September 30, 2016

(5) Kainatın Aynasıyım Madem Ki Ben Bir İnsanım

Ay 5. güne geliverdik, bugün için bize ilham veren şarkı sözü yazmamız icap ediyor. Bütün sorulara şuradan ulaşabilirsiniz, hala geç değil. Bakınız Leylak Dalı bir oturuşta yarıladı şalanjı.

Önce şunu koyayım:


Yani ben de farkındayım, aylar öncesinin esprisini süründürüyorum ama hala gülüyorum, naapiyim. Neyse, şarkı değil, bir deyiş ve bana çok ilham veriyor.



Erdal Erzincan'ın yorumunu da beğeniyorum (Kalan Müzik'ten çıkan "Alevilere Kalan II"de var) ama ilk ağızdan dinleyelim istedim. Mustafa Ceceli şeysine hiç girmiyorum, o oğlan bana bozuk muhallebi gibi geliyor. Zaten bu toprakların sözünü Ceceliler değil Aşık Daimiler söylüyor, mirası onlar taşıyor. Ben de bütün samimiyetimle ve temiz bir kalple dinleyip benden sonrakilerin benim bıraktığım yerden alıp devam edeceğini umuyorum. Bu deyişte vücut bulan şey, sahip olduğumuz en önemli şey. Bizi buralı yapan, buraya bağlayan şey. Yoksa toprak, dünyanın her yerinde aynı toprak.

Bir yandan da öğreniyorum, öğrenmek de çok mühim. Bilmek çok mühim. Hayat çok mühim.
Dört elle arkadaşlar, dört elle sarılarak; "tırnak ile, diş ile, umut ile, sevda ile, düş ile". Valla öyle.

September 29, 2016

(4) Burası Hep Ağustos

Gerçekten oturup düşündüm, hangi ay beni ifade ediyor diye. Ağustos ayında karar kıldım.

Çünkü hala yaz mevsimi, hayat yavaş, hava sıcak. Ağustos deyince aklıma cırcır böcekleri, hafif bir rüzgar filan geliyor. Dertsiz, tasasız. Bir yandan da yolun sonunda sonbahar var, okullar açılıyor, mevsim dönecek, biliyorsun. Bir gün önce ayağını kumlara gömerken bir gün sonra annen seni okul forması almaya sürükler, öyle bir ay.

Hayatına fon müziği seç deseler herhalde yaprak hışırtılı, cırcır böcekli filan bir şey seçerdim. Bana her şey yolundaymış hissi veriyor. Mevsim döngüsünü de çok mühim buluyorum, artık 4 mevsim yokmuş gibi geliyor bana, canımı sıkıyor uzun ilkbaharın yokluğu. Kazak ve paltodan bir anda tişörte geçemiyorum,  tişörte ruhen hazırlanmak için zaman lazım. Neyse, yaz mevsimini çok seviyorum; haziran neşeli, temmuz durgun, ağustos ise hem sakin hem de sıkıntılı geliyor. Ben de öyleyim.

Kalktım, kahve yaptım, camdan sokağa bakıyorum, bahçede ağaçlar var. Bir yerlere koşmam gerekmiyor, köpekler uyuyor, evde kendimi iyi hissediyorum. Güvenli, sakin filan. Kafamın bir tarafında da yapılması gereken işler, teslim tarihleri, yıllık planlar, banka hesapları, faturalar, verdiğim sözler, tutamadığım sözler ve daha neler neler var.

Zaten "amaaan bir kere geldik dünyaya" isyanına çok meyilliydim, son zamanlarda en temel hayat prensibim haline geldi. Kimsenin ağustosumu rezil etmeye hakkı yok, cırcır böceklerime uzanan eller kırılsın diyerek sözlerime son veriyorum. Hala biraz güneş parlarken çıkıp yürüyeyim biraz; arka bahçe ayva dolu, bu kış boku yedik bence.

Şunu da buraya bırakayım, bana yazı hatırlatıyor hep. Natural Born Killers'ı seyrettikten sonra aylarca soundtrack'ini dinlemiştim, o yaz da öyle geçti herhalde ki kafama kazınmış. Romantik bir şeysi yok maalesef, ben kusana kadar dinliyorum albümleri, o yüzden bazı şarkılar bazı zamanlara sabitleniyor. Yıllar sonra tekrar dinleyince de Bob Dylan'ın sesi bir acayip geldi. Ay neyse, haydi gittim ben.




September 28, 2016

(3) Benden Bunlar Olmuyor

İmeceli meydan okumanın 3. gününde sahip olmayı arzuladığımız yetenekten bahsetmemiz icap ediyor. Soruların tamamına şuradan ulaşabilirsiniz.

Buna benzer bir şeyler yazmıştım daha önce, aramaya üşeniyorum, kesin aynı cevapları verdim.

Büyüyünce ne olmak istediğim sorulduğunda dansöz diye cevap vererek başladım hayatıma. Olamadım dansöz. Komut filan alamadığım, aklımda tutamadığımdan dans konusunda hiçbir ilerleme kaydedemeden bu yaşa geldim. O arada köreldim de iyice, dans deyince aklıma Kızılay'da filan gençlerin simsiyah giyinip yaptıkları protestolu-canlandırmalı danslar geliyor. Bir de nedense Mata Hari geliyor, valla bilmiyorum.


