December 6, 2016

Hellö.

Ay bu yeni halini hiç sevmedim ben buranın, yeni yazı yazmak için nereye basacağımı aradım bir süre. NE GEREK VARDI BLOGGER??!

Her gün "Aaa şunu bloga yazayım" diye onlarca şey geçiyor aklımdan, nedense bir türlü oturamıyorum kompüterin başına. Geçtiğimiz haftaların akılda kalan hadiselerini yazayım bari.

Annemle babamın Ankara'daki evini boşalttık, eşyaları Urla'ya yolladık. Babamı da beni de göçerten bir faaliyet oldu bu; her sabah evden çıkıp gittim, akşama kadar eşya ayıkladım, çöpe attım, koli yaptım, taşıdım filan. Hatıralar geçidi tabii bir yandan, fotoğraflar, defterler, kuduz karneleri...


Eveth. Ama yani o çocukluğumuzdan itibaren bilinçaltımıza yerleşen kamu spotlarının bir faydası varmış. Önce sabunlu suyla yıkayın, sonra en yakın kuduz merkezine koşun. Kardeşim ısırıldığında kuduz merkezi Çinçin'deydi, sabahın 4'ünde maceralı bir seyahat olmuştu. Köpek kuduz değildi, benimki sürü protokolüne aykırı hareketlerde bulunmuş gecenin bir saati.

Bu arada çöplük prensesi Mara'yı kazasız belasız Almanya'ya yolladık. Yani kazasız belasız deyince hakkını vermiyor, bayağı bir mucizeler geçidiydi. Önce fotoğraf koyayım, Alman çayırlarında mutlu bir kütle:


Dertli bir iş yurtdışına evcil hayvan çıkarmak, 3 ay öncesinden çalışmaya başlamak gerekiyor. Pahalı da bir hayli. Ama becerdik. Uçuş günü her şey o kadar yolunda gitti ki inanamadım. THY görevlisi kızın kibarlığı ve tatlışlığı (Sevgili Emine, her dileğin gerçek olsun senin!), son anda hesapladığımızdan daha az para ödememiz, herkes 3 metre uzakta dururken Çorumlu Almancı bir çiftin Mara'yı yerlere yatırıp yarım saat mıncırması filan.

Çocuk sağlimen vasıl olunca rahatladık, annemle dedikodusunu yaptık:


Teyzelerimin ikisi de gurbetçi olduğundan tecrübemiz var yumuşak terlik ve valkmen konusunda. Annemle gıybetin de sağı solu belli olmuyor, tam hızımı almış edebiyat dünyasına çemkirirken araya fotoğraf soktu:


Ben hızımı alamamışım, hala yazıyorum. Annem Hakan Akkaya'yı çok kibar, efendi ve mütevazı bulmuş. Mahallenin çocuklarından sonra dükkanda çalışan elektrikçi abi ve çırağıyla da neşeyle fotoğraf çektirmiş. Resmen o uyuz Ege kasabasında senden benden renkli bir hayatı var annemin.

Hafta sonu 3 tane incecik kitap bitirdim, başka da bir şey yapmadım. Goodreads'de yenilen pehlivan misali her sene kendime ulaşamayacağım sınırlar koyuyorum, yılın bitmesine azıcık kalmış, anca 30 kitap okumuşum.


Muhtelif Evhamlar Kitabı'nı Sarıkafa verdi, ne zamandır bu kadar beğenerek öykü okumamıştım. Acıklı öyküler, ben uyarmış olayım. Ama kanırtmıyor, ders vermiyor, okuyanı aptal yerine koymuyor; pek güzel kurmaca öyküler. Tam olarak neyle karşılaştırıyorum bilmiyorum ama içimden klasik öyküler demek geliyor. Onu bitirip İntihar'ı okudum, gencecik bir yazarın intihar eden arkadaşının arkasından yazdıkları. Bir hayli de etkilendim, kalbimi sıkıştırdı ama gidenin arkasından dövünmek yerine o hayatın bende bıraktıklarını koruyup kollamaya meyilli biri olarak büyük bir saygıyla okudum. Peşinden de Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler. Adının vaad ettiği her şeyi verdi allah için, bu kitabı da sevdim. Gene acıklı öyküler, başka hayatlar, başka acılar. Tam da okumak istediğim gibiydi. Bu üçü arka arkaya hafta sonumu bir depresyon panayırına çevirdi, kendim ettim kendim buldum, naapıyım.

