November 30, 2017

Ayak İşleriniz İtinayla Yapılır

Günün bilgisi: Ailemizin kargo bekleyicisi, teslimat alıcısı olarak çalışıyorum. Bir kargo geldi biraz önce, iki tane daha gelecek. Bugünün programı bu.

Ailenin işsizlerine genelde böyle vazifeler düşüyor; aidat/vergi/fatura yatırıcılığı, misafir gezdiriciliği, efendime söyleyeyim özel sipariş toplayıcılığı filan. Annemle babam internet alışverişini çok harika buluyorlar ama kendileri yapmak istemiyorlar nedense. Arada kitap listeleri yolluyorlar, beğendikleri şeylerin ekran görüntülerini yolluyorlar. Kedi köpek mamalarını da ben sipariş veriyorum. Bu ikisinin internet bankacılığı işlerini de ben yapıyorum. Dergi, dernek filan gibi aboneliklerini de yeniliyorum.

Kayınvalideme duvar takvimi alınacak, oturduğu mahallede bulamıyor. Takvimin yanında onun da kedi mamalarını ve kitaplarını hallediyorum internetten. Barbar kocama kazak lazımmış, vakti yok, sabrı hiç yok. "42 yaşındasın, yazıklar olsun. Ben sana nasıl kazak alayım?" diye sordum, "İnternetlerde kesin vardır," dedi. Annem ve babamla birlikte internetlerde her şeyin var olduğuna eminler. (Internet var, bir de internetler var. Internetler daha büyük bir yer.)

Dünün çoğunu internetlere yapışık geçirdim biraz, aman yarabbi ne biçim işler? Ne biçim rakamlar, oha. Ben Zarrab takip ederken televizyon da açıktı, tartışma programı adamlarından biri "Canım ne var, sizin bizin de o kadar paramız olsa Man Adası'na yollayabilirdik," dedi. Nasıl o kadar para sahibi olunabiliyor, kimse sormadı. Seviye seviye arsızlık var; bazısı 50 milyon euroluk, bazısı arsız yancısı arsız. Hayatımda hiç bu kadar çok yalanı bir arada görmemiştim. Zaten ağzımı büze büze "50 milyon yuroğ" diyorum ama en ufak bir fikrim yok tam olarak ne kadar bi paradır o.

Üç saattir duruyor bu yazı böyle, yollayayım da kalkayım masadan, fenalık geldi. Bütün kargocular gelirse çıkıp loto oynayacağım, o kadar düşünebiliyorum, vizyonum bu.

November 28, 2017

Güne Nasıl Başlıyorum / Boz Ayılar Eşlerini Dövmüyormuş?

Günü şu aşağıdaki gibi bitirip gene aynı şekilde güne başlıyorum:


Fotoğrafı kardeşimle damada yolladım, damat efendi "Hipster mısın? O kitap illa görünmeli mi?" diye dalga geçti. Görünmeyebilir aslında ama duvar kenarında yatıyorum çünkü sağıma yatmaktan ve yüzümü duvara dönmekten hoşlanıyorum. Barbar kocam yatağı alabildiğine itti duvara doğru, kendine çok güzel başucu sehpası koydu, kitaplarını diziyor, telefonunu koyuyor üstüne. Ben yatakla duvar arasında kalan 20 santimlik dünya saçması boşluğa bir adet bar taburesi sokuşturabildim. Onun da üstünde sadece okuma lambası durabiliyor. Bu fotoğrafı da zaten barbar kocamın telefonuyla çekip kendime yolladım.

Sabah köpeklerden birini iterek, emekleyerek, bazen düşerek çıkıyorum yataktan. Köpekler sabah olunca çok seviniyorlar. Zıplayarak, koşarak, o arada bana çarparak kutluyorlar yataktan çıkışımızı. Spora gittiğim günler 8'de kalkıyorum, sabah 8'de Kudi daha çok kutluyor, Koko genelde yataktan çıkmıyor. Spora gitmiyorsam da 8'de kalkmak istiyorum, erken kalkınca daha verimli bir gün geçiriyorum çünkü. Bu, bazen oluyor, bazen olmuyor. Bilhassa da hava soğuksa köpeklerden yayılan ısı yüzünden derin bir uyku girdabı oluşuyor. Zaten biliyorsunuz kış mevsiminde Ankara'ya ayda 1-2 kere güneş doğduğu için hava hep karanlık.

Geçen sene doğum günümde zorla aldırdığım sabahlığımı giyiyorum. Çok güzel bir şey sabahlık. O olmasa kalkamayabilirim sabahları. Pijamanın üstüne giymiyorum, bi kot mot geçirip üstüme, sabahlığı öyle giyiyorum. Sabahlık.

Bir kere daha yazarsam o saçma yere geleceğim ve tamamen anlamını kaybedecek sabahlık kelimesi. Oha yazdım. Her şey çok manasız şu anda.

Kahve yapıyorum ve sigara içmeye başlıyorum, bir yandan da haberlere, emaillerime filan bakıyorum. Bana herhangi bir önemi olan email geldiği yok, bunu neden yazdım bilmiyorum. İndirim haberi, broşür mroşür yağıyor sadece. Onları siliyorum topluca.

O arada kardeşim ve damattan Mara fotoğrafları gelmeye başlıyor, bu sabahkini koyayım:


Biraz sağa sola laf atıyorum. Bunlar olurken bazen helikopter geliyor, bugün geldi mesela, şu anda evin üstünden geçip Meclis'e doğru döndü.

Kalkıp camdan helikoptere baktım bir süre. Turunu tamamlayıp yeniden evin üstüne geldi. Bugün salı, Meclis'te grup toplantıları var. Keşke bunu bilmeden hayatıma devam edebilseydim ama olmuyor. Helikopterin varlığını anlamlandırabilmek için böyle şeyleri öğrenmem gerekti geçtiğimiz seneler içinde.

Bir şeyler yemeyi akıl edebildiğimde öğlen vakti gelmiş oluyor, sabahlar böyle geçiyor.

Ya bu Kadem'in şu kampanyası size de biraz tuhaf gelmiyor mu?


Sponsorlu tweet diye habire karşıma çıkarıyor twitter bunları. "Boz ayı aslında istese eşini ne biçim de öldürür ama öldürmüyo" argümanında biraz aptallık yok mu? İstesem gece kalkıp kocamı kaynar yağ ile haşlayabilirim ama yapmıyorum? Bir acayip tehditkar ortam.

Yani bir de doğada yaşayan vahşi hayvanlar bunlar, nasıl bir bağlantı kurmamız gerekiyor sokak ortasında kadın öldüren, tekmeleyen, tokatlayan adamlarla?

Herhalde iktidar partisine yapışık bir dernek olunca böyle boz ayıdan filan bahsedebiliyorsunuz anca. Öldür allah o meclisten geçemeyen yasalardan, 2 günde salıverilen katillerden, sistemin çürüklüğünden filan bahsedemiyorsunuz. Ne tuhaf.

November 27, 2017

Dinozor Deposu

Ay dinozor gitmiş ayol.


Cumhuriyet'in haberinden aldım fotoğrafı. Diğer dinozorların durduğu depoya kaldırmışlar. Bir dinozor deposu da varmış yani şehrimizde.

Gidişini neşeyle kutlayamadığımız gibi bu yeni hadiselere de sevinemiyorum. Ankara'da yaşadığım 16 senenin tamamına yayılan bir lağım kokusu gibi düşünün herifin belediye başkanlığını, benim görmediğim bir 7 senesi daha var. Çıkmıyor o koku böyle ha deyince. Bütün bu plastiklere harcadığı paralar ne olacak?

Harcanan paralara iyice dertlenir oldum yaşlandıkça. Tutumlu bir insanım diyemem, ayıp olur. Günün bilgisi: Her şeye verebileceğim üst limitler var. Böyle diyeyim en iyisi.

Mesela dev bir plastik dinozora hiç para vermem. Almam yani onu. Küçük bir plastik dinozora 3-5 lira verebilirim. Geçen baharı ve yazı sardunyaya para veremeyerek geçirdim. Sardunya dediğin arkadaşınınkinden, kafede gördüğünden filan bir dal alınır. Bir dal alacak sardunya bulamadım bir türlü, sonra unuttum.

Kıyafete de para veremez oldum. Zaten içimden gelmiyor, bir yandan da çok pahalı geliyor bana her şey. Bugün 10 liraya yünlü ekose bir şal aldım. Şaldı, eşarptı, böyle şeyleri Urfa'dan çuvalla aldığım için 10 liradan fazla vermek aklıma gelmiyor zaten. Yargıcı'da 180 liraya yünlümsü eşarp var. Ahhahhahha ay Yargıcı'ya çok gülüyorum, 180 lira! Arkadaşlarım girip bakıyor arada Yargıcı'ya, hiç sevemedim ben. Bir, saçmalık derecesinde pahalı, o ayakkabılar filan hep Çin malı. İki, büyük beden yapmıyorlar. Yıl olmuş 2017, büyük beden yapmayan tekstil firması kadınlara açık açık hakaret etse de olur, aynı şey. En fazla 42 olun ama ince bir 42 olun. Boyunuz da 1.70'ten uzun olmasın.

