December 27, 2016

"Güzel Şeyler Olacakken"

Bitti bitiyor sene, şurada kalmış 4 gün. Düşündüm biraz, 2016'nın en neşeli, en sevindirici şeyi hayatımıza giren yarı kör, dişleri dökülmüş, zaman zaman kan işeyen benekli bir köpek oldu. Yani 2016 biraz mutluluk verdi ama onu da haşat halde verdi.
Neyse, benekli kıçını eve soktuk ya çocuğun, gerisi önemli değil. Hafta sonu tatili için Çek sınırında küçük bir köye gitmişler, fotoğraf yolladılar.


Kamufle olmuş ormanda kurban olduğum.

Yılbaşına kadar yazar mıyım emin değilim, yazmama ihtimalime karşı laflar hazırladım. Aşağıdaki fotoğrafı gördüğüm andan beri aklımdan çıkaramadım, açıp açıp bakıyorum.


Soldaki ağlayan kadına, ortada profilden görünen genç adama ve sağdaki adama bakıyorum. Onlarca etkileyici fotoğraf içinden ben bunu seçerdim, bu her şeyi o kadar güzel ve eksiksiz anlatıyor ki. Dünyanın batıyor oluşunu, boka batmış olduğumuzu, bokun içinde gene de insan olduğumuzu. 2016'ya soldaki kadın olarak girdim, sağdaki adam olarak çıkıyorum.

Tam bunu yazarken Birgül'ün şu yazıyı paylaştığını gördüm, lütfen okuyun siz de: http://www.5harfliler.com/sagdaki-adam-kendi-sozleriyle/

Battık ama boğulmuyoruz çünkü birbirini tanımayan bir grup insan olarak aynı yere bakıp aynı şeyi düşünüyoruz. Bu ortak keder, ortak korkular kurtarır belki bizi. Kurtaramazsa da önemli değil, 2016 dediğimiz bu insaniyet testinden delirmeden ve "Hala İnsandır" sertifikasıyla çıktım. Tam insan değil belki ama iş görecek kadar insan. Ayağımızı yere biraz daha sağlam basıp duracağız burada, başka da bir planım yok.

2017'den hiçbir şey istemiyorum, huzuru ve mutluluğu getirip kapımızın önüne bırakmıyorlar. İçim kurumasın istiyorum sadece; ben kendi kendime bakarım, iyileştiririm, düzeltirim.

Size iyi seneler dileklerimi, 2016'ya da bu şarkıyı bırakıp gidiyorum. Yüzüne haykırmışım gibi düşünsün.

December 21, 2016

Metaforsuz Tünel

Sabah sabah şuna güldüm:



Aferin Sebastian, karanlık tarafla aynen böyle mücadele etmek lazım, çok takdir ettim. Zaten aklıma diyecek laf gelmiyor, herhalde söylenecek her şeyi söyledik. Bütün metaforları filan paspas ettik, "sözün bittiği yer" olsun, "yetti artık demenin yettiği yer" olsun. Bazılarınızın doğru tahmin ettiği üzere metafor havuzumu sosyal medyadan dolduruyorum, kendimi de dolduruyorum, dolduruşa geliyorum, sonra köpenklere anlatıyorum car car car. Çünkü mesela her gün hayvan ilanı paylaşıyor, sirklerin karanlık yüzü videoları atıyor üstümüze, sonra da gidip bir arkadaşının yunus parkında yunusun birini alnından öperkenki resmini beğeniyor. Ekran görüntüsü alamadım, şimdi de bulamıyorum ama yemin ederim yunus hepimizden nefret ediyordu fotoğrafta. Kadının tombul elleri ve gürbüz yanakları arasına sıkışmış, hepimizden nefret ediyordu.

Kendimi biraz o yunusla özdeşleştiriyorum ne yalan söyleyeyim, yunusun benden daha elle tutulur sebepleri olabilir gerçi, en azından boktan bir havuzun içinde yaşamıyorum. Büyük dertler var, haftada kaç kere televizyonun karşısında dehşetten donakalıyorum, artık saymayı bıraktım. Küçük dertler var, her taraftan terör uyarısı yağdığı için Tunalı'ya inip kahve alamıyorum, internetten söylüyorum, çok hipster paketli ve çok iddialı şekilde eve geliyor kahve ama bayat çıkıyor kahve. Mecburen giyinip koşarak Tunalı'ya iniyorum, ter içinde kahve alıyorum, ter içinde eve dönüyorum. Mahalleden tekbir getirerek insanlar geçiyor, elçilik önünde protestoya gidiyorlar, bunu tahmin ediyorum ama beynim bu bilgiyi işlemiyor, beynim duruyor, dizlerimin bağı çözülüyor. Rüyamda intihar bombacısı kızlar görüyorum, o yelekleri görüyorum, bir yerlerden kaçıyorum. Rus elçisini öldürüyor herif, neredeyse naklen izliyoruz. Öylece sönüyor bir hayat. Bitmiyor yani felaketler fırtınası. Bitmediği gibi sanırım Ankara'da bütün bunlar daha da ağırlaşıp omuzlarımıza biniyor. Bir de üstüne kar yağıyor. Kalkamıyoruz düştüğümüz yerden. Düştüğüm yerde tarhana çorbası yapıyorum, kitap okuyorum, nefes alıp veriyorum. Böyle bir varoluş.

