October 31, 2017

Nalet Pazarcı

Biz bu "her gün kendimizle ilgili bir bilgi yazıyoruz" şalanjında Cessie ile başbaşa mı kaldık a komşular? Ben yazmaya devam edeceğim. Düzenli yaptığım iki şey var, biri bulduğum şalanja yapışmak, diğeri de şimdilik spora gitmek. Bu ikincisinin süreceğine dair etrafımdaki hiç kimsenin umudu olmadığından bari şalanjı bırakmayayım. Bana düzen lazım.

Facebook bulup çıkardı şu fotoğrafı geçen gün, 2007'de sonbaharı Ankara'da dağ bayır dolaşarak geçirmişiz. Burası sanırım Eymir civarıydı.

Günün bilgisi: Sopalara olan ilgim o günlerde başladı.

Ya Nadire'nin elinde görüp gasp ettim ya da Nadire'de görünce bana da bulması için kendimi yerlere attım, tam hatırlamıyorum. Ama bir uzun sopam olmazsa oracıkta fenalaşacaktım.

Kendi kendime gidip doğada yürüdüğüm yok ama ne zaman iş için yürümek zorunda kalsam sopadan başka bir şey düşünemez oluyorum.

En son geçen bahar Pertek'te yürüyüşe çıktık, karayolunun kenarından komşu köye doğru. Dönerken Nadire'nin boş vakitlerinde maraton koşan abisi Burhan "Şuradan saparsak kestirme yol var ama tırmanabilir misiniz bilmiyorum," dedi. Ben "Yok canım, hayatta tırmanamayız," diye ağlaşırken Nadire kendini çalıların arasından tepenin eteklerine atmıştı bile.

Acilen bir sopa buldum. İlk 10 dakika filan söylenmeyi başardım, sonrasında 90 derece açıyla dikilen bir kayalığın ortasında bulunca kendimi, can derdine düşüp çenemi kapattım. Yol kesinlikle kestirme filan değildi, Burhan tepeye tırmanıp manzarayı seyretmek istedi bence, ben de o arada heder oldum.

Düze çıkınca biraz oturduk, sık ağaçların arasında bir açıklıktı. En son ne zaman öyle bir sessizliğin içinde oturdum bilmiyorum, sadece hafif bir rüzgar ve ağaçların uğultusu. Gözlerimi kapattım, bu anı unutmayayım diye kendime tembih ettim.

Sopa, dün Nadire'yle konuşurken bir kere daha aklıma geldi. Zaman zaman "Tarla alalım, ekip biçelim, pazarda satarız. GİT LOTO OYNA." diye musallat oluyorum. Ufukta bir alternatif var, ağaçlarımız olabilir, sabah 8'de dolmuş kuyruğunda beklemeden yaşayabiliriz hayalleri kurmazsak iyice aklımızı kaybedeceğiz diye korkuyorum çünkü.

Salondaki yeşil yapraklı benjamin bitlenmişti, bir yandan onu anlatırken bir yandan da sahte organik tarım işine ikna etmeye çalıştım. "Sana pazarcı önlüğü dikerim," dedim. Ben para sayamıyorum, kafam çalışmıyor, birinin tezgahta durması lazım.


Nalet Zeytin Çiftliği'nin temellerini böylece attık dün, sanırım tezgahta durmaya da ikna oldu. Size ilaçsız zeytinlerden ayırırım, merak etmeyin. Gerçek doğal organik zeytin.

October 30, 2017

October 27, 2017

Zeljo'nun Köfteleri Bana Neler Etti

Kardeşim ve ecnebi damadımıza "Bana kartpostal yollarken arkasına politik şeyler yazmayın" dedim. Çünkü içimde endişeli bir teyze yaşıyor. Ay aslında o kadar da haksız sayılmam, bu iki kuduz yüzünden çeşitli anksiyeteler yaşıyor olmam bir yana, geçenlerde postanede "Artık kartlar da kayıtlı posta" dedi bana bir memur, kaç kartı hangi ülkelere attığımı yazdı bir yerlere. Göremedim de tam olarak neler oluyor, hiç anlamadım.

Ben hiç uyarmamışım gibi kart atmışlar son gittikleri yerden, Lizbon'un meşhur çinilerinin, karolarının komünist olduğundan bahsediyorlar kartta. Viva la Revolucion! diye devam ediyorlar. Mesaj yazdım hemen:


Özetle "Kart geldi. Çiniler nasıl komünist? Küba'da mıydınız da devrim sevinci yaşadınız boklar?" diye sordum. "E sen politik şeyler yaz demiştin, biz de yazdık," diye cevap geldi."Biz di pilitik şiylir yizdik," diyebildim.

Dün bir de paket geldi bunlardan, hediyelik şeyler. İçlerinde bir de şu vardı:


Elimde tuttuğum şey, bir paket peçete, üstünde "Benim sebzem et" gibi bir şey yazıyor. Komik mi? Değil. Çok acıklı aslında. Ama bunlar böyle eğleniyor.

Günün bilgisi: 5 sene sıkı bir şekilde vejetaryen olarak yaşamayı başardım. Geçen yılbaşı bir anda her şey kontrolden çıktı. Bu peçete o yüzden bana yollandı.

Yılbaşını geçirmek üzere Sarajevo'ya gidiyorduk, daha uçak kalkmadan başladı barbar kocam, "Zeljo'ya gidelim. Zeljo. Çevapi. Çevapçiçi. Gidicez di mi? İlk iş Zeljo'ya gidelim bak." Tamam dedim, ne diyeyim, ilk gidişimizde de musallat olmuştu Zeljo'ya. O köfteleri yerken ben ayran içip beklemiştim onurlu bir vejetaryen olarak.

Çantaları otele attık ve bu buzla kaplı kaldırımlarda koşmaya başladı. Ben de peşinden. Zeljo'ya girdik, yer de yok, bizi birilerinin yanına sıkıştırdılar. Zeljo şurası, Başçarşı'nın içinde:


Şurada anlatıyor kısaca nedir, nasıl gidilir diye. Fotoğrafı da oradan aldım.

Garson abi geldi, çökük çökük avurtlarıyla sipariş almak istedi. Uçaktan ineli yarım saat olmuş, hava eksi 18 derece, henüz nerede olduğumu anlamamışım, zaten bütün Boşnakçam toplam 5 kelime. Bir çevapçiçi diyemedim, iki ya da üç de diyemezdim, rakamlar kesinlikle aklıma gelmedi. Parmağımızla menüden gösterdik, abi gitti. "Kesin iki tabak gelecek," dedim, "Neyse artık, yiyebildiğini yersin."

İki tabak geldi, barbar kocam girişti. Ben tabağa baktım, baktııım, baktııım. "Ben bunu yiyeceğim," dedim. Bunu dedim. Ve yedim.

Nefes almadan yedim. Şunu yedim:


Somun içinde kömür ateşinde pişmiş köfteler, üstüne kaymak (yoğurt), hafif sotelenmiş soğan.

Sonraki günler de gitmeye devam ettik Zeljo'ya. Bir gün pazara gittik, teyzelerin kesip kesip verdiği kuru etleri, sucukları da yedim. Bir yandan da "Allahım bu kısa bir evre mi yoksa döndüm mü ben et yemeye?" diye kendimi sorguladım.

Dönüşte barbar kocama yemin ettirdim kimseye söylemesin diye. Kısmen utançtan ama çoğunlukla hayatımızı karman çorman edeceğinden. Çünkü 5 senedir vejetaryendim, herkes alışmıştı. Ona göre yemeğe gidiyorduk, ona göre yemek pişiriyorduk. Tatilde patlamışım, eve dönünce "Et yiyecek mi? Yemeyecek mi?" bunaltısı yaşayalım istemedim. Bunu bir günah gibi saklamaya hazırdım.

Saklayamadım. Telefon açıp Sevda'ya anlattım, ona da tembih ettim kimseye söylememesini. "Ben anlatırım sonra Nadire'ye," dedim. "Tamam," dedi.

Birkaç gün sonra Nadire'ye gittim, salona oturttu beni, elime çay verdi:

N: Eee nasıl geçti?
Ben: Ay işte çok soğuktu ama ne güzeldi. Konser vardı.
N: Ay boşver soğuğu, ne yedin ne içtin onu anlat.
Ben: Güzel bi kafe var, oraya gittik?
N: Ne yedin?
Ben: ...
N: Nasıl iyi miydi yemekler?

"Nooluyo ya?" diye ağlamaklı oldum. Meğer ben Sevda'ya günah çıkardıktan 15 dakika sonra tanıdığım ne kadar insan varsa mahallenin marketinde karşılaşmışlar. Oracıkta, reyonların arasında herkes her şeyi öğrenmiş. "SİZİN KONUŞACAK BAŞKA ŞEYİNİZ YOK MU?!" diye çıkışayım dedim, bir işe yaramadı.

Ve ondan sonra ben zincirlerimden boşanmışçasına et yemeye devam ettim. İşte 10 ay olmuş, duramadım. Öğlenleri yakaladığımı mahalle dönercilerine sürüdüm, "Bana lazanya yapın" diye ağladım, kıymalı pide yiyelim diye çekmediğim numara kalmadı.

Bazen Zeljo'nun facebook sayfasına bakıyorum açıp, köftelere bakıyorum. Biri köfte tabağını koyup altına "Vejetaryenlere göre değil!" yazmış, içimden acı acı güldüm. Ah güzel kardeşim, bir bilsen.

Eski halime döndüm, parça et, biftek miftek yemiyorum. Sebze yemeklerine et koymuyorum. Balığı herhalde en son 20 sene önce yemiştim, geçen Karaburun'da balık da yedim, sevmediğime yeniden karar verdim. Velhasıl şarküteri, döner möner, köfte, hamburger, ara sıra tavuk, yer yer hindi rutinine geri dönmüş oldum beş sene sonra.

Zeljo'da ağzıma köfteleri sokarken kocamın gizlice çektiği fotoğraflar da var aslında. Ve inanılmaz trajik görünüyor halim. Şantaj için kullanırım diye düşünmüştü, fırsat bulamadı. Bulamadım nerede fotoğraflar. Ayh bir de geçen bahar gidip Dersim'de dünyanın en güzel ineği Zoze'yle tanıştım, vicdan azabından büzülüyorum Zoze'yi düşündükçe.

Böyle yani vaziyet. Bilmiyorum böyle mi devam edeceğim, yoksa bir gün yeniden "Eh yeter!" der miyim.

Bu kendi çapında dev itirafı da tamamladığıma göre gideyim ütü yapayım, inekleri düşünmemeye çalışayım. Süper Loto da bana çıkmadı zaten.

October 26, 2017

O Otoparkı Yaptırmayacağım

Ay apartmanda tadilat var. Son ana kadar bilmemezlikten gelerek kaçmayı başardığımız apartman toplantısında karar almışlar, baktım sevdiğim tek komşum "He" demiş, ben de attım imzamı. Kazan dairesi elden geçecekmiş, su deposu yenilenecekmiş. Şu anda apartman boşluğuna bakan pencereleri kırıyorlar, pimapen yapılacakmış. Niye bilmiyorum. Bunlar hep zemin kattaki komşunun hayalleri, yakaladığına kentsel dönüşüm övüyor, müteahhit övüyor. Bana da anksiyete veriyor, kentsel dönüşmek istemiyorum.

Aynı komşuyla yer yer otopark gerginliği de nüksediyor. Ön bahçeyi park yeri yapmak istiyor. Bir önceki toplantıya barbar kocamı yollamıştım, yollamadan da doldurdum, gazladım ve tehdit ettim. Hatt-ı müdafaa yoktur sath-ı müdafaa vardır, o satıh ön bahçeyi de ihtiva etmektedir diye. Barbar kocam alnının akıyla çıktı o toplantıdan.

