March 28, 2015

Uzman Kadromuzla Abesle İştigalde Rakip Tanımıyoruz

Maceralarla dolu hayatımın detaylarından mahrum kalmayın diye yazayım dedim. Yalnız hava o kadar kapalı ki burada, tam şu sabah uyanınca kalkıp ışığı açtığınız günlerden. Neyse yani, ben de zaten böyle içine kapanık biriyim. (Tam olarak da değilim, hayatımı öğrencilikle geçirdiğim için oradan kalan belli bir yavşaklık, bir sinsilik de var.)

İnanılmaz derecede işsiz güçsüz olduğum için ve bitki öldürmekten sıtkım sıyrıldığından gidip şu aşağıdakine kaydımı yaptırdım.


Park ve Bahçeler Müdürlüğü'ne gittim, genç bir çalışan kaydımı yaptı. Bir ara "Siz... hmm... evet..." dedi bilgisayar ekranına bakarak "En genç ben miyim?" diye sordum, 30 yaş civarı bir kişi daha varmış, yaş ortalaması 70'miş. İnsan tabii hemen "Ayyy tonton amcalar, teyzeler mih mih mih" diye geçiriyor içinden, değil mi?

Değil. Yıllardır bu ilçe sakiniyim, tonton sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Her türlü rekabete, bıyık altından gülmelere falan hazırım; yıllarca kazılarda çalıştım, her kazıda aşçının kankasıydım, şoförün yancısıydım; o sertifikayı almaya geliyorum çakma tontonlar, ayağınızı denk alın!

Dersler 27 Nisan'da başlıyor, her şey hafta içi olduğu için uzun uzun yazmayayım buraya, merak eden olursa seve seve anlatırım.

Geçen günkü yere yapışmamdan geriye herhangi bir yara bere kalmadı, Kudi'yle de aramız düzeldi. Ya da ben öyle zannediyorum. Dün annemle verdiği pozlar biraz sinirimi bozdu.


Gülleri ben ekledim; nikahına çağır beni sevgilim, istersen şahidin olurum senin.

Şöyle içten pazarlıklı, her gün düzenli olarak dünyayı ele geçirme planları yapan bir kedimiz olsaydı da hayatıma biraz renk gelseydi. Şu aşağıdakine çok güldüm.


(Ben sanırım köpekçi biriyim. / Bir daha düşün. / Seni küçük bok. / "Fakyu". )

Belediyeye giderken heyecanlanıp makyaj yaptım, rimel fırçasını iki gözüme de sırayla sokup akabinde yanağıma sürttürmeye muvaffak oldum.


Sakarlığımla barışık biriyim, çok teşekkür ederim. Öldürmeyen allah öldürmüyor gerçekten.

Güneş açtı ben iki satır yazayım diye debelenirken, belki dışarı çıkıp potansiyel sınıf arkadaşlarımı süzer, tehlikeli bulduklarıma çelme takarım. Nıhahhahhahha!

March 27, 2015

32 Spartalı / Her Yer Vekil Aday Adayı

İç Güvenlik Paketi, hepimizin hor hor uyuduğu bir saatte kabul edilmiş. Üşenmeyip Meclis'e giden ve red oyu veren 32 milletvekiline çok teşekkür ediyorum, geriye kalanlara herhalde akşam yemeği ağır geldi ya da dizilerini kaçırmak istemediler, bilemiyorum. Aklıma sedye üzerinde oy vermeye taşınan insanlar geldi, muhalefet vekilleri bu halkı hiç haketmiyor. Ha nasıl olsa geçecekti yasa çünkü mecliste korkunç bir sakatlık var ama siz uyuzların da asla iktidar olamayacağını bile bile oy veriyoruz biz?

Fotoğrafları karıştırırken kardeşimin çektiği şu kareyi buldum, ışığın vurduğu grili kadın Emine Ülker Tarhan. Ben metrelerce geride, bir elektrik direğinin altında "Allahım bir saldırsalar ne biçim de saldırırlar. Of çok pis saldırırlar. Acaba ne zaman saldırırlar?" diye havale geçiriyordum.


