July 31, 2017

Pek Bir Şey Olmuyor

Şahsım adına sakin bir hafta başlangıcı olduğunu ifade etmek istiyorum. Kazova tişörtleri geldi sabah, bize pek gelmeyen bi kargo şirketiyle. Kudi'nin kapıya dayanacağı tuttu, abi biraz ürktü. Dönüp Kudi'ye baktım, konuşabilse şunları diyecek haldeydi: "MERABA. MERABAA. GELEYİM Mİ BEN ORAYA? NE GÜZEL Bİ SABAH. LA LAA LAAA. MERABA." Çocuğun sabah neşesi hedefine ulaşamadı, kimseden yüz bulamayınca gidip dışarı yattı.


Güneş tepeye dikilene kadar burada yatıp çatılara, saksağanlara ve sarı hortumuna göz kulak olmaktan hoşlanıyor. O iki saksıya da akşamsefası ekmiştim, çıkmadı zalımlar.

Bir de su söyledim. Sokakta kanalizasyon çalışması var, bayağı asfaltı kazmalı, dev künk koymalı filan. Günlerdir evin içine mayhoş bir kaka aroması geliyor sokaktan. Sucu arabayı uzağa bırakıp o koca damacanayı sırtında taşımak zorunda kalmış. Bir de üstüne beş kat merdiven, o "Yok canım ne önemi var" dedikçe ben utancımdan büzüldüm. Lanet olsun asansörsüz apartmanlara. Su sebiline takmaya uğraşırken de göğüs hizamdan DOOAAANK diye yere düşürdüm damacanayı. Ayağıma düşürmediğim için kendimi 1-0 galip başlamış sayıyorum bu haftaya. Çünkü normalde bu satırları kırık ayak parmakları eşliğinde ağlayarak yazıyor olmam gerekiyordu. (Kafasına buzluktan donuk tavuk düşmüş insanım, öyle şeylere alışığım.)

Tişörtleri sipariş verdikten sonra Kazova'dan aradılar, stokta hazır tişörtleri saydılar, aldıklarımdan birinin rengini ve bedenini değiştirdim. Birbirimize "MAVİ GEZİ! GÜLKURUSU GÖĞEBAKAN! PEKİ YA MAVİ SAZ? KOLAY GELSİN! ÇOK SELAM!" diye bağırdığımız bir görüşme oldu, arkadan tortor bir gürültü geliyordu, anca anlaştık.

Sanki erkek XXL'ın kalıbını bir miktar genişletmişler, daha bol oldu. Renkler filan güzel, penyesi yumuşak gene.


Ay evin içi esiyor, aslında bu saatlerde kumpir fırını gibi olması gerekiyordu çatı katı yuvamızın, çok seviniyorum şu haline. Yani tam olarak serin esmiyor ama gene de bir hareket var.

Söyleyecek elle tutulur bir şeyim yok, o yüzden sizi geçenlerde Instagram'da karşılaştığım, yere uzanınca pehlivana dönmüş Frida Kahlo ile başbaşa bırakarak gideyim ben. Ne ekmek yendi memlekette Frida'dan belli değil, vay canına.


July 26, 2017

Bakliyat ve Tişört - Dersim 3 / Ovacık'ı Pek Göremedik

Bu blog boyunca saçma sapan alışveriş tavsiyeleri vermiş olmam içime oturdu. İyi hiçbir şey mi yok yahu diye etrafıma bakındım. Şunları buldum:


Rabbim kimseyi ayna selfiesiyle sınamasın. Neyse.

Tişört, Özgür Kazova Tekstil'den. İki sene filan oluyor alalı, hunharca giydim, bana mısın demedi. Penyesi güzel ve yumuşak, baskısı sağlam. Üstümdeki "Gezi" modeli. Bir de "Göğebakan" almıştım, onu da çok severek giyiyorum. İkisi de pek beğendiğim Sadi Güran'ın illüstrasyonları.

Şunu da yazmam lazım, ben 40-42 bedenim, boyum 1.76, üstümdekiler erkek modeli ve XXL beden. Anca normal ve rahat tişört oluyor. Kadın modellerinin beli oyuk biraz, kolları da daha kısa. Bu klasik kesimi daha çok seviyorum. Neyse, bedenler biraz küçük olabilir yani, sipariş verirseniz aklınızda olsun. Sabah bir Göğebakan daha, bir de Saz sipariş verdim. Tişörtüm kalmadı doğru dürüst, bunlarla rahat ediyorum.

Şurada satılıyor, tanesi 20 lira.

Ovacık Belediyesi'nin nohut ve fasulyelerini almadan önce biraz sordum etrafa, fasulyesini övdüler. "Ulan taa nereden gelecek, bari geldiğine değsin!" diye 9'ar kilo sipariş verdim. Zaten 3 kiloluk paketlerde satılıyor. Bütün kış tükettik. Yani bayağı kalabalık bir grup olarak tükettik o 18 kiloyu, kızlara verdim, annemlere yolladım, arada yarımşar kiloluk paketler halinde hediye ettik eşe dosta. Çok acayip bir şekilde bereketli çıktı, hala fotoğraftaki kadar fasulye var. Bir bu kadar da nohut.

