyebiliyorum. Şarkının sözlerini çok sevdiğim bir arkadaşımın hatıra defterine yazmıştım. O ara flört ettiğim, 2 metre uzunluğunda death metalci bir öküz-oğlan, defteri görünce, "Ne demek ulan can you help me remember how to smile?!" diye peşimize düşmüştü. Defter sahibinin başına ne geldiğini hatırlayamıyorum, ben ve simbiyotik yaşam partnerim Atıl, bir süre can korkusundan Alsancak'a inememiştik. 4-5 ay mahallenin kahvesinde amcalarla oturup pişti oynadık. Ben nihayetinde kucağına düştüm metalci gençliğin; ilk seferinde sıyırttım, ikincisinde sıyırtamadım, bir seferinde de sırt çantamı körfezin sularından çıkarmam gerekti.



Duymak İstiyorum, yapılmış en güzel Türkçe şarkılardan biri olabilir. Dersanedeki sıra arkadaşım, o uzun ve sıkıntılı seneye güneş gibi doğan Melis'i hatırlatıyor. "Ne olur sus, kundurma, bir şeyler söyle!"



Ve bir de televizyonda görür görmez içime külçe gibi oturan, Boğazın Üstünde.



Yine aynı dönem, dinlemekten kasetini pert ettiğim Yaşar Kurt. En çok bu aşağıdakini severdim.



Ayh hep üzünçlü, hep ağlamaklı. Fıtratım depresifmiş demek ki benim. Gideyim de taze fasulye yiyeyim biraz.

February 6, 2015

(11) Milföylü Ruh İkizi (12) Beybiiiğğ!

Meydan okumanın ortasına gelmeden şiştim, bu güneşli cuma gününe iki cevap birden düştü.

En yakın arkadaşım kategorisinde bir elin parmağını geçmeyecek sayıda insan var ki biri barbar kocam, biri kızkardeşim; öyle düşünün. Konu mankeni olarak içlerinden sarı kafayı seçtim, yan tarafta güncel Fransız kültürü üzerine gerçekleştirdiğimiz seviyeli sohbeti görmektesiniz.

Noir Desir, Türkiye'de de patladığında çok ilgimi çekmişti, İstanbul'da konserlerine de gittim. (Oha, 2002'deymiş konser!) Fransızca bilmediğimden adapte olmam çok zor oldu, zaten 2003'te de grubun vokalisti, kız arkadaşını döve döve öldürdü. Ben damnatio memoriae yaptım, bir de baktım millet buna da empati yapıyor "Aşk, tutku, şiddetin karadeliğine düşmüş özel bir çocuk" falan diye.

4 sene yatıp çıktı herif, hala müzik yapıyormuş. Neyse. Alamamışım demek ki hırsımı.

Milföy sevme konusunda sanırım yapayalnızım yakın arkadaşlarım arasında. Pastaneye oturur oturmaz aklıma sadece milföy geliyor, kruvasanın manasız boşluğu yok milföyde; iyi bir arkadaş gibi milföy.

Bir kere daha milföy yazmadan 11. sorunun cevabını koyayım aşağıya. En yakın arkadaşlarımı hatırlatan şarkı, Placebo'dan Sleeping With Ghosts. Biliyorum biraz sığ oldu ama ben de zaten aynen böyle sığ biriyim. Haydin hep beraber, "Fuck the government, fuck their killing, fuck their lies! It's ok, baby, dry your eyes. Soulmate dry your eyes, 'cause soulmates never die".



12. sorunu cevabı, yani kişisel marşım dediğim şarkı için onlarca başka aday vardı ama şu anda fikrimi değiştirdim. Dün kardeşimden mesaj geldi, "Ablo çabuk radyodtü'yü aç, senin için şarkı istedim, hemen çalmaya başladılar ühühühü" diye. Can havliyle açtık, bu aşağıdakinin sonuna yetiştik. Kardeşimden daha iyi mi bileceğim di mi?



February 4, 2015

(10) Düğün Şarkısı / Evlenirken Çok Sıkılmıştım

Bugünün meydan okuma sorusu kapsamında düğünümde dans etmeyi umduğum şarkıyı yazmam lazım. Düğün oldu bitti, dans da edildi lakin elim o güne ait fotoğraf koymaya varmıyor. Sıkıntıdan fenalıklar geçirmiştim.

Çok sevdiğim bir başka adamla samimi pozumuzu koyuyorum. Yıl 2008'miş, mazimiz daha da eski aslında.

