June 30, 2017

Dersim 1 / Böyle Ne Bileyim, Farklı Bir Kültürel Yapı?

Efendim, ben de herkes gibi kalkıp bir yerlere gitmeden önce oturup gugıllıyorum, şöyle bir neler var bakıyorum. Sarajevo'ya mesela, ilk gidişimizde kendimizi körlemesine bıraktık sokaklara, pek de güzel oldu. İkinci seferden önce şu blogu buldum: http://www.gezicigunluk.com/etiket/saraybosna-gezi-notlari
Ne güzel anlamış şehrin ruhunu ve ne güzel yazıyor, çok beğeniyorum. Sarajevo'dan sonra başka seyahatler için de baktım bu bloga, hep iyi fikirler verdi, güzel yerler tavsiye etti.

Neyse işte, Dersim'e gitmeden önce de gugıllayarak bir yerlere varmaya çalıştım. Varılmıyor a dostlar. Yani yolunuz genellikle dosdoğru şavak tulum peynirine çıkıyor. Çünkü sizin coşkulu turistik niyetiniz ile arama sonuçları arasında beton bir duvar gibi devletin resmi dili dikiliyor. O da şöyle bir şey:


Tunceli ilinin Anadolu toprakları üzerinde coğrafya işgal etmesini geçiyorum, "occupying space" gibi bir manada kullanmışlardır belki, bilemiyorum. Ama aleviliğe alevilik denmiyor, "farklı kültürel yapı" deniyor. Yani "Bu fotoğraftaki kadın neden kayaları öpüyor? Neden mum yakmışlar?" filan diye merak ederseniz eğer, cevap "Farklı kültürel yapı."

Aynı bağlamda (ouuvv coşarak yazıyorum, bağlam mağlam) gene herkesin kayaları öpüp mum yaktığı Munzur Gözeleri'nden de "mesire yeri" olarak bahsediliyor, Munzur Baba ve Düzgün Baba ise "yöresel halk edebiyatı" başlığı altında ele alınmış. Öyle bir insan topluluğu yaşıyor Tunceli'de, kültürel yapı farklı, mesire yerleri var, ters lale var. Yani ne bileyim, yaşamayı severler, çevreye duyarlıdırlar filan ne güzel de ben en azından "engin hoşgörülüler" yazmaya utanırdım. Neye hoşgörülüler güzel kardeşim tam olarak? 

Tabii alternatif olarak turizm broşürü okumayabilirsiniz, sinirlenmeyebilirsiniz. Ben öyle biri değilim. Fakat bir yerden sonra bıraktım peşini çünkü misafir olarak seyahat etmenin muhteşem bir konforu var; hiçbir şey için çaba göstermiyorsunuz, her şeye maruz kalıyorsunuz. Ben tam olarak öyle biriyim.

Ankara'dan Elazığ'a yan koltuğumuzda oturan ve telefonunu kapatmayan, yetmezmiş gibi teke gibi kokan oğlanla uçtuk. Elazığ'da Nadire'nin abisi ve kardeşi bizi havaalanının önünden topladılar, köye doğru yola çıktık. Tek derdim Pertek feribotuna binmekti.

A post shared by Mina (@kokobella) on

Kafamdaki bütün Dersim görüntüleri instagram'da gördüğüm fotoğraflara dayandığından feribota binmezsem ölecektim. Nadire uçakta "Aa yoo ne feribotu? Karadan gideceğiz, daha kısa yol var" dedi, ağlamaklı oldum. Eğleniyormuş benimle. Feribotu beklerken ışkın da aldılar bana, bir yandan kemirdim bir yandan gözümü feribota dikip bekledim. 

Feribotta çay içtik, (feribot feribot feribot), Pertek'e indik, ilçeden çıkmıştık ki Nadire dönüp "Telefonlar birazdan çekmemeye başlayacak, arayacaksan şimdi ara. Buradan sonrası in dı midıl of noğver" dedi. Öyleymiş hakikaten. Ve fakat telefonsuz da yaşamak mümkünmüş. Şehre, ilçeye filan indikçe hızlıca twitter'a baktım, bir iki telefon ettim. Zaten ne barbar kocam ne de anam babam merak eden insanlar değiller. Babamla ilk konuşmamız şu şekilde gerçekleşti:

-Baba naber? Yav evde çekmiyo telefon, biz bir tepeye tırmandık da aradım.
-Aaa? Niye çekmiyor evde telefon?
-Dağların arasındayız? Bilmiyorum baba, baz istasyonu yok demek ki.
-Allah allah nasıl olmaz?
-Baba neyse. Ben sana ev telefonunu vereyim, bir şey olursa orayı arayın.
-Sizin evde telefon mu var?
-Ne?
-Sen nerdesin yahu?
-Dersim'deyim baba, köydeyim. Pes. Yani gerçekten.
-Aaaaa! E dur dur, doğru evet!