Bu komşu beni de yakalıyor tabii zaman zaman, "Hı hıı evet. Yaa tabii," diye dinleyip kaçıyorum.

Günün bilgisi: Bahsi geçen komşu beni kesinlikle gerizekalı zannediyor.

Bu tür beni gerim gerim geren, baygınlık veren, kaçmak isteyip de kaçamadığım konuşmalar esnasında sürekli karşı tarafı onaylıyorum ben. Herhalde ne kadar onaylarsam o kadar çabuk biter diye düşünüyorum, bilmiyorum.

Benim bu içeride çaresiz, dışarıya ebleh halim komşuyu iyice coşturuyor, bana bayağı "Ooooo kentsel dönüşüm çok iyi bir şey" diye çocuğa anlatır gibi anlatıyor. Sonra ben gelip kocama anlatıyorum. Sonra kocamı toplantıya yolluyorum. Bizim daire, her önerisini veto ediyor bu komşunun.

Herkesi gerizekalı sanmaya bu kadar meyilli olmasaydı keşke, o otoparkı asla yaptırmayacağım ön bahçeye. İki tane koca ağaç var, oraya yavru kedimizi gömdük ağlaya ağlaya. Ankara'nın safi beton, bol bol otoparklı mahalleleri de var, keşke pes edip oralara taşınsa.

Ben hırsla bunları yazarken Kudi terastan içeri ağzında bir adet cevizle girdi. Nereden buldu bilmiyorum, büyük ihtimalle saksağanların bizim terasta bir yerlerde zulaları var. Aldım cevizi ağzından, çok bozuldu.


Cebime koydum, bunun dikkati dağılınca dışarıdaki saksılardan birine bırakayım, saksağanlara da yazık.

Geldi masanın üstünde arıyor cevizini.


Köpenk bisküvisi filan vereyim bari de aramız düzelsin biraz.

Bir takım küçük işlerden mütevellit liste yaptım kendime bugün için, gideyim de bir ucundan başlayayım. Bugün Süper Loto çekilişi var, çok devretti, haberiniz olsun.

October 25, 2017

Sezonun İlk Narı

Sabah spora gitmek için kalktım, yağmur yağıyordu. Ortalıkta sadece bez ayakkabılar var, botlar yatağın altında bazada, yatağın üstünde barbar kocam uyuyor horul horul.

Şemsiye de yok evde. Derin duygularla bağlı olduğum bordo şemsiyem geçen sene tadilat sırasında yok oldu. (Çaldılar demiyorum, kırdılar ve yok ettiler diyorum. Şemsiyeyi matkaba filan bağlayıp eğlendiklerini hayal ediyorum, öyle insanlardı.) Aldığım dükkana gidip duruyorum, yok aynısından.

Çantamı topladım, kahve yaptım, o arada kocam çişe kalktı. Bir kartal gibi atılıp yatağı havaya diktim, elime bir çift çizme geldi, ayağıma geçirip çıktım evden.

Spor çıkışı Kızılay'a yürüdük, terziden pantolonlarımı aldım. Çorap haline gelmemişler, çok sevindim. Bir tanesi o kadar berbat kesimli bir kot ki ne yapsan olacak gibi değildi. Bir ara yazayım bonprix maceralarımı, internet alışverişinde vardığım en fantastik yer orasıydı sanırım.

Sevda çantasından bir adet nar çıkarıp verdi sabah, eğer istersem bunun geldiği yerde daha başka narlar da varmış. Eve gelince şuursuzca fotoğraf çektim narla.


Hayal ettiğim rönesans havasını yakalayamadım, Elif Şafak kitabı kapağı gibi oldu.

Günün bilgisi: Erkek reyonlarından da sıklıkla alışveriş yapıyorum. Üstümdeki satanik tişört ve siyah sweatshirt H&M erkek kısmından. Çünkü daha uzun tişörtler, daha kalın sweatshirtler hep o kısımda satılıyor. Resmen daha uzun süre giyilebilecek, basit ve kullanışlı şeyleri erkekler için üretiyorlar. Şu anda gitseniz kadın reyonlarında her şeyin üzerinde gerizekalı sloganlar, berbat boncuklar var. (Yaz yaz, üstünde "Fries Before Guys" yazan tişörtün yokmuşçasına yaz.)

Bugün girdiğimiz dükkanlardan birinde şu çalıyordu, biraz dans ettim kendi kendime. Halbuki çıktığı sene burun kıvırmıştım. (19 sene öncesiden bahsediyorum aman yarabbi. 19 sene.)



Nasıl geçiyor çarşamba gününüz? Ben şimdi biraz çoraplarımla parkenin üstünde kayacağım.

October 24, 2017

Gezme Ceylan Gezme, Uçma Kopter Uçma

Ay allahım gene helikopter var havada. Bunlar Gezi sırasında musallat oldu, dördüncü senesinde hala havadalar. Artık devlet büyüklerimizi yukardan şaapıyorlar, güvenlik filan. Devlet büyükleri çoğul değil aslında, sadece bir kişi için iki helikopter havalanıyor. Bilmiyorum bir ülkenin başkentinde şehir içi trafikte ne biçim güvenlik sorunları var ki iki helikopter havalanıyor.

Günün bilgisi: Bu helikopterlerden bütün varlığımla nefret ediyorum. Bir yandan da rasathane olarak hizmet veriyorum çünkü arkadaşlarım arasında en üst katta oturan benim, her şey görünüyor buradan.

Nefretimin başlangıcında aslında endişe vardı. 2013'te ve biraz sonrasında bunlar ne zaman havada dolansa şehrin bir yerlerinde bir şeyler olduğunu anlıyorduk. Protesto, katliam anması, miting. Sonra baktım protestosuz, mitingsiz de havadalar torul torul. Derken farkettim ki "Dostlar düşmanlar zenginlik görsün, koruma görsün, itibar görsün, allaah allaaaah!" gibi bir anlayış çerçevesinde dolanıyorlar tepemizde.

Bunlar tepedeyken sokakta da kıyamet kopuyor; son sürat konvoy, siren, megafondan fırça, kıyamet.

Sonra 15 Temmuz oldu, helikopterlerin her türlü marifetini gene gönüllü rasathane olarak salonumuzun pencerelerinden seyrettik. Ateş de açabiliyorlarmış.

Konvoy monvoy artık umrumda değil, ses beni hasta ediyor. Helikopterler, bir de havai fişekler. Sanırsınız ki üç büyük terör saldırısı yaşamış, bir de üstüne darbe teşebbüsü geçirmiş, üzerinde jetler uçmuş, sağı solu bombalanmış bir şehirde en azından biraz travma kalır sesle ilgili.

Kalmıyormuş. Balkonlardan filan havai fişek atılıyor, sünnet oluyor havai fişek, nişan oluyor havai fişek. Yemin ederim bu şehir bir insan olsa ve IQ testine girse araba kullanmasına izin verilmez, averajı tutturamaz, liseyi nasıl bitirdiğine şaşarlar.

Postaneye gittim sabah, sıra beklerken bir baktım ki dinozorlu çoraplarımı giymişim.


Hay allah.


October 23, 2017

Ay Lav Yu Mısır

Günün bilgisi: Patlamış mısırı çok seviyorum. Herhalde hayatımdaki en uzun, en tutarlı, en stabil ilişki mısır ile aramızdaki ilişki. Yazdı kıştı demeden evde mutlaka bulunan tek besin maddesi de bu zaten.

BİM market yolumun üstü, çöp torbası ve mısır alıyorum düzenli olarak. Bugün bir baktım ki bu küçük plastik şişelere doldurup satmaya başlamışlar.


"Mihiihih küçük şişe kalp kalp kalp!" diye aldım eve geldim. Şu anda "Ayh ne çok plastik?!" diye bozuluyorum. Mısır bitince de kesin atamayacağım ben bu şişeyi, elim varmayacak, naylon torba ve yoğurt kabı biriktiren nesillerin çocuklarıyız. Sonra 50 tanesi birikecek sokuşturduğum yerde. O arada iki buçuk sene geçecek aradan. Sonra buraya gelip ağlayacağım "Dev bir şişe problemim var!" diye.
Makineye çamaşır attım. Nane çayı içerek Gökçek'in istifa etmesini bekliyorum. Siz naapıyosunuz?

October 22, 2017

Yirmi Birinci Gün / Pullarla Kavga Ettim, Ajansı Aldım, Güzel Dizi Başlamış

21 günlük şalanjı böylece bitiriyorum, her gün kendimle ilgili bir bilgi ile devam edeceğim. Umarım ederim, bana da iyi geldi çünkü her gün yazmak.

Günün bilgisi: "Günaydınlar!" lafına neden bilmiyorum ama çok sinir oluyorum. Niye günaydın değil de günaydınlar? Belki suratsız biri olduğum için o neşeye ve yaşama sevincine gıcık kapıyorumdur. Hepimiz sabah programı sunucusuymuşuz, öğlen haberleri spikeriymişiz gibi bir haller. Gözümün önüne anında devasa irilikte, zorla beyazlatılmış dişler geliyor bir yerde "Günaydınlaaar!" okuyunca.

Dün sabah uyandım, köpenkler sağımda solumda horul horul uyuyordu, ben de bir süre öylece yatmaya devam ettim. Sonra sıcak bastı. Köpekler acayip ısı yayıyor. Kalkıp kahve yaptım.

Kahveyi çekirdek halde almak lazımmış, öyle daha taze kalıyormuş. Kahvecide öğüttürüp eve getirir getirmez bayatlamaya başlıyormuş diye el değirmeni almıştım. Onu da seramik dişli almak gerekiyormuş, metal dişler dönerken ısınıp kahveyi bozuyormuş falan filan. Valla bu kahve dünyasının detayları beni bunalttı bir hayli. Daha tam ayılamadan tor tor tor değirmen çevirdim mutfakta dikilip.

Oturup kartpostal yazdım bir miktar. Arkadaşlarıma yazıyorum artık sadece, posta ücretleri az buz değil. Yurtiçi 1.80, Avrupa'ya kartpostal 3.90, daha uzaklara 4.30 lira olmuş. Postcrossing'de 17 kart yollama hakkım varmış, orasının Çinli ve Tayvanlı kartpostalcı dolu olduğunu da düşünürsek ohooooo, resmen pahalı hobi olma yolunda dev adımlarla ilerliyor.

En son geçen sene filateli.gov.tr'den pul sipariş etmiştim, posta ücretleri zamlanınca elimdeki pullar bir tuhaf kalmış, 3.90'a, 1.80'e tamamlayacağım diye alnımda terler birikti. Yeniden sipariş mi versem diye girip baktım, ay allahım bakmaz olaydım.


En son ne zaman bu kadar kötü çizilmiş insan figürleri gördüm hatırlamıyorum. Kadınların burunları yok, birinin var ama onu da sanki başkası çizmiş de yanlışlıkla araya sıkışmış gibi. Herkes koca kafalı, bir kısmının boynu yok. O arkadaki eline bayrak yapışmış gibi duran kadın neden orada? Ay ne biçim tasarım bu?

Bir süre dolandım pulların arasında, içim bayıldı. Postaneden 10, 20, 30 kuruşluk pul almaya çalışacağım, elimdekilerle tamamlayıp bir süre idare edeyim.