Urfa Müzesi'nin eski müdürü Eyyüp Bucak, enteresan bir insandı. Bu heykel aslında uzun zamandır müzedeymiş ama o dönem, başka bulguların da etkisiyle yeniden keşfedilip acayip heyecan yaratmıştı, 2000'lerin başı olması lazım. Küçük bir ekip olarak kendi kazı evimizde çalışacaktık o yaz, geldiğimizi haber verelim diye makamına çıktık. Konuşmak için sıramızı beklerken, bizden önce gelen bir National Geographic fotoğrafçısı olay çıkardı. Israrla depoya inip bu heykelin fotoğrafını çekmek istiyordu, sergideki vitrinleri açtırmak istiyordu, küstah da bir herifti. Eyyüp Bey canına okudu, paketleyip kapının önüne koydu fotoğrafçıyı. Öylesine rezil etti ki herifi, odanın öbür ucunda biz sarardık korkudan. Sonra hiçbir şey olmamış gibi bize dönüp "Depoyu ve heykeli görmek ister misiniz?" diye sordu, yutkunup kafamı salladım. Bizi önüne katıp depoya indirdi, heykel depoda yerde uzanmış yatıyordu. Heyecandan ağlamıştım başında.

Fotoğrafta sarıldığım, Kültür Müdürlüğü'nün bahçesindeki sahtesi tabii ki; orijinali de depodan çıktı, sergileniyor. (Eğer Urfa Müzesi'nin taşınma işleri bittiyse, geçen sene kapı duvardı.) 11 bin yaşındaki bu Urfalı'nın hikayesi için şuraya bakabilirsiniz.

Düğüne dönecek olursak, biz gidip Belediye'nin nikah salonunda evlendik. Hiç şarkı markı da gelmedi aklımıza. Bir odada birbirimize bakıp sıramızın gelmesini beklerken kardeşimden bir mesaj geldi, "Ablo, annemin kuzeni başka bir gelini sen sandı, fotoğraflarını çekip ağlıyor. Ayrıca gelin-damat salona girerken ne çalıyor farkında mısınız?"

Şu çalıyormuş:



Valla ne yalan söyleyeyim, bugün evleniyor olsam üşenir müdahale etmezdim ama o günün heyecanıyla koşup müzikten sorumlu abiyi bulduk. "Burdan bir şey seçin" diye bir liste gösterdi bize, gözümüze çarpan ilk tanıdık şarkıyı seçtik. O da şuydu:



Hiç de sevmem aslında, sıkıntılar basıyor Elvis Costello "şiiiiiiiiiii" dedikçe. Aylar sonra barbar kocam itiraf etti, şu çalsın istermiş aslında:



"Sadakat mi istiyorsun?
Bu gözlere bak o zaman.
Sonsuza kadar
Ateş gibi yanacaklar.
Her şeyi yapardım; yalvarırdım, çalardım, ölürdüm
Seni bu gece kollarımla sarmak için" mealindeki şarkı sözleri biraz içimizi tarif ediyor, dışımız ise geceler boyunca mısır patlatıp korku filmi izliyor.

Düğün şarkıları zinciri böyle bitmedi, bir de dans şarkısı var tabii. Gece yemekli-canlı müzikli bir yere gittik, kendi halimizde dans ederken arkadaşlarımız müzisyenlere gidip bizim için şarkı istemiş, o gün evlendiğimizi söylemiş. Bilhassa belirtmeleri iyi olmuş çünkü ben geline meline benzemiyordum. Grup, bizim için şu şarkıyı çaldı.



"Kapı açık, arkanı dön ve çık"ı duyunca dönüp şöyle bir baktım şarkı söyleyen kıza. Ne denir? Hiçbir şey denmez. Zaten akabinde biri gelip kocama "Ay biz de burda yapmıştık düğün yemeğini, 3 ay sonra boşandık. Sonunuz bize benzemez inşallah" demiş.

Gecenin ilerleyen saatlerinde buzda kayıp düştüm, herkes düştü o gece. Evde de biri teras kapısını kırıp camın içinden geçti, Koko kırık cama bastı filan. Böyle başlayan evliliğimiz, 4 seneyi geride bıraktı, gene iyiyiz valla.

February 3, 2015

Maçor'un Maceralı Hayatı / (9) Common People

Merhaba, bugün sizi kedi fotoğrafına boğup gideceğim.