Kennedy Caddesi burası, birkaç metre önlerinde tomalar filan var. O gece, herhalde bu milletvekili desteğinin de etkisiyle polis saldırmamıştı, herkes olduğu yere oturmuştu, adeta Norveç'teymişiz gibi protesto edebilmiştik. Ertesi gece normale döndü tabii hayat, akreplerle kız çocuğu sıkıştırmalar, apartman bahçesine kadar kovalamalar falan.

Nereden nereye peheyyy. Emine Hanım'a diyorum, yoksa ben hala direklerin dibinde havale geçiriyorum.

Aşağıdaki fotoğrafta ortada oturan da CHP'nin İstanbul milletvekillerinden Melda Onur.


Melda Onur'un twitter hesabından aldım fotoğrafları, ne zaman böyle itiş kakış bir yerlere gittiğini görsem gülümsüyorum. Acayip mütevazi biri gibi geliyor bana. Ve yazıp söylediği laflar hep kafama yatıyor. Yani kendime "Ay biraz ırkçı galiba ama çok akıllı kadın" ya da "Of öküzün teki ama muhalefet muhalefettir" gibi açıklamalar yapmam gerekmeden beğeniyorum. İnsan, hayvan, dere falan ayırmadan her yere koşuyor. Bakın gene bir yerlere gidiyor, çantasını kucağına almış.


Ankara'nın vekil adaylarını pek bilmiyorum, öğreniriz herhalde. Dün youtube'da videoları karıştırırken Placebo'nun Rob The Bank'ini dinleyeyim dedim, hani şu videosunda kıyamet gibi Gezi referansı olan video.


Merhaba Barış Aydın, senden kurtuluş yok anlaşılan. Beyefendi belediye seçimlerinde de oturduğum ilçeden adaydı, olmadı. Şimdi de milletvekili aday adayı olmuş. Herhalde Çankaya seçmeni genç erkek, lastik gibi surat falan görünce dayanamaz, oyu basıverir diye hesaplıyorlar. Daha sms histerisi başlamadı, bir de bitmek bilmeyen sms yağmuru olacak. Cevap da yazılmıyor o otomatik mesajlara, nasıl iletişim kuracağız sayın vekil adayları?

Prensiplerimi herkese istisnasız çemkirmek üzerine inşa ettim ama hak da yemeyeyim istiyorum. Şu aşağıdaki fotoğraf çok güzel.


KK, insanı geren bir adam değil, bu çok aşikar. Ve evet, CHP ile ilgili gelişmeleri parti binasında yaşayan bir tekir kediden takip ediyorum.

Bir de Selahattin Demirtaş'ın şu kısa konuşmasını çok beğendim, güzel bir video yapmışlar hemen.



Haydi bakalım, ben de kendi çapımda seçim sezonunu böylece açmış olayım. Gideyim çamaşır asayım bari.

March 25, 2015

Panait ve Nikos Gibi Oturalım mı?

Ay gene düştüm ben ya, nasıl olabiliyor anlamıyorum. Kudi dışarda havlamaya başladı diye bir hışım kendimi terasa attım, atmamla yere yapışmam bir oldu. Görünürde bir şeyim yok, Kudi'yle konuşmuyoruz şu anda, sinirimden Koko'ya da atar yaptım.

Sabah her şeye gıcık kaparak uyanmıştım zaten. Tchibo'ya email yazdım, içinde atarlı soru işaretleri var bol bol. Gerizekalı olduğum için önce iki kişiye okutup onay aldım, böyle normal insan siniri gibi olsun istedim, zavallı biri gibi olmayayım. Kardeşim biraz daha çemkirmemi söyleyince biraz daha çemkirdim, öyle yolladım emaili. Bakalım ne olacak. (Aaaa şimdi telefon ettiler, bugün halledeceklermiş. Şüpheler, şüpheler. Ben artık oradan alışveriş yapmak istiyor muyum, ondan da emin değilim.)