Gazete okudum biraz, AP'nin sayfasında Işid'e katılan yabancı savaşçıların durumu ile ilgili bir haber vardı, Avrupa ülkeleri ölülerini de dirilerini de geri almak istemiyormuş ama açık açık da söylemiyorlarmış. Arada Işid karşıtı koalisyondan Amerikalı bir diplomatın açıklaması vardı:


Diyor ki "Amacımız, yabancı bir ülkeden gelip de Suriye'de Işid'e katılan her savaşçının Suriye'de ölmesini sağlamak.", sonra da iyice anlaşılsın diye ekliyor, "Yani Rakka'da iseler, Rakka'da ölecekler."

Bu Amerikan usülü sorun çözme beni çok memnun etti dün. Ben olsam Rus usülü sorun çözerek o "Işid gelinleri"ni de ortadan kaldırırdım. Çünkü takip ediyorum, kapatıldıkları kamplarda neşeyle anlatıyorlar eve getirilen Ezidi kadınların ve çocukların başlarına neler geldiğini, nasıl sadece seyrettiklerini. Ne pişmanlık var ne de insaniyete dair herhangi bir emare.

Gerçi ben Işid'e gelin olup sonra kaçmaya çalışırken ölenlere de acımıyorum. Kardeşimle konuşmuştuk bunu, o anlamaya çalışıyordu kızların durumunu. Ben üzülemiyorum, gördüğümüz her şeyi görüp gene de Işid'e giden o Avrupa doğumlu kızlarla empati kuramıyorum, hallerini anlamakla ilgilenmiyorum, ölmelerinin bir kayıp olduğunu da düşünmüyorum.

Kadın ya da erkek, cihat bir tür meslek. Suriye belki durulacak, bunlar başka bir yerde mesleklerini yapmaya devam edecekler. Ortalık Boşnak, Çeçen cihatçı dolu. Genelde memleketlerine dönüp bakkal filan açmıyor bunlar, kendilerine yeni bir cephe buluyorlar.

Bu konuyla ilgili fikirlerimi Rus ayısı Boris'mişim gibi açıkladığıma göre devam edeyim.

Tarhana çorbası yaptım, brokoli haşladım. Akşam da biraz mısır patlatıp yeni diziye başladık, Mindhunter diye. Yapımcısı David Fincher, bazı bölümleri de o çekmiş. 1970'lerin sonlarında FBI'da geçiyor, seri katillere henüz seri katil denmiyor, daha yeni uyanmaya başlamışlar böyle bir şeyin varlığına. Davranış bilimleri, psikoloji filan işin içine girebilir mi diye bakıyorlar. Kriminal profil çıkarma işi ortalıkta yok. Bütün bunların nasıl başladığını anlatıyor. Ben çok beğendim.

Gideyim bu güneşli pazar günü faydalı bir şeyler yapayım. Tam olarak bilmiyorum nasıl faydalı işler ama kompüterin başından kalkayım en azından.

October 21, 2017

Yirminci Gün / Kızılay'a Yürüdüm, Börek Vardı

Grip, Sevda'nın bütün hayatını ele geçirdiği için dün sabah tek başıma gitim spora. Kimse inanamadı. Salondaki varlığıma ikna etmek için Sevda'ya fotoğraf yolladım, çıkınca da annemi arayıp bu başarımı anlattım. "Aferin, sakın bırakma sporu" dedi çünkü biliyor çocuğunun huyunu. Kesin gözünün önünden yüzme kulübünden, basketboldan, matematik kursundan kaçışlarım geldi.

Çıkışta gene geçen günkü köpeğe bakındım, bulamadım. Eve yürürken kargoya uğradım, üç tane kitap almıştım, onlar gelmiş. Paul Auster'in yeni kitabı, Murat Yetkin'in Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı, bir de kargoyu bedavaya getirmek için aranırken bulduğum Tanizaki'nin Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın'ı. Japon yazarları hiç bilmiyorum, merak ettim bunu.

Duş aldım, üstümü değiştirdim. Kızılay'a gitmem lazımdı, barbar kocama mesaj attım, bir şey lazım değilmiş. Nadire'yi dürttüm, okuldaymış. İkisi de "Ne işin var Kızılay'da? Polis noktalarına yanaşma. Kalabalığa girme." diye azarladı. Bir yandan da yürüyordum, fenalık bastı. Kesin twitter'da filan bir şey okudular diye düşündüm.

Okumamışlar. Nadire "Yok yahu, bir şey okumadım. Sen gidince olay çıkma ihtimali yükseliyor diye dedim." dedi. Bir de acı acı güldü üstüne. Yüzünüze şimdiye kadar hiç acı acı gülünmediyse umarım asla başınıza gelmez, zamanın içinde sadece kısacık bir an değil çünkü o. Sırtında yüklerle geliyor.

Günün bilgisi: Ben gidince olay çıkma ihtimali yükseliyormuş gibi çok mesnetsiz bir algı var.

Elazığ uçağında yan yana otururken Nadire dönüp bana şunu dedi, "Ay bir arkadaşım beraber uçağa bineceğimizi duyunca emin olup olmadığımı sordu. Ben de dedim ki, ohoooo bütün uçak yanar, bizim koltuklarımız havada süzülerek yere konar, Mina da bir sigara yakar üstüne."

O arkadaş kim bilmiyorum. (KİM O ARKADAŞ?!) Gözlerimi kısarak baktım Nadire'ye uçakta. Zaten nadiren gidiyor bir süredir protestolara filan, onlara da bana haber vermeden gidiyor. Ben de babasına söz verip and içmiştim, ne kendim gidiyorum ne de Nadire'nin peşine takılıyorum. "Cigeram, kalabalığa girme." "Klem klem, gitme. Gitme, he?" Yemin ederim bu konuşma yaşandı İmam Amca ile aramızda ama hepsi bu kadardı. Detay yok, başı yok, sonu yok. Alnıma bu şekilde mühürledi ve iki hafta kadar sonra da gitti bu dünyadan. Ne yapabilirim? Hiçbir şey yapamam.

Algı mesnetsiz yazdım çünkü Nadiresiz gittiğim bir sürü yerden olaysız şekilde ayrıldım. Tek başıma itham ediliyor olmamı hiç adil bulmuyorum. Bu mevzuyu ortak loto kuponu oynamaya karar vererek kapattık dün gece.

Kızılay'a geri döneyim. Terziye üç tane pantolon bıraktım, sağı solu daraltılacak. Terzi yandan iğneleyip "İyi mi böyle?" diye sordukça onayladım, şu anda hiçbir fikrim yok neleri onayladım. Umarım çorap haline gelmez pantolonlar. Oradan çıkıp kitapçı dolandım, aradıklarımın yarısını buldum.

Konur Sokak'tan Yüksel'e çıkarken dev bir kalabalık vardı, meğer börekçi açılmış. Açılış dolayısıyla bedava börek dağıtıyorlarmış, izdiham vardı. İki adım yürüyünce de barikatla çevrili İnsan Hakları Heykeli'yle burun buruna geldim. Hemen arkası da polis karakolu gibi bir yer haline gelmiş. Bedava börekti, tomaydı, polisti, içim fena oldu. Sola kırıp bulvara indim, hızlıca eve döndüm.

Barbar kocam gelince biraz terasta oturduk, ben bir kadeh şarap içtim. Eski bir film seyredelim dedik, şunu bulduk Netflix'te:


Hitchcock filmlerini çocukken seyrettiğim için yapım yılları bana hep 1970'lerin sonlarıymış gibi geliyor, halbuki North by Northwest 1959'muş. Arka Pencere 1954, The Man Who Knew Too Much 1956, Kuşlar 1963. Konuşa konuşa seyrettik filmi, sokaklara baktık, evlere, eşyalara. Cary Grant filmde bir reklamcıyı oynuyor, her şey çok pahalı ve lüks görünüyordu.

Yatmadan Nadire'yi bir daha dürttüm, yeni kedi hasta iki gündür, canım sıkılıyor haline. Bir önceki gece gördüğü rüyayı anlattı. Meğer barbar kocam da beni görmüş. Rüyaları buraya yazmayı yüreğim kaldırmıyor, bilinçaltı ne acayip bir yer yarabbi. İkisinin de rüyalarında uzun zamandır tekrarlayan motifler var. Sen ne görüyorsun diye soracak olursanız, en son yün kazak gördüm.

October 20, 2017

On Dokuzuncu Gün / Taziyeye Gittim, Evin Köpeğiyle Kapıştım

Kardeşimin Lizbon'dan alıp Leipzig'den postaya verdiği peynir geldi dün. Hava kabarcıklı zarfa koyup üstüne pul yapıştırmış. Oturup güldüm bir süre.


İçine not da yazmış, "Pahalısından aldım, kıymetim bilinsin lütfen!" diye. İşte bunlara hep ikinci çocuk olmak sebep oluyor. Biraz da barbar kocamın "Bunun kesin bir kenarda milyorları var, kimsenin haberi yok." diye kardeşimle düzenli olarak dalga geçmesi sebep oluyor. Kesin var bir kenarda parası, hep öyle bir çocuk oldu.

Gündüz pek bir şey olmadı, mutfağı topladım, bir de kartpostal ve kırtasiye malzemelerini depoladığım kutuyu boşalttım. Her tarafı patlamış eski kutuyu atıp yenisine yerleştirdim her şeyi. Kıyamet gibi kartpostal var elimde, postcrossing de yapmıyorum artık. Yavaş yavaş eşe dosta yollayacağım, Kapadokyalı kart, semazenli kart, ben kalp Türkiya kartı, artık bilemiyorum.

Akşam barbar kocamın halasına gittik başsağlığına. Kimseyi tanımıyorum, ne halayı ne de ölen enişteyi. Aile ilişkilerine hakim değilim, taziye de becerebildiğim bir şey değil zaten. Günün bilgisi: Bir hastane ziyareti, iki taziye, beni dövün daha iyi, gerçekten nefret ediyorum. (Yeni şalanja da başlamış olayım böylece.) Çok yakın arkadaşlarımı, en çekirdek aileyi ayırıyorum, geri kalan sosyal çevreden bahsediyorum.

Ama mecburuz. Çıktık evden, merdivenlerde "Evlerinde köpek varmış, şu anda kendimi öldürmüyorsam sebebi köpeği merak ediyor olmam." dedim. Yakınmış evleri, yürüdük. Allahım onlarca insan, bazılarının kim olduğunu barbar kocam da bilmiyor. "Yemek yiyin. Aaaa ne demek tokum?! Yiyin! Börek yiyin! Pilav yiyin! Sen kilo mu verdin? Kek ye, şeker yok gibi içinde. Ye! YEEEOOOAAAYİN!"

Bir ara yere oturup ağlamayı düşündüm. Kendi tabağını kendin de alamıyorsun, elimden hart diye boş tabağı çekti başka bir hala, kendisi doldurup verdi. Köpeği de odaya kapatmışlar, korkanlar varmış taziyeciler içinde. Kendimi yanına attım, sokak köpeğiymiş Tarçın, bebekken bulup almışlar. Dertleşeyim dedim Tarçın'la ama kapalı odada o kadar bunalmış ki üstüme atlayıp beni güreşe davet etti.

Güreşemeyeceğimi ama sakin sakin oynayabileceğimizi ifade ettim kendisine. Sakin, Tarçın'ın lugatında yazmıyormuş. Burnuma yumruk attı sevinçle. "AAAAOOO ÖYLE Mİ DARÇIN?!!" diye kafakola alıp koltuğa devirdim. Çok memnun oldu, bir tane de alnıma yumruk attı, ben de kıçını çimdikledim. Elimi ayı gibi ısırarak karşılık verdi.

