September 18, 2015

Ne Biçim Defter?

Okullar açılıyor, okula gitmeyenlerimiz de düzenli kırtasiye alışverişi yapıyor, hepimiz renkli şeylere bayılıyoruz ama ben sinir hastası olmanın sınırlarında dolandığım için buralarda da huzur bulamıyorum.

Aşağıdaki defteri 12.90 liraya internetten almak mümkün.


Üst tarafta sanırım bir büstten bahsediliyor, kafası ve göğüs kısmı, bir şeyi kademeli olarak azaltılmış filan, okunmuyor tam olarak. Ama tabii romantik font, hemen altında gene romantik kuş var, çiçek var.

Fig.31 diye başlayan kısımda da Royal College of Surgeons müzesindeki bir kafatasından bahsediliyor. Avusturalya'da, Western Port'ta ele geçmiş. Neanderthal kafatasları, 1/3 ölçeğinde küçültülmüş.

Bahsi geçen şey kafatası şöyle bir şey:


O kadar eminim ki Çin malı olduğuna bu defterin, Çin değilse Kore'dir çünkü umurlarında değil. Neden kuş resmi koyup, altına bari "I love bird. Yes. Pretty sunshine kitty." falan yazıp geçmiyorlar da bir defter kapağı bu kadar saçma bir hale gelebiliyor bilmiyorum.

Ya da Çin'in sularına bir şeyler karışıyor. O da bir ihtimal.
Bizim sulara da karıştırsınlar.
Gene de öldürseniz almam bu defteri.
Evet, hayatımı detaylarda boğularak geçiyorum.
Thank you very much.
Very nays börd. Yes.

September 17, 2015

40 Liralık Patlak / İçinizden Birinin Alnından Öpmem Lazım

Hatırlıyor musunuz bilmiyorum, yılbaşı öncesi "Bu sene kıyafet bok püsür almıycam!" diye atarlanmıştım. Hiç sormuyorsunuz nedir vaziyet. Gerçi satın almadığım için yazacak bir şey de olmuyor. Neyse, ufak bir yazlık hezeyan geçirdim, onu itiraf edeyim hemen.

Urla'da patlak verip mahallemizin butiğinden 20 liraya şal desenli, ince kumaştan bir teyze pantelonu aldım, neredeyse her gün giydim. Çeşmealtı'ndan bir adet saç bantı, bir adet de deri bileklik aldım, onlar da toplam 20 lira civarı tuttu. Geride kalan 8 ayın bilançosu bu yani. Bileklik de hayvanlıydı, o yüzden dayanamadım.


Kendi kuyruğunu ısıran yılan için şuraya bakabilirsiniz, belki oralardan daha iyi yazılara atlarsınız.

8 ay süresince kıyafet ve eşya trafiği oldu arkadaşlarımla aramızda. Bir türlü kullanamadığım blender mesela, şu anda yeni evinde cayır cayır milkşeyk yapıyor, çok seviniyorum. Hala vereceğim bir yığın eşya var, 2016'ya girmeden halletmeyi umuyorum. Velhasıl olabiliyormuş, Mango indirimine kapılmadan da yaşamak mümkünmüş. Hayat karşıma bir tane daha hayvanlı bilezik çıkarmazsa ben de bu seneyi alnım ak çıkaracağım.

Kitaptan kısmadım ama gene de azalmış kitap alışverişlerim. İki tane kitap okudum bu yaz, ben bunları kendi kendime bulmadım, hanginiz tavsiye etmişti kurban olurum bir ses edin?



Tavsiye alabilen biri değilim, "Ay evet evet!" diye heyecanlanıyorum ama asla uygulamaya geçmiyorum, daha fazla kötü kitap okumama konusunda da çok kararlıyım. Ama bu ikisini kim önerdiyse alnından öpmek istiyorum, çok beğendim. Şu yan tarafta da benim okuduğum kitaplar görünüyor, ne olursunuz çok kaale almayın, ben kitap kötü de olsa bitiriyorum.

BÜYÜK yayınevlerinin BÜYÜK editörlerinin -herhalde uyku sersemi- edit edip piyasaya sürdüğü kitaplarla itişip kakışırken araya bir kitap sokup okudum ki normalde hayatta almazdım, annem çok okumak istemişti, öyle aldım. (Annemi 36 senedir sonsuz bir şüpheyle süzüyorum, ilişkimizin temeli buna dayanıyor.)

