November 12, 2015

Lupo'nun Başına Gelenler

Geçenlerde öve öve baygınlık geçirmiştim Lupo'nun Seçimi kitabını, maceralara sürüklüyor ve üstelik kitapta hiç imla hatası yok diye. Onu bitirince koşa koşa serinin ilk kitabını alıp okumaya başladım, yan tarafta görüyorsunuz, Lupo'nun Adı.

Saçlarıma aklar düştü, 375. sayfaya geldim ve o arada üç yıl falan yaşlandım. Ne zamandır elime aldığım en imla hatası dolu kitap bu. Sanki bir ilkokul çocuğu düzeltmiş, bakın 375'e geldim hala de'ler da'lar nerede bitişik nerede ayrı sıkıntısı var kitapta. Kim sorumluysa bu işten, özel isimlere gelen eklerle ne yapacağını da bilmiyor. Bazen bitişik bazen ayrı, bazen kesme işareti var, bazen yok.

Yetmiyor, bir de bok gibi cümlelerle sinir bozuyor kitap, buyrun dün gece şu vardı mesela: "Ellerini havaya tuttuğunda rüzgarın altında titreyen yapraklar gibi oynaşan ellerini gösterdi." Kitapta rüzgarın a'sında şapka var allah için, ben yapamadım buraya şapka ama eller, eller, eller (melodili).

İki kitabın editörleri farklı, ikinci kitapta bir de "Son okuma"cı birinin ismi geçiyor. Onları yeniden tebrik ediyorum, bu kitabın kapağında adı geçen editör Nilüfer Doğan hanımefendiye de ne diyeceğimi bilemiyorum. Öyle arada kalmış bir miktar küçük hata filan değil, patlamış bir atık su borusu gibi gürül gürül geliyor ne yapacağını bilemeyen de'ler da'lar. Luponun, Lupo'nun, Luponunda başına gelenler, Lupo nun da kaderi buymuş, Lupoda başka editör bulsaymış, Lupo'da nereden bilsin, yazık.

Haliyle canına okudu kitabın bu durum; yoksa gene güzel maceralı, sürükleyici Lupo'nun hatıraları. Buradan tavsiye ettim diye kendimi sorumlu hissettim, ilk kitabı bayılmadan bitirebilirseniz eğer, ikincisinde rahat edeceksiniz. Vallahi.




November 11, 2015

Hızımı Alamadım

Sonik Hanımcığım mimlemiş, bir fotoğraf seçip ne hissettirdiğini yazıyormuşuz, hem ona hem de kendime verdiğim sözü tutarak acıklı değil neşeli bir fotoğraf buldum.


Geçen bahar kızlarla Halfeti'de tekneyle turlamıştık ve tabii ki ben teknenin kendisinden başlayarak canlı ve cansız bir dizi şeyle münakaşa etmiştim ama olsun, bu an ne güzeldi. Hava güzeldi, biz beraberdik. Filtre de yok fotoğrafta, kendi kendine böyle mavi. Parmaklar bana ait.

Hızımı alamadım bir de şunu koyacağım.


Bir takım işler için şehre inmiştik, dönerken yol ağzında durdu Mustafa Abi, hiç doğru dürüst fotoğrafımız yok diye bu pozu verdik, bakanlık temsilcisi de çekiverdi, yıl 2009. Ne gülmüştük o gün. Bizi Kelibişler'den çıkarabilirsiniz ama Kelibişler'i içimizden çıkaramazsınız.

Dayanamayıp bir de şunu ekliyorum, hayatımın kedisi Mi. Kimse yokken o vardı.


2006 ya da 2007 olması lazım, başbaşa mutlu günlerimizde. Hala çok özlüyorum, başka hiçbir kediyi de böyle sevemedim. Drama kraliçesi, hem gıcık hem şişman ilk gözağrım.

Ay anılar geçidi. Gidip kek mek bir şey yapayım, huzur hamurda bence.

November 6, 2015

"I'm not beaten. I'm not dead. This is not over."

Aynen bunları dedim Kuğulu Park'ta önümüzü kesen yabancı gazeteciye. Zaten biliyorsunuz benim gibi tiplerin ortak özelliklerinden biridir memleketi dış mihraklara şikayet etmek. Bir Güney Afrika gazetesine anlattım her şeyi. Evet. Güney Afrika. Ben de bilemiyorum. Oranın Hürriyet Gazetesi gibiymiş, öyle dediler. O da tam ne demek oluyor, onu da bilemiyorum. Gazeteci abi France 24 için çalışıyormuş aslında, siz öyle şaapın, benim de gururumu yerlerde sürümeyin.

Seçim sonucuna şaşırmış mıyım diye sordu, şaşırdım ama şaşırmadım, twitter'a "Gar'ın önünde 100 kişi ölmüş, çok üzüldüm, neden 200 değil?" yazan insanlarla yaşıyoruz. Hala "PKK yaptı" diyen insanlar var, onlarca miting yapıldı öncesinde sonrasında, nedense hep aynı insanlar ölüyor ve he gülüm he, kesin PKK bombaladı HDP kortejini. Sanki çok umursuyor millet ölü solcuları, ölü Kürtler'i de oylar yükselecek. Bombacıları bir biz şikayet etmemişiz IŞİDli diye polise ama olmuyor, olamıyor. Sabah böreklerini yiyiyor ve kendilerini patlatıyor bunlar, kimse engel olmuyor.