Saçaklı'da gördüm, "Güne nasıl başlıyorsun?" mimi varmış, yarın da onu yaparım. Numaralı gözlüklerimi de buldum. Hatta yüzüğümü de buldum. Ben eşya kaybetmiyorum anlaşılan, kafa gidik sadece. Haydin öbtüm.

November 25, 2017

Pes Etmekte Bir Huzur Var mı?

Güneş gözlüklerimi buldum, bu sefer de numaralı gözlüklerim kayıp. Ekrana bakmak çok eziyetli şu anda ama oturdum bir kere buraya.

Saçaklı'nın geçen günkü başarısızlık abidesinin yanına kendiminkini dikmeye geldim, onunkinden daha iri bir abide olacağını tahmin ediyorum.

Günün bilgisi: Kaçan biriyim.

İlkokul yıllarından başlayayım. Resim kursuna gitmek istiyordum, annem matematik kursuna yazdırdı. Annem haklıymış tabii ama resim yapmak isteyen çocuk nasıl otursun o kursta. Kısa sürede yok olmayı başardım matematik kursu sınıfından. Matematiğimi bir türlü düzeltemediğim gibi resim yapmayı da bıraktım.

İlerleyen yıllarda Altay Spor Kulübü'nün yüzme takımından kaçtım. Üstelik dünyanın parasını verip silikon bone aldığımın ertesi günü kaçtım. Zorla okulun basket takımına soktu hoca. Oynayamıyordum, en ufak bir fikrim yoktu. İki maça çıkıp yedeklerde oturdum, bir seferinde hoca "Azıcık eline top değsin," diye maça soktu, tam bir rezaletti. Sessizce takımdan da kaçtım.

Tembel ama son dakika çabalarıyla yırtan bir öğrenci olarak üniversite sınavına girip aldığım 3 puanla Arkeoloji Bölümü'ne yerleştim. O zamanlar Klasik Arkeoloji ve Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi diye iki ayrı bölüm vardı, Klasik'in puanı daha yüksekti, tahmin edin ben hangisine girdim?

Allahtan çok severek okudum. Okulu ve bölümü değil ama tarih öncesini çok severek, Taş Çağı'nı, Mezopotamya kültürlerini filan. Birinci sınıfta çeşitli derslerden bütünlemeye kalmama mani olmadı bu sevgi, birinci sınıfın yaz mevsiminde gittiğim kazıdan izin alıp ayrılarak bütünlemelere girdim. Gerizekalı olduğum için bütün sene süründüğüm derslerden ayı gibi notlar alıp geçtim.

O kazıya bir daha geri dönmedim, korkunç bir yerdi, herkes herkesi silindir gibi eziyordu. Kazılardan kaçtığım olmadı ama bir tanesinden atıldım.

Ay ben lisansta zorunlu olan o İnkılap Tarihi ve Türk Dili derslerinden de kaldım. Türk Dili'nden kalmayı nasıl başardım hatırlamıyorum ama İnkılap Tarihi sınavlarından 13 filan aldığımı hatırlıyorum. Son sene can havliyle verdim bu iki dersi de mezun olabildim.

Yüksek lisansa başladım, tabii ki başladım, neden? Çünkü; 1- Dediğim gibi gerizekalıyım, 2- Arkeolog olarak pek seçeneğim yoktu. Herkesin 2 senede bitirdiği yüksek lisansı 4 senede bitirdim. Bitireceğim filan yoktu aslında ama tam ortalarında asistan oldum, o yüzden mecburen oturup bitirdim. Asistan olduğumdan doktora yapmam gerekiyordu, ona da başladım. Son jüriye girdim, ufak tefek düzeltmelerle geçtim. Buraya da yazdım, tebrik ettiniz beni, çok sevindim.

Ben o doktora tezini teslim etmedim. Tam o ara memuriyetten de istifa ettim. Arkama bakmadan kaçtım. (Sonra öğrenciliğe döndüm tekrar, hala doktora öğrencisiyim. Ve hala sömestre sonu yaklaşınca paniğe kapılıp çalışmaya başlıyorum. Bir ay sürmesi beklenen düzeltmeler yıllara yayıldı.)

Geçen gün twitter'da şunu gördüm:



O kadar iyi anlıyorum ki o huzuru. Yogaya da başlamıştım. Onu da buraya yazmıştım, öyle iyi geldi, böyle esnetti diye. Sonra o küçücük salonda 30 kişiyle kıçkıça debelenmekten bunaldım, bütün öğrencilere dünya para karşılığında sertifika aldırılmasını hiç anlamadım. Yogadan da kaçtım. Evime yürüyüş mesafesindeki iki ayrı spor salonundan da kaçmışlığım var. Bari evde yapayım diye aldığım mat, dambıllar mambıllar da şu anda neredeler bilmiyorum.

Kim bilir kaç tane projenin ilk toplantılarında "Hı hı evet, çok harika bir proje," diye gaz verip onayladım ve bir daha asla ortalıkta görünmedim. Çalışırken de istifa ettikten sonra da ara ara iş teklifleri geldi, güzel çeviri işleri, heyecanlı arkeoloji projeleri filan, çalışmayı istediğim işler. İmzalar mimzalar atıldı, kitaplar adresime yollandı, bir daha da hiç ses çıkmadı bu işlerden. Ya öyle ya böyle, işlerim hep bu halde. Sarıkafa ile oturup 2 ciltlik kitap çevirdik, Türkçe makaleler İngilizce'ye, İngilizce yazılmış olanlar Türkçe'ye. Mikrop kadar yazıyor adlarımız bir yerlerinde o ciltlerin. En "olmuş" işlerde de halim bu yani.

Velhasıl son verdiğim dersin üzerinden 2 sene, son gittiğim kazının üzerinden de 4 sene geçti. O arada kendi isteğimle başladığım terapiden de kaçtım. Bir ara apartman yöneticisi oldum, kısa sürede kaçtım ve bir şeyden kaçabildiğime hiç o kadar sevinmemiştim. Kaçtığım insanlar da var tabii, kimin yok ki, yazmaya üşeniyorum.

Allah bilir neleri unuttum ama genel durum bu. Mutsuz muyum? Valla değilim. Berbat biri olduğumu da düşünmüyorum, belki biraz fazla kaçan ama normal biriyim. Sportif biri değilim, kesinlikle değilim. Çalışkan değilim, zorla oturmam gerekiyor kompüterin başına. Ama hiçbir şeyden pişman da değilim.

Abidemi diktiğime ve hiç utanmadığıma göre gidebilirim artık, gözlüklerimi arayayım. 

November 24, 2017

Çizme Şeklindeki Bazı Ülkeler

Geçen akşam annemle mesajlaşıyorduk, feysbuk filan bunların hepsini biliyor, ekran görüntüsü bile alıp yollayabiliyor. Baharda Sarajevo'ya mı gitsek acaba derken annem "Ben otobüsle gelsem olur mu?" dedi yarı şaka yarı ciddi. Şaka çünkü çok uzak, ciddi çünkü biri "Valla olur bak!" dese biner o otobüse, uçaktan o kadar korkuyor. Başına gelmeyen anlayamayabilir bunu. Annemle en son bir 5,5 saatlik uçak yolculuğu yaptık; önce onu, sonra kendimi öldürecek hale geldim. Bu yolculuğun üzerinden 10 sene geçti, öylesine imtina ediyorum.

"Gel otobüsle ama yollarda kıçını keserler anne," dedim, kimin keseceğini sordu. "Bulgarlar, Rumenler, Sırplar!" dedim, şaka yapıyordum, gerizekalıyım. Annem "Romanya nerede?" diye sordu.

Romanya tabii ki orada değil. Romanya'nın konuyla hiç ilgisi yok. Bu coğrafya felaketleri yıllardır zincirleme devam ediyor, en şaha kalkmış felaketlerden biri kardeşime "Haydi bakalıııım, çizme şeklindeki ülkeyi göster bizeee?" diye sorduğumuzda parmağını Karaburun Yarımadası'na bastırmasıydı. İlkokuldaydı galiba çocuk. Abla-kardeş vizyonumuz çok dar.

Tabii ki annem Romanya'nın çizme şeklinde olup olmadığını sordu, madem sıçtım neden sıvamıyorum diye kolları sıvadım, "Evet," dedim, "Çizme şeklinde."