"Ay Lupo mupo, ne biçim, pfff. Kesin çok dandik" diye okumaya başladım, elimden bırakamadım. Lupo Efendi, Cenovalı bir hırsız/kürek mahkumu/asker, Osmanlı'ya esir düşüyor, girmediği çıkmadığı yer kalmıyor, önemli isimlerle tanışıyor filan; maceralar, maceralar. Bayağı savaş meydanlarının tozunu, henüz Osmanlı olmamış İstanbul'un sokaklarını, Osmanlı'nın taşrasının kokusunu falan içime çeke çeke bitirdim.

Ve inanmazsınız, KİTAPTA TEK BİR İMLA HATASI YOKTU. Gözyaşları içinde teşekkür etmek istiyorum yazara, düzeltmene, eli metne değmiş herkese.

Lupo'nun maceraları bir seriymiş, bu ikinci kitapmış, farketmedim bile okurken. İlk kitabı da alıp içine gömülmeyi iple çekiyorum. Kapağı da çok güzel değil mi?

Çok güzel.

Bu yazın güzel kitaplarından bir diğeri de Marquez'in hayatını anlatan bir çizgiromandı; çok özlediğim biriyle oturup konuşmak gibiydi, asla yeni bir kitap olmayacağı gerçeği bir tokat gibi çarptı, o arada aklıma bir dövme fikri geldi. Evden çıkmam gerekiyor böyle şeyler için, evden çıkma taraftarı değilim. Mesela iki gündür twitter'a da bakmadım, hayat çok sıradan ve normalmiş gibi geliyor.

Şu anda masadan kalkıyorum, sıradan ve normal işler yapmaya gidiyorum. Eveth.

September 9, 2015

Hellö.

Sabah 8'de Kudi'nin aşağıdan geçen sokak köpeklerine havlamasıyla uyandım. Kendi de safkan sokö olan yavrumun bu hiddetli tepkisinden yola çıkıp "Aslında kendi cinsimizden nefret ediyoruz?!" diye zorla anoloji filan yapardım ama yapamıyorum çünkü Kudi istisnasız bütün köpeklere-çoğu çocuğa-bazı yetişkin insanlara havlıyor, sabah sabah üstünden iki tane kene söktüm, nerden baksanız bir köpek bu ve canım istemiyor hayvanlı hikaye anlatmak.

Canım buralara da yazmak istemedi bütün yaz, halbuki Urla'dan bildiririm diye planlamıştım. Bildiremedim. Tam kıçımı koymuştum, komşu çocuğunu yüzme kursuna götürüp getiriyordum, ufak ufak sayfiyeden nefret etmeye başlamıştım ki Suruç'ta o bomba patladı. Ben sanırım hala anlayamadım o gün ne olduğunu, ağlayamadım; içime de atamadım, tepki de veremedim. Suruç'tan bugüne kadar aynen bir tavuk gibi hayatımı sürdürdüm, bir yandan cümle alemin fikirlerini okudum. "Kardeşi kardeşe kırdırıyorlar"dan, "Hepimiz aynı gemideyiz"lerden falan önümü göremez oldum. Vasat kanaatlerden ve dandik köşe yazılarından en az kuduz cihat çağrıları kadar yıldım. Artık gerçekten bilmiyorum, o çocukların hesabı nasıl sorulur, hakları nasıl ödenir, neden meclisi falan yakmadık, bilmiyorum. Hep yazdım buraya, tek numaramız yılmamak, umudu kesmemek diye, artık bundan da pek emin değilim. Belki gerçekten de tünelin ucunda ışık mışık yok. Sadece tünel var.

Şu anda kendimi anca bir patates kadar akıllı hissettiğim için yazının rotasını tavukların gündelik hayatına kırıyorum buradan.