Kardeşim "Ablam barış mitingindeydi" deyince gazeteciye, onu da sordu, titreye titreye anlattım. Kendi sesime sinirleniyorum, o halime gıcık kapıyorum, işte sonra deyiverdim, "Yıkılmadım. Ölmedim. Bu iş burada bitmedi".

Neden bu kadar atarlandım inanın en ufak bir fikrim yok. Seçim sonuçlarını Sevdalar'ın evde kısır, kek, patates salatası ve irili ufaklı kedilerle takip etmeye niyetlenmiştik. Biz vardığımızda evin kedisi misafir kediye haykırdığı için arka odaya kapatılmıştı, daha kısır bitmeden seçim bitti, boş tabaklarımızı alıp kös kös evlere dağıldık. Bizim evde babam ve boy boy barbar adam yemek yiyiyordu, daha ayakkabılarımı çıkarmadan "Biz Çanakkale'de arazi bulduk, ortaklaşa alıp komün hayatına giriyoruz" diye planlarını açıkladılar. Sinir bastı, en pes sesimle "Mitingde ölmedim, herhalde seçim sonucuyla da ölmem" diye seslendim salona doğru. Allah allah yani?

Babam da benzer şeyler söyleyip durmuş meğer, adam 70 yaşında, hep buradaydı. İnsan biraz utanır kaçmaya. Kaçmayı bırak ağlaşmaya utanırsın, bahsi geçen komüncü gençliğin hiçbiri tehdit altında değil, hepsinin işi gücü var ve hiçbiri benimle mitinglere filan gelmiyor. Ben ağlaşmıyorum, bunlara ne oluyor bilmiyorum. Arazi alacak paranız varsa, gidin alın, ekin domatesinizi, memleketin haliyle ne alakası var?

Neyse. Araya kedi fotoğrafı sokayım, tansiyonum düşsün. Bu Çoko, en son mahsül.


Duvarlara tırmanmadığı zamanlarda bu şekilde uyuyor. Adeta bir panter, bir kaplan olduğu için uygun bir çerçeveyle süsledim fotoğrafı. Annesini araba ezince ortalıkta kalmış, bütün kardeşleri kendilerine birer kapı bulmuş, bu kara bela da kendini Nadire'nin kucağında buldu. Ev gezmelerine gidiyor, gittiği evlerde disiplinli bir şekilde kedi tuvaletlerini kullanıyor; doritos cipsi iki eliyle tutup üçgenin bir köşesinden yemeye başlıyor, en kötü alışkanlığı cips.

Sizden hayır gelmeyince internetten bulduğum bir tarifle aşure yaptım. Olmadı pek, hiç deneyimim olmadığı için neyi yanlış yaptığımı bile bilmiyorum. Saatlerimi gömdüm kaynayan hububat buharına, biraz bozuldum neticeye. Büyük bir kaba doldurup babama götürdüm, babam sulu mulu bakmaz, yer diye. Arkadaşlarına da çıkarmış, hepsini tüketmişler. Kesin anlattı o aşurenin neden yapıldığını, arkadaşları da görev bilinciyle yedi.

Aşureyi şükranla yaptım, bir aydır olan bitene mana vermeye çalışmalarımın bir parçası olarak. Böyle şeyleri ve diğer bazı spritüel şeyleri Nadire'ye danışıyorum, o da şiştiği noktalarda annesine danışıyor, bana her seferinde istisnasız şu cevap geliyor Dersim'den, "Olur olur, çok güzel olur, en güzeli olur. Önemli olan niyet". Ama tabii ben boksuratlı biriyim, sonunda bununla da itişmeyi başardım, bakınız:



Yarın aşure yapabilmemiz için benim bu akşamüstü elimdeki buğdayı muğdayı Nadire'ye götürüp suya basmam lazım. Bir de dev tencere lazım. Yoldan alırım artık. Tabii bu aşure meselesi de şuraya yazdığımdan daha çetrefilli çünkü bir kısmımızın malzemelere itirazı var, üzüm olmasın içinde, efendim incir yumuşayıp yımış yımış oluyor diye konmasın filan. Çok şükür kendimle barışığım, asla zen huzuruna ulaşamayacağımı biliyorum, beni de bu itiş kakış ayakta tutuyor.

Mektup arkadaşlarıma bir aydır neden sesimin çıkmadığını anlatan cevaplar yazmam gerek. Uzun zamandır yazıştıklarım zaten ulaşıp sordu, en yenisine dün mektup attım, iki kişi kaldı geriye. İkisi de Amerikalı ve orta yaş üstü bir hayli, mektupları da aynı buraya yazdığım gibi yazdığımdan şaşırmayacaklardır olanlara ama gene de insan nerden başlayacağını bilmiyor. Neyse, bunlar da hep terapi.

Haydin gittim ben, yapılacak ütüler, düzeltilecek metinler, yenecek aşureler var.