Bugün Panait Istrati ve Kazancakis'in bu fotoğrafını gördüm. Meğer elele tutuşup Sovyetler Birliği'ni gezmeye gitmişler 1927-1928'de.


Burası Gürcistan'da bir Milli Park'mış. Allahım ne kadar sevimliler, heykellerle bir örnek pozlar falan. İnsanın yanaşıp arkadaş olası geliyor.

Okuldan eski bir arkadaşım bir ara facebook'ta "Neden artık kimse simli kartpostal yollamıyor?" diye sormuştu, tabii hemen müdahale ettim "Ay istediğin simli kart olsun, ohoooo!" diye. Kısa sürede işler çığrından çıktı, geçenlerde şunu yolladı bana.


Kartın dışı böyle güllü, yanık yanık; içini açınca kalpler fırlıyor, üç boyutlu. Bir de üstüne parfümlü kart, aklımı kaçıracak gibi oldum ahahahhahha! Bunun boy ölçüşecek kart bulmak için Tandoğan'daki asker pasajına gitmem gerekiyor olabilir.

Asker pasajı deyince aklıma tuhaf bir şekilde annem geliyor. Birkaç sene önce annem ve babam, beni ve arkadaşım Sarıkafa'yı kollarının altına sıkıştırıp Gar Lokantası'na götürdü. Ordan Cermodern'e yürüdük falan derken o altgeçide girdik, sağlı sollu asker eşyası satan dükkanlar, "Anonslu kaset doldurulur"lar, yeşil donlar, ne ararsanız. Sarıkafa'yla önden önden yürüyoduk ki arkada kalan annemin sesi geldi, kendi kendine yüksek sesle şu soruyu soruyordu: "Aaa acaba burda kırmızı ruj bulunur mu? Rujumu unutmuşum ben!"

Hala emin değilim, bizle mi eğlendi yoksa kısacık bir an ruj bulabileceğini mi düşündü. Belki de askeri vesayete hakaret etmiştir meh meh meh. Ay kötü kötü espriler öfff.

Gideyim ben, üç saattir süründürüyorum bu yazıyı. Biraz önce çorap çekmecesi elimde kaldı, oturup sağına soluna çivi çakmak zorunda kaldım, bugünden pek hayır gelmeyecek anlaşılan. Bir şarkı koyayım, T-Rex'in çok güzel şarkısı Cosmic Dancer'ı bu sefer Morrissey söylüyor. Hiç dans etmiyoruz, ne fena.



March 24, 2015

"Çok ama çok acı bir öykü... Maalesef gerçek..."

İsmet Berkan'ın ve gazeteciliğinin önümüze saçılan öyküsünden bahsediyorum. Kabataş işemelerini inanılmaz derecede ciddiye alıyorum çünkü bu kıçımın gazetecileri ateşi harlarken, ben ve sevdiğim herkes sokaklardaydık. Devlet zaten bütün uzantılarıyla sokaktakilerle savaş halindeydi, yetmezmiş gibi üzerimize linç timleri salmak istediler. Ben başka bir açıklama bulamıyorum bu kollektif yalana.


Ya da biz o kadar haklıydık, o kadar haklıydık ki bok atabilmek için bu kadar komplike bir yalan yaratmak zorunda kaldılar. İşin acıklı tarafı, ben ve bütün arkadaşlarım, böyle bir olay yaşansa kadının yanına koşacak ilk insanlarız. İsmet Berkan ve diğerleri koşar mıydı bilmiyorum, pek de zannetmiyorum.

Hem haklıydık hem de kendimizi çok güzel ifade ettik; o dönem çıkan sloganları, şarkıları, animasyonları düşünün. O yaz sokaktaki kalabalık, bu ülkenin aklı, kalbi, vicdanı, tek esprisiydi. Bunu düşündükçe Kabataşçılar'a daha çok sinirleniyorum.

Özür dilemiş güdük.