Neyse, yeteri kadar yediğimize ikna ettikten ve konuşulabilecek her şeyi konuştuktan sonra kalktık, barbar kocam ayakkabılarını ararken iki farklı tek giyip geldiğini farketti. Biri gri, diğeri kahverengi, iki ayrı spor ayakkabıyı kaynaştırmış. Eve yürürken hala hayretle ayaklarına bakıyordu, ben de bir sigara içtim etrafıma bakına bakına.

Gecenin kalanında gene CNNTürk'e bağırdık. Makul bir saatte yattım.

October 19, 2017

On Sekizinci Gün / Köpek, Gazete, Deriko

Sevda'nın sabah işi vardı, öğleden sonra gittik spora, salon kalabalıktı. Gencecik ve incecik kızlar salonun kapalı tarafında kendi kendilerine çalışıyordu, yanlarında şınav çekmeye utandım. Şınav çekemiyorum, kollarım vücudumu taşımıyor. Neyse, dizlerimin üstünde kolay şınav çektim utana sıkıla. Sevda grip oluyordu, önce bisikletle kavga etti, sonra her bulduğu yere uzandı, bir ara biraz mekik çekti.

Salona girmeden önce binanın önünde köpek gördüm. Köpek görünce bütün dikkatim dağılıyor, konuşulanı dinlemiyorum, yaptığım işi bırakıyorum. Mama vereyim dedim, yemedi. Oynamak istiyormuş, şımarmak istiyormuş.


Patilerini sıkıştırdım biraz, gıdısını kaşıdım. Fotoğraftakinden daha zayıftı, yeni kısırlaştırılmış, ameliyat izi duruyordu, tüyleri uzamamış. Kulağına küpesini de yeni takmışlar. Günün geri kalanını bu çocuğu düşünerek geçirdim, hala da düşünüyorum.

Köpeklerin bu arkadaş olalım mı, belki oynarız halleri, gelip gözünüzün içine bakmaları beni mahvediyor. Barbar kocam olmasaydı alıp eve getirmiştim, şu anda halılardan çiş temizliyordum. Olmuyor, sürekli akla mantığa davet ediliyorum. Bence önemli olan makul sayıda köpekle medeni bir ev hayatı yaşamak değil, sığdırabildiğin kadar köpeği eve sığdırmak. Çünkü bu çocuk dün akşam nerede uyudu, karnı tok mu, kışın ne yapacak diye hayatı kendime dar ediyorum dünden beri.

İnsanlardan biraz uzakta bahçeli ev arzumun sebeplerinden biri de bu. Ya Hızır, ya kainatın ışığı, duy beni perşembe perşembe, bir yol aç da gidelim kurban olurum.

Spordan çıkınca arandım, bulamadım çocuğu. Gidip meyve suyu içtik bir yerde, eve döndüm uzun yoldan yürüyüp. Yoldan gazete aldım, Evrensel'i internetten okuyorum aslında ama satan bakkala denk geldikçe alıveriyorum. Kağıt gazete okumayı daha çok seviyorum. Evrensel'i beğeniyorum çünkü çok derli toplu haber veriyor, twitter hesabı da öyle. Eğreti Yaşamlar diye bir dizi yayınlıyorlar, sadece mahallenin eczacısıyla konuşarak o mahalle hakkında ne kadar çok şey öğrenmek mümkünmüş, acayip takdir ettim gazeteci Sevda Karaca'yı.

Geçen gün patlayan sıbyan mektebi haberinin kaynağı da Evrensel, gene iki kadın gazetecinin haberiydi, Yasemin Akpınar ve Adile Doğan. Kadın gazeteciler Esenyalı'ya gidip kadınlarla konuşuyorlar ve ortaya bu ayarda haberler çıkıyor. Bayat köşe yazısı okumaktan bıktıysanız diye söylüyorum.

Dünkü gazetenin içinde gençlik eki vardı, şu yazıya bayıldım:


Büyütünce okunuyordur umarım, liselilerin daha ucuz ve kaliteli yemek mücadelesi. Kardeşimin de benzer maceraları var, üniversitenin ilk senesini kantinle kavga ederek geçirdi, onlar da kazanmıştı. Sonra okulun servis otobüsleriyle kavga ettiler, onu da kazandılar. Yıl ortasında kalkıp gitmiştim birkaç günlüğüne, ne yapıyor çocuk bakayım diye. Bu dersteyken havuza gideyim dedim, havuzun girişinde bir panoda dev harflerle adı soyadı yazıyordu 2-3 kişiyle birlikte, "HAVUZU KULLANMALARI YASAKTIR!!!" diye. Gece yarısı donla havuza girip güvenliğe yakalanmışlar. Güvenlikle de kavga etmişler ama bu sefer kazanamamışlar.

Tam hayallerimizdeki çocuk, annemle babamın gözlerinden yaşlar gelmişti gülmekten havuz meselesine. İkinci çocuğu yapmayı düşünenlere de fikir verir belki, ikinci çocuklara hakları verilmiyor, onlar döverek ve tekmeleyerek alıyorlar haklarını. İlk çocuklar daha romantik tipler oluyor. Bu meseleyi de böyle ayı gibi genellediğime göre devam edebilirim.

Dün bütün gün Kemal Dinç ve Ahmet Aslan'ın yeni albümü Duo'yu dinledim. Kemal Dinç'i çok beğeniyorum. Aşağıya ilkokul-ortaokul müzik derslerinin demirbaşı bu türküyü bırakayım. Anneme sordum nerenin türküsü bu diye, Antep'miş. Annemler de mandolinle çalarmış ortaokulda. Nesiller boyu müfredatın kah mandolinle kah blok flütle belkemiğini oluşturan türküyü böyle dinleyince bir sevdim ki anlatamam.



Kalan Müzik de albümdeki hemen hemen her şarkı için böyle canlı performans videosu yapmış, ne güzel fikir.

Yarın iki şalanj birden, yeni bir heyecan. Gidiyorum, gözlerinizden öpüyorum.

October 18, 2017

On Yedinci Gün / Bazı Pembe Şeyler

Barbar kocamın nüfus cüzdanı gelince evden fırladım, kuru temizlemeden eşyalarımı aldım. Urla'ya son gidişimde bulup çıkardığım, bir zamanlar kardeşimin benden arakladığı, sonra nedense gözden düşmüş, kolilerin içinde çürüyen ceket. Çok sevdiğim bir yeşil etek. Pek sevmediğim kırmızımsı elbise. Kuru temizlemeci, "Bu ceketin başına gelmeyen kalmamış." dedi, "Biliyorum ama tertemiz olmuş, ben giyerim bunu." dedim. "Aaa tabii ki giyersin! Niye giymeyesin? Giyilir bu!" dedi.

Birbirimizi "Giyilir! Giyilir!" diye onaylamaya devam ederken bir yandan da yan yan çıktım dükkandan. Tunalı'ya yürüdüm, yürümüş olmak için. Marketten iki-üç parça bir şey alıp eve döndüm. Tahmin ettiğimden sıcakmış hava, kapşonlu svetşört üstüne kot ceket filan çok pank rok çıkmıştım evden, ter içinde geri döndüm.

Cessie'nin geçen gün yolladığı linki açıp tekrar okudum, sonra biraz gugılladım. Gün içinde işleri düzenlemek için ecnebilerin "habit tracker" dediği bir yöntem. Aslında gerçekten nefret ediyorum bu tür kendine müdahale yöntemlerinden, kendine müdahaleyi kişisel gelişim tavsiyelerine olan nefretimin içine bir alt kategori olarak yerleştirdim, hepsinden topluca nefret ediyorum. Ama bir yandan da sürekli kafamın içinde "Şunu yap. Bunu da yap." diye listeler dolanmasından ve o listelerin bir türlü tamamlanmamasından, günlerin nasıl geçtiğini anlamamaktan da bıktım. O yüzden bir deneme habit tracker'ı yaptım kendime. Bahsi geçen linki de şuraya koyayım, belki merak eden olur.

Özetle şu, oturup bir çizelge yapıyorsunuz, günlük olarak yapmanızın önemli olduğunu düşündüğünüz işler bir tarafta, takvim günleri diğer tarafta. Yaptığınız işin kutusunu renkli kalemle boyuyorsunuz, çok seviniyorsunuz kutular doldukça. İş listem o kadar gerizekalı ki buraya koymaya utanıyorum. İşte ne bileyim, anneni ara, spora git, erken kalk filan. Çiçekleri sula diye de ekledim çünkü düzenli sulamıyorum, belki böyle takip edebilirim kaç günde bir suladığımı.

Oje sür diye de yazdım. Çünkü sürekli ellerime bakıp "Oje süreyim en iyisi." diyorum, kesinlikle sürmüyorum, onlarca oje var evde, sürünce de çok hoşuma gidiyor. AMA SÜRMÜYORUM O OJEYİ. Ve bu inanılmaz eblehlikteki sıkıntı kafamda sürekli yer kaplıyor. Ulan alt tarafı oje süreceksin, ne kadar yer kaplayabilir diye soruyor olabilirsiniz, ben olsam ben de sorardım. Hatta gözlerimi de devirirdim.

Neyse evet. Oje sürdüm dün. Instagram'daki kızlar gibi fotoğraf çekeyim:


Böyle koyu gül kurusu gibi, üstüne de top coat sürdüm. (Top coat filan, bunları hep biliyorum.) Oje sürerken iki bölüm de RuPaul's Drag Race seyrettim. Barbar kocam İstanbul'dan çıkmaya muvaffak olamayınca akşam yemeğini de salladım, biraz peynirle bi kadeh pembe şarap içtim. Şunu geçenlerde almıştım, çok beğendim:


İsmini de çok beğeniyorum, Kula'da yerleri. Ankara'dan İzmir'e giderken görüyorum hep, yolun kenarına kadar iniyor bağlar. Rozesi de var Yanık Ülke'nin ama bu blush daha tatlı, daha meyveli. 22 liraydı sanırım, o civarda fiyatı.

Sanmayın ki her şey böyle pespembeydi, gecenin geri kalanını köpeklerle pasaj girişinde üst üste oturan metalciler gibi geçirdik:


Pek anlaşılmıyor ama iki adet köpek var. Bir yandan Gökçek istifa etti mi diye twitter'a bakarken bir yandan da televizyonda birbirine bağıran adamlara baktık. (Etmedi istifa.) (Yani Rakka bile Işid'den temizlendi, bu adam hala duruyor.)

Barbar kocam perperişan eve geldi, onlar Koko'yla otururken biz Kudi'yle elele tutuşup yatmaya gittik. Biraz kitap okudum, ojelerin nerelerini taşırmışım diye inceledim, uyumuşum.

October 17, 2017

On Altıncı Gün / Kuru Fasulyeden Başka Bir şey Olmadı

Ben gerilerden gelerek bu 21 günlük şalanjı bitirmeye yaklaşırken Mari Hanımcığım yeni bir şalanj fikri arz etmiş. 20 Ekim'de başlıyor, her gün kendimizle ilgili bir bilgi yazacağız, tek bir cümle ile dev bir itiraf da olabilir, uzun uzun yazmalar da olabilir. 20 Ekim'de yeni şalanja başlarım, o arada bunu da bitiririm diye düşündüm. Maksat buralara her gün iki satır yazıp bırakmak.

On altıncı günün sabahında spora gittim. Komik bir ritmi var salonun, bazı pazartesiler tıklım tıklım doluyor yeni başlayanlarla, sonra hafta boyu tekrar seyreliyor kalabalık. Her pazartesi diyete/spora başlamak klişe olduğu kadar gerçekmiş de sanırım. Bunu da buraya konuyla hiç alakam yokmuş da tespit yapıyormuşum gibi yazdım ya gerçekten bazen kendime inanamıyorum. Bizzat benim o pazartesi spora başlayıp ertesi gün kaçan, diyete başlayıp akşamına mantıyı gömen. Üç haftadır sallamadan spora gidiyorum diye havalara girdim herhalde.