Baktım ki komşu çocuğu yüzme kursunu sevdi, ikinci ay için de kayıt yaptırdım. Aynı gün "Ben yüzmeyi öğrendim!" diye çıktı havuzdan, ertesi hafta da kurs saati sokakta dolanırken yakaladım. Yüzmeyi öğrendiği konusunda şüpheler içindeyim, olan benim 100 lirama oldu. Aynı esnada iki küçük kardeşinin bitli olduğunu farkettim, bir kere daha bitlenmek istemediğimden kapattım bu defteri. İnsan sevgimin sınırları çok dar.

Köpekli insan olmak, başkalarının köpek hikayelerini dinlemek manasına geliyor. Ve allah belamı versin ki daha bir kişiden "Benim de köpeğim var, yuvarlanıp gidiyoruz" ayarında bir şey duymadım. Şöyle başlıyor o kaçamadığınız sohbet; "Benim de köpeğim varDI...", şanslıysanız geleneksel "Bebeğimiz oldu, verdik", "Alerjim çıktı, verdik" hikayeleri dinliyorsunuz. Bunların çok büyük şok etkisi kalmadı artık şahsım üzerinde. Bu yazın en fantastik köpek hikayesi, evden içeri bakan doberman oldu. Birinden almışlar zavallı köpeği, eve sokmamışlar, hayvan da bütün gün ve gece evin etrafında dolaşıp camlardan içeri bakıp durmuş. O kadar rahatsız olmuşlar ki bu durumdan, köpeği yollamışlar.

Bebeği olunca evin köpeğini paketleyen insanlara "Yarabbi ne düz insanlarsınız!" diyemediğim gibi bunlara da hiçbir şey diyemedim, tek kabahati evin içine bakmak olan zavallıyı düşünüp duruyorum iki aydır. Evlerden paketlenen köpekler ordusu. İnanılmaz bir mucize olduğu sanılarak büyütülen bebekler ordusu. Çocuğu sarışın oldu diye allaha şükreden kadın gördüm bu yaz, arkadaşları da onaylıyordu. Arkadaşlarının bebekleri sarışın değildi.

Urla'da pek bir şey olmadı, günübirlik turistler geldi, gitti. 25 sene önce kiremit ve betonla inşa ettiğimiz "Eski Rum" evimizin önünde selfiler çekildi. Her yerde selfiler çekildi, fahiş fiyatlı zeytinyağları ve incirler satın alındı, "Arnavut kaldırımları deniz kokan Urla" filan yazıldı sosyal medyada selfilerin altına oysa ki Urla'da Arnavut kaldırımı yok ve en yakın deniz 4 kilometre uzakta. Neyse yani, anlayacağınız geçirdiğim vakit "tatil" kategorisine girmediği gibi herhangi bir rehabilitasyon etkisi de yaratmadı.

Kitap okudum, kitapların da çoğuyla münakaşa ettim. Bu yaz okuduğum en boktan kitap Frederike Geerdink'in "Roboski:Gençler Öldü"sü oldu. Bir şeyler öğrenirim sandım, Kürt sorununun temellerine bir gazetecilik yolculuğu olduğu yazıyordu üstünde. Tek öğrendiğim kadının vücudunda çıkan kırmızılıklar yüzünden Roboski'de uzun süre kalamadığı, köylülerle kaçağa gidemediği, aksanlı Türkçe'yi anlamadığı, Kürtçe'yi de pek anlamadığı falan oldu. Orta 1 seviyesindeki yakın tarih analizleri, darmadağınık cümleler, imla hataları filan da cabası oldu. 110. sayfada hala neden Kürt sorunu üzerine gazetecilik yaptığını açıklamaya çalışıyordu. 20 lira vermiştim kitaba, canım sıkıldı.

Ama arkadaşlarımı gördüm, deniz kenarında oturduk filan, iyi oldu. Annemle babamı da iki seneye yetecek kadar gördüm sanırım, bir yandan çanta toplarken bir yandan hala internetten işlerini hallediyordum. Annemle tahmin ettiğimden çok daha az kapıştık. Babam evdeki eşyaları hafifletmeye and içmiş, giderayak bir adet gazocağı ve bir adet 60 yıllık bavul kakalamaya çalıştı, eski bir omuz çantasını kabul ederek yırttım.

Neyse işte, geldim ben Ankara'ya. Yaz geçti gitti. Geçip giderken bana şu aşağıdaki gibi göründü.


İyi mi oldu, kötü mü bilmiyorum.