Tam olarak kaç paraydı kilosu hatırlayamıyorum, 7-9 lira arası bir şeydi. PTT ile ödemeli yolluyorlar, teslim alırken ödüyorsunuz yani parasını. PTT de bir miktar taşıma ücreti alıyor. Bizim mahallenin marketlerindeki bakliyattan ya ucuza geldi ya da onlarla aynı fiyata, üstelik Ovacık'ta çocuklara okul bursu oldu. Ve çok güzel nohut, çok güzel fasulye. Fasulye nohuta göre inatçı çıktı, pişmesi daha uzun sürüyor fakat nefis ikisi de.

Annemin arkadaşları da satın almak istemiş, bir türlü cevap alamamışlar, "Lanet olsun böyle komünizme!" dediler. O süreç biraz zorlu olabiliyor, çünkü bakınız sistem şu:


Ben erken davrandım, sabrettim, fasulyesizlikten ölmeyecektik nasıl olsa. 4 Ekim'de email atmışım belediyeye, 17 Kasım'da "Emaillerde aksaklık oldu, kusura bakmayın, bize telefon numarası verin" diye cevap yazmışlar. 24 Kasım'da da elime ulaşmış paketler. Tertemiz bez torbaların içinde geldi üstelik.

Demek istediğim, bu alışverişleri tabii ki destek olsun diye yapıyorum ama verdiğim paraların karşılığını da alıyorum, kuru kuru Ovacık fanatikliğinden değil. Gezi'nin de gazıyla "Yürü be patronsuz Kazova Tekstil!" furyasına hepimiz dahil olduk, iyi de yaptık, ne güzel tişörtler üretiyorlar. Kim, hangi şartlarda çalışıyor biliyoruz. Bayağı evlerine ekmek götürüyorlar.

Neyse, bekliyorum hasat yapılsın, gene kışlık fasulye ve nohut alacağım posbıyıklı başkandan.

Ovacık'ın merkezi bir avuç bir yermiş. Etrafında nefis köyler var, içlerinden gürül gürül su akıyor. Yüksek dağların arasında uzanan tepsi düzlüğünde bir ovanın ortasına kurulu Ovacık. Toprak da taşlı bayağı, geçerken "Oha kesin eski göl tabanı burası" dedik, taşçı toprakçı insanlar olduğumuz için. Şunu da yaptık tabii:


Nadire eliyle rabia yapmıyor, nüfusa dördümüzü ekliyor. Burhan Abi bir türlü yakına gelmedi, eline tutuşturduğumuz ipadden de nefret etti. Şu karenin 80. versiyonunu çekerken "EEE BESE!" diye bağırıp arabaya geri döndü.

Hatırlarsanız maceranın bir önceki bölümünde Munzur Gözeleri'nden sıkıca tuttuğumuz çişimizle ayrılmıştık. Bu sebeple koşarak Cuba Cafe'ye girip tuvaletinin önünde birbirimizi iteledik. Arkadaşlar, Cuba Cafe'nin tuvaleti unisex. Dünya birbirini döverken bu cinsiyete göre tuvalet meselesi için, Ovacık yürümüş geçmiş. Lafı bile edilmiyor. Çok yeri olmasa da şu son keşfimi araya sokacağım, Zihnin Arka Sokakları ve Bayansilvia ile güleriz sonra. Twitter'da görüp kopyaladım:


Tuvalet tertemizdi, bütün kafe pırıl pırıl zaten. Havalı bardaklar, tabaklar, kara tahtaya menü filan, bildiğiniz herhangi bir büyük şehir kafesinden eksiği yok, fazlası var. Çünkü bütün o pizzaların mizzaların yanında burada Dersim'in kendi yemekleri de var.

Tabii ki hiçbir şeyin fotoğrafı yok, şu iki kare var sadece:



Kahve de lezzetliydi. Biraz bakınıp Başkan Bey'i görür müyüz diye merak ettik. Yan masada birini "Başkan gelir akşamüstü" derken duydum. Fakat bizim yola çıkmamız lazımdı, Burhan Abi karanlıkta gitmek istemedi, genelde pek kimse gece yolda olmak istemiyor zaten. Kahveleri dikip kalktık, Ovacık'ın kısacık ana caddesinde bir gidip geldik. Berkin Elvan Halk Kütüphanesi'ni gördüm, Belediye Binası'na selam verdik, o sırada belediye otobüsü yanaşıp yolcu indirdi. Valla insan kendini tutamıyor, "Aooooo bedava ulaşımlı otobüs!!" diye tezahürat da yaptık. Genç kızlar akşamüstü yürüyüşüne çıkmıştı, Ovacık'ta bir akşamüstü piyasası olabilir, giyinip süslenip yürüyüş yapmalı piyasa. Ankara'da görmediğim kadar crop top gördüm Ovacık'ta.

Velhasıl, Ovacık'ta bir miktar kafe, bir adet bira içilecek yer filan var, başka da bir şey yok. Bungalov otel var yalnız, orada çok gözüm kaldı, güzel görünüyordu bungalovlar, ağaçların içinde, sessiz. Bir dahaki gidişimde birkaç geceyi orada geçirip arabayla sağa sola gidebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü sağda solda çok acayip yerler var.



Yeni keşfedilen buzul var bir de:
https://www.evrensel.net/haber/326038/munzurda-kesfedilen-buzul-ilk-kez-yerinde-goruntulendi

Bunlar hep 7 saatlik tırmanma, 10 saatlik tırmanma, bilmiyorum yapabilir miyim. Buralar olmazsa daha küçük ölçekli doğa yürüyüşleri yapmayı çok isterim. Neyime güveniyorum bilmiyorum. Hızır'a güveniyorum herhalde.