Önündeki hangi kanıtlar? Hangi kanıtları yeterince araştırmadan duyurdun yalancı keltoş? O kadar uzun zamandır susuyorsun ki bu özrün nazarımda hiç kıymeti yok. Bu kadar kedi osuruğu bir özürü birinin ayağına falan basınca dilersin, sen canımızı tehlikeye attın, birilerinin borazanı oldun; meslek ahlakını eğdin, büktün, yüzümüze sıvadın. Ayrıca dün, gazetenin okur temsilcisi doğrudan sana hitap eden bir yazı yazdı; ne oldu, işin mi tehlikeye girdi?

Affedebilenleri de pek anlamıyorum, ben yapamayacağım. Gazeteciliğin bir saygınlığı ve güvenilirliği olmalı, bu kadar rahat ve ısrarla yalan söylemenin bazı sonuçları olmalı. Birileri kredi kaybetsin artık bu memlekette.

Twitter'da okumuştum, bir grup insan Beyoğlu'nda bir barın önünde sigara içerlerken karşı kaldırımdan geçiyormuş İsmet Berkan, gruptan biri "Ne oldu Kabataş? Yalancı göt!" diye bağırmış. Kafasını eğip fıtı fıtı yürüyüp gitmiş yalancı ödlek.

Bu sıfatı adının önünden kolay kolay atamazsın, bu işten böyle kurtulamazsın, kelin her yerden carıl carıl parlıyor.

March 20, 2015

Babamın Kedisi / Bir Takım İnatlar / Deniz'in Kedisi

Geçen gün annemlere gittim, babamla memleket meseleleri konuşuyorduk ki bir yavru kedi miyavlaması duydum. "Allahhh kedi var bahçede!" diye kendimi camlara attım. Babam sakin sakin "Kedi yok. Benim ciğerlerimden geliyor o ses" dedi.

Gribi ben bulaştırmıştım, oradan almış yürümüş, oturduğu yerden hafif hafif miyavlamaya başlamış adam. Yanda gripsiz ve genç bir halini görmektesiniz.

Yaşar Kemal'in arkasından hiçbir şey yazamadım, utançtan. Hiç okumadım çünkü, yavşaklık olur gibime geldi. Annemde vardır diye İnce Memed'i istedim, ananem zamanında termosifonda yakmış İnce Memedleri, Nazım Hikmetleri filan. Aynı anane, kapıya dayanan polislere atarlanırmış ama demek ki o da ortadan delil kaldırma furyasına kapılmış herkesle birlikte.

Okulun kütüphanesine baktım, sekiz kopyanın beşini birileri almış, yetmemiş başka birileri üstüne hold koydurmuş. (Hold koydurmak: kitabı alan öğrenci geri getirince alabilmek için sıraya girmek) Kalan kopyalar da ciltleniyormuş. Ben de hold koydurayım bari, inada bindi şu anda bu iş.

İnada binen bir iş daha var, hemen anlatayım. Birkaç sene önce gittik Tchibo'dan kahve makinesi aldık, o zamandan beri de aynı firmadan kahve kapsülü alıyoruz haliyle. Çok da severek kullandık. İki hafta önce doğum günümde email attılar, doğum günüm kutlu olsunmuş, bu %15 indirim çekini de güle güle kullanayımmış. O çek çalışmadı. Kodu yazdıkça "Kullanım süresi dolmuştur" uyarısı çıktı. Oturup email yazdım kibar kibar, ertesi gün isteğimin işleme alındığını yazdılar. Bir kaç gün sonra telefon ettim, o hafta içinde bana döneceklerini söylediler. Ve işte sonra benim içimden de Hulk çıktı.

İki hafta oldu ben ilk emaili atalı. İki haftadır ses seda yok ve ben gittikçe daha çok Hulk oluyorum. Takdir edersiniz ki %15 indirim, çok da mühim bir indirim değil ama madem verdiler, neden kullanamıyorum? Bu sorun neden çözülmüyor? Kendimi hem açgözlü hem de salak gibi hissediyorum o çekin peşinde koşarken. Ve kahve içmemiz gerekiyor tabii bir yandan.