Ajan da olamam, her şeye ağlıyorum, her şey yüzümden akıyor. (Ay neden çalıyorum bu gizli belgeleri? Yazık değil mi insanların ekmeğiyle oynuyoruz?) Keşke biraz içimde tutabilsem olanı biteni.

Müziğe yeteneğim olsun çok isterdim, sesim olmasın ama bari şarkı yazıp bir enstrüman çalayım, o da yok. Ağız mızıkasına bile özendiğim oldu ama olmuyor, kulağım yok. Ay aklıma Jimmy Fallon'un Dylan'dan çok Dylan olup Çarls İşbaşında şarkısını söylediği şu video geldi:



Neyse işte, her içli çocuk gibi ben de sanatsal şeylere özeniyorum. Kardeşime de sordum, "Şarkı söylemek isterdin herhalde" dedi. Sesimin kötü olması şarkı söylememe engel değil tabii, etrafa eziyet.

En sevdiğim şarkı söyleyen üzgün palyaçoyu aşağıya bırakıp gideyim, evden çıkmam gerekiyor. İşsiz bir insan olarak bu kadar çok işim olmasını da çok acayip buluyorum.

September 27, 2016

(2) Hayalimdeki Meslek

Valla kendi mesleğim olmayan her meslekte gözüm var, hepsini zaman zaman hayal ediyorum. Sıklıkla şunu düşünerek dövünüyorum; keşke tıp ya da hukuk okusaydım, elimden terzilik ya da berberlik gelseydi. Hayati bir şey olduğunda müdahale edebilirdim, ne bileyim mesela gönüllü olurdum, bir faydam olurdu. Yıldız Tutal Özlütaş, benim hayalimi gerçekleştirmiş. O kadar takdir ediyorum ki ağlayasım geliyor.




Şurada da bir onedio sayfası var Yıldız Hanım hakkında, ben de aynen oğlu gibi düşünüyorum, çok tatlı!

Yani bir de şöyle düşünün, bunlar hayati beceriler. Bizimki gibi çivisi çıkmış bir dünyada da işe yarar, zombiler her yeri basarsa da işe yarar. Domates yetiştirmeden, buğdayın gözümüzün önünde un oluşunu seyredip o undan ekmek yapmadan göçüp gidiyoruz bu dünyadan. Çok üzülüyorum ve küçük çaplı çiftçi de olmak istiyorum. Ben sanırım aşağı yukarı Taş Çağı'na geri dönmek istiyorum. (Zombisiz olursa sevinirim.)

Kendi sebzesini yetiştirip kendi peyniri yapan insanları kıskandığım kadar sanatçıları da kıskanıyorum. Kendini şiirle, sözle, dansla, boyayla ifade edebilen yetenekli insanları. Bunlarla dünyanın bir ucundaki başkalarını etkileyebilenleri. İyi fotoğrafçılara özeniyorum, iyi gazetecilere özeniyorum. İyi aşçılara da. Yemek yapmak zaten başlı başına mühim, bir de başkalarını besleyebiliyorsanız ben çok etkileniyorum.

Kendi mesleğimle ne alıp veremediğim var bilmiyorum. Aslında biliyorum biraz, belki başka zaman uzun uzun yazarım. Geldiğimiz noktada kazıların da akademik hayatın da bir boka yaramadığını düşünüyorum için için. Tamamen pes etmiş de değilim, yalnız da değilim. Her şey yolunda giderse belki kendi arkeolojik ütopyamızı gerçekleştiririz. Altında sadece arkeologların değil, o kazıda kazma sallamış her işçinin, aşçının, şoförün imzası olan bir makale hayal edip keh keh gülüyorum. Yani düşünün, yazarların adları profesörden başlayıp asistana doğru inmiyor, alfabetik yazılmış, aooovvv skandal! Lütfen herkesin biraz incileri dökülsün, o asla devrilmeyen tahtlardan kalkılıp "halka inilsin" biraz. İnsanların doğup büyüdüğü köyleri hallaç pamuğu gibi atıp sonra da defolup gitmeyelim, bulduklarımızı kendi aramızda paylaşıp profesörlük için puan biriktirmeyelim. Sırf bilgisayar ve fotoğraf makinası alabilmek için hiçbir yaraya merhem olmayacak projeler yazmayalım. Falan filan.

Gideyim biraz mercimek haşlayayım da salata yapayım. Yarın sahip olmak istediğim yetenekler listesinde görüşürüz. (Hala bisiklete binmeyi öğrenemedi.)

September 26, 2016

Meydan Okuma Var A Dostlar! - (1)ŞidişitFak

En sevdiğim komşularımdan Zihnin Arka Sokakları'nın çağrısıyla yeni bir meydan okumaya dahil oldum, çok seviniyorum. 10 soruluk, insanı üzmeyecek, imece usulü, sevimli bir şalanj. Keşke hafta sonu yazaydım, yapmak isterseniz biraz düşünecek vakit kalsaydı ama bugün başlayacaksınız diye bir şart yok. Mühim olan buralara biraz renk gelsin, yazmaya elimiz varsın, birbirimizle konuşalım azıcık.