Buyrun bu da ispatı:


Buradan da alıp başımı devam ettim; durmak yok, yola devam, beraber ıslandık yağan yağmurda diyerek. Anneme seyahat rotası çizdim:


Gülmüş. Bence çok makul bir rota, neticede emekli insan, vakti bol. Çok gezenler, çok görenler, hep olabilir böyle şeyler.

Günün bilgisi: Coğrafyam bazı yerlerde çok zayıf. Osmanlı tarihini o kadar sene okulda gördüğüm halde hiçbir şey hatırlamıyorum. O upuzun ortaokul ve lise yıllarını bir tane bile takla atamadan tamamladım, beden eğitiminden delice nefret ettim. Resim derslerinde teslim edilecek her şeyi son 10 dakika içinde yaptım. Matematik çalışırken ağladığım oldu. Biri bana "Sen fen derslerini almadın," dese onaylarım, almamış olabilirim, öylesine bir boşluk var hafızamda.

Öğretmenler Günü'ne bağlayayım dedim ama olmayacak sanırım, başaramayacağım. O zaman bu sefer de yüksek lisans sırasında bana arkeologlar için istatistik öğreten, ben anlamamaktan ağlarken kendisi de ağlamaklı olan Murat Güvenç'in kulaklarını çınlatayım. Geçmiştim o dersten, başka biri başaramazdı herhalde kafama sokmayı o istatistik kabusunu. Nazik, sabırlı ve harika bir insandır. Şimdi Kadir Has Üniversitesi'nde, öğrencileri ne kadar şanslı.

Gideyim ben, yarın görüşürüz.

November 23, 2017

"Adil Yargılayan Biri Var"

Yazı yazmaya geldim fekat en ufak bir fikrim yok. Aç karnına ikinci kahveyi içiyorum, hava karanlık, bir-iki ufak lamba yaktım öğlen vakti.

Dün Mladiç duruşmasını seyrettim, bir yandan da kardeşimle mesajlaşıyordum. Herif daha ilk dakika içinde kendini salondan attırmayı başardı, "Bunların hepsi yalan! Bütün dünyaya yayılıyorlar, Asya'da ve Afrika'da savaşıyorlar! Gerizekalılar! Annelerinizi .ikeceğim!" diye bağırarak.

Yargılanması boyunca avukatlarının "Aaa yoo, bakın nasıl da iyi bir karakteri var. Soykırım yapılırken orada değildi ama?" diye savunduğu Mladic, karar duruşmasının daha ilk dakikasında Müslümanların hastalık gibi dünyaya yayıldığını haykırıp hakimlerin anneleri ile ilgili planlarını da açıklayarak defolup gitti kameraların önünden.

Çünkü faşizm genellikle küçük beyinlere yerleşip oralarda gelişiyor. Çap bu. Bu kadar olabiliyor. Ve arkadaşlar, bence bunun bir tedavisi yok. Yok yani. Zamanla geçmiyor, vicdan filan bir anda belirmiyor, pişmanlık bir gün gelip gökten inmiyor. Kafa çalışmıyor. Tek bir şeye basıyor o zavallı akılları, kendilerinden olmayana nefret. Mladiç'in her şeyin üstüne bir de emrinde ordu vardı, yarattığı yıkımın üstünden 20 küsur sene geçti, ne travması geçti ne de ortalık duruldu.

Sanırım karar okunurken salonda olmak istemiyordu. Mladic bağırmaya başlamadan önce avukatı yaşlılığından, tansiyonundan bahsetti uzun uzun, kararın ertelenmesini talep etti. Ertelenmeyecekse de gerekçeler atlansın, sadece karar okunsun istedi. Hakim reddediyordu ki herif ayağa fırlayıp bağırmaya başladı.

Neden gerekçeler okunmasın? Çünkü dünyaya canlı yayın yapılıyor ve günüyle saatiyle beraber kaç kişinin canına ne şekillerde sebep olduğu teker teker okunacak. Okundu da. Tam 11 suçtan hüküm giydi, bir tanesi soykırım yapmak olmak üzere. Tam bu anda video dondu, kardeşimden "Haydi bakalım. Mutlu musun abla?" diye mesaj geldi, panikle ne olduğunu sordum. "Müebbet. Hakim, savunmanın iddialarının bir önem taşımadığını söyledi," yazdı. Valla ağladım bir süre.

Bu sondu, bu özel mahkeme kendini imha edecek kısa süre içinde, yargılanacak kimse kalmadı. Haklarında verilen kararları temyize götürenler var ama Bosna'da işlenen savaş suçlarının hesabı görüldü sayacağız yani. Bosna'da Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar birbirleriyle yaşamak zorunda. Dün iki tane sokak röportajı seyrettim. Birinde karar açıklanmadan önce Sarajevo'lulara ne beklediklerini sormuşlar:



Hiçbir şey beklemiyoruz diyolar, diğerleri gibi ölüp gidecek diyorlar. Adil yargılansın, 40 yılsa 40 yıl, olursa müebbet olsun diyorlar. "Bizim aradığımız adalet bir gün sağlanabilir mi emin değilim ama adil yargılayan biri var," diyor o beyaz saçlı, yaşlı kadın.

Emin olun bu videodaki insanların her biri ya kuşatmayı yaşadı ya da kaçmak zorunda kaldı, ailesinden, sevdiklerinden kayıplar verdi. Benim gibi oturdukları yerden belirtmiyorlar fikirlerini. Bu sükunet benim 20 hayat yaşasam varabileceğim bir yer değil.

Diğer röportajda karar sonrası Sarajevo'nun doğu kısmında, Sırp Bölgesi içinde yaşayanlara fikirleri sorulmuş:



Olan hep Sırplara oldu, o bizim için bir efsane, karar tam bir rezalet, sanki hep Sırplar mı öldürdü? Peki o zaman bizi kim öldürdü? Herkes beraat etti, sadece biz Sırplar etmedik. O bir kahraman, o bizim liderimiz. Ratko Mladiç kimseye bir şey yapmadı. Srebrenica'da soykırım yapıldığına inanmıyorum. Mladiç suçsuz, o büyük bir adam.

Gazetecilerin böyle cevaplar almaları kesin olan bir mahalleye gittiklerine de eminim. Belki bir kişi bile olsa aklıselim laflar eden de oldu ama videoya eklemediler. Ya da gerçekten kime uzattılarsa o mikrofonu, bunları duydular. Bütün ihtimaller berbat.

22 sene geçmemiş gibi, bütün taraflar için capcanlı duruyor o kabus.

Neyse, demek ki insanlığın kabaca iki hali var. Biri cehalet ve nefret olarak paçalardan akıyor, diğeri Bosna Kasabı için bile adil bir yargılama istiyor. En umutsuzu bile "En azından allah adil yargılayacak," diyebiliyor.

Günün bilgisi: Sarajevoluların içinde ne varsa bize de biraz bulaşsın çok isterim. Ben öyle olamıyorum. Dün karardan sonra bile geçmemişti kuduzluğum, Nadire mesaj atıp "Mladiç'e uzun bir ömür diliyorum" dedi. Sustum ve hak verdim. O daha iyi biliyor kime nasıl beddua edileceğini çünkü annesinden öğrenmiştir, annesi de kendi annesinden.

Barbar kocamla Sarajevo'da bir savaş müze/sergisine girmiştik. Belgeler, videolar, röportajlar. Birkaç saat sonra çıktığımızda benim yaşayacak halim kalmamıştı; 5 sene geçti aradan, hala kelimesi kelimesine hatırlıyorum bazı tanıklıkları, anlatılanları. Bazı kısacık hatıralar insanı öldürmüyor, yıllarca yerlerde süründürüyor. O arada barbar kocam yolun kenarındaki katedrale bağırmaya başladı, "Bu niye burada? Bu yıkılsın! Kardeşlik mi kalmış, barış mı kalmış? Allah belasını versin Sırpların da dinlerin de!" diye.

Bütün intikamcı kuduzluğumla dönüp baktım, gene de onaylayamadım kocamı. O katedral de adeta bir Sarajevolu gibi çile çekmiş kuşatma boyunca, duvarlarında kurşun izleri var. Ben o şehri olduğu haliyle, geldiği haliyle, içiyle ve dışıyla çok seviyorum.

Bir sonraki gidişimizde kurşun izleri yamanmış, duvarlar yeniden sıvanmıştı. Umarım dünkü karar Bosnalıların iyileşmelerine katkı sağlar biraz da olsa. Asla tam olarak iyileşemeyecekler ama belki bu acı nesilden nesile zıplamaz, o günleri yaşamamış çocuklar taşımasın bari bu yükü. Pek umudum yok ama gene de umuyorum işte.


November 22, 2017

Belki Bu Sefer Biraz Adalet Olur

Boşnaklık çok tuhaf bir şekilde gündem oldu memlekette. Ne olduğunu bilmiyorum, öğrenmeye de çalışmadım. O herifi yolda ölürken görsem bir saniye durmam, yürümeye devam ederim.