Taş kalpli ruh ikizim, arkadaşım sarı kafa, bir tekir kedi almıştı, 2-3 sene oluyor. Adını Maçor koydu. Anlaşamadılar. Kedinin arkasından atıp tuttu, deli olduğunu iddia etti filan. Bana sorsanız, Maçor hakkındaki iddiaların çoğu sarı kafa için de geçerli. Ortada bir huysuz deli varsa eğer, Maçor değil o.

Gerçi onun da tuhaf huyları yok değil, her sabah 5 gibi yatağın başlığına tırmanıp annemin göğsüne atlıyormuş. Ama bakın bir paralellik var; sarı kafanın evinde kaldığım gecelerin sabahında gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey sarı kafa olurdu. Yanlamasına uzanmış, çenesini eline dayamış, burunlarımız arasında 20 santim var. Sanki bir saattir konuşuyormuşuz gibi kaldığı yerden konuşmaya devam ederdi, "Yani demek istediğim, bütün bunlar çok saçma...".

Aralarındaki geçimsizliğin üstüne bir de sarı kafanın 6 aylık İngiltere macerası girdi, hemen arkasından kazı sezonu geldi. Maçor kazı evinde geçirdi yaz mevsimini, arada ortadan kayboldu, kuyruğunu kırmış olarak geri geldi filan; bir sürü macera. Uzatmayayım, Maçor sonunda kendini annemlerin Urla'daki evinde buldu. Bu kış da arabaya binip Ankara'ya intikal etti, bir nevi demirbaş olarak.

Anneme doğum gününde bir tablet almıştık, resmen lazım bir şeymiş. Gazeteleri okuyor, bize mesaj yazıyor ve tabii Maçor'un fotoğraflarını çekiyor.

Maçor, yanlarını yalarken uyuyakalmış.



Annem, Maçor'dan dürüm yapmış.



Maçor, sırtüstü uyuyor.



Sırtüstü yatan bir kedinin ayakları kadar komik çok az şey var dünyada. Bugünün şarkısını da koyayım hemen, 9. soruya cevap olarak gün boyu dinleyip de sıkılmayacağım bir şarkı yazmam lazım.

Çok şarkı var, kusana kadar dinleyip sonra biraz daha dinlediğim. Bugün içimden bu geldi.




February 2, 2015

(7) Dujj / (8) Levi's Oğlanları / Nasıl Karnabahar Oldum?

İki gündür duş şarkısı düşünüyorum, o arada şu fotoğrafı gördüm. Valla bizim evde olsa bu duş karaokesi, belki biraz hayatım değişirdi. Herhalde çocukluğumdan kalma bir şey bu, yıkanmak bir vazife gibi geliyor; bir türlü duşta şarkı söyleyen biri olamadım.

Saçlarım da uzayıp uzayıp belime indi, onlarla uğraşırken canımdan beziyorum. "Manyak mısın, kestirsene?" diyeceksiniz ki çok haklısınız. Fekat kestiremiyorum çünkü Emre'den başka berbere gidemiyorum, Emre'nin de şu anda nerede olduğunu bilmiyorum. Herif huzursuz, onlarca dükkan değiştirdi, çift vesaitle falan peşinden gittim Ankara'nın sağına soluna. En sonunda pes ettim, kendim kestim uçlarından. Gene uzadı.

Her yer berber dolu tabii ama benim sıkıntılarım var; bazen derdimi anlatamıyorum/dinlemiyorlar ve ortaya çıkan saç beni çok üzüyor, bazı berberler çok pahalı, bazı berberlerde "Kaş tasarımı? Manikür?" diye diye üstüme çullanıyorlar. Emre'yle bunların hiçbiri olmuyor, üstelik de hiç konuşmadan anlaşıyoruz ve asla haber spikeri saçı kesmiyor.

Hayatımı kararttın Emre.

Duş şarkısı yerine berber soktum araya, bir başka esnaf meselesiyle devam edeyim. Annemle pazen almıştık, aylaaar önce, etek dikeriz diye. Annem dedi ki "Terziye diktirelim, hem temiz olur hem de içine astar mastar diker". Terzilere hep tadilat için gittim, bana da bir heyecan hasıl oldu. O arada annem Kızılay'da bir terzi buldu.

Biri kırmızı, diğeri yeşil, üçer metre pazenimizle gittik. Kardeşimin sevdiği bir etek vardı, yeşil pazenden bu eteğin aynısı dikilecekti. Benim de ölçülerimi aldı adam, kırmızı pazenden-dümdüz-dizimin 10 santim üstünde-nerdeyse kare şeklinde bir etek istedim.