Cumartesi akşamüstü düz yolda yürürken ayak bileğimi burktum. Bir arkadaşımızla bira içecektik, akşamın çoğunu içi buz dolu bir naylon torbayı bileğime tutarak geçirdim. Babam arayıp detaylarını sordu, daha önce bir şey olmuş mu o bileğime, yer edermiş çünkü. Ebeveynlerimle iletişimim şu şekilde gerçekleşiyor genelde:


Annemi çeşitli kedi ve köpekten göremiyorum, babamı duracağı yeri ayarlayamadığı ve umrunda olmadığı için göremiyorum. Kendi kafamı da çiçekle kamufle ettim, patates gibiydim. Neyse, yer etmiştir evet, Kudi yüzünden merdivenden uçtuğumda da aynı bileğim şişmişti. Şimdi indi şişi, biraz ağrıyor.

Pazar günü de zonklayan ayağımı sürükleyerek sağa sola koşturdum. Geç bir kahvaltı için arkadaşlarımızın evine gittik. Hayatımda gördüğüm en titiz, en beyaz, en şıkırtılı eve de barınaktan çıkma köpek girmiş ya artık gözüm arkada kalmaz. Evin babası "Kış bahçesinde kalıyor, sokmuyoruz eve şimdilik" derken evin annesi gözlerini devirip çaktırmadan "Ay tabii ki bütün gün evin içinde" dedi. Ben de ekmeğimin kenarından süzülen uzun beyaz tüyü kimse görmeden yok ettim. Tekila'ya yeni hayatında mutluluklar diliyorum, bütün aile fertleri en az bir kere "Bana çok iyi geldi Tekila" dedi. Ben de öyle düşünüyorum, bu dört ayaklı kıl torbaları insana iyi geliyor.

Kahvaltıdan sonra Avize Sarayı'na gittik. Avize Sarayı, Eskişehir Yolu üzerinde ve ıssızlığın ortasında tek başına duran büyük bir bina. Binlerce avizeye ev sahipliği yapıyor, içerinin sıcaklığı 45 derece civarında ve ara ara o binlerce avize sigortayı attırıyor ÇOOAT diye. Sigortayı kaldırıp hayatlarına devam ediyor çalışanlar.

Bizle ilgilenen oğlan illa ki bir tane üçlü salkım bir tane de onunla takım tekli avize alalım diye ısrar etti. Salkım filan istemiyorum diye direttim. Nihayet bir şeyler bulup almaya karar verdik, bir miktar da aplik sorduk. Aplik sormamalıymışız. Depoya gitti oğlan, geri geldi, tekrar gitti, ortadan kayboldu, tekrar ortaya çıktı, ellerindeki aplikleri gösterdi, beğenmedim, kafamı çevirdiğimde oğlan kaybolmuştu. Sonunda kasada yakalayıp "Ben neyi beğenip almaya kalktığımızı unuttum. Resmen hatırlamıyorum. Lütfen bizim avizeleri getir, parasını ödeyip gidelim artık" dedim. "O zaman depoya gideyim ben" dedi oğlan ve gene kayboldu. Bir yerden sonra pes edip dışarı çıktım, otoyolun kenarına çömüp sigara içtim. Aldık ama iki tane avizeyi. Çok rustik. Avize var ama ev yok henüz, o arada kış geldi Ankara'ya. Babamın dolabından kazak çaldım; bütün kız arkadaşlarım 34-36 beden, talihime küsüp birinden yağmurluk ödünç aldım. Tadilat başladığında yaz mevsimiydi, buraya ayağımda terlikle geldim ben.

Saçlarıma aklar düştü anlayacağınız. Kahküllerim de hala makul bir boya ulaşamadı. Dün sabah barbar kocam "Aaa valla Bruce Dickinson'a benziyorsun bu sabah" dedi. Bruce Dickinson:


Boşıycam ben bunu.

Bu isyanlar içindeki halimi en mutlu eden şarkı şu aşağıdaki, bugünün koşullarında bugünün meydan okuma sorusunun cevabı bu yani.



Hem saç modellerimiz de benziyor.

September 23, 2016

Geldim, Söylendim, Gittim

Bir süredir makyaj malzemelerine merakım nüksetti, bloglara filan bakıyorum. 2-3 senedir "cruelty-free" almaya çalışıyorum kozmetik ürünlerini, yani seçeneklerim çok geniş değil. Çok para da harcamak istemiyorum bunlara. Bütün alışverişimi de yürüyerek ulaşabildiğim yerlerden yaptığım için Tunalı'daki Gratis'e gidip hayvan deneyi yapmayan markalardan ne lazımsa alıp eve dönüyorum. Bir adet göz kalemi, bir rimel, duş jeli filan, böyle şeyler. Geçen gün hayatımda ilk defa far paleti aldım, bir de makyaj primer'ı, çok heyecanlıyım.

Palet nedir, primer ne işe yarar diye sağı solu kurcalarken bir takım yerli makyaj blogçularının instagram sayfalarını buldum, on binlerce takipçili sayfalar. Hepsi şöyle görünüyor:


Süpermarket broşürü gibi, yanyana dizilmiş ürünlerin fotoğrafları. Bu ekran görüntüsünü rastgele bir hesabın rastgele bir yerinden aldım, binlerce post ve hepsi böyle. Arada işte belki bir kedi fotoğrafı var, bir fincan kahve filan. Haydi ojeyi anlıyorum, sürmüşsün, biz de görüyoruz tam rengi nedir de geriye kalanlar ne olacak? Bu biraz yemek blogçusu olup da patateslerle soğanları dizmek ama tarifi vermemek gibi bir şey değil mi yahu? Nasıl süreceğim ben bunları yüzüme bacım, bana onu anlat.