Biz o faydacı yavşak ile meşgulken Eski Yugoslavya'da işlenen suçlar için kurulan Uluslarası Ceza Mahkemesi Radko Mladiç için karar verdi. Birazdan başlayacak kararın okunması. Şurada canlı yayın var, ilginizi çekerse diye.

Ben şimdi oturup bunu seyredeceğim, soykırımdan hüküm giymesini umuyorum bütün kalbimle.

Günün bilgisi: Boşnak ana babadan doğma bir annenin kızıyım. Orada kalan ailenin başına ne geldiğini bunca senedir öğrenebilmiş değiliz. Affetmek eminim çok büyük bir insanlıktır ama ben ne unutuyorum ne de affedebiliyorum. Hayatımda öyle yerlere gelemedim.

Bu bitince de 10 Ekim'de Gar'ın önünden yeni kamera görüntülerine ulaşılmış, oturup onları seyredeceğim. Unutmayayım, affetmeyeyim diye.

Daha güzel çarşambalar temenni ederek gidiyorum, çok öpüyorum.

November 20, 2017

Çok Özel Bölge

Şunu sabah evden çıkmadan gördüm:


Şu saate kadar benim yapacağımdan çok daha iyi benzeten olmuştur eminim ama anca eve geldim. Ve hala öğürüyorum. Çünkü buram buram erkek çorabı kokuyor.

Bu herhalde şu herkesin bahsettiği "kırmızı tuborglu ağlak romantizm"in bir uzantısı, kim olduğunu da bilmiyorum. Aferin bekliyor, bunlar hep aferin bekliyorlar çünkü sadece varoluşlarıyla bile aman allahım ne kadar da ADAMM ADAM ADAM bunlar. Biz kadın kısmı olarak adam sigarasını söndürdü diye kirpiklerimizi kırpıştırarak minnet duymalıyız. ADAM SİGARAYI BIRAKMIŞ anlıyor musunuz? İşte tam bu anda üç haftadır giyilen çorap kokusu basıyor ortalığı. Çok teşekkür ederiz gerçekten, biz nefes darlığı çekerken yüzümüze duman üflemediğin için dünyanın en harika, en duyarlı, en errrkek erkeğisin.

Buna aşk ya da sevgi değil akıl fikir, sağduyu denir. Ama benim ne haddime tabii düzeltmek. "Seni seviyorum" demek erkeklikten (ADAM ADAM ADAMM) götüren bir şey herhalde, belki ponponlar düşüyordur, bilemiyorum. O yüzden jestlerden ve mimiklerden anlamamız gerekiyor. Ya da sadece insan gibi davrandığı için dev bir sevgi yumağının içinde olduğumuzu farketmemiz gerekiyor.

Aynı osuruktan aforizmayı şöyle düşünün: "Kocasının astımı olduğu için sigarayı bırakan kadın 'Seni seviyorum' demese de olur lan!" Bu versiyonlara pek sık rastlamıyoruz. Rakılı filan şeyler var. Kadın rakı rakı kadın kahkaha kadın rakı.

Dün akşam televizyonda kadınlar için genital bölge sabunu reklamı çıktı. Genital filan da denmiyor, "kadınların özel bölgesi" deniyor. Özel bölge özel bölge seyrettim reklamı. "Şafak," dedim, "Erkeklerin özel bölgeleri için ayrıca sabun satılıyor mu?" Satılmıyormuş, oralar özel bölge değil sanırım, diğer bölgeleri neyle yıkıyorsan oraları da öyle yıkıyorsun. Kadınların kısmen anatomiden kısmen de "Çamaşır suyu dökeyim ama yeter ki koku olmasın" paniği yüzünden özel bölge şampuanı var.

Oturup okursanız eğer "Naapıcam ben şimdi özel bölgemle?" diye, çeşitli fikirler var. Sadece su öneren var, doğal sabun diyen var. Herkesin hemfikir olduğu nokta ise kadın genital bölgesinin kendine has bir ortamı olduğu ve sakin olmamız gerektiği.

Reklamdan sonra bir süre söylendim, "Vay -cinsiyetçi küfür ekleyin- her dert kadınlara düşüyor gerçekten!" diye bitirdim konuşmamı. Her seferinde bir erkeğe anlatarak önümüzdeki 3000 yıl içinde patriyarkiyi yıkacağız arkadaşlar.

Günün bilgisi: Çok sinirleniyorum.

November 19, 2017

Hindistancevizi

Saçlarıma hindistancevizi yağı sürdüm, biraz daha bekleyip duşa gireceğim. Tabii ki herkesle birlikte ben de dahil olmuştum hindistancevizi yağı çılgınlığına, hiç de aklıma gelmedi "Yahu ben hindistancevizli kurabiye filan yiyemiyorum?" diye. Günün bilgisi: Mümkün değil, o tad beni mahvediyor. Sanki yaşlı insan saçı çiğniyormuşum gibime geliyor.

Gene de denedim bir takım "fit" tarifler, yok yulaf kepeği, efendime söyleyeyim şeker ilavesiz fıstık ezmesi filan. Yağı eklediğim anda mahvoluyor her şey. O yüzden kafama, koluma, bacağıma sürüyorum. Arada köpenklere veriyorum birer çay kaşığı, sağda solda okudum, iyi geliyormuş tüylere, sindirime filan. Delirmiş gibi peşimden koşuyorlar hindistancevizi yağı için.

Oturup ekşisözlük'teki Gratis maceralarını okudum, indirim varmış, gene kıyamet kopmuş. Size dün akşam instagram'da dolanırken rastladığım makyaj blogçusu hanımefendinin sayfasından aldığım ekran görüntüsünü göstermek istiyorum hemen:


Ahhahhahha ay hala gülüyorum baktıkça, sinirlerim bozuldu. 3 liralık Benri pamuk ama MERCEDES ARKADAŞLAR! Ne zamandır bu kadar zavallı bir şey görmemiştim. Ya da ben anlamıyorum bu işlerden, bilmiyorum.

Babam yıllarca Suudi Arabistan'da çalıştı. O bu işe başladığında ben ilkokula gitmiyordum henüz, 1980'lerin başı yani, duty free alışveriş dünyanın en acayip şeyiydi. Bir gelişinde anneme iki şişe Chanel parfüm getirmişti. Ben üniversiteyi bitirdim, o şişeler hala buzdolabında duruyordu. Kıymetlidir, az kullanayım derken dolap demirbaşı haline getirdi anam o parfümleri. Bazen 1980'leri çok özlüyorum.

Sabah aradılar, gene başrollerde bir kedi vardı:


Tintin bu, her şeyi dövüyor. Canlı ve cansız her şeyle savaş halinde olmasına rağmen evin en kıymetli kedisi, nasıl oluyor bilmiyorum.

Gideyim, hava iyice kararmadan biraz kitap okuyayım. Salı günü kar geliyor diyorlar, biraz da ona dertleneyim.

November 18, 2017

Mühim Olan Sabah Kalkabilmek

Sanki böyle bir insanmışım gibi şunu koyayım yan tarafa, yeşillik ile mücadelem de bitmedi, ne çileymiş yarabbi.

Yeşil yapraklı ve çiçeksiz bitkiler için besin almışım bir ara, verdim beslensinler diye. İki tanesi çılgınca yaprak dökmeye başladı. Bir tanesi bir yandan yaprak döküyor, bir yandan en tepeden yenilerini çıkarıyor. Bilemiyorum.

Aloe verayı tenzih ediyorum, o mütevazı çılgınla aramız iyi. İki tanesi gene güneşten yandı geçen yaz, son anda uyanıp salona taşıdım. Şimdi iyiler. Bir daha kıpırdatmayacağım yerlerinden. Çalışma masama koydum, birbirimize bakarak oturuyoruz.

Ada sivilcelerine aloe vera sürecekmiş, hemen benimkilerden ayırıp diktim saksıya. Saksının yanında bir çift de spor pabuç yolladım çocuğa, internetten almıştım, olmadı ayağıma. Giydim bir süre ama topallamaya başlayınca kenara ayırmıştım. Ayakkabılar da olmuş, giyip dersaneye gitmiş bugün, çok sevindim.

Güneşli sayılabilecek bir cumartesi, yani en azından aydınlık ortalık. Mutfağı topladım, mavi oje sürdüm, köpenkler koltuklara yayıldı uyuyor.

Günün bilgisi: Ortalama bir ruh halini tutturabilmek, endişe seviyesini sağlıklı bir derecede sabitleyebilmek için düzenli olarak kendime moral veriyorum.