Devamlı yazmışım, tünelin ucunda ışık yok efendim tünelin karanlığı, tünelin başı sonu filan. Ay ne hisli, ne imalı, ne kadar da aydınlatıcı. Halbuki öyle ışık mışık yok, tünel hödük gibi betondan imal edilmiş, karşımızda içinde adamlar olan bir araba duruyor.


Biz onlara bakıyoruz, onlar bize bakıyor. Farlar gözümüzü alıyor, ne yapacağımızı bilemiyoruz. Elimizdeki naylon torbadan pırasaların sapları çıkmış, manava gitmiştik, neden tüneldeyiz anlamıyoruz. Adamlar bize bakmaya devam ediyor. Sonra arkamızdan Levent geliyor, diyor ki:


"Ne diyorsun Levent, manyak mısın?" demek ile dememek arasında karar veremiyoruz. Süngünün kime gireceği konusundaki derin şüphelerimizi içimize atıp kenara çekiliyoruz. Araba olduğu yerde durmaya devam ediyor. Levent susmuyor. Pırasaların boynu bükülmeye başlıyor. Zaman geçmiyor. Manav ne tarafta, ev ne tarafa düşüyor, daha ne kadar dikileceğiz burada bilmiyoruz.

Bahsi geçen tünel işte, aynen böyle bir yer.

December 15, 2016

Travma Kartları

Türkiye Psikiyatri Derneği'nin hazırladığı bu kartları gördüm biraz önce, travma yaşamış eşinize dostunuza nasıl yaklaşacağınız konusunda tavsiye veriyor, derli toplu. Buraya da koyayım dedim.







Böyle şeyleri "ihtiyacınız olmaması dileğiyle" paylaşırlar ya hep, nöbetçi eczane listesi filan, bu öyle değil. Bu tür desteğe ihtiyacımız var. Birbirimize ihtiyacımız var; içimizden en azından birinin sakin, sabırlı ve iyimser olmasına ihtiyacımız var.

Gidip biraz köpenklerin yanına kıvrılayım, bilahare görüşürüz.

December 9, 2016

Bitti Mi Sandın?

Bu Watsons şubesindeki çıplak üst araması haberi çok feci. Sonra firma açıklamalar yaptı, onlar da bir tuhaftı. Önce kabul eder gibi gereğini yapacaklarını söylediler, sonra çıplak arama yok demeye çıkacak bir açıklama daha geldi. Başına gelenleri anlatan çocuğa inanıyorum, aksi yönde bir şeyler ortaya çıkana kadar. Pek de beklemiyorum aksi yönde bir şey çıkmasını. Ha mesela pantolonunu dizlerine indirmemiş olsunlar, orasını çocuk abartmış olsun, farz edin böyle gelişmiş olsun hadise. Gene de ben anlamıyorum alt tarafı bir ruj için reşit olmayan birini tek başına boş odalara sokmayı, sorgulamayı, dört-beş yetişkin tepesine dikilmeyi filan. Üstelik çocuk ruju çalmamış, nasıl geri alınır bu olanlar?

Böyle şeyler firmaların üstüne yapışıyor, en azından ben unutmuyorum, benim gibi çok insan var. Mesela hala eve hiçbir Sütaş mamülü sokmuyorum, 2014'te sendikaya üye olan işçileri işten çıkardılar, işçiler direnince de ne üstlerine jandarma salmadıkları kaldı ne de işçilerin durdukları yere kamyonlarla gübre dökmedikleri. Sonra mahkemeyi işçiler kazandı, işlerini geri aldılar filan ama ben işçiye böyle muamele eden insan müsveddelerine para kazandırmak istemiyorum. "Sütaş dışında ne yoğurt var?" diye alışveriş yapıyorum, sorarlarsa da anlatıyorum neden almadığımı. Diğer firmalar çok mu farklı diyeceksiniz, değildir tabii. Ama Sütaş'ı içime sindiremiyorum. Ya da Filli Boya'yı.