Blog sayfalarına da gittim, üşenmedim. Oralar da böyle, ürün fotoğrafı dolu. Yani, "Bakın bu kalemi gözüme çektim, işte bu da fotoğrafı" bile yok, blogların yazarlarını asla görmüyoruz. Bunların bir de az takipçili versiyonları var, onlar daha feci. 6 liralık saç kremini saatlerce anlatıyor, saçının da fotoğrafını koymuş, makasla ve fön fırçasıyla koşmak istedim kızın üstüne doğru. Saçlar boyanmaktan perişan, tepesinde iki yerden dönüyor saçları, iki adet kel delik var yani kafasının tepesinde. Benim de var bir adet tepe dönerim, gördünüz mü hiç? Görmediniz.

Bazılarımız bu işlere daha meraklı, bazılarımız değil. Ama bu blog işinin okuyana biraz ilham vermesi gerekmiyor mu yahu? Türkçe yazan ve cruelty-free malzeme kullanan bloglar genelde iyi, oralardan bakıyorum ne alınır ne alınmaz diye, makyaj yapıp anlatıyorlar da. Onun dışında da yabancı bloglara, vloglara filan bakıyorum.

Bu minvalde inanılmaz gıcık kaptığım başka bir durum da kitaplar. Kitap fotoğrafları değil, gelip altına tavsiye bırakanlar.



Yaprak Fırtınası tavsiye de Kırmızı Pazartesi niye değil? Marquez Kolombiya'nın 300 nüfuslu bir köyünde yazıyor da yazıyor ve bir tek sen mi okuyorsun? Ben gerçekten anlamıyorum, bir hayli de cahil buluyorum böyle tavsiyeleri. Yüzyıllık Yalnızlık okuyan elbet diğer kitaplarını da alır okur. Başka Latin yazar tavsiye et? Ne lüzumsuz işler bunlar.

Tanımadığım ve sadece blogunu takip ettiğim bir kızın mesela, polisiye okuduğunu ben biliyorum. Yeni aldıklarını dizip instagram'a koymuş, içinde Agatha Christie var, o var, bu var. Ki sadece sosyal medyadan takip ederek Christie'yi çok sevdiğini de yine gayet iyi biliyorum. Gelip "Grange de tavsiyedir" yazıyor biri. Grange nasıl tavsiye hala? Gazlı içecek seviyorsanız koka kola diye bir şey var, tavsiyedir.

Kardeşim "Ama lütfen ekran görüntüsünün tepesindeki whatsapp mesajını kesme" diye eğlendi, şikayet ettiğim durumun bir de seyahat versiyonu olduğunu söyledi ve şunu yolladı:


Deniz mahsuşü ve grilled mürekkep balıkları. Sanırım o kadar endişelenmiş ki başka biri gelip ortalığı kendisinden önce tavsiyeye boğar diye, artık mahsuştu saromsaktı filan bir önemi kalmamış. Aç telefon anlat arkadaşına Lizbon'da ne yapılır, bu ne tür bir görgüsüzlüktür anlamakta güçlük çekiyorum.

Sosyal medya zehirlenmesi bence benimki. Çık di mi madem bu kadar sinirleniyorsun her şeye? Çıkamıyorum ve çok sıkılıyorum. Facebook'ta o kadar çok insanı blokladım ki geriye kalan bir avuç arkadaşımla zaten günlük hayatta da görüştüğümüz için alabildiğine manasız bir hal aldı o platformdaki varlığım. Twitter'dan o kadar şikayetçi değilim. Instagram'a da köpek fotoğrafı koymazsam öleceğim için mecburen girip çıkıyorum her gün.

Ayh neyse, gideyim biraz sokaklarda yürüyeyim. Spotify "Autumn Chill" diye bir liste önerdi, tam ihtiyacım olan uyuzluk mıyır mıyır. Dönerken de biraz dergi alırım. Lütfen hayat basit bir şey olsun ve içine mümkün olduğu kadar az insan girsin, bütün temennim bu.

September 19, 2016

Katürga. Karga. Kargoş.

Sabah şununla uyandım:



Annemlerin ev zemin katta, yatak odası sokağa bakıyor. Kaldırıma yanaşmış nakliye kamyonuyla burun buruna yatıyormuşuz da haberimiz yokmuş, abilerden biri baştan sona çaldı Mihriban'ı telefonundan. Aşk kağıda yazılmıyor Mihribaaan Mihribaaaan. Ergenken duyup çok beğenmiştim, annem hemen kasetini almıştı. Herhalde kısmen çocuğu kendi memleketine turist büyümesin diye, kısmen de satanist bir hippie olmayayım diye. Ama tabii anne hesapları her zaman tutmuyor, Mihriban dinleyen satanist bir hippie olarak yaşadım bir süre. (Yok yav, satanist değildim. İzmir gibi yerde nasıl satanist olunur bilmiyorum zaten, iklimi müsait değil.)

Kalktım köpenkleri çıkardım, Mihribaaan Mihribaaaan. Her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor Mihriban. Kaka rekoltesi çok düşük bugün, okullar açılmış bir de, her yer çocuk doluydu. Kakaya çömmüş köpeklerim vasıtasıyla hassas annelere rahatsızlık vermeyeyim diye arka bahçeye kaçtık. Sevda'yı aradım, Ada okula gitti mi diye sordum. "Gitme dedim, gene de gitti" dedi. Anne gibi anne. Ya da allahtan Ada disiplinli bir çocuk, bilemiyorum. Esas derdim Ada kırtasiye alışverişi yapacaksa ona yapışmak, neyse akşama sorarım artık.