Gideyim biraz sebze alayım ya da zebze alayım, o da olur. Geçenlerde durduk yere "ARTIK BU EVE DIŞARDAN YEMEK SÖYLENMEYECEK!" diye halılarda yuvarlandım. Bence sağlığımızı filan düşündüğümden değil, et yiyen barbar kocamın önüne bir olasılıklar denizi serilirken bana sadece kaşarlı pide düşüyor. O yüzden üşenmeyip manava gidiyorum, gelsin pırasalar, gitsin kerevizler. Hem daha ucuz.

Dolarlarınızı bozduruyor musunuz? Herkesler dolar bozdurup memleketin birlik ve beraberliğine çimento dökerken benim payıma düşe düşe 1 manat düştü.


Kim kakaladı bilmiyorum ama ben dolaşımdan çıkardım, masanın üstünde duruyor, birbirimize bakıyoruz manatla. Bir gün kavgaya filan girersem "Bir manatlık adamsın ulan sen!" diye kafasına atacağım hasmımın.

Giderken şunu bırakayım, sabahtan beri delirmiş gibi bunları dinliyorum, İspanyol paça pantolonun üstüne çiçekli gömlek giyecek hale geldim, favorilerim uzadı. Anatolian Rock Revival ne güzel bir fikir olmuş, youtube kanalı şurada, neler neler var.



Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden, kedilerin ve köpenklerin kafalarının tepelerinden öperekten gidiyorum, arayı açmam, gene gelirim.

14 comments:

  1. Gençliğimizle dalga geçme, hele Edip abime hiç elleşme, karşılaştığım ünlüler içinde en kibar olanı o. Bir keresinde lüküs otellerden birinde benim doğum günüm müydü, örtmenler günü müydü neydi (hep böyle lüküs yerlerde kurtlarız)her zamanki gibi erken gitmişim. Baktım adamcağız lobide, koltuklardan birinde oturuyor. Koltuklar da adam yiyen bitki gibi, oturmak ayrı dert kalkmak iki misli ayrı dert, oturanı dürüm yapıyor, bir de Edip Akbayram'ı kalkarken düşün. Ben otomatikman adama yöneldim ve sanki Ankara'dan abim gelmiş gibi, "ay Edip Bey merhaba, hoşgeldiniz" dedim, sana ne be, sana ne hoş gelmiş boş gitmiş. Der demez pişman oldum zaten, "ahan da şimdi kafayı kapıya doğru çevirip duymazdan gelecek, bana da mok yemek düşecek" diye. Lanet gelsin benim önyargılı yılışıklığıma, adamcağız o dürümün içinden binbir zorlukla sıyrılıp ayağa kalktı, ceketini düğmeledi ve "merhaba" deyip elini uzattı. Bir an beni resepsiyon müdürü sandığını düşündüm ama yaka kokartım bile yoktu :)Adam kalkınca şımardım tabii, "ay piyano festivaline mi geldiniz yoğısam" diyerek yılışıklığa devam ettim. "Evet" dedi ve ben 5 puan aldım bildiğim için. Ahahaha puanı arttırmam lazım, "Aziza Mustafazadeh?", yes, 10 puana çıktım. Sonra Aziza üstüne minik bir sohbet yaparkene adamın yorulduğunu nihayet farkettim de çav diyerek topukladım. O yüzden öyle ispanyol pantlon, çiçaklı gömlek falan yidirmem Edip abeyimi, zaten şimdi böyle söylemiyor şarkıları, adamın milattan öncesini deşmişsin, arkeolog değil misin işte, ne olacak :)
    Ammavelakin yazını görünce mal bulmuş mağribi gibi sevindim. Şurada okunacak adam gibi 3-5 blog kaldı onlar da nazlanıyorlar yazmaya. Arayı açmama sözünü yeme, sık yaz. Bir de neden zorlanıyorsun ki yazmaya, bende bir sorun yok yazma yükleme açısından, chrome mu kullanıyorsun?