İki gün önce festival başlayacaktı Ovacık'ta:


Güvenlik gerekçesiyle izin verilmemiş, bir sürü de para harcamışlar hazırlıklar için, çok üzüldüm. Ovacık'a vakit ayıramadığımıza da üzülüyorum, o yüzden barbar kocamı da alıp tekrar gitmeyi çok istiyorum. Bir Dersim tatili yazısını daha özel güvenlik bölgesi ilanıyla bitirdiğime inanmayarak gidiyorum. Yarabbi.

July 24, 2017

Şer Reçeli

Bir bardak su alayım diye kalktım masadan yarım saat önce, geri dönüp oturdum. Su yok, bardak da yok. Ne yaptım yarım saat içerde bilmiyorum, hayatım gerçekten de devasa gizemlerle dolu.

Dersim tatili yazıları yazdım, taslaklarda duruyor, bir türlü içime sindirip şaapamıyorum. Onları sindirene kadar bari aylardır biriktirdiğim ekran görüntülerini, fotoğrafları filan boca edeyim şuraya, biraz aktivite olsun, hafta başı siftah olsun.

Mayısmış, memleketimizde normal bir gün:


İnsanlar anmaya gidiyor, otobüste arama yapılıyor filan. Sonra o ortadaki fotoğrafı farkettim:


Köpek görünce dayanamamak. Kesin "Oğğ oğğ, puantiyesine kurban!" da dedi severken. Çünkü ben o otobüste olsaydım aynen öyle derdim.

En beğendiğim drag queenlerden Miss Fame bir köpek edinip adını da Mina koydu:


Ay ne kötü ekran görüntüsü almışım, anlaşılmıyor hiç. Neyse. Instagram hikayeleri bu çocuk ile dolu, Miss Fame "Minaaaaa! Minaaaaa! I love you Minaaaa!" diye bağırdıkça gülüyorum. Geçenlerde İtalya tatiline çıktılar, köpek Mina hayallerimin hayatını yaşıyor.

O arada ebeveynlerimle videolu görüşmelerim daha tuhaf haller aldı:


Ben kapatıp kaçmaya çalışırken babam hala "Emine bana da yap. Bana da kulak çıksın" diye isyan ediyordu, sonra koltuğun arkasından yavru kedi fırladı, Çomar'ın dev kafası aniden ekranı kapladı. Filtre biraz fuzuli aslında bunlara ama söylemeye çekiniyorum, çok heyecanlandılar çünkü keşfedince.

Saçlarımı boyamayı bıraktım, kısmen berber arayışından ve boyama sürecinden yıldığım için, kısmen de beyazlar beni nereye götürecek merak ettiğimden. Aslında Nadire'ye özendim, o bıraktı boyamayı. Fakat onun saçları kısa, gür ve dalgalı; beyazları da çok hanımağa bir şekilde şakaklarında kümelenmiş vaziyette. Bende bunların hiçbiri yok. Gene de inat ettim, boyamayacağım bir süre.

Biraz internetlerde bakındım, bir beyaz saç kardeşliği var ortalıkta. Beyinsiz Huffington Post da şöyle bir yazıyla destek vermiş:


Saçların ağarmasının muhteşemliğini ispatlayan 17 saç modeli demişler, tıklıyorsunuz, fotoğraflardaki 17 kadından 11'i saçlarını griye boyamış gencecik model kızlar. Sadece 6 tane saçları ağarmış, havalı, orta yaş civarı ve üstü kadın girebilmiş yani fotoğraf galerisine. Belki hata bende, "going gray" deyince doğal süreçten bahsedileceğini umuyorum hemen. Ama bu da nasıl kadın güçlendirme yazısı anlamadım. Ben artık 20 yaşındaki fotomodel kızlardan ilham alamıyorum, doğru dürüst tavsiyeler peşindeyim. Onların da kaynağı internet değil anlaşılan, hele Huffington Post hiç değil.

Gözlerimi şiddetle devirdim, devam ediyorum. Şu da bir süre ısrarla Facebook reklamı olarak çıktı karşıma:


Evde lazer epilasyona imkan veren bu alet için Philips'in önerdiği fiyat 2139 lira, internette 1400-1500 lira civarı fiyatlara bulmak mümkün. Tüy köklerine yoğun ışın atımı uyguluyormuş, yüz için de aparatı varmış. Yani yüzünüze de ışın atabiliyorsunuz.

Her tüylü tüy için harcanan bu efor, zaman ve paradan da çok sıkıldım. Işına meyli olan biri değilim, hiç böyle şeyler gugıllamıyorum, neden bu reklama maruz kaldım bilmiyorum. "Ay yeter artık, bunu bana gösterme" düğmesine tıkladım. Sonra da bir süre "Ulan neden bu tüy işi sadece kadınların başına bela? Hijyense mesele, neden erkekleri bunaltmıyorlar ışın attırımıyla?" diye dertlendim. Barbar kocam "Hafta sonu Urla'ya mı gitsek? Bir yüzer çıkardık?" diyor, tabii yüzebilmek için onun bir adet mayo-şort giymesi yeterliyken benim neler yapmam lazım, düşündükçe fenalıklar geliyor. Mayom bile yok a dostlar, sorunumun kökü oralarda başlıyor.