Annem instagram'da kamuya açık şekilde uyardıktan sonra koltuklara çarşaf serdim.


Hiç de sevmiyorum böyle çarşaflı koltukları ama annemin gazabından korkuyorum. Okuyacak kitabı kalmamış, "Ben yollarım sana canım anneciğim" dedim. Katürgayla yollamamı istedi. Valla öyle dedi:


Kargalı katürga. Çıkayım bari, Kızılay'da işim var, yolda ilk bulduğum kargacıdan yollarım kitaplarını. Ne güzel bayram boyunca sessizdi sokaklar, evden de pek çıkmadım. Şimdi Kızılay'ın göbeğine yürüyeceğim, hoff. Üç ayrı rotam var; panik-atak rotasında taksiye binip gideceğim yerin kapısında iniyorum, orta karar rota arka sokaklardan yürümeli, normal rota olunca bulvardan Kızılay'ın göbeğine yürüyorum. Ankara, hep alıyorsun, karşılığında iç sıkıntısı veriyorsun, insanı üzüyorsun.


(Yolda görmüştüm, sonra da şurada görüp aldım: http://tugceturksoy.tumblr.com/post/108155244488/sitem-art-d-sticker-ankara-streetart-hahahah )

Neyse, haydin iyi haftalar. Belki sonbahar filan bir şeyler olmuştur dışarda, bi bakayım.

September 13, 2016

Beni Amelie Ettiler, Koko'yu da Dövdüler

Offf berbere gittim, gitmez olaydım. Çok güzel kesti kahküllerimi, "Çok az kısaltır mısınız?" dedim, gözümü açtığımda Amelie olmuştum. Bu pozitif kelebek bayat ekmek kızla da hiçbir ortak noktamız olmadığından iyice mutsuz oldum. Kendimi seramik bahçe cücelerini kaldırıma çarpıp kırarken filan hayal ettim.

Saçlarım kısa kesilince havaya dikiliyor benim, her banyodan sonra bu gerizekalı kahkülleri alnıma yapıştırmak için fön çekiyorum. Alnım yandı fönden. Zaten suratsızım, iyice çerçeveledi suratımı bu saçlar; "Lütfen boksuratıma bakın, ama iyice bakın, uzun uzun bakın" diye bağırsam bu kadar dikkat çekemezdim.

Berberin de dehşet verici bir rahatlıkla belirttiği gibi, uzar. Uzayana kadar söylenmeye devam edeceğim. Çünkü berberden aynen şöyle çıkmak istiyorum:


Çıkamayınca bozuluyorum. 5 sezon Rupaul's Drag Race seyrettim, rüyalarımda görüyorum. 3 sezon daha var, bitince ne yapacağım bilmiyorum. Bir yandan drag queenlere baktıkça kendimden utandım, kalkıp oje filan sürdüm, gidip makyaj malzemesi almaya kalktım. Günde 5 saat peruk-tül-payet-pırıltı-çatal dil seyrettikten sonra Yunus Market'e gidip kendi halinde Ankaralı teyzeler ve amcalarla patates soğan almak biraz ruhumu öldürdü. Ama Rupaul, aylavyu. Ben ergenken Blue Jean dergisi çıkartmalarını verirdi, bugün 55 yaşında, senden güzeli yok yemin ederim.

Evimizin tadilatı tabii ki bitmedi, dün gidip baktık. Buzdolabımız terasta açık havada duruyor, mahzun, boynu bükük. Bütün muslukları sökmüşler, çiçekleri sulamak için su ararken bulduğum bir vanayı çevirdim, yüzüme tazyikli bir doğal gaz şelalesi çarptı. Bir yığın molozu da ön bahçeye yığıp tüymüşler, bayramı molozla geçirmek zorunda kalan komşularımdan özür diliyorum. Size moloz manzarası, bana dünya güzeli çift kapılı buzdolabımın hava koşullarıyla imtihanı. Girdik bir kere bu işe.

Kurban bayramı vesilesiyle kayınvalideme gittik, dönerken kaldırımda inek kafası gördüm. Kaldırımda inek kafası. 2000'ler için uçan arabalar, Mars'ta koloniler filan hayal ederken geldiğimiz kaldığımız yer çok acıklı. "3541 acemi kasap, kurban keserken hastanelik oldu. 2 kişi öldü" haberlerini okumadan geçtim biraz önce, yapamayacağım.

Bunlar dışında günlerim köpenklerin emrine amade geçiyor. Kudi'nin inatla iki günde bir kaka yapması, iki günde bir yapmaya kalkınca da dakikalarca çömelip havalara bakarak beklemesi hayatımın önemli bir bölümünü işgal ediyor. Yeri gelmişken Koko'nun bir sokak kedisinden dayak yediğini, attığı çığlığın mahalleyi ayağa kaldırdığını, dayağın akabinde koşarak eve kaçtığını, apartman kapısından içeri giremeyince biraz daha ağladığını da yazmam gerekiyor. (Bilmeyenlere not: Koko nam köpeğimiz 45 kiloluk bir doberman maalesef)

Gündüz bozkır sıcağı ensemize ensemize vurdu, şimdi de gök gürlüyor kuru kuru. Ama lütfen kuru kuru gürlesin, zira buzdolabım, biliyorsunuz. Gideyim yatayım, yarın yine bayram, ayrıca Kudi'nin kaka günü, sokaklarda uzun uzun havalara bakacağız.