Sabah kalkmak çok mühim; haydi bakalım yeni bir gün, ev ne güzel sessiz. Hiçbir şey için geç değil, önce kahve yapayım. Her şey yoluna girer. Hiçbir şey dünyanın sonu değil. Ya da alternatif olarak; her şeyin bir sonu var, her şey değişir, bazı şeyler düzelir. Mutlaka düzelir.

Baktım ki olacak gibi değil, ağlamak üzereyim ya da panik çöktü omuzlarıma; hop hemen kalk, köpeğe sarıl, arkadaşına telefon et, kitap oku, güzel dağ-orman-çayır fotoğraflarına bak, sıcak suyla duş al. Derin nefesler al, kafanı kaldır gökyüzüne bak.

Ya işe yarıyor bunlar ya da her gün bir miktar daha beyin hücremi yok ederek gittikçe eblehleşiyorum, emin değilim. Ama yerlere yapışmama mani olacaksa giden beyin hücrelerine de üzülecek değilim.

Kendine bakıyor olmak gerekiyormuş, bir ara terapiye giderken öğrenmiştim. Kişisel hijyen, derli toplu üst baş, kendini meşgul edebiliyor musun, akıp giden hayatla bağın var mı? Bunlar tamamsa durum iyi.

O arada Ada fotoğraf yolladı:


Çocuğumda sens of feşın var, o paçaları kıvırır, panter deseninin üstüne kırmızı ekose attırır. Bugün dersane, yarın daha havalı yerler inşallah.

Ellerimi arkama bağlayıp bir dolanayım evde, bakayım yapılacak neler var. Hiç olmadı çöküp kitap okurum, bu Rüzgarın Adı'nı gerçekten çok beğendim. Ben yazıyı bitirene kadar havadaki ışık kayboldu ahhahha ay! Ankara, sisler içinde bir binalar ormanı. Haydin öbtüm, kalpler, kalpler.

November 17, 2017

Mahalleden Arkadaşım Yağız

Fotoğraftaki köpeği bulunuz:


İnatla o 20 santim enindeki balkona sıkışıp gelen geçene bakan iri kıyım çocuğun adı Yağız. Hatta göbek adı da var, bir türlü hatırlayamıyorum, Yağız Tuna, Yağız Buğra, öyle bir şeydi.

Günün bilgisi: Yolda gördüğüm sahipli sahipsiz bütün köpeklere bulaşıyorum.

Bazı köpek anneleri ve babaları inanılmaz suratsız oluyor. Köpeklerine dokunulsun istemiyor, selamlaşmak da istemiyor. Yıllar içinde dersimi aldım, kendimi tutmaya çalışıyorum. Yağız'ın babası, suratsız kategorisinin ışık yılları uzağında yaşayan biri.

Annemlerin evinden arakladığım bir halıyı dürüp sırtıma atmış, yokuş yukarı eve tırmanıyordum. Karşıdan dünya güzeli bir köpeğin geldiğini gördüm, boynunda tasma var, yanında kimse yok. "Ay kesin kaçtı. Ya da attılar!" diye olaya müdahale etmeye karar verdim. Köpek yanımdan hoplaya zıplaya geçti gitti. Panikle sağa ve sola dönüp halı ile insanlara çarparken biriyle göz göze geldik. "Köpeğin sahibi yok galiba?" dedim. "Aa yok, benim sahibi," dedi.

İçim rahatladı hemen, o arada köpek de geri geldi zaten babasının yanına. Adını sormamla başlayan sohbet yarım saat kadar sürdü kaldırımda. Telefondan yüzlerce fotoğrafına baktım, bebekliğinden bahsettik (akıl kaçırtıcı güzellikte bir yavruymuş gerçekten), Adana'ya yaptıkları araba seyahatini (road trip yani) irdeledik. Yağız Adana'yı çok sevmiş. Babası Yağız'ın ne kadar akıllı olduğunu anlatıp çocuğuyla gurur duyarken ben de yanak makası, kıç çimdiği filan peşindeydim.

Böyle tanıştık, bir seneyi geçti, hala tek bir makas alabilmiş değilim. Yağız adeta Northemtınşayır kontu gibi dolaşıyor mahallede. Birkaç kere de yüzüme havlamışlığı var o koca sesiyle. Şansımı bir kere de köpek bisküvisi eşliğinde deneyeceğim.

Kış sebzelerinde bugün karnabaharı işleyeceğiz. Karnıbahar yazacaktım, TDK'ya bakasım geldi, karnabaharmış yahu. Neyse yani benim buradan kalkmam gerekiyor, mutfağa intikal etmem gerekiyor. Giderken şunu bırakayım. Buralara ilk bırakışım da değil, kaç sene geçti aradan, hala kuduzca seviyorum bu şarkıyı.

November 15, 2017

Kazlara Somun Atmayın / Gene Çay

Oha ayın on beşi olmuş. Kasım hiç bu kadar hızlı geçmemişti sanırım. İyi ki erken kalkıp spora gidiyorum, gün uzuyor diye seviniyordum. Buna sevinebilmek için spordan eve dönmek gerekiyor, gene bütün günü sağda solda oyalanarak yedim.

Sevda sandviç yapmış, Kuğulu Park'ta yedik. Bir aile yanlarında getirdikleri naylon torbadan somun somun ekmek çıkarıp kazlara atmaya başladı. Yasak aslında beslemek o kindar nemrutları, hazmedemiyorlarmış hamuru. Her tarafta tabelalar da var, "Hayvanları beslemeyin" diye uyaran. Ben bu aileye söylenirken iki kadın daha yanaşıp simit ve poğaça fırlatmaya başladı, bu sefer ördeklere. "Ayy nasıl da açlar!" dedi kadınlardan biri, bir yandan da arkadaşı fotoğraf çekiyor diye poz veriyordu. Yani üç beş instagram laykı uğruna ördekleri simitle doldurdular. Aç filan değil ördekler, kulübelerinin etrafı marul doluydu.

Ağaçların altında oturan pos bıyıklı bir belediye amcası bulup şikayet ettim. Olanca sakinliğiyle "Dinlemezler ki. Dinlemiyorlar," dedi. Muhbir vatandaş olarak görevimi yerine getirdim ama bir boka yaramadı. Halkımız kazlara somun atmak istiyor.

Kızılay'a yürüdük çünkü biliyorsunuz çorap almam lazım. Tam olarak aradığım şeyleri bulamadım, her yer çok kalabalıktı. Otobüsle Güvenlik'e attık kendimizi, bir de çay almamız gerekiyordu.

Geçenlerde twitter'da görmüştüm, Hopa Çay Kooperatifi var, aracı yok, üreticiden çay diye. Web sayfalarını buldum:


Adeta 1 Mayıs'a gider gibi düştüm çayın peşine, "Halk kazanacak ulan! Çay!" diyerek. Kolay değil çünkü böyle şeylere ulaşmak. O Kazova Tekstil internet üzerinden satış yapmaya başlayana kadar çektiğim çileyi bir ben biliyorum. Bir de tabii sabitfikirli bir buzağı olmamdan ötürü arkadaşlarım biliyor. Mecburen.

Kızılay'da Nar-inn Kafe'de var diyorlar, bir de Güvenlik'i kesen Ali Dede Caddesi'nde Modern Zamanlar kitap-kafede. Biz Modern Zamanlar'dan bir kilo Çoruh Harmanı alıp ikiye böldük. Başka çeşit yoktu zaten ellerinde. Demledik de hemen, güzel, yumuşak içimli bir çay. Ama ben pek anlamam çaydan, bir de anlayana içirmek lazım. Kahveden de anlamıyorum bence.

Günün bilgisi: Herhangi bir şeyden anladığımı iddia edemeyeceğim. Belki biraz köpekten anlıyor olabilirim. Bakınca anlarım yani ne istiyor, derdi neymiş filan. Ama bunu da öyle dev bir iddia olarak şaapmayın lütfen, köpekler komplike hayvanlar değil. Hav huv yapıyorsa ihtimaller üçtür, bilemediniz beştir.

Kerevizden de hiç anlamıyorum, işin içine portakal suyu giriyor diye hemen gözümde büyüyor. Ama gidip gidip alıyorum o kerevizleri. Oturup pişirdim. Bu sene kış sebzeleriyle de kavga etmeye başladım, şimdiden pırasadan yıldım.

Hiç Manic Street Preachers dinlemiyoruz, halbuki hep dinlemek lazım.



November 14, 2017

Feysbuklar, Tivıtırlar

Gene köpenk barikatı sebebiyle yataktan çıkamadığım bir sabah oldu. İki tarafıma külçe gibi yatıp beni adeta yorganla mumyalıyorlar. "Hoyda bre efeler!" diye attım kendimi yataktan, kahve yaptım, twitter'a bakayım dedim. 3 dakika sürdü sadece, kaçtım. Buradan itibaren gene sosyal medyadan şikayet edeceğim, isterseniz şu anda kaçabilirsiniz. Ben olsam kaçardım. 