Salonda yapmam gerekenleri yaptım, Sevda hala koşuyordu, onu bırakıp eve döndüm. Barbar kocamın yeni nüfus cüzdanını eve yollamışlar, postacı beklemem gerekiyordu. Galiba beş aydır nüfus cüzdanı almaya çalışıyor benim adam. İlk başvurusundan uzun süre ses çıkmadı, sonra "Fotoğrafın ebatları yanlış" dediler. Başka fotoğraf verdi, bu sefer de "Beyaz tişört giymişsiniz, giymemeliydiniz" diye refüze edildi.

Dün gelmedi postacı, duşa girmeye korkarak bekledim bütün gün. Biraz önce gelip teslim etti zarfı. Kredi kartı gibi bu yeni nüfus cüzdanlarını hiç yakından görmemiştim. Kredi kartı gibiymiş. Söyleyecek başka bir şey bulamadım, uzatmadan geçiyorum.

Kuru fasulye ıslatmıştım, onu pişirmeye teşebbüs ettim. Taşlı toprağına kurban olurum ama gerçekten uzun bir mücadele ile pişiyor Ovacık kuru fasulyesi, nihayet piştiğinde lezzetli olduğuna sevindiğiniz kadar o mücadelenin bittiğine de seviniyorsunuz. Birkaç gün önce sipariş verdim, bu sefer daha çok nohut, daha az fasulye. Artık bir internet siteleri var, sipariş vermek daha kolay. Ödeme gene kapıda teslimat sırasında PTT'ye.

Cacık ve pilav da yaparak lise zamanımdaki pazartesi tabldot menüsü idealine ulaşmayı başardım. Akşamın geri kalanını CNNTürk ekranına bağırarak geçirdik, şu anda hatırlamıyorum bile tam olarak neye bağırdık. Barbar kocam gece yarısı İstanbul'a doğru yola çıktı, sabah erken işi varmış. Köpenkler benden önce gidip yayılmışlardı yatağa, suyun yolunu bulması gibi kendime uyuyacak bir boşluk bulup yattım. Böylece nihayete erdi dün.

October 16, 2017

On Beşinci Gün / Musallat Olan Biriyim, Kediler Vardı

İki gün patlak vermemişçesine kaldığım yerden devam ediyorum. Dün gene  normal bir pazardı. Barbar kocamın annesine gittik, kedileri sıkıştırmayı arzu ediyordum, kediler hiç oralı olmadı. Zaten pek yüz vermiyorlar, kış programına geçmişler anlaşılan, kafalarını çevirip bakmadılar bile.

Kayınvalidemi kedilerinin obez olduğuna ikna etmeye çalıştık, gene. Gene hiç dinlemedi. Biri normal şişman da diğeri halihazırda iri bir kedi, aldı başını gidiyor. Neyse, çay filan içip kalktık. Bir dahaki sefere fotoğraflarını çekeyim kedilerin.

Halkımızla beraber Metro Toptancı Marketimize uğradık, nedense tuhaf bir hafta sonu aktivitesi haline geldi o market bizim için. Her yer çocuk doluydu, raflarda çocuklar, market arabalarında çocuklar. Kendime iki çift havlu spor çorabı aldım, 3200'lü tuvalet kağıdı aldık. Gene yanlış almışız. Aylar önce alıp çok beğendiğimiz tuvalet kağıdını arıyoruz, markayı da hatırlamıyoruz, gene tutturamamışız.

Dönüşte Nadire'nin evinin oralarda inecektim. Kahve içmek için sözleşmiştik. Yoldan mesaj attım, cevap gelmedi. Barbar kocam fırsatı kaçırmadı:

BK: Belki de seninle görüşmek istemiyor?
Ben: Oha tabii ki istiyor.
BK: Rahat bırak kızı, belki pazar pazar sevgilisiyle oturacak evde?
Ben: Ay onunla sonra da oturur, bana da ihtiyacı var.
BK: Cevap yazmazsa naapıcaksın?
Ben: Arıycam.
BK: Bence daha ne kadar küçüleceğini bir düşünmen lazım.
Ben: Ay ben daha da küçülürüm, hiç önemli değil. Toplam 3 arkadaşım var, küçülmekten gocunmuyorum.
BK: ...
Ben: Telefonu da açmazsa apartmanın arka bahçesine girip salonun camına yapışmayı düşünüyorum.
BK: ...
Ben: Annesi dut yolladı bana. Dutlarımı alıcam, allah allah?

Neyse, Nadire açtı telefonu, temizlik yapıyormuş. Gidip kahvemi içtim, dutlarımı aldım, bir saat kadar durmaksızın konuştum. Kedileri sıkıştırdım. Bunlar da çok sıkıştırtmıyor gerçi kendilerini. İkincisi daha yeni eve terfi etti, twitter'da bulduk çocuğu. Öncesi-sonrası fotoğrafı koyayım:


Masanın altındaki yeni kız, adı Piya oldu. Ad koyma sürecinde edvenst Zazacam ile göz doldurdum gene:


Gözleri tamamen iyileşti derken ağzında iltihap çıktı, o da geçmek üzereymiş. Büyüdükçe benekleri koyulaşıyor, biraz da kafası toparlaklaşmış. Şunu eve geldikten birkaç gün sonra çekmiştim:


Hava kararmaya başlayınca kalkıp eve geldim. Akşam yemeği niyetine sandviç yapıp yedik. Netflix'te bir film seyrettik, The Meyerowitz Stories diye, komedi/drama. Adam Sandler, Ben Stiller, Dustin Hoffman vardı, fena değildi. Dustin Hoffman'ı ne zamandır görmemiştim, sevindim. Biraz dağılmış bir ailenin heykeltraş babasını oynuyordu, yer yer bayağı güldüm.

5 sayfa kadar kitap okuyup kendimi yorgana dürdüm, uyudum. Çok üşüyorum, hep üşüyorum.

October 13, 2017

On Dördüncü Gün

Kuru temizlemeye gittim, yoldayken Sevda arayınca planımın geri kalanı yalan oldu. Anlık Haz Maymunu ile elele tutuşup kaldırımlarda sekerek sorumluluklarımızdan kaçtık. Sevda'da kahve içip olası ekonomik krizden bahsettik. Ankara'da yaşıyoruz diye mi sürekli ekonomik krizden bahsediyoruz acaba? TBMM etrafına ultraviyole siyasi ışınlar yayıyor ve biz etkileniyoruz da o yüzden mi sohbetlerimizin %70'i memleket meselesi? Başka illerde de krizden bahsediliyor mu çok merak ediyorum.

TBMM'nin ışın yaymasına vesile olacak bir kapasiteyle çalıştığını zannetmiyorum, sürekli et yemekleri yeniyor ve çay içiliyor gibi geliyor bana. Işın yaysa Meclis Parkı'nda yaşayan köpekler de etkilenirdi, bugün gördüm güneşte yayılmış uyuyorlardı. Bu gerizekalı mevzuyu daha fazla uzatmadan burada bitiriyorum.

Dün de çamaşır yıkamaya devam ettim. Ama normal hayatımıza döndük temiz kıyafet stokları bakımından, kazak filan çıkardım, onları yıkayıp astım. 

Sevda bir adet yeşil çiçekli gömleğini bana verdi. Beraber görmüştük, ben bordo çiçeklisini almıştım. Sadece M bedeni vardı, ben önü kapanmadığı halde aldım, şimdi kapanıyor. Sevda'ya aldığında da büyüktü, şu anda da büyük. En sonunda pes edip vazgeçti gömlekten. İtinayla eve getirip dolabıma astım. Aylavyu yeşil çiçekli gömlek. Bir miktar da sahibini arayan kot pantolon vardı, onlara giremedim. 

Akşam yemeğini dışarıdan söyledik, halbuki tarhana çorbası yapmıştım, brokoli haşlamıştım. Barbar kocam reddetti brokoliyi. Kış sebzelerine ben de çok bayılmıyorum ama naapalım, hayat böyle bir şey.

Galiba başka da bir şey olmadı dün. Makul bir saatte yattım. Gideyim de dünden bugüne sarkan işleri yapayım. Cessie dün akşam mesaj atıp erteleme manyaklığı ile mücadele için bir yöntem önerdi, işe yarayacağını düşünüyorum. Tablo çizmem lazım önce, becerirsem yazacağım buraya da. 

Şunu bırakayım, çok seviyorum. Dün kaşla göz arasında RuPaul'un Drag Race All Stars'ından bir bölüm seyrettim, iyi arkadaş da olan iki drag queen elenmekten kurtulmak için birbirlerine karşı bu şarkıda yarıştılar. Onlar ağladı, ben ağladım. Drag Race seyrederken ilk ağlayışım da değil, allahım ne biçim insanım.

October 12, 2017

On Üçüncü Gün / Bu Pürenin İçinden Çıkacağım

Sabah kalkıp gene spora gittim. Gene her şey çok ağırdı, çok uzun sürdü. Çıkışta Sevda'nın getirdiği sandviçleri, alıçları, kuru meyveleri filan yedik, sonra evlere dağıldık.

Spor salonuna devam etmenin bir iyi tarafı da haftalık program yapmak zorunda kalıyor olmam. Çalışmayı bıraktıktan sonra insan sevinçten aklını kaçırıyor, ne çok boş zamanım var, allaaaah neler neler yaparım ben şimdi diye. Hiç öyle olmuyor halbuki. Hele bir de benim gibi yaymaya meyilli, dağınık, son dakikacı insansanız daha da feci. Bir bakıyorsunuz koca bir ay geçmiş, elle tutulur hiçbir şey yapmamışsınız. Çalışırken hayal ettiğim o sinemalara, seyahatlere gitmiyorum. Silemediğim camları gene silmiyorum, dikiş makinesini kullanmayı hala öğrenmedim, o bordo kazağı asla örmedim. Ne yapıyorum o zaman ben bütün gün?

Valla bilmiyorum, sorsanız söyleyemem. Ama şöyle bir huyum var, bir işi yapmaya giderken yolda takılıp elli başka işe girişiyorum, tahmin edeceğiniz üzere günün sonunda elimde yarım kalmış elli bir adet iş oluyor. Ya da Balkanlar'ın iç politikasıyla ilgili 200 sayfa okumuş, 3 saatlik belgesel seyretmiş oluyorum, 4 saat boyunca "New Kids On The Block'taki oğlanlar şimdi ne yapıyor?" diye gugıllamış oluyorum. Yapılması gereken en önemli işi yapmamak için lüzumsuz işler de icat ediyorum. İşte klasik haline gelmiş olan ders çalışmamak için evi temizlemeye girişmek meselesi. Procrastination yani ecnebilerin taktığı isimle, ertelemek.



Bu noktada durumun ciddiyetine dikkatinizi celbetmek istiyorum. Teslimine 3 ay olan işi son 1 haftada yapmaya başlamaktan bahsetmiyorum, o işi teslim sabahı yapmaya başlamaktan bahsediyorum. Elektrik faturasını son gününde yatırmak değil, kesildikten sonra açtırmaya gittiğinizde yatırmak. İşin teslimi için uzatma almak ve o uzatmanın da son gününe kadar beklemek. İki ay sonra kendini gene elektrik açtırırken bulmak. Yani çekilen çileden kesinlikle ders almamaktan da bahsediyorum.