September 7, 2016

Bir Tur ile İmtihanım


Fotoğraf, kendi isteğimizle ve heyecanlar içinde dahil olduğumuz bir kısa Ankara turunun 3. saatinde filan çekildi. Ama anlatacağım, bu suratsızlık durduk yere peydah olmadı. Fotoğrafı Leylak Dalı çekti, sinirlerimiz bozuldu gülmekten. Turu da yazdı Leylak Dalı, şuradan okuyabilirsiniz. Benimki, onun boksurat versiyonu.

Gezi fikri çok iyi; kuruşehir Ankara'nın da -inanmazsınız ama- bir tarihi var, gelip geçmiş halklar var, güzel binalar var. Facebook'ta filan görmüştüm daha önce, Ankara toplumsal tarihi çalışan akademisyenler gezdiriyordu, onlara gidemedim, bunu da öyle bir şey sandım. Yanılmışım.

Şöyle şöyle oldu diye yazmak yerine şehir gezdirmek isteyenlere tavsiyeler yazayım ben, sadece pasif-agresif olmasın, biraz da yapıcı olsun. ( Ya da çemkirmeye kılıf bulmak, artık nasıl isterseniz.)

1. Bir turun rehberi sıfatını taşıyorsanız lütfen metninizi ezberleyip gelin. Elinizdeki sayfalarca bilgisayar çıktısından okumayın, yetmezmiş gibi o sayfaların arasında yolunuzu kaybetmeyin. Daha ilk dakikada gözlerimi kısıp içimden "Abovvv" dememe sebep oluyor.

2. Rotanızı da ezberleyin. Tura katılanları tam olarak hangi sokak köşesinde toplayacağınızı, o anda ne söyleyeceğinizi, hangi eski fotoğrafı göstereceğinizi bilin. Elinizdeki fotoğrafta gördüğümüz binalar iki sokak arkada kaldıysa bizim için hiçbir şey ifade etmiyor o fotoğraf o anda.

3. İsimleri ezberleyin. "Bu binayı meşhur şey ailesi yaptırdı, eee şey ailesi, ne ailesiydi?" diye sayıklarken binanın altındaki mavi önlüklü kuruyemişçi abi söylemesin o ailenin adını. İnsan "Keşke kuruyemişçiyle dolaşsak" diye düşünüyor.

4. Diyelim ki Yahudi Mahallesine geldik, çantanızdan "Ankara Yahudileri" kitabını çıkarıp "Her şey bu kitapta yazıyor, o yüzden uzun anlatmayacağım" demeyin. Neden geldik o zaman biz bu tura?

5. Mesela eskiden Ermeni Okulu olan bir binanın önündeyiz, "Evet burası Ermeni okulu, çok önemli bir okul" deyip üstüne tek kelime eklemeden başka konuya geçmeyin. İçimizden "Neden önemli ulan okul, onu da söylesene?" diyoruz biz çünkü.

6. Eğer tur katılımcılarının eline eski haritalar veriyorsanız, o haritaların içini dışını bilin. "Surların dışındaki bu dörtgen yapı ne?", "17. yüzyıl haritasında neden evlerin sayısı azalıyor?" gibi sorulara cevap verebilin, başınızdan savmayın. Tur katılımcıları arasında haritalara, kent dokularına aşina insanlar olabilir, aşina olmasa da sorabilir, ilkokul çocuğu gezdirmiyorsunuz. Kaldı ki ilkokul çocukları da rahatlıkla farkedip sorabilir.

7. Lütfen tur katılımcılarınızın yanına yanaşıp "Siz sıkıldınız galiba?" diye bozulmayın. Sıkılır, sıkılmaz, grubun yaş ortalaması 40 yahu.

8. Turunuza dahil eski bir kiliseden geriye kalanlar bugün bir binanın avlusunda ise ve görmek için binaya girmek gerekiyorsa, önceden gidip izin alın. 20 tane yetişkin insanı güvenlikli bir binanın girişine yığıp "Onlar açana kadar gitmiyoruz" diye isyan başlatmaya çalışmayın. İnsanlar bunalabilir, gruptan ayrılıp kaldırımda sigara içebilir, simit yemeye başlayabilir.

9. Tura yeğeninizi katmayın, bir anda sözü ona bırakmayın. Onun anlatacaklarını kendi metninize ekleyin, siz anlatın. Her ne kadar anlattıkları çok ilginç de olsa "Dedemin şurada apartmanı vardı, bizim burada dairemiz vardı" diye tanımadığım bir ailenin gayrımenkul listesini dinlemek istemem. Aynı yeğen 5 dakikalığına misafir olduğumuz bir evden "Ay içeride kesif bir koku var" diye kendini dışarı atmasın. Herkes benim kadar sessiz olmayabilir, birisi "Fakir evi ulan, haddini bil!" deyiverir bir gün. (Buradaki örneğimizde yeğen, yetişkin bir kadın. Ergen bir kız çocuğu değil.)