Neyse, iki haftalık Hulkluktan sonra gittim kahve aldım bir yerlerden, frenç piresimi çıkardım dolaptan. O kahve makinesini de görmek istemiyorum, barbar kocamın kolunun altına sıkıştıracağım, elbet başka birinin işine yarar. Velhasıl Tchibo'yla ilişkimiz böylece neticelendi ama onlar bilmiyor. Çünkü hala bana "geri dönecekler".

Tunein'de Radyo Alaturka diye bir kanal buldum, eve biraz emekli insan huzuru geldi. Belki vesileyle iki senedir ördüğüm atkıyı bitiririm, biriktirdiğim kare bulmacaları çözerim. Şu anda Zeki Müren'den "Yağmur vururken cama, dalarken gece gama" çalıyor, pek severim.

20 dakikaya güneş tutulmasını görecekmişiz Ankara'da ki pek zannetmiyorum, güneşin kendisini göremiyorum, tutulmayı nasıl şaapıcaz? Gene de çıkayım terasa, heyecanlanıyorum böyle şeylere.

Ay bir de şuna çok heyecanlandım; daha önce yazmıştım, pek sevdiğimiz Denizimiz vahşi yaşam biyologudur, vaşaklarla ilgileniyor. İki saat önce şu fotoğrafı koydu, Ankara civarından.


Üstelik bir ana, bir oğul, bir de büyük ihtimalle baba varmış. Hem Deniz'in kaç yıllık emeğinin sonuçlarına sevindim hem de etrafımızda hala vaşak olmasına.

Gideyim de gökyüzüne bakayım.

P.S. Ay vallahi gördüm, vallahi tutuldu! Bakın tam ortada güneş, küçücük. Üst köşesi karanlık. Yihhi!


March 18, 2015

İki Haftalık Şeyler

Oheyy nerdeyse iki hafta olmuş yazmayalı. Gerçi bir şey olduğu da yok ama işleyen demir ışıldar filan diye yazayım ben gene de. (Merhaba Zihnin Arka Sokakları'nın blogger olmayıp buraları okuyan arkadaşı!) (Çok seviniyorum vallahi.)

Biraz dağınık olacak, iki haftadır aklıma ne geldiyse şöylece bırakıyorum.

Bu Kabataş hadisesi hakkında ne bulursam okudum, bayağı vakit harcadım buna. Şu yazı, çok derli topluydu. Sonra aklıma yıllaaar öncesinden bir fotoğraf geldi.


Bayağı üstü çıplak, kafası bandanalı erkek var yahu. Tamam bandana değil, tişört ama gene de yani. Datça burası, yıl 2001. Fotoğraf çekilecek diye bağladıydı kafasına, yoksa yarı çıplak çalışmıyoruz. Hoş Bodrum Kalesi'nde bikiniyle çalışmışlığım var ama o saylanmaz, öğle aralarında burçlardan denize atlıyorduk, başka türlü bir evrendi orası.

Satın almamalı üçüncü ayın ortalarına geldim, bugün oturup biraz sökük filan dikmem lazım. Hiç giymediğim etekleri, elbiseleri giymeye başladım. Aslında derdim etekle değil, külotlu çorapla. İsmine bile inanılmaz gıcık kapıyorum, giymesi ziyadesiyle rahatsız ediyor beni. Neyse, biraz daha sabır, havalar ısınır nasıl olsa.

Stephen King kitaplarını barbar kocam aldı, Marquez biyografisini de Ada aldı doğum günümde. Bay Mercedes'i okudum, normel polisiyeymiş. İnanmazsınız, ne bir hayalet, ne bir kendi kendine yer değiştiren eşya; bildiğiniz dedektifli-katilli polisiye. Yazarı tanınmamış biri olsaydı, 3 liraya indirim sepetinden alırdık bence.