Kayınvalideme bir yerlerden kayısı gelmiş, dün elime tutuşturdu. Yiyerek tüketmemize imkan yok, şimdi mecburen reçel yapacağım. Hayattan hiç ders almadığım için gene internete bakayım dedim, kayısılara ulaşana kadar şuna maruz kaldım:


Yazının tarihine baktım, bahsi geçen slogan atıcılarından biri de bendim sokakta. Ve orada toplaşmış dururken de bunu düşünüp gülmüştük, bir takım mecralarda "Kürtaj olmak isteyen kadınlar yürüdü" başlıkları görür müyüz acaba diye.

Ay neyse, bana da zaten çocuk doğursam büyüyünce toplumun başına bela insan olacakmış gibi geldiğinden hiç kalkışmıyorum. Bir tane köpek büyüttüm şu hayatta, o da gerçekten tahammülfersa bir yaratık oldu. Ben şerli ellerimle reçel yapmaya gidiyorum, bu girişimimi allah affeder diye umuyorum.

Laik yemek tarifi blogu varsa bildiğiniz, çok makbule geçerdi valla, bana devamlı bunlar denk geliyor, üç satır tarif okuyacağım diye kötü imladan ne olduğu anlaşılmayan hadislere boğuluyorum.

July 21, 2017

Yazlık Şarkılı Mim

Komşum Öneri Makinası, mim ile meydan okuma arası kısacık bir liste yapmış, hemen kendi listemle iştirak ediyorum. Fakat ben 2 senedir filan hiç doğru dürüst müzik dinlemiyormuşum, yeni hiçbir şeyden haberim yok, kim ne yapmış bilmiyorum resmen. Hemen panikle sağı solu karıştırdım, kendimi ayıpladım, eski halime dönmeye karar verdim.

Neyse yani, biraz tuhaf olmuş olabilir, biraz eğip bükmüş olabilirim soruları. Eveth.

1. Yazın çıkan, çok sevdiğin sanatçıdan/gruptan bir şarkı:

The National benim çok sevdiğim, barbar kocamın her duyduğunda sıkıntıdan fenalıklar geçirdiği bir grup. Albüm sonbaharda çıkacakmış, o arada iki single çıkarmışlar, Guilty Party'i hemen çok sevdim. Tımbır tımbır tımbır yaz bunaltısı.



2. Bu yaz en yeni keşfin:

Keşif değil ama şöyle bir durum oldu, gaz ve toz bulutundan başlayayım.

Spotify aldım kendime ve en sevindiğim şey halihazırda dinlediklerime benzeyen yeni gruplar, şarkılar filan önerecek olmasıydı. Öneriyordu da, kendi kendine hazırladığı Your Daily Mix listelerini beğendim. Sonra bir gün barbar kocam benim hesabımdan müzik dinlemeye başladı. Panikle aile için premium'a geçtim, kendi hesabını açtı, kurtuldum sandım. Ama kocama barbar dememin bir sebebi var, herif eline hangi telefon, hangi ipad geçerse pençeleriyle kapıp hoparlöre bağlıyor. Kendine liste hazırlamak gibi işlerle de uğraşmadığı için arama kutusuna 80'S ROCK, HAIRBAND filan yazıp bangır bangır dinliyor. Haliyle de Spotify benim hem dünyanın en ağlak gruplarını dinlediğimi hem de Judas Priest, Tesla, Mötley Crüe hastası olduğumu düşünüyor.

Geçen gün mutfakta yemek yaparken Foreigner çaldı, yani en bilmeyen bile I Want To Know What Love Is'i bilir herhalde, işte ben de 5 şarkılık filan aşinayım Foreigner'a. İlk defa sözlerine dikkat ettim şu aşağıdakinin, sinirlerim bozuldu:



"Konserden sonra naapıyosun? İstersen gizli bir randevu şaapabiliriz, sana aşk yapmak neymiş göstereyim, bütün gece kalabilirsin, anahtarımı da bırakayım?" diye özetleyeceğim sözlerine mihihihiih diye güldüm. Şarkı Haziran 1978'de çıkmış, yaz şarkısıysa yaz şarkısı. Özellikle yenice bir performansın videosunu koydum, 60-70 yaş grubu çalar söylerken daha da güzel.

3. Bu yaz sürekli dinlediğin bir şarkı:

38 yaşındayım, ergenlik idollerimin normal şartlarda benden önce öleceği fikrine aşinayım. Soundgarden pek dinlemezdim, hele Audioslave'i hiç dinlemedim fakat Chris Cornell ölünce çok yumuşak bir yerimden darbe aldım. Grunge patlak verdiğinde olaylara çok müsait bir yaştaydım, her şey bir anda mana buldu müzikle. Böyle kayıplar beni çok dövüyor.

Bu aralar onları dinliyorum. Hala müzikte aradığım şey bu.



4. Bu yaz en çok duyduğun şarkı:

Nasıl başardım bilmiyorum ama öyle bir şarkıya maruz kalmadan yazın ortasına kadar gelebilmişim. (Evden çıkmıyorum, o şekilde başardım.)

Her yerde en çok şunu duysam çok sevinirdim mesela, yenice çıktı videosu:



5. Bu yaz eski de olsa dinlemekten vazgeçmediğin bir şarkı:

Bu da dün akşamüstü ben mutfakta ter içinde yemek yaparken çalmaya başladı, her şeyi bıraktım, avaz avaz eşlik ettim.