Çalışırken bu manyaklığı gizlemek daha kolay; kalkıp işe gitmek, orada şöyle ya da böyle faydalı olmak, akşam da eve dönmek zorundasınız. O rutin hem sistemi çalışıyormuş gibi gösteriyor hem de bir türlü yapmadığınız işler için bahane oluyor. Çalışma rutini bir anda yok olduğunda elinizde patates püresi gibi bir gündelik hayat kalıyor. Pürenin içinde ilerlemek mümkün değil, olduğunuz yere kıvrılıveriyorsunuz, zaten höst diyen de yok. Kendimden bahsediyorum tabii, planlı programlı insanlardan değil.

Spor salonu bu bahsi geçen manyaklıkla başa çıkabilmem için iyi bir başlangıç oldu. Haftada 3 gün evden çıkıyorum, insan görüyorum, ufak tefek işleri hallediyorum. Eve dönünce kendimi iyi hissediyorum çünkü yapılması gereken bir kalem işi yapmışım, kaçmamışım, ertelememişim. Bu disiplini 24 saate yayarsam bir yerlere varabilirim, son dakikalarda saçıma aklar düşmez, bol vakitte çalışıp 10 numaralık iş verebilecekken son gün bitirip 5 numaralık iş vermem diye umuyorum.

Sevda bir yazı yolladı dün akşam, bu procrastination manyaklığıyla ilgili okuduğum en iyi yazı, yukarıdaki resmi de oradan aldım. Linkini bırakayım:

https://waitbutwhy.com/2013/10/why-procrastinators-procrastinate.html

Bu yazının sonunda ikinci yazıya link var, başa çıkmak için neler yapabiliriz diye anlatıyor. Okurken yer yer dehşete düştüm, erteleyici insanların plan yapmaya bayıldığını çünkü plan yapmak işinin içinde gerçekten "yapmak" olmadığını anlatıyordu. Muğlak planlar bunlar, mesela "Kilo ver. Tezini bitir." gibi. Oralara nasıl varılacak belli değil. "Yarın sebze al ve pişir. Spor salonuna gidip fiyat öğren. Salona yazıl. Üç gün git." değil, "Kilo ver." ve haliyle işe yaramıyor.

Neyse biraz aydınlandım dün akşam bunu okuyup, yazıda bahsi geçen Anlık Haz Maymunu'na çok güldüm. Tabii hemen peluş oyuncak olarak da satın alabiliyorsunuz maymunu, allah kahretsin seni tüketim toplumu diyerek satırlarıma son veriyorum. 3 haftadır sürünen ceketleri kuru temizlemeye bırakacağım, koltukları köpenk tüyünden kurtaracağım, sonra da kompüterde iş yapacağım. Bugünün listesi böyle. O gerizekalı maymunla beraber verimli bir gün geçireceğiz.

October 11, 2017

On İkinci Gün / Yerimden Kıpırdamadım

Şalanjın on ikinci, ayın onuncu günü zor geçti ne yalan söyleyeyim. Evden çıkmadım, evin içinde de çok hareket etmedim. Öylece durdum.

Kalkınca kahve yaptım, sigara yaktım, saat 10 olunca Nadire'yi aradım. Geçen sene bu zamanlar Dersim'deydi, dün İzmir'deydi. Bilerek tüydüğünü düşünmeye başlamıştım ama dün İzmir'de olması gerekiyordu, bilerek tüymüyor olabilir. Gene de emin değilim. Baktım neşeli açtı telefonu, ben de "GUTEN MORGEN!!" diye gürledim, geçen senekine göre daha kolaydı sanki.

Twitter'a mivıtıra biraz bakıp kapattım. İşte ne bileyim dağ başına yerleşirsek hiç bakmam, onun yerine ağaçlara bakarım diye düşündüm. Zaten sevimsiz biriyim, twitter'a baktıkça daha da korkunçlaşıyorum. Neyse.

İnsan bazen otursa oturamıyor, gitse gidemiyor, kendi sesi kafasının içinde susmak bilmiyor. O arada yapmam gereken bir çeviri olduğunu hatırladım. Günün büyük kısmı transformatör, sibop ve vanalarla ilgili bir metni çevirerek geçti. Çok da iyi oldu.

Sarıkafa'yla, annem ve babamla konuştum. Köpeklerle de konuştum. Çamaşır yıkamaya devam ettim tempolu bir şekilde. Dondurucudan ıspanağı çıkarıp pişirdim. Yedik sonunda ıspanağı dün akşam.

Böyle geçti dün, yatakta kitap okudum, köpenklerin gelip sağıma soluma yerleştiğini göremeden sızmışım. Boktan bir rüya gördüm galiba, sabah 4 gibi plönk diye uyanıp tavana baktım bir süre. Hatırlamıyorum hiç.

October 10, 2017

On Birinci Gün

Sayıları ayrı mı yazıyorduk diye TDK'ya baktım, öyleymiş. İmla hatalarından nefret ediyorum ama var bu blogun sağında solunda. Mahir Ünsal Eriş'in şu tweet silsilesi sinirlerimi bozmuştu:


Tıklarsanız başka örneklerle devam ediyor. Bunların bazılarını ben de yapıyorum, yanlış yazıyorum.

Evet, neyse. Şalanjın on birinci günü sabah kalkıp spora gittim. Sevda maraton koşmaya karar verdiği için bize önerilen programın üstüne bir de 5 kilometre yürümeli koşma yapmaya başladı. Ben öyle biri değilim, 15 kere mi kaldır denmiş, 16'ıncıyı öldürsen kaldırmam, kurallara riayet ederim. Velhasıl, Sevda'dan erken bitirdim, çıkıp gazete aldım, kahveciye oturup bekledim. Güzel bir siyah kedi vardı dükkanın bahçesinde, kendi kendine maceralar yaşadı, onu seyrettim. Koşarak ağaca tırmandı, kulaklarını geriye yapıştırıp gözlerini belertti, biraz öyle durup gene koşarak aşağı indi, saksıların arkasına saklanıp bekledi filan. En sonunda yan masamıza oturan oğlanlara musallat olup sandviçlerinin yarısını yedi. Oğlanları hemen çok takdir ettim.

Yoldan biraz çorap aldım, bir kaç tane de saç tokası. Uzun yürüyeyim diye Sevda'nın eve dönüş rotasına dahil oldum, Amerikan Büyükelçiliği'nin önünden geçtik, kameraman kaynıyordu ortalık. Herhalde haberlerde kullanmak için in cin top oynayan elçilik önü görüntüsü aldılar. 

Güvenlik Caddesi'ni boylu boyunca yürüdüm, yarı yolda durup marul, nane ve limon aldım. Ter içinde eve ulaştım. Günün en önemli hadisesi Haydar Usta'nın kapıda belirmesi oldu. 

Kartı yanmış makinenin, onu değiştirdi, baktık suyu boşaltıyor makina, sevinç içinde birer soda ve sigara içip memleketin halinden bahsettik biraz. Sonra çantasını, alet takımını alıp gitti. Ben de durmaksızın çamaşır yıkıyorum o gittiğinden beri. Bir miktar kazak çıkardım, hava soğuk.

Akşam Orphan Black seyretmeye devam ettik. Rüzgarın Adı'nı okumaktan vazgeçtim, ben biraz perişan ediyorum kitapları okurken, içim rahat etmedi emanet kitapla. Hafiyenin El Kitabı'na başladım. Ayı yavrularımı iki yanıma dizdim, uyuduk. 

Ekim ayından pek hoşlanmıyorum. Keşke süratle geçse de bitse.

October 9, 2017

Onuncu Gün / Normal Pazar

Dün öğleden sonra Sarıkafa'yla buluştum. Önce dışarlarda kahve filan içtik, sonra onların eve gidip az miktarda beyaz şarap ve çeşitli Çorum leblebileri tükettik. Çok da güldük ama yazamam buraya. Hava kararınca kalktım, marketten bir şeyler alıp eve döndüm.

Buluşmak üzere Tunalı'ya yürüdüğüm sırada Sarıkafa mayın gibi dolanıyordu, çıktı mıktı alıyormuş, en iyisi sabit bir noktada durayım da buluşabilelim diye düşündüm. Şurada durdum:


Bu saçma boşluk ile 2013 yazından kalma bir hatıramız var. Biz Urla'daydık olaylar başladığında, Ankara'ya dönüp sokağa çıkınca bir süre uyum sağlayamadım o tempoya, kafam basmadı. İlk akşam kırmızı çarpıyla işaretlediğim yerde duruyorduk ki hararetli noktalara da uzak, öylesine bir köşe Tunalı üzerinde. Caddenin aşağısından insanlar bize doğru koşmaya başladı, "Allah polis?!" diye biz de hareketlendik. Herkes mavi oku takip ederek ara sokaktan tüyerken ben kırmızı ok olarak o duvara koştum. Ne yapmayı düşünüyordum bilmiyorum. Kendimi biraz tanıyorsam hiçbir şey yapmayı düşünmüyordum. Özetle: Düşünmüyordum. Genelde böyle biriyim çünkü.

Barbar kocam ensemden yakalayıp çekti. Zaten polis de gelmiyormuş. Daha erken günlerdi, buralara kadar gelmiyorlardı. Sonra gelmeye başladılar.

Öyle durup bunları düşündüm Sarıkafa gelene kadar. En azından kendime acımayı bıraktım, geçtiğimiz dört senenin en beğendiğim neticesi bu oldu sanırım. O da bir hayli yeni oldu zaten, kendime acımayı bırakınca bir tür rahatlık geldi üzerime. 

Mercimek çorbası yaptım, bir önceki günden kalan pırasayı da çıkardım. Bir de nohut unlu, lorlu filan kekimsi bir şey yaptım, bugün spordan sonra Sevda'yla yeriz diye.

Orphan Black seyretmeye başladık, heyecanlı gibi başladı, umarım bozmaz. Yatakta da Rüzgarın Adı'nı okumaya başladım, uyumuşum gece 1 gibi. 

October 8, 2017

Dokuzuncu Gün / Pasta Yedik, Ekmek De Vardı

Kalkıp bir kahve içtim, koşarak mahallemizin pastanesine gidip pasta aldım, biraz da yiyecek bir şeyler. Eve döndüğümde barbar kocam kalkmıştı, son sürat sokuşturdum maytapları pastanın üstüne. Köpenklerle zıplayarak ve havlayarak kutladık doğum gününü.

Hediye olarak da sayısal loto kuponu verdim. Şimdi kontrol ettim, 3 bile tutturamamışız. Valla haydi bu sefer vaktim yoktu ama vaktim olduğunda da bilemiyorum ben bu adama ne alacağımı. Hafta içi gideyim de çorap, Iron Maiden tişörtü, asla kullanmayacağı el kremi filan alıp potburi yapayım.

Pastayı yedikten sonra sanayideki arabalarına bakmaya gitti. İki adet benle yaşıt arabası var, külüstür vaziyette satın almıştı. Boş vakitlerinde onlara parça sipariş veriyor, gidip ustalarla yarım ekmek ciğer yiyerek motorlara filan bakıyorlar. Galiba üç sene oldu bu araba işi başlayalı. Hedef arabaların bitmesi mi yoksa bu işin sonsuza kadar sürmesi mi, artık hiç emin değilim.

Barbar kocam gidince ben de bir avuç arkadaşımı telefonla arayıp yokladım, sonra annemi aradım, babam açtı. Telefon kesildi, bu sefer babamı aradım, annem açtı.

