December 31, 2017

Ay Hadi Hepi Nüğv Yiğr İnşallah

Yarabbi dünden beri şuraya iki satır yeni yıl şeysi yazamadım, ne biçim insanım. Zaten bütün yeni yıl hazırlığım da normalde pek gitmediğim pahalıca şarküteriye gidip üç çeşit peynir ve iki çeşit etli mamül almaktan ibaret kaldı. Bir de şömine yakalım diye odun aldık, arabanın bagajında odunlar. Birazdan aşağı inip payıma düşen 25 kilo odunu sırtıma vurup eve çıkaracağım.

Ay bir de koltuk kılıflarını yıkadım, iki köpekten eve yayılan tüy miktarına bunca sene sonra hala şaşırıyorum. Neyse, yeni yıla tamamen kılsız koltuklarla gireceğiz en azından.

2017 gene oturduğum yerde sinirden fenalık geçirdiğim bir yıl oldu ama fenalıklar yerine az da olsa yaşama sevinci veren şeyleri hatırlamak istiyorum. Mesela 2017 ocak ayından bugüne 14 kilo verdim ben. Bütün 30'lu yaşlarımı meşgul eden bu kilo aldım-kilo verdim defteri umarım artık kapanmıştır. Tabii acıklı kısmı şu, dikkatli yemem gerekiyormuş. Gelsin hamurlar, gitsin şekerli gıdalar, vur patlasın çal oynasın beslenirsem şişmanlıyorum doğal olarak. En azından bu basit gerçeği nihayet idrak ettiğim bir yıldı bu.

Spor salonunda üçüncü ayımı doldurdum, bugünleri de görecekmişim oha.

36 kitap okumuşum, geçen seneye göre bir gelişme var çok şükür, biraz hızlanmışım. Müzik açısından manalı bir yıl olamadı, kendimi Spotify'ın karışık listelerine bıraktım hep.

Bir kültür, inanç ve yufka turisti olarak Dersim'e gitmiş olmamı haneme dev bir artı puan olarak yazdım, son zamanların en güzel bir haftasıydı. Hala nasıl çarpıldığımızı, her şeyin belkemiği yeşil leğeni ve detektif gibi takip ettiğimiz bir türbe hırsızlığını yazacağım, bir türlü yazamadım.

Yufkalaaaaar, sevdiğiiimm oyyyy:


Şu fotoğrafı hala saklıyorum, 2017'nin bir kısmı böyle geçti:


Ankara'dan hayır çıkmasına da şükrettim, hala ediyorum, hala hayır. En azından vesileyle Gökçek'ten kurtulduk.

Çok beğendiğim haber fotoğrafçısı Bülent Kılıç bu yıl da ne biçim fotoğraflar çekti:





İlki İstanbul Onur Yürüyüşü'nden, diğer ikisi Rakka'dan, sonuncu gene İstanbul.

Geçen yıl bugün Sarajevo'da halk konseriyle coşup nereden geldiğimizi unutana kadar eğlenmiştik. Sonra otel odasında twitter'a yapıştırıp hatırlattı hayat nereli olduğumuzu. Bu sene emniyet kemerlerimizi bağlayıp evimizin salonunda bekliyor olacağız. Lütfen allahım lütfen, normal bir yılbaşı gecesi olsun, başka hiçbir şey istemiyorum.

Bir yıl daha umutla güzel şeyler bekleyeceğiz, ufak tefek ile sevineceğiz, büyük mucizeler hayal edeceğiz. Bizi tuvaletlerde, otobüslerde, mutfak köşelerinde ağlatmayacak bir yıl olsun.

Herkesin yeni yılını tebrik ediyorum, sizi Saçaklı sayesinde evimize girmiş tek yılbaşı süsüne anlam veremeyen angut köpeklerimle başbaşa bırakarak gidiyorum.