Normal videosunu değil bu çatlayan patlayan konser kaydını koyacağım:



Çünkü bu biranın yasaklandığı 2012 One Love Festivali benim gittiğim son festival oldu. Binlerce insanın içinde mutlulukla ve müzikle aklımı kaybettiğim son gece aynı zamanda. Gördüğüm son yunusmuş o.

6. Sence bu yazın en favori hiti:

Hödük gibi oturup hiçbir şeyden haberim olmadan yaşadığım için hit şarkı da bilmiyorum ama çok sevdiğim Queens of the Stone Age şunu çıkardı geçen ay. Bunlar hep bana hit:



7. Senin bu yazını anlatan bir şarkı:

Bu yazı anlatmak için şuraya 10. Yıl Marşı, Yüksek yüksek tepelere ev yapmasınlar, Üç de yetmez beş tane allahım bana 9 koca ver ver allahım ver, bir miktar Sezen Aksu'dan filan oluşan bir potburi yapmam gerekiyor. Salonumuzun baktığı sokakta bulunan Komşu Restoran'ın her geceki listesi böyle bir şey, aylardır bunları dinliyoruz geceleri. Türk insanı haykırıp çığlık atarak eğleniyor arkadaşlar, "HAAAİİİİYYYYYYYYYYY" diye ya, vallahi çok acayip.

10. Yıl Marşı çok tezahürat alırsa arkasından Karlı Kayın Ormanı filan patlatıyorlar, sonra gene normale dönüyor. Normalden kastım 3 milyon promilli sokak kavgaları ki gene bolca "HAAAAİİİİİİYYYYYYY" eşlik ediyor kavgalara.

Neyse. Şunu koyayım, "Nothing lost and nothing gained, life is just a lullaby. And everything will flow."



Gideyim işe yarar bir şeylerle uğraşayım. Ne o şeyler diye merak edebilirsiniz, inanın o konuda da en ufak bir fikrim yok.

July 6, 2017

Kitaplar, Dövmeler, Leblebiler, Emayeler

Araya iki kitap ve biraz leblebi sokacağım müsadenizle.


Tunalı'da yürürken YKY'nın vitrininde gördüm bunu, içeri koşup aldım. Sanırım hiç böyle koşarak kitap almamıştım. Geleneksel dövmeler yıllardır aklımın bir köşesini işgal ediyor, biliyordum eninde sonunda biri oturup herkese ulaşacak şekilde yazacak bu konuyu, çok sevindim.

Yıllardır aklımda dediğim, tam olarak 2001'den beri, Urfa'ya ilk ayak bastığım sene. Dövmeler de dahil bir sürü şey hakkında susmak bilmediğim için annesi köyden gelince beni de çay içip kek yemeye davet etti Fatoş Abla. Artık yabancı ve kadın olduğumdan mı, bir-iki dövmem var diye mi yoksa yavşaklığım sebebiyle mi bilmiyorum, bayağı üstümüzü başımızı sıyıra sıyıra dövmelerimizi gösterdik birbirimize. Benimkiler kedi osuruğu gibi kaldı, Fatoş Abla'nın annesinin yüzündeki dövmeler bir yana, alt çenesinden boynuna, oradan da göğsüne motifler iniyordu. Ay hayatımda gördüğüm en etkileyici şeydi yemin ederim.

O gün de anlattılar, göçebeler yapardı, eskide kaldı, gençler yaptırmıyor diye. Bebekken hep hastaymış, bir kısmı hastalığa karşı yapılmış, bazısına süs demişti. Kitapta da okudum bunları.

Kitabın havası bilimsel makale gibi, bir halkbilim çalışması. Dövmenin kısa bir tarihçesi ile başlıyor; ikinci bölüm dövme sahipleri ile yaptıkları çalışmanın sonuçlarını içeriyor, kim bu insanlar, ne zaman dövme yaptırmışlar, nasıl yapılmış, neden yapılmış filan. Konuştukları biri, mürekkep yerine geçen karışımın en az bir gece beklemesi gerektiğini söylemiş, sebebi sorulduğunda da "Yıldızları görmesi lazım" demiş. Bunu okuyunca biraz aklımı kaçırır gibi oldum, allahım!

Üçüncü bölüm dövmelerin sınıflandırılması ve anlamları üzerine. Kitabın sonunda da motifler katalogu var.

Ben çok beğendim kitabı, iki şeye takıldım sadece, biri hemen hemen bütün kaynakların Türkçe olması. Ya Türkçe yazılmış ya da Türkçe'ye çevrilmiş ve bu çeviri olan kitaplar (genelde tarih ve mitoloji ile ilgili başvuru kitapları) çok güncel yayınlar değil. Yazar, kitabın başında dil sorunu nedeniyle kaynak konusunda çok açılamadığını belirtmiş, bu samimi açıklaması da hoşuma gitti. Dil sorunu olmasa o "dövmenin tarihçesi" bölümü daha kapsamlı, daha çok fikrin ve daha çok coğrafyanın tartışıldığı bir bölüm olabilirdi. Arkeoloji mesela, inanılmaz süratle güncellenen bir alan. 10 sene önce basılmış kitapta okuduklarınız bugün geçerliliğini kaybetmiş olabilir, 10 sene içinde harika yeni fikirler paylaşılmış olabilir. Türkçe'ye aynı süratle çevrilmiyor yayınlar.