Meyhanelerde yer bulmak gibi dev bir sorun varmış, ben bilmiyormuşum. Ankaralılar cumartesileri meyhaneye gidiyormuş akın akın. Bahçesinde boş masa olan bir tanesini bulup yer ayırttık. Her şey pek hoştu, masalar, saksılar, arkada hafif bir müzik filan. Fakat mezelerde pek o kadar iş yoktu maalesef. Aç bir insanım ben, biraz bozuldum ama içime attım. Kızarmış ekmekleri övdüm boş durmayayım diye, ekmek güzel bir ekmekti.

Biz öyle otururken karanlıkların içinden Sevda çıkıp geldi, bir duble de o içti. Sonra kalkıp evlere dağıldık erkence bir saatte. Gecenin geri kalanını barbar kocamla evde müzik dinleyerek geçirdik. Ben zaman zaman kalkıp parkelerin üstünde kayarak dans ettim. Vanilla Ice'tan uyuz Creed'e, oradan tabii ki Journey'e filan uzanan korkunç bir müzik listesiydi, maruz kaldılarsa komşularımızdan çok özür diliyorum.

Yazımı dün gecenin menüsünden bir şarkıyla bitirerek gidiyorum. Neden bilmiyorum ama barbar kocam Iron Maiden'dan sonra çot diye bunu çalabiliyor ve çok mutlu olabiliyor. Ben de beğenmiyor değilim ama emin olamıyorum, gerçekten beğeniyor muyum yoksa evlilik müessesesi içinde bir an geldi ve pes mi ettim.

October 7, 2017

Sekizinci Gün / Ustalarla Coşuyorum

Cuma günü gene sabah kalkıp spora gittim, bisiklet üstündeki 20 dakika 20 saat, kaldırdığım 3 gram ağırlıklar 3 ton gibi geldi. Çıkınca barbar kocama doğum günü hediyesi aradım bir süre. Doğum günü bugün, ben ne zaman uyandım bu duruma, perşembe gecesi. Tunalı Hilmi de simitçi ve dönercilerle doldu, bir de Gratis ve türevleri var. D&R'da umutsuzca debelenip pes ettim. Zaten koşarak eve dönmem gerekiyordu çünkü çamaşır makinası için servis geleceğini duyan kocam iki adet daha ustayı eve çağırdı dün.

Çamaşır makinasına gelen Haydar Usta kart ve hortum sipariş edip gitti, hafta içi geri gelecek. Çamaşır sepetinin yanında iki adet tepe oluştu bile.

Biz Urla'dayken bizim evde köpenklerle kalan yeğenimiz ve arkadaşları terasa çıkan kapıyı sanırım koçbaşıyla açıp kapatmışlar, öyle bir bombe var kapının çerçevesinde. Pimapenci usta çözüm olarak sırasıyla kaos, anarşi ve yeniden yapılanma önerdi, yıkılıp yeniden yapılacakmış. Tekrar görüşmek üzere ayrıldık.

Çatının kenarındaki oluklarda da bir bokluk var, çatıcı usta da oluklara bakıp geri geleceğini söyledi. Herkes gittikten sonra barbar kocam "Hiçbir şeyde çözüüüm yook" diye şarkı söyleyerek köpeklerle güreşiyordu.

Bir miktar ütü yaptım. Biraz terasta oturup çatılara ve gökyüzüne baktım. Tarhana çorbası yaptım, bir de pırasa. Akşam korku filmi seyredelim dedik, ben bir kısmında uymuşum. Yatağa gidip kitap okumaya çalıştım, gene uyumuşum. Yani ben de inanamıyorum bir cuma gününün özetinin bu olmasına ama böyle vaziyetler.

Akşama meyhaneye götüreyim bari dedim kocamı, önüne fava iteleyeyim, tabağına atom yığayım. Bu aşağıdakini öncelikle Haydar Usta'ya, sonra da 42 yaşını başarıyla tamamlayan ve sayemde biraz kültürlenen kocama armağan ediyorum.









October 6, 2017

Yedinci Gün / Kalpten Kalbe Koşuyorum, Köpenklerle Yaşıyorum

Ay biliyordum bunun olacağını, dün ne yaptım yahu ben diye düşünüyorum, kafamın içi aynen şu yandaki gibi. Siz bir de cırcır böcekleri ekleyin. Tek aklıma gelen hadise, gece banyoya girmek ile Gökçek'in saraydan çıkışını beklemek arasında akıl kaçırıcı bir şekilde kararsız kalışım. (Banyoya girdim.)

Yani bir de Ankara'ya sıkıcı derler, halbuki adeta bir rollırkoğstır, bir korku tüneli, bir sınav salonu önünde endişeli bekleyen ebeveyn.

Ay neyse. Evi temizledim biraz dün, ne zamandır bu kadar köpek tüyü biriktirmemiştik. Yer yer dehşet içinde kalarak tamamladım temizliği. Günün çoğunu bu yedi zaten, işte bir kısmını da saraydan çıkmayan adam yedi. Kalan vaktimi de şunlar yedi:



Durup bana bakmaktan hoşlanıyorlar.

Bir ara oturduğum yerde panoramik fotoğraf çekeyim dedim, netice alamadım:


En sağdaki bir miktar alın ve gözlük olarak yer alıyorum panoramada.

Zeynep Özatalay'ı Aras Yayıncılık'tan çıkan Aşiq u Maşuq kitabının illüstratörü diye bir kenara yazmıştım, çok güzel çünkü o resimler. Sonra instagram'da takip etmeye başladım, o arada Cumhuriyet Gazetesi davasını izleyen ve salonda çizim yapanlardan biri de olduğunu farkettim. Şunu gördüm dün profiline bakarken:


#osuruklusümük diye heşteg koymuş altına, bence ben alırım bu kitabı.

Valla herhalde başka elle tutulur bir şey olmadı dün, gene köpenkleri iki yanıma bastırıp uyudum. Ayaklarım çok üşüyor, bir tane de alttan ayaklarıma yapıştırsam ideal uyku düzeni olacak. Orta boy köpenk lazım.

October 5, 2017

Altıncı Gün

Dün sabah zor uyandım, hayatın içine karışmam da biraz ite kaka oldu. Sabah spora gittim. Bir yandan bisiklet çevirirken bir yandan da haberleri seyrettim, büyük kısmında ekranı Gökçek'in dev kafası kaplıyordu. Yarın büyük gün diyorlar, inanmak istiyorum. 

Sandviç sırası Sevda'daydı, Kuğulu'da oturup yedik. Güzel, güneşli bir gündü dün. Sonra Kızılay'a yürüdük, ufak tefek alışveriş yapıp eve dönmekti planımız, ben geri dönüş yolunun bir yerinde pes edip otobüse bindim. Gene de 9000 adım atmışım, çok sevindim. 

Kargo şubesine uğrayıp kitaplarımı aldım. 


Hikaye Avcısı umarım daha önce basılmış yazıların harmanlanıp yeniden kitap haline getirilmiş bir versiyonu değildir. Yeni çıkanların arasında görünce alıverdim. Dan Brown'ın yeni kitabında da eminim gene devasa gizemler, ayinli örgütler filan vardır. Barbar kocam ağlaşıyordu gece yatarken okunacak kitap yok diye, bu o kategoriden. 

Demirtaş'ın ortalıkta dolanan o birkaç öyküsünü okudum, birine ağlamıştım okurken, "Benim adım Mina, beş yaşındayım, iki ay önce Hama'dan yola çıktık." diye başlayan öykü. Yüksek edebi beklentilerim yok, cezaevindeki bir politikacının öyküleri olduğunu bilerek aldım, okuyacağım. Hafiyenin El Kitabı'nı Algan Sezgintüredi çevirmiş, o tweetleyince gördüm, merak ettim. Böyle yani kitap alışverişim.

Bir de Sevda okuyup çok beğendi, şunu verdi geçenlerde.


Önce bunu okuyacağım, hem merak ettim hem de kitap Sevda'nın değil, bir an önce bitireyim de esas sahibine geri dönebilsin.

Spordu kitaptı ne güzel tabii de düne damgasını çamaşır makinası vurdu. Akşamüstü iki pike, bir yorgan atıp çalıştırdım. Tam programın ortasında çot diye sigortalar attı. Makina da bir daha kendine gelemedi, o son suyu bir türlü boşaltmadı. Geceyi becerebildiğim kadar su boşaltıp yerleri paspaslayarak geçirdim, en sonunda pes edip yattım. Şu anda gerilim dolu dakikalar yaşıyorum, kazan temizleme diye program var, onu seçip çalıştırdım, bakalım neler olacak. Umarım "Haa kazanı mı temizliyoruz? Oldu o zaman, ben bir düşüneyim, o son suyu da boşaltarak bitireyim bu işi" der makina. 

Bu çamaşır makinasına da kardeşim ve kocası Almanya'ya taşınırken çöktüm. Çökmelerden hayır mı gelmiyor acaba? 

Biraz önce közlensinler diye fırına patlıcan attım. Ütü yapmam lazım. O arada çamaşır makinası dönüyor da dönüyor. Ispanak bahsini hiç açmadan gidiyorum, domestik hayat inişlerle çıkışlarla dolu, yarın görüşürüz.

October 4, 2017

Beşinci Gün / Ispanak Gene Kaldı Dolapta

Dün öğle yemeği yemeye okula gittim, Vicky beni hocaların yediği yere götürdü. (Fekültiy kılab yani.) Gerçekten de hep hocalar yemek yiyiyordu. Sonra da Mimarlık kantininden kahve aldık, bahçede oturduk biraz. Okul açılmış, her yer çocuk dolu. Şöyle gözümü kısıp baktım, bu sene 1999 doğumlular başladı galiba üniversiteye, aman yarabbi.

Kampüsü çok seviyorum, eski mavi servis otobüslerini ise daha da çok seviyorum.


Şu renklerde tişört yapsalar da alsak.

Dolmuşla döndüm eve. Yolda giderken müzik dinleyeyim dedim, baktım Spotify "Your Time Capsule" diye liste yapmış, çal der demez telefonumun ekranını bu tanıdık sima kapladı:


Zeki Beyciğim. Tabii taym kapsülün de gene yarısı benim dinlediğim şarkılar, yarısı barbar kocamınkilerden oluşuyor. Kaderime razı oldum dolmuşta.

Eve girerken posta kutusunda şunu buldum:


Ne güzel kart yahu, o kadar beğendim ki! Itır yollamış, Girit-Hanya'dan, ecnebiler Chania diyor. Aristoteles pulu var üstünde, Yunan pullarını da çok beğeniyorum.

Ispanak gene olmadı. Dolapta günlerdir sürünen patlıcanları ve kabakları harcayayım dedim, türlü gibi bir şey yaptım. Yanına da pilav. Ama kepekli pirinçten, bir ölçü pirinç ve yarım ölçü yeşil mercimek. Bunlara hep asgari miktarda zeytinyağı koyuyorum. Dün hiç ekmek yemedim.

Kardeşim bilgisayarında şu fotoğrafı bulmuş, dün yolladı:


Bir kucak dolusu puantiye. Evde hiç köpenk yokmuşçasına özledim Mara'yı.

Akşam bir tane kısa belgesel izledim, Amerikalıların silahlarla ilişkisi üzerine. Ne zamandır seyrettiğim en bunalım verici şeydi. Şuraya koyayım, belki merak eden olur:



Öyle içim büzülerek gidip yattım. Beşinci günü böyle tamamladım.

October 3, 2017

Dördüncü Gün / Kuru Soğan Aldım A Dostlar

Gene sabah erken kalkıp spora gittim, pazartesi sabahı bir hayli boştu salon. Yani salonun bir ucundaki aynanın önünde hep aynı oğlanlar kendilerine bakarak ağırlık kaldırıyor ama onları salona girerken ya da salondan çıkarken hiç görmedim. Bu sebeple ağırlıkçı oğlanları saymıyorum. Sevda ve ben dışında 4 kişi filan daha vardı.