10. Grubunuzu karşıdan karşıya geçirirken trafik ışıklarına bakın. Şehrin son derece işlek caddelerinde yayalara kırmızı yanarken akan trafiğin arasında koşturtmayın; ha madem koşturtuyorsunuz bari bir dönüp arkanıza bakın ezilen var mı, herkes sağ mı diye.

Belki oturup bunları yazmazdım, rehberin amatör olduğunu ve elinden geleni yaptığını filan düşünüp geçerdim. Kendinden bir hayli memnundu ve az bir miktar da olsa para kazanıyor bu işten. Daha fenası, bir copyright sorunu da var aslında ama detaylarını çok bilmediğim için bu açıdan çemkiremeyeceğim.

Neyse işte, her şeyin iyisi var, kötüsü var. Annem Ulus'un eski camilerini gezdirmişti, birkaç sene oluyor, allah belamı versin fersah fersah iyiydi. Kulaklarını çınlattık, ne güzel gezmiştik, üstelik "Sıkıldınız mı?" diye azarlamamıştı da. Çantasından sandviçler çıkarıp elimize tutuşturmuştu, termosundan kahve dağıtmıştı, bir yandan da ahilik sistemini filan anlatmıştı.

Ne kaldı aklımda geçen cumartesi gününden diye soracak olursanız, Ankara'nın zamanında normal bir şehir olduğu kaldı. Kadınlı erkekli meyhaneleri, açık havuzu, sonradan sinemaya çevrilen kapalı olimpik havuzuyla filan. Çocuk Esirgeme Kurumu çocuklarını getirirlermiş kızlı oğlanlı havuza. Çocuk Esirgeme kitaplar satarmış, her ülke için bir kitap, ikiz çocuk karakterler ülkelerini tanıtıyor. Bunların da zaten çoğunu Leylak Dalı anlattı çaktırmadan kulağıma.

Ne havuz kalmış, ne sinema; bu mahalleler şimdilerde Işid'iyle meşhur. Yani ben rehber olsam, böyle mahallelerde, hatta tam ensemizde camiden çıkmış cemaat bize bakarken "Bu karşısı genelevler mahallesiydi, kadınlar cinsel ilişkiye giriyordu. Bakın bir metin okuyacağım burayla ilgili -dramatik ses tonuna geçiş- puştu, pezevengi duvarlara dayanmış bekler, esrar dumanları, cinsel, puşt, esrar, puşt, pezevenk" diye avaz avaz okumazdım. Bahsedilen genelev mahallesi yıkılalı alt tarafı 5-6 sene oldu, zaten biliyoruz. Genelevde çalışan kadınların ne yaptığını da az çok tahmin ediyoruz. Bütün bunlar olurken bir ağacın altında oturmuş bir yandan sigara içip bir yandan bizi dinleyen amca arkamızdan "Kaleyi anlatmadın!" diye seslendi. Ki haklıydı, genelev mahallesi kalenin eteklerinde, surların içindeydi çünkü. Ona da "Eee üüü o başka tur" diye cevap verdi rehberimiz.

Aynı rehberin bir de arkeolojik Ankara turu varmış, biraz ürperdim ne yalan söyleyeyim. Neyse, madem böyle olabiliyor bu işler, ben de kızları müzeye götürmeye karar verdim. En azından arkeoloji dedikodularına filan hakimim. Yani o meşhur ana tanrıça heykelciği sadece bir heykelcik değil; arkasında kavgalar, skandallar, bilimsel hırslar, 1960'ların toplumsal hareketleri, yanan bir köşk filan var. Bana böyle şeylerle gelin lütfen.

September 5, 2016

Aradığınız Yerde Değilim/Çeşitli Yazılı Metinlerle Münakaşa Ettim

Ayda bir yazarak nereye varmayı planlıyorum, vallahi bilmiyorum. Eskiden bir bakan, milletvekili filan bir şey derdi, sinirden gözüm kararınca oturup yazardım buraya. Ne bileyim, bir kaktüs olurdu, köpenkler bir şey yapardı. Kaktüsler hala aynı kaktüsler, köpenkler aynı köpenk. Bana bir şeyler oldu. Her şeye sirayet ediyor halim, burası da nasibini alıyor. Neyse.

Altı yıldır envai çeşit hadiseyle sınanan evliliğimizi bu sefer de tadilatla sınamaya karar verdik, üçüncü haftasındayız sanırım. Emin de olamıyorum, yıllardır sürüyormuş gibi gelmeye başladı. Tadilat başlamadan önce el sıkışıp centilmenlik anlaşması yaptık, "Boşanmadan atlatırız bu işi" diye. Evimizi ustalara terk edip annemlerin iki sokak aşağıdaki evini işgal ettik, iki yetişkin insan ve üç köpenk. Evlenip çıkmıştım bu evden, tadilat vesilesiyle geri geldim, ne kadar uyuz bir altı yıllık döngü.

Tabii ki deli ve agresif komşu, evi basan zabıta, yanlış döşenen kalebodur, banyoya sığmayan dolap, evin camları yokken çıkan fırtına filan gibi maceralarla ilerliyor tadilat. Başka şeyler düşünmeye çalışıyorum, kitap okuyorum. Knausgaard'ın Aşık Bir Adam'ını bitirdim bu sabah, bitmesini çok istedim, hem bunaldım okurken hem de yazarla yakınlık hissettim. Bilmiyorum nasıl oluyor ikisi aynı anda. Bu sefer çeviride de takıldığım yerler oldu, Norveççe bilmediğimden büzülüyorum biraz ama gene de karakterlerin "Obaaa" diye şaşırmasını, "Bana bağırdı, ben de ona geri bağırdım" diye anlatmasını tuhaf buldum. Obaaa ne allahaşkına? Geri bağırmak Türkçe mi?