Bir diğer şey de kitap boyu çok uzun alıntıların olması. Yazar kendisi anlatırken konuyla ilgili kitaplardan alıntılar sokmuş araya ki zaten bu bilimsel yazma işi böyle yapılıyor. Fakat alıntılar olduğu gibi aktarılmış kaynaklardan ve yer yer yarım sayfayı buluyor uzunlukları. Alıntı olduğu farkediliyor, tırnak içinde ve italik yazılmış, sayfanın altında dipnot var. Ama sizin niyetiniz o olmasa da bu kadar uzun alıntı intihal kapsamına giriyor uluslararası bilimsel yazı yazma işinde. İntihal olmasın diye "paraphrase" denilen şeyi yapmanız gerekiyor, kaynak kitapta okuduğunuz o fikri kendi cümlelerinizle aktarıyorsunuz. Sonra cümle sonuna dipnot verip yazarını, kitabı, hangi sayfadan alıntı yaptığınızı belirtiyorsunuz.

Bir yandan da okurken tıkıyor bu uzun alıntılar çünkü bir anda anlatım dili değişiyor, kabile kabile diye okurken bir anda boy demeye başlıyor aynı şeye. Çok büyük bir ilgiyle okudum, çok da takdir ettim, etmesem bunlara takılmazdım zaten.

Tabii yazarın defalarca altını çizdiği bir durum var ki bu geleneksel dövme çalışmalarının sanırım en büyük sorunu, vücudunda dövme olan insanların yaş ortalaması 70. Arkadan gelen kuşaklar yaptırmıyor, bu gelenek yok oluyor yani. Hal böyle olunca da acilen belgelenmesi daha ağır basıyor.

Memleketin güneydoğusunun bir zamanlar gökyüzüyle olan ilişkisini, bu ilişkinin her türlü müdahaleye rağmen dövme suretinde nasıl da usul usul varlığını sürdürdüyor olabileceğini okumak çok acayipti. Mezopotamya binlerce yıldır hem kendini yiyiyor hem de durmaksızın dayak yiyiyor ama hep ilham veriyor, hala veriyor.

İkinci kitap da bu. Sevda uzun zamandır peşinden koşuyordu, nihayet yeniden basıldı, okuyup bana verdi.

Tanıtım yazılarında sürekli "Kafka akla geliyor" filan diyordu, ne bekliyordum bilmiyorum, Kafka geliyormuş hakikaten insanın aklına. Yarabbi, her yer kum, okurken beni de sanki zımpara kağıdıyla ovdular.

Bir ağustos günü bir adam böcek toplamaya gidip ortadan kayboluyor, sonrası tonlarca sıcak kum, çile, gidip gelen akıl, gece mi gündüz mü belli değil.

Kitabın tam orta yerinde kumdan derin bir çukur var, çıkılamıyor o çukurdan sayfalar boyu.

Çevirisi de düzgündü. Yani Japonca bilmediğim için bu tespitim tam manasıyla gerizekalılık tabii ama dili düzgün yani, onu demeye çalışıyorum. Okuduğuma memnun oldum, bir süre mumyalı cinayetli polisiye okuyup kendime gelmeye çalışacağım.

Son kitap siparişimi de eganba'dan verdim, güzel güzel geldi kitaplar. Fiyatlar diğer yerlerle aynı aşağı yukarı, Doğan Grubu'na verdiğim paralar yetmiştir herhalde artık diye düşünüp buraya transfer ettim kendimi.

Bu kültür fırtınasını leblebiyle taçlandırarak bitireyim. Ağın leblebisi.


Nadire bundan başka leblebi yemiyordu, Elazığ'dan aldık bir miktar, bir bildiği varmış, kısa sürede tükendi evde. Ben çok sevdim bunu, sıcak kumla filan kavruluyormuş, öbür leblebiyi yiyesim gelmiyor artık. Güvenlik'teki bir kuruyemişçide bulup aldım. Aynı dükkanda karadut kurusu da vardı, ona da bayılıyorum. Bu ikisiyle ara öğün yapıyorum kendime. Bu miktarda değil tabii, çok bu. Fotoğraf çekeceğim diye boca ettim.

Ay bu arada, bazen dönüp eski yazılarımı okuyorum, kendimden sıklıkla tiksiniyor olmamın yanında verdiğim tavsiyeler de bok gibi arkadaşlar. Şu fotoğraftaki Refikadan marka emaye kaseleri satın aldığımda yazmışım. Aradan bayağı zaman geçti, bir kere daha yazayım, ben bir daha almam Refikadan. Emayesi incecik, elde yıkadığım halde dış yüzünün siyah boyası soldu filan. Üstelik pahalıydı, şimdi baktım web sitesine, benim üçlü kase setinin aynısı yok ama daha küçük üçlü emaye saklama kabı var, 79,90 lira. Öyle üçlü bir seti marketten 19 liraya aldım ve tepe tepe kullanıyorum.

Gene buralarda övdüğüm mahalle zeytincisi de Sevda'ya küflü tereyağı satıp geri almamakta direndiğinden beri hayatı sorguluyorum. Öpüyorum. Gidiyorum.

July 5, 2017

Dersim 2 / "E cigeram ne etti bu insanlar sana?!"

Nadire köye en son bir arkadaşını götürdüğünde yıl 1990 filanmış, uçakta hıyar gibi sordum:

-Ay ben köye götürdüğün ilk sünni arkadaşın mıyım yoksa?
-Alevi de götürmüyorum ki.