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay yaaa kıyamam Edip Abime, ne güzel hatıraymış. Dalga geçmiyorum, var benim İspanyol paça pantelonum, herkesler nefret ediyor, niye anlamıyorum. En güzel hislerin pantelonu halbuki.
      Ben deşmedim, deşilmişini buldum. zaten Edip Abiden Moğollar'a, oradan da Derdiyoklar'a filan atladım, güç bela kaldırdım kendimi masadan. İşte gidip kereviz aldım, bir de havuç.
      Yükleniyor blogger, ara yüzü değişmiş, ana sayfam bir tuhaf. Kullanışlı gelmedi bana, ondan şikayet ediyorum. Yoksa yazmama sebebim tamamen tembellik, savrukluk, efendime söyliyim itlik kopukluk.

      Delete
    2. Bayıldım Leylak Dalı'nın yorumuna. Yazının tadına tat, pardon, dadına dat katmış. :)
      Ömür İklim Demir'in öykülerini ben de oldukça severek okumuştum. Hatta tekrar elime alasım var. Geçenlerde bu kitabın bu seneki Haldun Taner Öykü Ödülü'ne layık görüldüğü, ve fakat darbe, terör vs derken bu ödülün bu sene ilan edilmediği, verilip verilmeyeceğinin belli olmadığı, komiteden de bir açıklama yapılmadığını okudum. Tuhaf ki tuhaf..
      Sevdiğim öykücülere Mahir Ünsal Eriş eklendi, Olduğu Kadar Güzeldik'i evvelki gün bitirdim. Tasasız, kasmasız, akışkan, gerçek ve candan.
      Fermina Daza, kalemin seviliyor, blog dünyası kurudukça kuruyor. Yaz lütfen, daha çok yaz. Sevgiler..

      Delete
    3. En güzel hatıralar hep Leylak Dalı'ndan çıkıyor zaten, ben de bayıldım :)
      Allah allah ne acayip bir ödül hikayesi hakikaten. Haldun Taner'i de çok sevip herkesten ayrı bir yere koyarım, benim de onun öykülerini tekrar elime alasım geldi şimdi.
      Ben galiba hiç okumadım Mahir Ünsal Eriş, dur bir bakayım hemen, kesin arkadaşlarımda vardır.
      Çok teşekkür ederim nazik iltifatın için, blog dünyası bana da kuruyormuş gibi geliyor, üzülüyorum. Bir yandan da düşünüyorum, belki insanların içi kuruyordur bana olduğu gibi. Bazı günler ekrana bakıyorum bakıyorum, ektiğim kaktüs, dinlediğim şarkı filan bana öyle uyduruk, öyle manasız geliyor ki utanıyorum buralara yazmaya.
      Neyse ama bu ara bir silkindim, yazasım var kaktüs de olsa :) Selamlar, sevgiler bizden efendim :)

      Delete
  2. Her gün bakıyorum şuralara bir şey yazdın mı diye meheh. Eski yazılarını okuyorum, bazılarına salça oluyorum. Muhtelif Evhamlar Kitabı'nı geçen yıl okudum galiba. Ben de öykü konusunda çok mıymıntıyım, kolay kolay da beğenmiyorum. Öykü okuru değilim galiba, öykü okumayı sevmiyorum ben. Ama o kitabı ben de beğenmiştim. Ötekileri hiç bilmiyorum.

    Ne olursun beni de alamanyalara gönder, bir evcil hayvan misali alıp beslesinler beni.