Kaç kere boya satın almam gerekecek hayatımda? Bir elin parmaklarını geçmez ama olsun, fabrikalarında öğrencileri köle gibi çalıştıran, iş cinayeti yaşandığında üstünü kapatmaya uğraşan bir firmaya benden beş kuruş gitmesin. Yoksa ne içli değil mi 10 Kasımlar'da, 29 Ekimler'de filan televizyonlara verdikleri reklamlar. Filli Boya'nın sahibesi, ölen bir çocuğun annesine "Ben de çok ağladım, benim de çocuğum var, kahroldum" diye ağlaşıp davadan yırtmaya çalışırken siz mesela Instagram hesabını açıp çocuk komada yatarken hanımefendinin bir uçakta Avrupa istikametinde business class selfiler çekip tatlı hayat-yaşasın tatil paylaşımları yaptığını görebiliyorsunuz. Ağlamıyorlar yani, onu demek istiyorum. İşler ciddiye binince paniğe kapılıyorlar sadece. Paralar paralar çünkü, mühim şey paralar.

Neyse, Watsons bayağı dev bir tokat yedi bence. Şimdi bir süre paniklerini seyredeceğiz. Biraz önce şunu gördüm: https://www.evrensel.net/haber/298846/watsonstan-ciplak-arama-ozru

Aladağ'da yanan çocukların aileleri şikayetçi olmamış, Watsons ne ki diyebilirsiniz, valla haklısınız. Aileleri de suçlamaya elim varmıyor çünkü karşılarında bir yurt müdürü, bir kilitli kapı filan yok sadece; karşılarında ahtapot gibi uzuvlarıyla devasa bir sistem var, topyekun bir suç mekanizması var. "Allah" diyorlar, allah istedi, allah karar verdi, kapıları allah kilitledi, allah çıkardı yangını, allah istemedi sönmesini, allah varken yetkililerin yurt binası denetlemesinin gereği yok. Kurallar yok, mahkemede hak aramak yok, insan hayatının bir önemi yok. Ben size söyleyeyim ne var, karşılığında para aldığı işinin gereği yurt denetlemeye gelen ama müdürle birkaç çay içip hiçbir şeyi denetlemeden evrak imzalayıp giden memur var. Yok mu allahaşkına? Bütün sistem böyle çalışıyor.

Belki görmemişsinizdir diye bu hafta sonu Ankara için ortalıkta dolaşan şu haberi de ekleyeyim. Aslında hiç istemiyorum böyle panik dalgalarına kapılıp sürüklenmek ama hep kafamda bir şüphe, "Ya doğruysa?" diye.

Cuma cuma bunalttım, kusuruma bakmayın. Şunu bırakayım, belki telafi ederim biraz. (Edemedi.)

December 7, 2016

Kumaşlar, Kediler, Biliyorum

Çabuk tarafından yazıp kaçacağım. İki adet Instagram hesabını şaapıcam, belki biliyorsunuzdur ama olsun.

Biri artgarments, klasik resimlerden kıyafet ve aksesuar detayları koyuyorlar. Klasik dedim, arada modern resimler de oluyor ama çoğu Rönesans ile 19. yüzyıl arası. Çay içip kumaşların desenlerine, düğmelere, dantellere bakıyorum.


Diğeri de helloptati. Dünya güzeli iki kedi, başka dünya güzeli kediler, gündelik hayat fotoğrafları ve etaminler. Geçenlerde bir tanesini koydu o etaminlerin, o kadar beğendim ki hemen herkeslere yolladım.


Boynuma asmak istiyorum bunu, hayatıma o şekilde devam etmek istiyorum.

Şuracığa bir de kedi yapıştırayım gitmeden, bu bir avuç tekirli beyazlı yavruyu annem geçen yaz sokakta çocukların elinden almıştı. Adını Tintin koydu. Bu öncesi:


Bu da sonrası:


"Arif kediyi tut."
"E peki tutayım."
"Fak dis şit."

Tekirin masadan nazikçe destek alan arka patisine dikkatinizi celbederek gidiyorum; rüyalarda görüşürüz, bu şarkıyla buluşuruz.



December 6, 2016

Hellö.

Ay bu yeni halini hiç sevmedim ben buranın, yeni yazı yazmak için nereye basacağımı aradım bir süre. NE GEREK VARDI BLOGGER??!

Her gün "Aaa şunu bloga yazayım" diye onlarca şey geçiyor aklımdan, nedense bir türlü oturamıyorum kompüterin başına. Geçtiğimiz haftaların akılda kalan hadiselerini yazayım bari.

Annemle babamın Ankara'daki evini boşalttık, eşyaları Urla'ya yolladık. Babamı da beni de göçerten bir faaliyet oldu bu; her sabah evden çıkıp gittim, akşama kadar eşya ayıkladım, çöpe attım, koli yaptım, taşıdım filan. Hatıralar geçidi tabii bir yandan, fotoğraflar, defterler, kuduz karneleri...