Bir tıkla açıyorsunuz, üzerinize insanlığın lağımı boşalıyor. İnsanların yazdıklarından bahsetmiyorum sadece, olan bitenden de bahsediyorum tabii. Bugün korkunç bir köpek haberi var, bakamadım. Hemen hemen her gün korkunç kedi-köpek haberi var. Dünkü lağım, depremin Kürtlere müstehak olduğuydu mesela. Bu beyinsiz sürünün "Ankara merkez, patlıyor herkes" coşkusunu henüz unutabilmiş değilim. Tarif edebileceğim bir şey değil. İnsanın içine tümör gibi yerleşiyor. 


Ne güzel özetlemiş bu manyaklığımızı.

Facebook'ta yaptığım temizlik bayağı işe yaramış yalnız, yıllar sonra ilk defa ağzım köpürmeden dolanabiliyorum. Sadece politik fikirler değil, gerçekten hiç tanımadığım insanların sülalece yaptığı naylon torbalı ve tüplü pazar pikniklerinden filan da fenalık gelmişti. Keza en son 20 sene önce gördüğüm birinin bebeğinin 80 adet fotoğrafı da bana bir şey ifade etmiyor. İnsanların selfileri, havaalanlarında check-in'leri (Çünkü uçağa biniyor anlıyor musunuz? Uçak! Belki de yurt dışına gidiyor. YURT DIŞI!), kocişleri ve karıcımları. Hele o hastane check-in'leri, aman yarabbi. Neden hastanede olduğunu da yazmaz, bekler ki insanlar gelip "AMAN ALLAHIM NE OLDU??? İYİ MİSİN?!!?" yazsın, buna ecnebiler "ilgi orospuluğu" diyor.  Bir sonraki aşaması, kolundaki serum iğnesini çekip gene hiçbir açıklama yapmadan koymak. 

Yahu yaz oraya, hastayım yaz, ayağım kırıldı yaz. Valla çok içten geçmiş olsun dileklerimi yazarım. Bu bile çok saçma aslında ama gene de yazarım. Öff.

Bunlardan kurtulunca, zamanında heyecanla takip etmeye başlayıp o kuru gürültü içinde kaybettiğim haber, kültür sanat şeyleri belirdi yeniden ana sayfamda.

Ay kendimle ilgili yazacak günün bilgisi gelmiyor aklıma. 

Günün bilgisi: Güneş gözlüğümü ve çok sevdiğim bir yüzüğümü kaybettim. Yerinden bu kadar az kıpırdayan biri olarak nasıl başardım bilmiyorum. Gözlüğü annem almıştı, söylemeye korkuyorum. Yüzüğü de Urfa'dan almıştım, mercan ve turkuaz taşlıydı. Başka yüzükler takarak ve gözlerimi kısarak idare ediyorum, çok bozuluyorum.

Keşke yağmur yağsa biraz.

November 13, 2017

Evcil

Dün Ikea'ya gitmeye teşebbüs ettik. Otoparkına girmek için upuzun bir araba kuyruğu vardı. Girdik o kuyruğa fakat otoparkta yer yoktu; millet birbirinin üstüne, yangın çıkışlarına, buldukları her boşluğa park etmişti. İki tur dolandıktan sonra pes edip eve döndük.

Bukowski diyor ki, kalabalık ne tarafa gidiyorsa sen aksi istikamete koş. Bir kıçlık yer bulsaydık ben dün kalabalıkla birlikte Ikea'ya koşacaktım çünkü evde yapışkanlı rulo kalmadı. Beni kedi-köpek anneleri anlar, o rulolar bu evin ayakta durmasını sağlıyor.

Çok ufak bir listem vardı, süratle çıkacaktım Ikea'dan. Yan taraftaki outlet avm'ye koşup çorap alacaktım. Çorap da çok önemli. Neyse, bütün bunları hafta içi bir gün yapmak lazımmış, hafta sonları en iyi fikir ev.

Günün bilgisi: Oldum olası ev seven biriydim.

Ergenken, 20'li yaşlarımda filan daha kuduzca sokağa çıkıyordum. Ama o zamanlar bile eve girip kapıyı arkamdan kapatınca hep huzur buldum. Şimdi sokağa çıkmadan evde oturabilme rekorları kırıyorum, evde hiç sıkılmıyorum.

Kings of Leon dinleyesim geldi, size de bir tane bırakayım.

November 11, 2017

Defter, Sanat, Çay

Günün bilgisi: Hala 2011 ajandasını kullanıyorum. Moleskine filan bu kıçta duracak don değilmiş, henüz bilmiyordum 2011'de, özenip almışım.

Hala boş sayfalar var. Günlük not filan tutamadığımı anlayınca normal defter gibi kullanmaya başladım, şimdi de içi telefon numarası, abonelik bilgileri, tuhaf listeler, cart curt ile dolu. Benim hayatımda ne oluyor olabilir ki ajandaya ihtiyacım olsun? Bence bana cep telefonu bile lazım değil.

Sayfaların arasında da böyle şeyler var; müze biletleri, kazı zamanları lazım olmuş kartvizitler. Gerçi bir türlü hatırlayamadım odun, kömür ya da tuhafiye ile ne işimiz olmuştu Maraş'ta. Belki de kartın üstündeki yün yumaklarını beğenip aldım, cebime attım.

Fotoğraf da hayatımın ilk fotoğrafı. Annem verdi geçenlerde. İnsan olsam çerçeveler bir yerlere koyarım. Bir yandan da bıktım çerçevelerden, burası küçük bir daire, az miktardaki duvar alanı dolmuş taşmış vaziyette. Gittiğim her yerden tomar tomar afiş taşımışım, sırf ben de değil, bütün aile taşımış.

Bir adet orijinal resmimiz var çok şükür, ona da annemlerin evinde çöküp buraya taşıdım. Ben çok seviyorum, bu resme baka baka büyüdüm zaten, hayatımda bir yeri var. Barbar kocam ilk gördüğü anda nefret etti. O yüzden salonun orta yerine çaktım resmi. SANAT SEVMEYİ ÖĞRENECEK!

Ay ne yazacağımı bilmiyorum aslında, sırf vaktim var diye çöktüm kompütere. Çamaşır asayım, giyineyim, Nadire'ye gideyim. Pastaneden ufak tefek bir şeyler alırsam çay içeriz diye düşünüyorum.


En güzel çaylarınız hep böyle olsun, rabbim sizi kusturucu çay edebiyatından sakınsın, fincanı ağzınıza götürürken gözlerinizi büyüte büyüte "Ay inanmıyoruaam! Eee sonraağ?" diye konuşacağınız arkadaşlarınız olsun.

Sizin defterleriniz, ajandalarınız hep dolsun inşallah. Neden bir anda böyle coştum bilmiyorum, gidiyorum. Yanaklarınızdan öBüyorum.

November 10, 2017

Gözümü Yanan Odunlara Dikesim Var

Facebook'ta 265 adet arkadaşım varmış, dün oturup 185'e indirdim. Üniversiteden tanıdığım ve ilişkimizin "Merhaba"dan öteye geçmediği insanlar, lisedeyken de hiç alakam olmayan lise arkadaşları, arkadaşımın sayfasına yorum yazdığımı görüp oradan beni ekleyen tanımadığım insanlar, 5 senedir karşılaşmadığım arkadaşımın arkadaşı kategorisinden insanlar. Manyak mıyım bilmiyorum, niye bu insanlarla sosyal medya üzerinden birbirimize bağlı olalım?

Ay bu sahte kalabalık beni çok bunaltıyor. Günün bilgisi: Annemle babamın emekli hayatına çok özeniyorum. Bana fotoğraflar yolluyorlar, genelde şöyle şeyler:


Emekli hayatı dediğim neredeyse hobbit hayatı, ben niye Ankara'dayım bilmiyorum.

Kargo (ya da karga) bekliyorlar benden; paylarına düşen Ovacık nohutu ve fasulyesi, okuduğum yeni kitaplar, bazı eski kitaplar filan. Yeni bir sahaf açılmış Urla'da, güzel kitaplar varmış, sahaf oğlanı da sevmişler, bugün arayıp anlattılar. Zaten genelde böyle şeyler anlatıyorlar, uzun uzun zeytinyağından filan bahsediyoruz. Bahçeye kahve içmeye çıkınca arıyorlar ağaçların altından, Malgaca Pazarı'nda çay içerken arıyorlar, komün tarlasında hasat yaparken arıyorlar. Ben genelde şu anda oturduğum masada oturuyor oluyorum.

İki satır yazabilene kadar akşam oldu, ateşe karşı oturma imkanım yok, ayaklarımı köpeklerin altına sokup kitap okuyayım bari.