Hiç tanımadığım bir adamın evlilikten ve üç çocuklu hayattan şikayetlerini okudum 500 küsur sayfa, niye okudum bilmiyorum. Çocuklarından ve karısından bunaldı, ben okurken bunaldım. Sonra vicdan azabı çekti bunaldığı için, ben doğal olarak çekmedim ama onun suçluluk duygusuyla debelenmesini de okudum sayfalarca. Velhasıl bilemiyorum. Başkalarının bu tür dertlerini dinlemekten hiç hoşlanmıyorum, vardır sizin de 300 senedir işinden şikayet edip her sabah aynı işe gitmeye devam eden eşiniz dostunuz. Bir de üstüne her öğlen "İş yerinden kızlarla yemekteyiz" fotoğrafı filan koyarlar. Bunlardan çok sıkılıyorum. Şunlardan mesela, sıkılmıyorum;

"Ay burada kedi yavrusu var, alsam mı ki?"
"Yayınevine çeviriyi yolladım, editörden gelen emaili okur musun, deli mi bu adam?"
"Doğalgazcı gelecek eve, sen durabilir misin?"
"Makaleyi bitirdim, bir okusana."

Bunlar elle tutulur şeyler, yardım edebileceğim şeyler. Ama Knausgaard hem yalnız kalamamaktan, çocukla uğraşmaktan, evin halinden, karısının bir takım huylarından şikayet etti durdu hem de ikinci çocuğu, kısa süre sonra da üçüncüyü yaptılar. İnsanlık hali herhalde ama vallahi çok sıkıcı haller bunlar.

Bir diğer çok sıkıcı bulduğum şey de şu ortalıkta bir süredir dolanan "Kanada'ya göç eden bir çiftin veda yazısı". Denk gelmediyseniz şurada var. Hiç zannetmiyorum ki bu çift buradaki hayatlarını ve kariyerlerini bırakıp Kanada'da bulaşıkçı filan olmayı göze alarak gitmiş olsun, daha ziyade bir hayat planına benziyor. Tahmin tabii benimki, yazdıklarından bunu çıkardım. Benim de dahil olduğum kuşak, her kötü şeyi ilk defa kendi başlarına geliyor zannediyor, "Bu ülke şöyle şöyle ve hatta şöyle berbat, biz Kanada'ya gidiyoruz" diye mektup yazıp geride kalanlara seslenmeyi anlayamıyorum ben. "Gitmezsek hep biz ölüyoruz" yazmış, bana da gidenler pek ölmüyor gibi geliyor, tabii benim fikrim bu.

Yazdıklarına da katılıyorum çoğunlukla, yanlış anlaşılmasın. Mutsuzluğu, umutsuzluğu anlıyorum; çocuğum olmadığı için 40bin liralık okula verip hapishane kaçkını servis şoförüne emanet etmek nasıl bir his bilmiyorum ama anlıyorum ne demek istediğini, o endişe halini. Kızkardeşim de başka ülkelerde yaşadı-yaşıyor, hayat kurmaya çalışıyor. Gidene tepki göstermek çok saçma ama bu dramatik mektuplar da biraz tuhaf. Bir yandan da 12 Eylül'den sonra yurtdışına kaçmak zorunda kalmış insanlar tanıyorum, yıllar sonra dönebilen. Ya da kaçmayıp-kaçamayıp yıllarca hapis yatmak zorunda kalan, işkence gören insanlar; annemle babamın arkadaşları, tanıdıkları. Anlatabiliyor muyum acaba hislerimi? Hiçbirini ağlaşırken görmedim, hayatlarını ve geçmişlerini asaletle taşırlar.

Kanada'ya göçen bu çift, Gezi zamanı alevlenen umut kıvılcımının söndüğünü yazmış; ben de merak ediyordum neden adliye önlerinde, orada burada bir avuç insan kalındığını, sanırım cevabımı aldım biraz. Bana o umut, kaşla göz arasında alevlenip sönen bir kıvılcımmış gibi gelmiyor; alevler içinde bir uyanışmış gibi, gümbür gümbür bir varoluş şekliymiş gibi geliyor. Gezi bize verilmiş bir hediye değildi, bizdik Gezi, biz yaptık onu. Bu da normal herhalde, aynı manzaraya bakıp bambaşka şeyler anlamışız. Umarım aradıkları huzuru bulurlar, bol şans diliyorum, umarım biz de burada buluruz. Bu memleket envai çeşit insanla birlikte beni de yetiştirdi, şimdi de başa çıkmak zorunda diye düşünüyorum. Zaten üşengeç biriyim, yerimden kıpırdamak istemiyorum; terziye gidip pantolonumu alamadım beş gündür, kargocuya gidip paket veremedim, bir hafta oldu.

Gideyim taze fasulye ayıklayayım, çay yapayım. Hafif bir polisiyeye başladım, şimdiden çok seviniyorum. Siz naapıyosunuz? Bilgen, bilhassa senden naaber? :)