Ve fekat bunu aldım:


Bu, "Bunun aynısını dik" diye verdiğimiz etek, ölçüler benim ölçülerim. Aynısı dikilecek eteği de nasıl becerdiyse bir beden büyük dikmiş. Eteklerin tabii ki astarı da yok. Zaten 5 gün falan geç verdi, allahım insan kamikaze olur. Ben giymem bu model etek. Neden? Çünkü beni karnabahara çeviriyor bu model, olduğumdan 10 kilo şişman görünüyorum.

"Ay artan kumaşımı verin gideyim ben" dedim, yok efendim, istediğim eteği dikecekmiş. Yeniden ölçülerimi aldı, "25 lira alayım sizden" dedi, basiretim bağlandı, verdim iyi mi o parayı da. Yani tamamen yanlış bir etek için 30 lira vermiştim, allah bilir neye benzeyecek bir etek için 25 lira daha verdim. hadi bunları geçelim, NEDEN AYNI KIRMIZI PAZENDEN İKİ TANE ETEK İSTEYEYİM?!

Milyonlarca insanın kot pantolon giymesinin temelinde bu adam gibi terziler yatıyor olabilir. Hazır laf kot pantolona gelmişken, 8. sorunun cevabını da vereyim, reklam izlerken keşfettiğim bir değil iki şarkı.

Burada üçgen fücutlu oğlan havuzlara dalarken Dinah Washington Mad About The Boy'u söylüyor:



Burada da üçgen fücutlu oğlan sudan çıkar, kızlar kızarırken Stiltskin'den Inside çalıyor:



Dinah Washington'dan bir şekilde Janis Joplin'e atlamıştım, Stiltskin de tek şarkılık grup olarak biraz parlayıp söndü. Ay haydi buralara kadar gelmişken Brad Pitt'li reklamı da çakayım aşağıya, öyle gideyim. Üstelik T-Rex'ten 20th Century Boy çalıyor, pazartesi glam'i olsun.




February 1, 2015

Özgür Kazak / (6) Bana Güç Veren Bir Şarkı

Ay şöyle bir dönüp okudum, gene bıraksanız tek başıma devrim yapacak hale gelmişim. Hiçbir şey yaptığım yok oysa ki. Demin markete gidip geldim.

Gıda dışında köpeklere kemirme kemiği aldım bu hafta. Bir de 50 liralık posta pulu sipariş ettim, bayağı idare eder beni. Ocak ayını böylece kapatıyorum, giyim kuşamdı, kozmetikti, kırtasiyeydi filan elimi sürmedim. Duş jeli bitince yenisini almadım, alıp alıp asla kullanmadığım yeşil sabunlarla yıkanıyorum.

Satın almama iddiasında bir istisnai konu var, o da destek-dayanışma alışverişleri. Bunu gücüm yettiğince yapıyorum; bazen ajandalar, kazaklar falan birleşip iyi şeylere sebep oluyor.


Aylarca maaş ödemeyen ve nihayetinde fabrikayı işçilerin üstüne kapatıp tüyen patrona karşı efsanevi bir mücadele veren Kazova Tekstil işçileri, açtıkları davayı kazandılar, haczedilen makineleri de satın aldılar. Şimdi bir harç ödemeleri gerekiyor, bu akşam Ankara'da Eski Yeni'de, İstanbul'da da Leyla Teras Bar'da dayanışmak üzere toplanılıyor.

Ankara'ya 30 tane kazak yollamışlar, yetişirsem kazak alırım; yetişemezsem sonra internetten sipariş veririm. Önemli olan birarada olmak. (Facebook'ta şurdan ulaşmak mümkün: https://www.facebook.com/OzgurKazova )

Uzun zamandır biriktirdiğim sinirle bugünün meydan okuma şarkısını da aşağıya bırakıyorum, birleştikçe kazanacağımızı düşünmek bana güç veriyor.

Kaderin bir cilvesi sayesinde okulda canlı dinlemişliğim de olan Inti Illimani diyor ki, "Birleşen halkı hiçbir kuvvet yenemez".



(Bu yazıyı yollayıp çıkacaktım, internet gitti, yazı kaldı. Neyse, fırladım gittim, bir adet kazak almaya muvaffak oldum, biraz bira içip eve döndüm. Kazağımı da koyayım, gidip yatayım.)