December 22, 2017

Bir Sabah Tıkaç Olmuştum

Eve dönerken Eyüp Sabri Tuncer dükkanına girdim, kapısı iki kanatlı, bir kanadı ittim ve aniden "Ulan kapıdan sığacak mıyım acaba?!" diye fenalık geçirdim. Üstümde pofuduk palto, elimde torbalar vardı ama bu paniğin esas sebebi ortaokul hazırlık talebesi olduğum seneye dayanıyor aslında.

Günün bilgisi: Bir sabah servis otobüsünün kapısına sıkışmıştım.

İlkokuldan çıkıp kendimi havalı liselilerin arasında bulmuşum, şişman ve gözlüklüyüm, araba-otobüs tutuyor, daha ilk sömestre birkaç defa kusmuşum serviste, şoför abi benden hiç hoşlanmıyor.

Devasa ve yetmezmiş gibi çingene pembesi bir paltom vardı, üstümde o, sırtımda gene devasa sırt çantası, elimde resim dosyası, torbada beden eğitimi kıyafetleri filan beklerken servis yanaştı kaldırıma. Ben de kapıya yanaştım. Kapı açıldı ama tek kanadı açıldı. Öbür kanat bozulmuş. Genç blogçular için otobüsün temsili resmini koyuyorum:


Kendimi attım kapıya ve kaldım orada. Ne geri gidebiliyorum ne de otobüse binebiliyorum. Kocaman çingene pembesi bir tıkaç gibi kaldım. Buradan sonrasını beynim silmiş bana acıyıp, hatırlamıyorum nasıl kurtuldum kapıdan da otobüse binebildim. Biraz kahkahalar filan hatırlıyorum sadece. Bir de şoför abinin bana bakan ifadesiz yüzünü.

Beni arkamdan ittiklerini tahmin ediyorum, ay allahım sabah sabah çileye bak. Bir filmde görsem çok gülerdim ama allah hiçbir çocuğu sabahın köründe servis kapısına sıkıştırmasın çaresiz bir böcek gibi, travması uzun sürüyor.

Eyüp Sabri Tuncer'in kapısından alnımın akıyla geçtim, sıvı sabun alıp eve döndüm. Hayvan testi yapmıyor, bazı ürünlerde vegan etiketi var diye sabunumsu şeyleri buradan alıyorum.

Gideyim çorba içeyim biraz. Kesin bu gece rüyamda otobüs kapısı göreceğim.


December 21, 2017

Isınamıyorum

Günün bilgisi: Çok üşüyorum. Hep çok üşüdüm. İzmir'de bile üşürdüm, Ankara'ya geldiğimden beri donuyorum.

Geldiğimde doğru dürüst bir paltom yoktu, kalın yağmurluk gibi bir şeyim vardı. Hesaplayamamıştım, Ankara'daki o ilk kış yollarda titreyerek geçti.

Evde de üşüyorum. Benim ısınmam için gereken santigrad dereceler hane halkının geri kalanına baygınlık geçirttiği için ortada bir yerde buluşmaya çalışıyoruz. Yün çorap üstüne yün patik giyiyorum, içi muflonlu ev çorabı filan.

Hava hep 25-26 derece olsa, arada yağmur yağsa, böyle bir yerde yaşamak ne güzel olurdu. Dört mevsim filan aramazdım, kardan da nefret ediyorum zaten. Dürüst olalım, şehirde belki ilk 10 dakika pofuduk bir romans oluyor, sonrası vıcık vıcık çamur. Ama İzmirli bir gariban olduğumdan, o karın ilk yağmasıyla ortalığı kaplayan sessizlikten çok etkilenmiştim. Hala da dışarı çıkıp dinlerim, pek hoş bir sessizlik o.

Bugün de hava olayları ile itiştiğime göre gidebilirim. Bugün içtiğim çay miktarı kişisel rekorum olabilir, kendimi durduramıyorum.

December 20, 2017

Zanaat

Tumblr'da dolanırken şunu gördüm:


Ahhahhha ay sinirlerim bozuldu! İnsan tişörte bastırır, öyle güzel. Bu kızın neden mahallenin psikopatı olduğunu anlayabilmek için Kedi'yi seyretmek gerekiyor, bir türlü yakalayamadım sinemada, çok da merak ediyorum.