    Annen her zamanki gibi çok tatlı. Benimki her zamanki gibi gıcık. Dün konuştuk, blogda da yazarım muhtemelen, kadına hevesli hevesli dağ maceralarımı anlatıyorum yine bir olumsuzluk yine bir ne işin var oralardacılık... Gerçekten bezdirdi beni, beş yaşımdan beri yapmak istediğim ve yaptığım hiçbir şeyi olumlamıyor kadın. "3 gün arama beni" diye telefonu kapattım. Sonra dayanamadı gece aradı, vicdan yapmış te allahım.

    Seni seviyorum, artık benle görüş!

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ben seviyormuşum öykü okumayı, onu anladım. İşin acıklısı bu üç kitabın hiçbirini kendim almadım; İntihar yanlış hatırlamıyorsam Zihnin Arka Sokakları'nın tavsiyesiydi, Yalçın Tosun'u da Leylak Dalı vermişti. Yıkanmak istemeyip de suyun altına girince sevinip çıkmak bilmeyen çocuk gibi yarabbi.
      Kendimi de bir bavula koyup Alamanyalara yollayasım var, valla çok özeniyorum.
      Anneninki normel annelik ayol, bak biraz daha geçsin yıllar, sana da öyle gelecek. Bu böyle fucked up bir ilişki türü, anneli kızlı.
      Ben de seni en temiz hislerimle seviyorum, güneşli bir günde buluşalım lütfen. Sana kitaplar ve boya kalemleri ayırdım ayrıca, onları da alman lazım.

      Delete
    2. Ben de bir senedir sana bez çanta ayırdım, annem dikti senin için. Zaten benim bildiğim kadarı ile yeryüzünde dört tane var o çantadan, her birinin de şekli şemali farklı, kumaş aynı ahahah. Kara kış geldi, güneş mi var aman.

      Boya kalemleri mi oleeeey *.* Biraz gelişsem hepinizi çizeceğim güneşli güzel günlerde, seni bayırlarda inek otlatırken çizeceğim.

      Delete
    3. Evet, İntihar'ı (kitaptan bahsediyorum) herkese öneren şahsiyet benim buyrun :D

      İntihar'dan sonra biyografisi de çıktı geçenlerde ama hala okuyamadım.

      Delete
    4. Ne iyi yapmışsın önermekle, zaten bir avuç blogu düzenli okuyorum, oralardan gelen kitap tavsiyeleri de beni hep mutlu etti. Demek ki her şey yolunda :)
      Ben de sağı solu kurcalarken gördüm biyografiyi ama araya biraz polisiye filan sokacağım, şu 2016 bir bitsin artık :/

      Delete
  3. Hakikaten gözler arıyor bu bloktaki yazıları. Her ne kadar çok eski blogger olmasamda, seninle farklı bir hukuğumuz var. Gerçi bizim hukukta ülke hukuğu gibi kukuğa benzesede, düzelteceğim😊

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ahahhahha ay :D Yaaa olsun, bak ülke de henüz tam olarak batmadı, bence bizim hukukumuz daha sağlam zaten :) Yılbaşıydı Noeldi, açığı kapatırız artık.

      Delete
  4. Manat ne diye baktım Azerbaycan para birimiymiş :D Aslında sen de onu Evropa'ya kakışlayabilirdin, daha geçen sene böyle bir Suriye 25 kuruşu elime geçti hem de 2 euro diye kakışlamışlar bana.. Bu arada almanya'dan gelicem yakında ister misin volkmen falan?

    ReplyDelete
    Replies
    1. Bu Türkmenistan manatı çıktı, niye hepsi birbirine benziyor bu madeni paraların, ne acayip. Volkmen var, Ritter Sport çikolatası ve pandufla olabilir :D

      Delete
    2. Ay dur bak, esas şunlar rüyalarımı süslüyordu: http://blog.ordnungundmehr.com/wp-content/uploads/2016/06/Sonnenleder-BOSSE-Federtasche-mit-2-Abteilen-801-260.jpg
      Teyzeme bir türlü anlatamamıştım, ilk gittiğimde kendim aldım, huzura erdim :)

      Delete