Bu kısa konuşma benim ayrımcı hödüklüğüme vurgu yaptığı kadar Nadire'nin keçimsi karakterine de dikkat çekiyor. Gerçi bilemiyorum, telefon eden akrabaya eşe dosta "Nadire'nin arkadaşı geldi" deyince "Aovv bu zamanda geldi? Aferin valla" diyenler olmuş. Bu zamandan kasıt Dersim'in sağının solunun özel güvenlik bölgesi ilan edilmesi, yolların ulaşıma kapatılması, operasyon yapılması filan. Gene turistik tavsiye olarak gitmeden önce bu özel güvenlik bölgesi işini takip etmek gerekebilir, biz oradayken sadece Hozat, Ovacık ve şehir merkezi tarafları açıktı. Biz döndükten sonra oraları da kapattılar ama süreli şeyler bunlar, "Şu tarihten şu tarihe kadar" diye ilan ediliyor. (Sonra neden internette turizm şeysi bulamıyoruz? Ayh neyse.)

Bir yandan bu durum, bir yandan da benim kendimi ailenin en dini bütün olmayan üç evladının arasında bulmuş olmam, gittiğimiz her yerde "Bu Mina, dönmeye geldi" diye takdim edilmeme yol açtı. Ve aman yarabbi ne kadar eğlendiler anlatamam. Aldığım tepkileri ikiye ayırabilirim:

1. "Niye?"
2. "Ahahhahhhahha! Ay! (Gözünden akan yaşları siliyor)"

Ben olsam turizm broşürüne "insanları jilet gibi bir mizah anlayışına sahip" diye eklerdim, en azından benim tanıştığım herkes öyleydi, kendimi evimde gibi hissettim.

Eve vardık, mutfağa çöktük, Nadire'nin babası İmam Amca masanın karşısından gözünü kısıp bana bakmaya başladı. İmam Amca 70lerinde, upuzun boylu, heybetli, insan içine çıkarken üç parçalı takımını, kolalı beyaz gömleğini giyip fötr şapkasını takıyor, insanı kendi üstündeki kot ve tişörtten utandırıyor.

Kulakları iyi duymadığı için ben masanın ucundan duyuramadım sesimi, Nadire yanına çöküp benim yerime cevapladı, siz okurken herkesin avaz avaz bağırdığını hayal edin lütfen:

-Nadoo! Arkadaşın kimdir?
-Mina baba, okuldan arkadaşım. Dönmeye geldi. (Çünkü Nadire neden kaçırsın bu fırsatı, değil mi?)
-... (İmam Amca bana bakıyor sessizce.)
-Dönecekmiş baba, alevi olacakmış. (İyice kanırtsın ki olaylar patlak versin.)
-Dönecek miymiş? (Bana bakıyor. Ben ebleh gibi kafamı sallayıp onaylıyorum.)
-He.
-Anası babası kimdir?
-Anası solculuktan hapis yatmış, babası Dev-Gençli, Sinan Cemgil'in arkadaşı.
-Dev-Genç he? Sinan he? (Memnun oldu bu noktada.)
-He.
-(Bana dönerek) E CİGERAM NE ETTİ BU İNSANLAR SANA?!

İmam Amca'dan yediğim ilk fırça buydu, son da olmayacaktı. Kısa sürede ineğin peşine yollamaya başladı beni, "ZOZE NERDEDİR?" Sigara içmeme karışmaya başladı "DUFE DUFE!" İstemiyor kimse sigara içsin, çok da haklı, bir gün sıkıştırıp Nadire'yi sigaraya alıştırmamamı rica etti. Diyemedim ki ben bulduğumda fosur fosur içiyordu zaten, alıştırmayacağıma söz verdim mecburen. Ailedeki bütün kadınlar sigara içiyor ama bunu bir ninja kabiliyetiyle saklanarak yaptıkları için İmam Amca'nın haberi yok. Ben saklanmayı beceremedim, bir hafta boyunca işittiğim azarın sonu gelmedi.

Neyse, fırsat buldukça dönmek konusundaki niyetimi sorgulayan İmam Amca'ya kah konuyla zerre alakası olmayan bir deyişle, kah berbat aksanım yüzünden anlamadığı ve evden birinin tekrarlaması gereken Zazaca iki mısrayla karşılık verdim. Yakındaki bir türbeye gittik, Munzur Baba'ya gittik, her eve girişimizde Nadire'ye sordu "Naaptı? Öptü mü? Mum yaktı mı?" O arada Nadire gazladı da gazladı, "Hızır orucu da tutuyor. Aşure de yapıyor." Çoğu yalan. Aşureyi üç kişi birlikte yaptık, hayatımda herhangi bir orucu tutmuşluğum yok, oruç tutan biri değilim. İmam Amca bir türlü emin olamadı benim niyetimden, zaten kendi üç çocuğuyla beraber tam manasıyla bir kaos yaratmayı başardık bu konuda, birimizin dediğini diğerimiz inkar etti. Çocuklarını dalga geçiyorlar diye azarladı ama bana bir şey diyemedi.

Sonunda beni karşısına oturttu, önce sordu, "Sıdkı bütün müsün cigeram?" Dedim ki "Olmaya çalışıyorum. Olmak istiyorum." Sonra da dedi ki "Klem sen bunları dinleme, sen kalbin nereye diyorsa oraya git." Hayatımda bundan güzel, bundan nazik bir tavsiye almadım. Başka da tavsiyeye ihtiyacım kalmadı bence.