Eveth. Ama yani o çocukluğumuzdan itibaren bilinçaltımıza yerleşen kamu spotlarının bir faydası varmış. Önce sabunlu suyla yıkayın, sonra en yakın kuduz merkezine koşun. Kardeşim ısırıldığında kuduz merkezi Çinçin'deydi, sabahın 4'ünde maceralı bir seyahat olmuştu. Köpek kuduz değildi, benimki sürü protokolüne aykırı hareketlerde bulunmuş gecenin bir saati.

Bu arada çöplük prensesi Mara'yı kazasız belasız Almanya'ya yolladık. Yani kazasız belasız deyince hakkını vermiyor, bayağı bir mucizeler geçidiydi. Önce fotoğraf koyayım, Alman çayırlarında mutlu bir kütle:


Dertli bir iş yurtdışına evcil hayvan çıkarmak, 3 ay öncesinden çalışmaya başlamak gerekiyor. Pahalı da bir hayli. Ama becerdik. Uçuş günü her şey o kadar yolunda gitti ki inanamadım. THY görevlisi kızın kibarlığı ve tatlışlığı (Sevgili Emine, her dileğin gerçek olsun senin!), son anda hesapladığımızdan daha az para ödememiz, herkes 3 metre uzakta dururken Çorumlu Almancı bir çiftin Mara'yı yerlere yatırıp yarım saat mıncırması filan.

Çocuk sağlimen vasıl olunca rahatladık, annemle dedikodusunu yaptık:


Teyzelerimin ikisi de gurbetçi olduğundan tecrübemiz var yumuşak terlik ve valkmen konusunda. Annemle gıybetin de sağı solu belli olmuyor, tam hızımı almış edebiyat dünyasına çemkirirken araya fotoğraf soktu:


Ben hızımı alamamışım, hala yazıyorum. Annem Hakan Akkaya'yı çok kibar, efendi ve mütevazı bulmuş. Mahallenin çocuklarından sonra dükkanda çalışan elektrikçi abi ve çırağıyla da neşeyle fotoğraf çektirmiş. Resmen o uyuz Ege kasabasında senden benden renkli bir hayatı var annemin.

Hafta sonu 3 tane incecik kitap bitirdim, başka da bir şey yapmadım. Goodreads'de yenilen pehlivan misali her sene kendime ulaşamayacağım sınırlar koyuyorum, yılın bitmesine azıcık kalmış, anca 30 kitap okumuşum.


Muhtelif Evhamlar Kitabı'nı Sarıkafa verdi, ne zamandır bu kadar beğenerek öykü okumamıştım. Acıklı öyküler, ben uyarmış olayım. Ama kanırtmıyor, ders vermiyor, okuyanı aptal yerine koymuyor; pek güzel kurmaca öyküler. Tam olarak neyle karşılaştırıyorum bilmiyorum ama içimden klasik öyküler demek geliyor. Onu bitirip İntihar'ı okudum, gencecik bir yazarın intihar eden arkadaşının arkasından yazdıkları. Bir hayli de etkilendim, kalbimi sıkıştırdı ama gidenin arkasından dövünmek yerine o hayatın bende bıraktıklarını koruyup kollamaya meyilli biri olarak büyük bir saygıyla okudum. Peşinden de Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler. Adının vaad ettiği her şeyi verdi allah için, bu kitabı da sevdim. Gene acıklı öyküler, başka hayatlar, başka acılar. Tam da okumak istediğim gibiydi. Bu üçü arka arkaya hafta sonumu bir depresyon panayırına çevirdi, kendim ettim kendim buldum, naapıyım.

Gideyim biraz sebze alayım ya da zebze alayım, o da olur. Geçenlerde durduk yere "ARTIK BU EVE DIŞARDAN YEMEK SÖYLENMEYECEK!" diye halılarda yuvarlandım. Bence sağlığımızı filan düşündüğümden değil, et yiyen barbar kocamın önüne bir olasılıklar denizi serilirken bana sadece kaşarlı pide düşüyor. O yüzden üşenmeyip manava gidiyorum, gelsin pırasalar, gitsin kerevizler. Hem daha ucuz.

Dolarlarınızı bozduruyor musunuz? Herkesler dolar bozdurup memleketin birlik ve beraberliğine çimento dökerken benim payıma düşe düşe 1 manat düştü.


Kim kakaladı bilmiyorum ama ben dolaşımdan çıkardım, masanın üstünde duruyor, birbirimize bakıyoruz manatla. Bir gün kavgaya filan girersem "Bir manatlık adamsın ulan sen!" diye kafasına atacağım hasmımın.

Giderken şunu bırakayım, sabahtan beri delirmiş gibi bunları dinliyorum, İspanyol paça pantolonun üstüne çiçekli gömlek giyecek hale geldim, favorilerim uzadı. Anatolian Rock Revival ne güzel bir fikir olmuş, youtube kanalı şurada, neler neler var.



Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden, kedilerin ve köpenklerin kafalarının tepelerinden öperekten gidiyorum, arayı açmam, gene gelirim.