Evden çıkmadan sandviç yapmıştım, birer salatalık, biraz da çiğ kuruyemiş. Evlere dağılmadan önce Kuğulu Park'ta oturup yedik. Dün hava bayağı soğuktu.

Las Vegas'ta olanları spor salonundaki televizyonda gördüm. Eve dönünce takip ettim, aman yarabbi. Biliyorum ben de Orta Doğu'nun kenarındaki bu çukurda yaşıyorum ama Amerika'nın silahlarla olan ilişkisi çok dehşet verici. Şimdi bir de susturucu satışını kolaylaştırmak için yasa çıkacak gibiymiş.

Akşamın geri kalanına ise malumunuz "İstifası istendi" haberi damgasını vurdu. Ben hem karamsar ve bok suratlı hem de Ankara tecrübesi olan biriyim, henüz sevinmedim. "Öldü" deseler ona da hemen inanmam. Siz de insanmış gibi değil de hamamböceğiymiş gibi düşünün, öyle bir sörvayv etme durumu var herifte. Yayladan gel allı gelin yayladan, kesme umudunu kadir mevladan diyerek bu bahsi kapatıyorum.

Dört kitaplık mini bir sipariş verdim dün, bir de kuru soğan aldım. Soğana daha çok seviniyorum, evdeki yokluğu üzücü bir hale gelmişti.

Apartman aidatını aylardır 50 lira fazla yatırıyormuşum. Olaylar barbar kocamın 100 lira fazla yatırdığımı iddia etmesiyle ortaya çıktı, kendimden hiç emin olamadığım için "SENSİN 100 LİRA FAZLA? KİMSİN SEN? SEN KİMSİN?" diye üstüne yürüyemedim, "Aaaa? Yok canım?" filan diyebildim sadece. Yöneticiyi arayıp sormak zorunda kaldık. Şimdi oturup hesap yapmam lazım, herhalde 2020'ye kadar ödedim aidat borcumuzu. Niye aidat veriyoruz bu her gün biraz daha çöken binaya? Neden vazgeçmiyoruz? Neden sürekli bir tadilat lafı dönüyor ama o tadilat asla gerçekleşmiyor? Allahım kim icat etti bu apartmanları, niye üst üste yaşıyoruz?

Pazar günü Nadire'yi aradım köydeki ev telefonundan, annesini sordum, "Annem Zoze'yi almaya gitti karakola. Hah geliyor, şimdi gördüm, yoldan da kekik toplamış." diye bir cevap geldi. (Bilmeyenler için Zoze, sütlü kahve-beyaz benekli ve asi bir inektir.) Ben de inekle beraber yürürken kekik toplayabilmek istiyorum. İnek bakmaya cesaretim yok ama kekik toplamalı hayata çok özeniyorum. Annem de sağa sola giderken arabayı durdurup tepelerde kayboluyor, geriye kekikle dönüyor. Ben ise kekiğe çökme konusunda kendimi çok ilerlettim, kaşla göz arasında Nadire'nin anasının topladıklarına çöktüm telefonda.

Kesin bir şeyler daha vardı anlatacağım ama aklıma gelmiyor, o zaman gideyim bari ben. Ispanağı pişirirsem yarın törenlerle kutlarız.

October 2, 2017

Üçüncü Gün / Aslında Bir De Künefe Yedim, Yazmaya Üşendim

Cumartesiler eğlencesini ve heyecanını yitirmiş olabilir ama pazar günlerinin sıkıntısına hiçbir şey olmadı, aynı şekilde duruyor. Niye bilmiyorum, bu yaşımda hala ödev yapmamışım ve temiz gömlek yok seviyesinde bunalıyorum.

Eğer barbar kocam terasta oturmuş sabit bir noktaya bakmıyorsa annesine gidiyoruz pazarları. Urla'dan sabun sipariş etmişti, dün onları da götürdüm. Olivurla diye keçi sütlü zeytinyağlı sabun, üç çeşidi var. Kayınvalidem şeker hastası, cildi pek dertli bu sebeple. Bu sabunların iyi geldiğini söyledi, şuraya linkini koyayım, belki denemek isteyen olur. Urla'da Mermerli Çeşme'nin oralarda Ayerya Organik Ürünler diye dükkanları var, ben dükkandan aldım.

Kayınvalidemin iki iri kediyle paylaştığı evine ulaşmak için Kızılay'dan geçiyoruz, meclisin oralar polis doluydu. Sırf normal polis de değil, çok havalı siyah minibüsler filan vardı antenli mantenli. Meğer yasama yılının açılış töreni varmış. Sonra helikopter de çıktı ortaya zaten. Hiçbir şeyden bıkmadım bu helikopterlerden bıktığım kadar.

Günün büyük kısmını twitter'dan Katalan referandumunu takip ederek geçirdim. Oy verme işinin kendisinde pek takip edecek bir şey yok tabii, fakat İspanyol polisinin hiç kalır yanı yokmuş. Anneme laf attım, ay insanların kafalarını yarıyor polis diye. Cevap geldi:


Annemle konuşmak bende bazen Anıtkabir'e çelenk bırakıyormuşum gibi bir his uyandırıyor. Teşebbüsün de bir b'si düşmüş ama tablet kucağında, yakın gözlüğü, sekiz kedi, iki köpek filan allah bilir nasıl bir ortam, şaapamadım. Estağfurullah zaten ben kiiim, teşebbüsün b'sinin önemi neee. Hiç.

Bu cevabın üzerine devlet müessesesine dair hislerimi açıkladım, ona cevap vermedi. Tenezzül. İki tane z var.

Ay buradan "Sonunda T yok"a geçerdim ama kendimle ilgili bir şey farkettim, ben bayağı linççi bir insanım. Orta Çağ'da yaşasam elimde meşaleyle en önde koşarmışım ev yakmaya filan. Bu yüzden hislerimi ev ortamında ve arkadaşlarım arasında yaşamakta fayda görüyorum. Buradan sadece sağda solda okuduğum "Herkesin başına gelebilir" mızıldanmasına itiraz etmek istiyorum. Bence bu öyle bir hadise değil. Yıllardır edebiyle, kurallara uyarak, sakin sakin araba kullanan milyonlarca insanı bu bokun içine sokamazsınız. Öyle insanlara gelip arkadan çarpıyorlar işte.

Dün gördüğüm şu fotoğraf çok etkileyiciydi:


Kaç gündür sesleri çıkmıyordu, kardeşimle damadımızı dürttüm, Mara'nın fotoğraflarını yollamalarını istedim. Şu pek hoş olmuş:


Bir de şunu kaydetmişim dün kompüterime:


Ay benim de bisikletle ilişkim aynen böyle. Bisiklet ne kadar havalı ne kadar sportifse ben de bir o kadar yanlışlıkla yanına ışınlanmış gibiyim. Hala bilmiyorum bisiklete binmeyi, öğrenmeye çalışmak da aklıma gelmiyor. Zaten ortalıkta bisiklet de yok.

Gidiyorum ben, aldı başını gitti bu yazı, usulca kalkıyorum masadan. Yarın görüşürüz, öBtüm.

October 1, 2017

İkinci Gün / Dutlar, Zeytinler

Çalışmayı bıraktığımdan bu yana cumartesilerin de eski manası kalmadı. Tam tersine, çok acil bir şey olmadıkça evden dışarı çıkmıyorum. Dün de çıkmadım. O ıspanak gene olmadı yani, hala kuru soğan yok evde, dondurucuya tıktım ıspanakları.

Dün sabah annem bir link yolladı, buraya da koyacağım, Yugoslav ülkelerinde 1920'lerde çekilmiş manzara, günlük hayat ve insan fotoğrafları. Kurt Hielscher diye bir Alman fotoğrafçı, bu yıllarda Avrupa'da seyahat edip hayatı fotoğraflamış, çok beğendim.

Şuradan ulaşabilirsiniz. Şu köy evinin güzelliğine bakın lütfen.


Bu fotoğraflara bakıp hayaller kuruyordum ki Zihni Beyciğim de Melih Cevdet Anday'ın Bosna seyahati yazısını yolladı. Annemin yolladığı linki Zihni Bey'fendiye, onun yolladığı yazıyı da anneme ilettim.

Melih Cevdet Anday'ın çok güzel Bosna yazısı şurada. Annem dedi ki:


Umarım dövmüştür Çetin Altan'ı.

Ceviz fidanı haberine çok duygulandım çünkü henüz ortada bir tarlamız filan yok. Barbar kocamla günde 12 saat mesai yaparak dolandık Urla ve Karaburun civarında, beğendiğimiz tarlaların çoğu bu annem-babam-ve diğerlerinin oluşturduğu gruptan gelen "ORADA YAŞANMAZ!" itirazıyla listeden çıktı. Neden çıktı? Çünkü en az paraya en çok metrekareyi arıyoruz.

Neyse, bu uzun ve zorlu bir yol, en azından bir adet cevizimiz var. Zaten bu bağ bahçe işleri için Kudret ve Tülay çiftine güveniyorum, Urla'da bir orman kenarına yerleşip de tam kapasite çiftçilik yapan bir tek onlar var. Skalanın diğer ucunda "Hay allah bu zeytinliği de dünya paraya aldık, ne yapacağımızı bilmiyoruz" diye zeytinlere karşı rakı içenler var. Ve vay canına eski solcuların bazılarında ne para varmış maşallah, akıl alır gibi değil. Anamı babamı ve Kudret ile Tülay'ı ayırıyorum, hayatları boyunca çalışıp para biriktirdiler, gözümle gördüm. Ve Urla'ya geldiklerinde Urla'da sadece Urlalılar ve keçileri vardı. 4 dönüm bir zeytinlik 825 bin lira değildi yani. Oha.

Dünün bir kısmını emlak ilanlarına bakıp tarla arayarak geçirdim. Bir ara annem aradı, komünal tarladalarmış, kuruttukları dutlar kapkara olmuş, çok üzülmüşler. Dedi ki acaba Nadire'yi arayıp sorabilir miymişim, onun annesi nasıl kurutuyor, annemler neyi yanlış yapmış olabilir. Annemi refüze ettim çünkü kız Dersim'e doğru yola çıktı dün, çekmiyor telefonlar. Telefonu kapattım, Nadire sanki dutları duymuş gibi "Ben sevimli Elazığ'a geldim" diye mesaj attı. Yav Elazığ'ın sadece şehir merkezini gördüm, gerçekten. Neyse.

Dut meselesinin çözülmesine de aracılık etmiş oldum. Silkeleyerek toplarsan kararıyormuş dutlar. Urla'dayken de zeytinleri döverek toplayınca ağacın bir sene küstüğünü öğrenmiştim. Benim ağaçlarım olunca silkelemeyeceğime ve dövmeyeceğime dair and içtim.

Dün de kaslarım ağrımaya devam etti, hamlık ne berbat bir şeymiş. Bugün biraz daha az ağlıyorum kıpırdayınca.

Gideyim ben. Gitmeden şunu bırakayım aşağıya. Urla'ya gitmeden annem yollamıştı "Al, dinle" diye. Urla'da da Tülay Teyze beni "Altın hızmaaaa mülayiiim" diye karşılayınca iyice yer etti türkü. Hala bazı sabahlar uyandığımda kafamda çalıyor. Hem Elazığ'ı da tamamen gömmemiş olayım. (Şehir merkezi hariç.)