November 9, 2017

Kırmızı Çente

Az aşağıda anlattığım halay felaketi boyunca kafamda ponponlu bere varmış benim, paltomu çıkarmayı akıl etmişim fakat bere gündemime girememiş. Fotoğraflı belgeler var ama hem kendimi hem arkadaşlarımı yakmayayım şimdi. Aman yarabbi. Bu telefonların fotoğraf da çekmesi işi hiç iyi olmadı gerçekten.

Neyse. Günün bilgisi: Eşantiyon seven bir insanmışım ben. Sorsanız kesinlikle reddederdim ama resmen öyleyim, içim sevinçle doluyor.

Eşantiyona geleceğim bilahare. Dün sabah spora gittim, eve döndüm, duş aldım, tekrar fırladım. Yenimahalle'deki Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'ne gitmem lazımdı. Çok sevdiğim bir aile dostumuzun Makedonya doğumlu 72 yaşındaki babası yeniden Makedon olmaya karar vermiş. 3 ay önce yaptıkları başvurunun durumunu sormaya gittim çeşitli otobüslere binerek, inerek, sıkışarak filan.

Başvuru, başvurulduğu haliyle duruyormuş, bir miktar telefon numarası filan alarak çıktım. Kendimi Kızılay'a attım, Rossmann'a girdim. Bu kozmetik marketler açılmadan önce sanki bu kadar çok kozmetik almıyorduk biz. Barbar kocamın diş macunu, deodorant gibi taleplerinin yanında bir de Ada'ya kuru şampuan alınacaktı. Neden diye sormanızı çok arzu ediyorum.

Çünkü Ada'nın anası (Sevda) gece vakti eve böcek girince paniğe kapılmış, eline gelen ilk spreyli kutuyu hayvanın üzerine boşaltmış. Kuru şampuanın böcek öldürmediğini böylece anladık ve yani ben olsam lise son talebesi çocuğumun şampuanından bir günahmışçasına uzak dururum. Sınava girecek bu, zaten hormon dalgalanmaları da var. Bırak şampuanı, odasına yanaşmam.

Rossmann'da bütün raflar doluyken çocuğun şampuanının rafı bomboştu. Endişeler içinde başka bir tane aldım. Bir de multivitamin aldım, acaba iyi midir, nedir, kullananınız var mıdır? Duş jeli filan da atıp sepete, kasaya yanaştım. Oğlandan torba istedim, bana "Aaa ağır oldu bunlar, ben size şunu vereyim," dedi:


Böyle kalın kağıdımsı kumaşımsı çanta. "Ahihihih ayyy çente!" gibi bir şeyler diyebildim, işte o anda içim eşantiyon sevinciyle doldu. Aldıklarımı doldururken oğlan bir de kasanın altından ufak bir makyaj çantası çıkardı, ham kumaştan, üzerinde ananas baskısı var. Onu da ağzım kulaklarımda torbaya attım. Seksen kere teşekkür edip çıktım dükkandan.

Meclis Parkı'ndan geçerken köpekleri besleyeyim dedim. İki tanesine yanaştım, hiç yüz vermediler mamalara. Mama yemek yerine benimle yürüdüler bir süre, koşturup önden gidince durup benim yetişmemi beklediler, bir tanesi bir yerlere takılınca diğeri durup onu bekledi, sonra yine koşup bana yetiştiler. Dünün en güzel şeyi bu toplu yürüyüştü. Fotoğraflarını çektim:


Yürüyüş öncesi ısınma ve kaşınma.

Sevda'ya uğrayıp doğru marka olmayan kuru şampuanı ve ananaslı makyaj çantasını bıraktım. Ben olsam çantayı Ada'ya verir, aramızı düzeltirdim. Sevda'nın gözündeki pırıltı aksini işaret ediyordu, eşantiyon tutkusu herkeste patlak verebiliyor.

İnleyerek eve girdiğimde 11.500 küsur adım atmıştım, elimde 5 kilo kozmetik dolu kırmızı çanta, sırt çantamda da market alışverişi vardı. Akşam dondurma yedim sevinçle.

Yeni bir diziye başladık, Alias Grace. Yine Margaret Atwood'un bir romanından uyarlama. İki bölüm seyrettik ve çok beğendik.



Gideyim biraz camdan dışarı bakayım, güneş var bugün.

November 7, 2017

Ayh Bayılacağım

Rüyamda köpenklerle birlikte Urfa'da bir oteldeydik. Kudi sürekli firar etmeye çalışıyordu, ben de durmaksızın bavul topluyordum, odayı boşaltmamız gerekiyordu. Ben doldurdukça boşalıyordu bavul. Ebleh gibi uyandım, yataktan da çıkamadım bir süre.

Dün Ovacık bakliyatları geldi, sevinçle teslim aldım kapıdan. Bir de Saçaklı'dan sürpriz kargo geldi. Kargonun belkemiği bir paket Kolombiya kahvesiydi ama evde paket kağıdı bulamamış, kahveyi sardığı poster biraz rol çaldı:


Odasını toplarken Dawson's Creek posteri bulabilen arkadaşlarımızı daha da çok sevmeli, iyice bağrımıza basmalıyız bence. Arkasında da Teoman var üstelik, çifte poster.

Kahve de çok güzel çıktı, demek ki Medellin'den sadece kokayin değil güzel kahve de çıkıyormuş. Günün bilgisi: Bütün genel kültürümü televizyon dizilerine borçluyum.

Ay bazı günler gerçekten hiç olmuyor, saatlerdir etrafıma bakınıyorum. Saatler geçti, çamaşır attım makinaya, çarşafları filan değiştirdim, Koko'nun yırttığı bir çarşafı tamir ettim. Sadece bunlar oldu yani. Stil Avcısı da buldum, Fox TV'de 12:45'te başlıyor, onda da aradığımı bulamadım. Stüdyonun ışığında mı bir şey var, Demet Şener mi çok sıkıcı, kızlar mı yeteri kadar korkunç değil, bilemedim.

İnanılmaz manasız bir gün geçiriyorum, ne yapacağımı bilmiyorum. Bari akşam güzel bir film seyretsek, ne bileyim, tamamen heba olmasın koca gün.

Şunu tumblr'da gördüm:


Bari biraz renk olsun, ot olsun, dağ olsun.

Gideyim çamaşır asayım. Öfff.

November 6, 2017

Gene Bir Halay Felaketi

Hafta sonu pek yazmıyorum, bu sefer istesem de yazacak halim yoktu. Cuma akşamı dışarı çıktık, yapmayayım etmeyeyim dediğim her şeyi başarıyla ifa ederek eve döndüm. Bir kere daha kendimizi türkü barda bulduk. Bir kere daha çekilemedi o halay.

Günün bilgisi: Efendi gibi oturup içki içerken bir an geliyor, neden bilmiyorum ama ben cebren ve hileyle herkesi halaya sürüklüyorum.

Bu huyumu bildiğimden ve neticeleri korkunç olduğundan evden çıkmadan kendi kendime söz verdim, "ASLA HALAYDAN BAHSETMEYECEĞİM" diye. Ve bahsetmedim de, bu sefer ben değildim. Kimdi hiç hatırlamıyorum, vardığımızda canlı müzik bitmek üzereydi, sakin türküler çalıyorlardı. Sahnenin önüne oturttular bizi, nereden bilebilirlerdi tabii. Herhalde insan gibi görünüyorduk.

Türkü aralarında seslenerek istek şarkı belirttim. Olmayınca peçeteye istek yazdım, onu da üç kişi biraraya gelip yazmaya muvaffak olduk zaten. Peçeteyi gruba ileten ben değildim. Solcu türkü bar diye güvendik, "AOOAAA BURADA ÇALINMAZ BU?!" demişler. Bunu duyunca bara gidip "Biz taa Çankaya'dan buraya halay için yürüdük!" diyen bendim, maalesef ben yaptım bunu.

Nihayet grup indi; omuz titreten, yakaladığınızın elini pençeleyip "HAYEEE HAYEEE" diye koşturmanıza sebebiyet verecek türküler başladı. Bu noktada şunu belirtmek istiyorum, biz üç kadın daha önce de halaylara girdik, eğer iyi bir halaysa uyum sağlayıp devam edebiliyoruz. Kötü halaysa ya da üçümüz halay başlatmaya kalktıysak olmuyor. Bahsettiğim barda neşeyle ilerlerken küt diye duvara dayanmışlığımız var, geri döndüremedik peşimize takılan halaycıları, laf anlatamadık, dakikalarca duvara sürtündük. Ben kaçmıştım en sonunda halayı bırakıp.

Cuma gecesi halayı fena başlamamıştı, tanımadığımız ama ne yaptığını bilir görünen 2-3 kişiye yanaştık, iyi gidiyordu. Ta ki içimizden birinin adını vermek istemediğim erkek kardeşi aramıza girene kadar. Halay yürümüyordu, ritmde bir saçmalık vardı, yan gözle bakayım dedim, herkesinkinden 50 santim daha yukarı savrulan 45 numara ayaklar gördüm.