Munzur'dan biraz fotoğraf koyayım. Munzur Gözeleri'ne varmak için önce Munzur Vadisi'nden, sonra da Ovacık'tan geçtik. Vadi muhteşem güzellikte, çoğu zaman nehrin kenarından gidiyor yol. Milli Park aynı zamanda, girişten çıkışa kadar su alacak filan yer yok. O yüzden vadiye girmeden almak lazım.



Döndükten sonra da "Bir hafta gittin, üç kare fotoğrafla dönmüşsün!" diye fırça yedim, siz benim gibi olmayın, fotoğraf çekin. Ne bileyim yahu, etrafıma bakmaktan aklıma gelmiyor fotoğraf çekmek. Bakıyoruz fotoğrafa, ne güzel su, ne güzel ağaç tamam ama sesler, kokular, arabada çalan şarkı, nasıl güldüğümüz filan, onlar hep aklımda. Onları zaten anlatmanın bir yolunu bilmiyorum ben.

Vadinin girişine yakın Ana Fatma ziyareti var, orada da mum yaktık. Fotoğraf yok tabii.

Ovacık'a dönüşte uğrarız diye hızlıca geçtik, eve Munzur'dan su doldurup götürebilmek için beş dakika durup bidon aldık sadece. Sonra çok makbule geçti o su, evdekiler çok sevindi.

Munzur Gözeleri, Munzur'un doğduğu yer. Su küçük kaynaklardan çıkıp birleşiyor, coşkuyla akmaya başlıyor. Etrafı da yüksek, tepeleri karlı Munzur Dağları ile çevrili zaten. Oturacak yerler, gözleme ve çay var. Kendi yiyeceğinizi götürüp piknik de yapabilirsiniz. Fakat tuvalet meselesi dertli. Bir göz tuvalet var tepede bir yerde, daha yarı yoldayken tuvaletin oradan bizim gibi iki ziyaretçi seslendi bize, "AOOOO YOOOO DÖNÜN DÖNÜN! GERİ DÖNÜN! OLACAK GİBİ DEĞİL BURASI!" diye. Buradan yetkililere sesleniyorum, insani koşullarda çişimizi yapabilelim. Biz yapamadık o gün. Kimse yapamadı.


Munzur'a gelene kadar hiçbir aleviliklerini görmediğim yol arkadaşlarım nedense burada heyecanlandılar, bir taşa toprağa sevgi, bir içsel coşku içinde fotoğraftaki dağa doğru yürüdük, ilk göze o taraftaymış, oradan başlamak lazımmış çünkü. Yolda beni bir miktar itmek ve çekmek zorunda kaldılar ama vardık ilk gözeye.


Çok da güzel bir su. Zaten şişeleyip satıyorlar, Munzur Su dolum tesisleri de burada. İlk gözenin etrafından dolandık, daha da kayalık yerlerden tırmanıp hoplayıp zıplayarak düze indik, Nadire ile mum yaktık.


Kayaları da öptüm. Valla içimden geldi, en temiz hislerimle öptüm. Bir şey de dilemedim, hayat ile aramızda bir alacak-verecek yok, yaşadığımın farkındayım, en sevindiğim şey bu.

Bu muazzam güzellikteki yer kutsal olmayacaktı da ne olacaktı, zaten dünyadaki en doğal inanç sistemi bu. Kitaplı dinlerden önceki paganlığından/şamanlığından birazını bile olsa korumuş nereye gitseniz var bu, doğadan daha kutsal ne olabilir bir insan için? Seni doğup büyüdüğün toprağa bağlıyor, vallahi belki ayıp olacak ama dini vecibe için 3000 kilometre yol gidip dilini bilmediğin, tamamen yabancı bir coğrafyada dua etmek bana hep çok tuhaf gelmiştir, biraz da "endüstriyel" gelmiştir. Dersim'de dua ettiğimden de değil, ben misafirdim orada ama oralıların neden dua ettiğini anlayabiliyorsunuz. Haydi duayı geçeyim, herkes inançlı olmak zorunda değil; insanların dağla, taşla, otlarla, kuşlarla olan bağı beni çok etkiliyor. Yürürken bitkilerin isimlerini söylemeleri, mevsimleri tarif etmeleri filan, hayatta en özendiğim şey.

Gözlemecilerden birine çöktük, abla çok güleryüzlü, çok tatlıydı. Gözleme söyledik, "E valla üç tane kaldı sadece, onları da yapalı çok oldu?", çay söyledik, "Ya çay sıcak değil, çok rüzgar var, soğuyor çay?" Gözlemeler taze, çay da sıcaktı; ablanın standartları çok yüksekmiş ve yani insan neden gözleme satarken bu kadar açıksözlü olur bilmiyorum. Sonra gelip sigaramızdan aldı, biraz bizle oturup çay içti. Benim için "Yabancı herhalde?" demiş, nedense "Aaa yooo! Biraz önce döndü o!" diye girişmedi yol arkadaşlarım. Sessizce oturup çay içtik, rüzgar esiyordu, yüzüm güneşten yanmıştı, gürül gürül su sesi neredeyse bir bulut gibi etrafımızı sarmıştı.

Ve çok çişimiz vardı a dostlar. Yarım saat filan oturabildik ancak, arabaya doluşup Ovacık'a attık kendimizi. Yarın yazayım artık Ovacık'ı, Küba Kafe'yi filan.