O ise sansürsüz yeni baskı. Çok emin değilim ama galiba ben kitabı okumadım, filmini seyrettim ergenken. Yani yakın zamana kadar Yüzüklerin Efendisi serisini okuduğumu zannediyordum, meğer tamamen uyduruyormuşum. Herhalde bu da öyle. Film yüzünden mi yoksa daha önce de var mıydı bilmiyorum, palyaçolardan hiç hoşlanmıyorum. Yolumu değiştiririm görünce, ter basar filan, öyle bir iç fenalığı. "Pennywise, you fucked my life" diyerek bu bahsi kapatıyorum.

Bu filmi çok merak ediyordum, biraz bozuldum seyredince. Gerçek bir hikayeden uyarlanmış, 1984'te İngiliz madencilerin grevine destek veren gey ve lezbiyenlerin hikayesi. Thatcher dönemi, işçiler perperişan, grev bir yıl sürmüş. Bir avuç insan para topluyorlar, grevdeki işçilerin aileleri için. Sendika, geylerle adı anılsın istemeyince ve sanırım yardım paraları sendikanın dehlizlerinde kaybolup bir türlü ailelere ulaşmadığı için, bir minibüse doluşup bir madenci kasabasına gidiyorlar. Topladıkları paraları elden vermek için, destek vermek için. İşte sonra olaylar gelişiyor.

Yani o kadar nefis bir hikaye ki, işçi sınıfı ve gey-lezbiyen dayanışması, filmin sonunda ağladım zarıl zarıl. Benim ağlama eşiğim düşük. Yoksa filmi beğenmedim.

İçinde Thatcher gibi bir insanlık düşmanı vampir, zorlu bir grev, açlık, işsizlik, geylerin mücadelesi, homofobi, AIDS'in aniden patlayıp yayılması gibi hayati meseleler olan bir filmi neredeyse bir Disney filmine çevirmeyi başarmışlar. Birileri aniden masaların üzerine çıkıp şarkı söylemeye başlıyor, herkes şarkıya katılıyor. Manasız bir neşe, oyuncuların şirin şirin kafalarını bir sağa, bir sola yatırmaları falan. Mark Ashton mesela, "Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor" grubunun kurucularından biri, gerçek hayatta Komünist Parti Gençlik Örgütü'nün üyesi, genel sekreterliğini yapmış bir dönem ama filmde tabii ki bahsi geçmiyor. Amerikalı seyirciler yabancılamasın diye kesip atmışlar çocuğun politik bağlarını. O Amerikalı seyirciler bir şeyi de yabancılamasın.

Arkadaşım S.'ye aynen bunları anlattım, "Ama belki filmin bu hafifliği daha iyidir, daha çok insana ulaşmasında bir sakınca yok" dedi. Hemen hak verdim ama filme olan gıcığım geçmedi. Billy Elliot da aynı dönemde, gene grevdeki bir ailenin içinde geçiyordu, bundan on kat daha iyi filmmiş Billy Elliot. O evdeki, kasabadaki çaresiz bekleyiş, grev kırıcılar, Billy'nin umutsuz dans tutkusu, o dünya güzeli arkadaşı. Daha gerçekçiydi.

Neyse yani, Pride da insana umut veren, iyiliğe ve bir araya gelebilmeye prim veren bir film. Ve tabii 1984'te yaşanan o dayanışma gerçekten tarihi bir dayanışma, ilerleyen yıllarda da devam ediyor. Çocuğum olsa seyrettirirdim.

Yandaki iletişim kutucuğundan bir tavsiye gelmişti, "tunein" diye bir uygulama varmış, hatta bir Morrissey radyosu varmış diye.


Hemen dahil oldum, memnuniyetle dinliyorum ne zamandır. Buradan Sena'ya teşekkür edeyim, valla çok makbule geçti, köpenklere selamını da ilettim.

Köpenk deyince, şuna çok gülüyorum birkaç gündür. Siz evden çıkınca köpekler bütün gün ne yapıyor diye merak ediyorsanız, cevabı aşağıda.


"Bak söylüyorum, öldü bu. Kesinlikle geri gelmeyecek."
"Kapa çeneni Skeeter."
"Ama ya haklıysa? O ZAMAN NOOLUCAK?"