O koca ayaklarını yukarıya, sağa ve sola çılgınca savurtuyordu, gövdesi tuhaf bir açıyla öne bükülmüştü ve yüzünde derin bir sıkıntı ifadesi vardı. Ben kaçtım gene halayı bırakıp, sanırım benim gibi başka kaçanlar da oldu. Onlara "Ay bu çocuk şu anda bir şehrin adını kötüye çıkarıyor bu halayla," demiş olabilirim.

Halaydan randıman alamayınca bir süre kendi kendimize dans ettik, ben çok havalı göründüğümüzü düşünüyordum. Çok havalı görünmüyorduk büyük ihtimalle. Büyük ihtimalle birbirimize çarpıp kollarımızı havaya savurup kahkahalar atıyorduk. Çünkü neden? Çünkü çok içtik.

Yani kendi çapıma göre çok. O çap çok dar. Gecenin hatırladığım diğer haylaytları:
- Arkadaş diye bağrıma bastığım kadınların bayağı rujlu mujlu, degaje yakalı kazaklı gelmesi, bana kimse makyaj yapılacak demedi.
- Bu koca ayaklı halaybozanın "YETER YETER! NE EKMEK YEDİN YETER!" diye beni azarlaması, tam ekmeğin kenarını sessizce yoğurtlu patlıcana sokuyordum. Hiç utanmadan ikinci tur meze filan istedim, çok açtım.
- Uydurmuyorsam aşure yapılacak dendi. Umarım uydurmuyorumdur. Gene haftalarca geriden geliyoruz ama aşure aşuredir. Geçenlerde dışarıda yedik, bizim yaptığımız daha güzel oluyor.

Cumartesi ağlayarak yattım salonda. Pazar günü biraz insana dönmüştüm. Bugün de sabah kalkıp spora gittim.

Bir kere daha halaysızlık yemini ettiğim şu günde size şunu bırakayım giderken, bu oda orkestralı versiyonları bana Birgül göstermişti, çok beğeniyorum.



Allahaşkına, o klarnet solosunun ve İbrahim Keivo'nun peşinden 4. dakika civarı giren müzik sizi de yerinizden fırlatmıyor mu, omuzlarınızı titretmiyor mu? Ben o abinin elindeki erbaneye dönüşüyorum.

November 3, 2017

KoNbin YaBtım

Ay çok yorgunum bugün, neden böyle oldu? Bir de kimse şalanj yazmıyor diye söylendim buralarda, gidip bir saat uyuyacağıma mecburen oturdum yazıyorum.

Neyse zaten gündüz uyumak bana iyi gelmiyor, iyice gerzekleşiyorum. Günün bilgisi: Çok eklektik ve bir o kadar da sofistike giyinen biriyim. Yanda eklektiği görüyorsunuz. Sofistike olunca kazak ve yün çorap oluyor.

Turistik tişörtleri atamıyorum ben. Babam bunu getirdiğinde Sovyetler çökeli tabii çok olmuştu, gene de bir 15 senesi filan var. Ağzı burnu dağılmış biraz ama atmam. Atamam.

Şalvara da kazılarda alışıp hayatıma soktum. Dünyanın en güzel pantolonu, ne beden var ne bir şey. Küçük gelmiyor, büyük gelmiyor. Sadece geliyor. Sadece giyiyorsun ve başka da bir şey düşünmüyorsun. Beli düşük değil, iş yaparken kıç çatalına dertlenmek zorunda kalmıyorsun. Düşük bel gerçekten çok çirkin bir icat.

Eskiden böyle sokağa da çıkardım, Ankara biraz kuruttu beni. Zaten evden de mümkün mertebe çıkmadığım için bütün kombinlerimi köpeklere gösteriyorum.

Ay kombin deyince, başlamayacak mı yahu öyle programlar? Bir çöp televizyon girdabına çekilesim var.

November 2, 2017

Hıyarlık

Günün bilgisi: Bazen çok korkunç biri oluyorum.

Dün koşu bandında debelenirken solumdaki boş makineye bir kadın geldi. Full makyajlıydı, içimden hemen gözlerimi devirdim.

Anında da çok utandım kendimden, belki işten geliyor, bir saatlik boşluğu var ve spor yapacak. Kadını takdir edeceğime makyajına göz deviriyorum. Zaten bir saat boyunca minyon bir komando gibi sporunu yaptı. O makyaj da akmadı arkadaşlar! Akmadı! Daha nasıl şampiyon olsun o kadın?

Belki iş yerinden gelmiyor, belki spor yaparken de makyajlı olmak istiyor. Beni niye ilgilendirsin?

Tanımadığım etmediğim insanları dış görünüşleri üzerinden yargılamak çok hıyarca.

Tanıdığım ettiğim ve sevmediğim insanları ise dış görünüş de dahil olmak üzere her şeyleri üzerinden gömüyorum, bunu bırakacak değilim. Şu saatten sonra insan sevgisiyle dolamam ama sebepsiz yere göz devirdiğim kız kardeşlerim için şu yandaki çiçekleri bıraktım.

November 1, 2017

Güzel Şarkı / Spor Salonunda İmeceye Sebep Oldum

Aylardır Spotify'da müzik dinliyorum, çoğu sabah da hazır listelerden birini açıyorum, akşama kadar çalıyor. Bir indie/folk/americana batağına saplandım, debelenmeyi de bıraktım, kendimi bıraktım yani. Yemin ederim bütün gün aynı grup çalsa farkına varmam, zaten bütün gün aynı grup çalıyormuş gibi, aynı hüzünlü aranjmanlar, dayak yemiş sesler. İlk defa dün, yaptığım işi bırakıp çalan bir şarkıya "KİM AYOL BU?!" diye baktım.



Jeff Buckley'i ne kadar andırıyor, yıllardır görmediğim birini görmüş gibi oldum. Bu da tabii az önce biri sırtına tekme atmış gibi acıyla söylüyor ama nedense ilgimi çekti. Bunu beğendiyseniz Elegy de güzel. Hatta bütün albümü beğendim ben, Leif Vollebekk - Twin Solitude.

Sabah spora gittim, kapıdan girer girmez günlerdir sormaktan kaçtığım soruyu sordum bir kaslı salon çalışanı yakalayıp, "Ben bir sonraki programa ne zaman geçeceğim?"

2 hafta önce geçmem gerekiyormuş. Yeni aletler, yeni hareketler, o kadar istemiyordum ki bir şeyler değişsin. Boynumu büküp geçtim yeni programa ve salondan çıkmam 40 dakika yerine 2 saat sürdü. Çünkü aletlerin yerini aradım, nasıl yapacağımı anlamaya çalıştım. Koca salonda hiç boşta antrenör yoktu, iki tanesi özel ders veriyordu. Bunlardan biri, ders alan kadına sürekli "Mankenler bu taraftan!" filan diye tezahürat yaptığı için ona hiç yanaşmadım. Tezahüratı tabii kabul edecek insana yapıyorlar. Ben ilk başladığım gün "Aaa hiç 38 göstermiyorsunuz?" diyen antrenöre adeta Koko'yla konuşuyormuşum gibi "Şşşt! Hayır!" dediğim için kimse bana manken muamelesi yapmıyor. 38 gösteriyorum ben, yaşımla ilgili bir problemim yok. Yumuşamış kollarımla, yağlanan belimle ilgili problemlerim var.

Allahtan çok kaslı fakat kibar kadınlar ve erkekler geliyormuş salona, kendi antremanlarını bırakıp aletleri bana göre ayarladılar, hareketleri gösterdiler filan. Komünal bir çabayla yeni programıma adapte oldum. Çıkışta da kayıt masasına gidip söylendim, her şey çok havalı bu salonda ama yeni bir alete geçince imece usulüyle ilerliyoruz.

Neyse, çok nefret ettiğim mavi şortlu bir herif var, geçenlerde alet başında beklerken sıramı kaptı. Ona muhtaç kalmayayım da başımın çaresine bakarım herhalde.

Günün bilgisi: Değişiklikten hoşlanmıyorum, yeni şeyler denemek beni geriyor. Hep böyleydi bu. Rutin seven biriyim sanırım, rutinde bir tür huzur buluyorum. Sağa sola giderken kullandığım yollar bile hep aynı, aynı kaldırımdan yürüyorum her seferinde.

Bu spor salonu macerası beni buralardan da zorluyor, tanımadığım insanlarla konuşmak zorunda kalıyorum, tam alışmışken başka bir seri idmana geçmem gerekiyor filan. Belki kütüklüğümü kırar, iyi olur.

Gideyim, çamaşır asayım, biraz kitap okuyayım, ayakkabı boyayayım.