Bence bana telefon lazım değil. Gerçekten. 

Eve ulaştık, sarıldık öpüştük, mutfaktaki masaya çöktük. Sandalyemin arkasından bir esinti geliyor, anlamadım, dönüp örtüsünü kaldırınca ocağı gördüm. Ocak, dünyanın en güzel şeyi.


Ocak, bildiğiniz medeniyetin merkezi. Ay bu da tam "Deyzeeem ne bişiriyon?!" fotoğrafı olmuş ama siz öyle düşünmeyin. Nadire'nin annesi kendi feminist devrimini çoktan gerçekleştirmiş, "Size her gün yufka mı açacağım? Gidin ekmek alın!" diye püskürttü bizi. Bu ilk ve son yufkaydı yani, bir kısmıyla nan e şir yaptık, kalanını da kahvaltıda yedik.  

Bugünkü yazımı farklı kültürel yapı şeysiyle bitireceğim. Bize büyük odayı ayarlamışlar, Nadire'yle birbirine paralel iki yatağa yattık, kendimi yün yorgana dürüm gibi sardım. (Ha mesela turistik tavsiye olarak, mayıs ayında geceler soğuk oluyor, polar giyilir. Gündüzleri güneş çok yakıyor. Ara ara bitmek bilmeyen sağanaklar da yağıyor. Olaylar, olaylar.) Sabah yün dürümümün içinde uyandım, manzaram şuydu:


-Nadire? Bunların üçü de mi Ali?
-Hayır yahu, ortadaki Ali. Öbür ikisi Hasan ve Hüseyin.
-Alttakiler kim?
-12 imamlar.
-Birinin yüzü yok?
-Mehdi o. Daha gelmedi.

Sonra yattığı yerden 12 imamı saydı. Ya gözleri şahin gibi ya da ezbere biliyor, emin değilim zira Nadire'nin farklı kültürel yapıyla inişli çıkışlı bir ilişkisi var. O inişi çıkışı ilerleyen günlerde görecek, görmek ne kelime dev bir tokat olarak tecrübe edecektik.  

Bir cinayet, bir hırsızlık, bir yeşil leğen, uçan bir çaydanlık, kara kızıl bir gölge, kayaları öpebildim mi, destur alabildim mi, bunları hep yazacağım. Sözlerime "Klem klem, her şeyde bir hayır vardır" diyerek son veriyorum. Bir haftalık tecrübemin neticesinde spritüel olarak vardığım yer bu.

June 28, 2017

Hello.

Rüyamda Jonathan Rhys Meyers'i gördüm dün gece, hayırlara vesile olsun. Canıtın şu:


Oynadığı bir şeyi de seyretmedim kaç zamandır, nereden çıktı Canıtın bilemiyorum. Bir de eski sevgiliymişiz, bir yerlerde karşılaşıyorduk, alabildiğine manasızca.

Bütün kış boyu yaz günlerini özledim, birkaç saat önce camları kapatıp klimayı açtım, sokağa ürkek gözlerle bakıyorum. Apartmanda oturup yaz günleri hayal ederken aslında ağaç filan da var o hayalde, o şekilde ısı düşüyor biraz. Gerçek hayatta ağaç yok, bütün gün cayır cayır yanan bir çatı var.

Buraya yazmayalı olan bitenler içinde en heyecanlısı herhalde nihayet Dersim'e gidebilmiş olmam. Turist gibi gitmek gayet mümkünmüş, yollarda motorsikletli gezgin gençlerle karşılaştık, Ovacık'ta bungalov otel filan var. Ama ben hımbıl olduğum için Ankara'dan alınıp adeta bir bavulmuşum gibi doğrudan köye taşındım. Köyde de kıçıma bir şalvar, ayağıma da pembe plastik terlik geçiriverdiler, "Sürdün mü yüzüne güneş kremi? YÜZÜNE GÜNEŞ KREMİ SÜR!" diye azarlanarak bir hafta geçirdim. Gene de ciğer pembesi bir pandaya dönüşmeyi başardım.

Dağa, tepeye, ağaca doydum; önüme ne koyulursa yedim, gösterilen her istikamete doğru gıkımı çıkarmadan tırmandım. Köyde manzara şöyleydi:


Rüzgar esiyordu, her yer yemyeşildi, bazı günler güzel güzel yağmur yağdı. Parçalara bölerek anlatayım her şeyi önümüzdeki günlerde çünkü ne çok şey var.

Ay manalı bir şekilde bitiremiyorum yazıyı, aniden kalkıp gidiyorum. Haydin görüşürüz.