Ben her seferinde çabucak geri geleceğimi söylüyorum, bilmiyorum faydası oluyor mudur. Kudi'nin pek bir şey anladığını zannetmiyorum, belki Koko anlıyordur. Ama tembihlerim ve vaadlerim Koko'nun tezgah üstünden malzeme yürütüp terasta ekmek arası kurabiyeyle piknik yapmasına engel olmuyor. Sanırım benim ölmemden ziyade aç kalmaktan korkuyor. Dobez.

Gideyim de faydalı bir şeyler yapayım. Haydin görüşürüz.

March 6, 2015

Çokbıyık / İki Kedi / Merdümgiriz

Ay galiba gene televizyonda "Kadınlar doğursun, nüfus azalıyor, çalışan kadın doğurmuyor" filan diyor adam, geçenlerde de doğan çocuğun rızkını allahın vereceğini beyan ettiydi. Böyle söyleyince gözümün önüne gökyüzünden aşağı süzülen, içi para dolu zarflar geliyor. Eğer bu şekilde olmuyorsa nasıl oluyor bilmiyorum. Annemle babam hayatları boyunca deli gibi çalıştı, şahsımın rızkı ordan geldi çocukken. Ama tabii ben bir cumhurbaşkanı değilim, çalışmadığım gibi anne de değilim.

Bir arkadaşımız var, zaman zaman hep aynı yere takılıyor sohbetimiz, "Çocuk yapın". Genelde geçiştiriyorum ama geçen akşam sorasım geldi, "Neden?" diye. İşte çünkü dünyanın en güzel duygusu da, başka hiçbir şeye benzemiyor da, annelik çok kutsal da. Masanın kenarında, yaşlarımız 35-40 arası, birimiz evli, birimiz bekar iki kadına bunları anlattı. Anlatan arkadaşımız tabii ki erkek. Tanıdığım hiçbir çocuk doğurmuş kadın etrafını böyle darlamıyor zaten.

"Sen nereden biliyorsun çocuk doğurmanın nasıl bir şey olduğunu?" diye de sordum, elle tutulur bir cevap alamadım. Eğer bir kere daha bu konu açılırsa hızlıca yere yatıp Koko'yu bacaklarımın arasından çıkarıyor gibi yapmaya karar verdim. Belki bu şekilde kurtulurum.

Yani demem o ki, bıyıklı bıyıklı adamlar, çok konuşuyorlar.

Daha sevimli bıyıklara atlayacağım hemen, gavur damatla Ankara'da da sağa sola gittik. Gündem Çocuk, çocuk hakları için çalışan, raporlar hazırlayan bir sivil toplum örgütü. Şurdan web sayfalarına ulaşmak mümkün. Ofislerini dünyanın en güzel iki kedisi ile paylaşıyorlar. İnstagram'a daha güzel bir fotoğraflarını koymuştum, o karenin hemen akabinde masanın üzerinde güreşmeye başladılar.


Havada uçuşan tüylerin arasında çaylarımızı içtik, bir süre sonra masanın diğer ucundan aşağı yuvarlandılar. Bazen çok özlüyorum evde bir kedinin dolaşmasını. Ya da şöyle diyeyim, evi bir kedinin demir patiyle idare etmesini çok özlüyorum bazen.

Bir de facebook sayfası tavsiye edeceğim, Lugat365. Her güne yeni bir kelime, güzellerinden hem de. Unutulmaya yüz tutanlarından. Şunu mesela, çok beğendim geçenlerde.


"Vay yavrum, anan da mı merdümgirizdi fiyuuuvvvtt!" diye cümle içinde de kullanayım hemen. Çapım bu kadar.

Hem çapsız hem de gribim. Salgın furyasından eksik kalmadım, kendim kaptığım gibi eşe dosta da itinayla bulaştırdım. Ben gidip yatayım, size de iyi hafta sonları olsun. Ben olsam kimseyle öpüşmem, el sıkışmam, insanlardan kaçarım; merdümgirizler grip kapmıyormuş diyorlar.