Keşke mahallenin psikopatı olsam, olamıyorum. Günün bilgisi: Hiçbir yerin psikopatı değilim, sadece suratsız biriyim.

Dün akşam Cessie ile konuşuyorduk, bir derdini anlattı, benim de başıma gelmişti benzer bir şey. "Nasıl kurtuldun?" diye sordu, "Üşengeçlikle ve görmezden gelerek 20 senede hallettim," dedim. Aynen öyle hallettim. Bu konuda zanaatkar biriyim bence.

Better Call Saul izlemeye başladık, geçenlerde bir bölümün sonunda şu çaldı, hala aklımdan çıkaramıyorum.



Gideyim çorba yapayım, hava acayip soğumuş bugün.

December 19, 2017

Hangi Güzel Topraklar?

Valla ne yazacağımı bilemedim şu saate kadar, bir yandan da çalışıyordum. Ajansı alayım diye twitter'a girdim, şunu gördüm:


Kılıçdaroğlu'nun tweetleri herhalde üzerinde düşünülüp atılıyordur, bir ekip vardır filan. Ne kadar özenle seçmişler kelimeleri. Katliam lafı yok, kaybettiğimiz insanlar olmuşlar. Biz niye kaybedelim, öldürdüler o insanları? Çok sesliliğin güzelliğinin sonu gelmez bayatlığı. Çoklu ses kalmış gibi, ağzımızı açabiliyormuşuz gibi.

Bunlar gerçekten çok boş laflar ve böyle osuruktan argümanlarla hiçbir yere varılmıyor. Mesela cemevleri ibadethane sayılmıyor, mesela sadece sünni bayramları resmi tatil, mesela çamaşır makinemizi tamire gelen Haydar Usta "Bizden nefret ediyorlarmış? Biz ne yaptık onlara?" deyiveriyor makinanın başında karşılıklı sigara içerken. Ben Haydar Usta'yı aksine ikna edemedim.

Aleviler bu toprakların çok sesli güzelliğine sanırım sadece aşure ile katkı veriyor. Ermenilerin dahli de topik olabilir aynı bağlamda. Aman katliam matliam, şimdi durduk yere tadımız bozulmasın.

Maraş Katliamı davasındaki üç müdahil avukatın üçünün de öldürüldüğünü biliyor musunuz? Bana da annem hatırlattı geçenlerde. Düşünün artık nasıl bir organize suç örgütü, öldürdükleri insanların avukatlarını da öldürdüler. Sonra kardeşlik, vicdan borcu, güzel Türkiye, cart curt. Maraş'ta anma toplantısı düzenlemek yasaklandı. Ya da mesela Kızılay'ın bir köşesinde durmayı deneyin elinizde bir pankartla, bakalım kaç saniye dayanabileceksiniz yere yapışmadan.

Kemal Bey adeta paralel evrenden sesleniyor bize. Ve sanırım ne şiş yansın ne kebap prensibi bu, ne katilin adı var ne de öldürülen masum insanların. Ne oldu, Maraş andık.

Bahsettiğim avukatlardan birinin yeğeni Bülent Şık, dayısını yazmıştı gazeteye. Bülent Şık, Ahmet'in de abisi olur.

Günün bilgisi: Bir adım yol alamamışız.

December 18, 2017

Gene Hakkımda Bildiğiniz Her Şeyler

Kapalı, yağmurlu ve pek o kadar soğuk olmayan bir hava var bugün Ankara'da. Tam evde sakin sakin okumalık yazmalık bir hava. Masa lambası yakmalık. Gidip gidip mutfaktan çay kahve almalık.

Pek kıymetli blog komşumda görüp üstüne atladım, 10 adet gayet makul sorudan mürekkep bir mim, şaapıyorum hemen aşağıya. Bunca zaman fenalık geçirmediyseniz eğer, gene kendimden bahsedeceğim yani.

1. Kaç yaşındasın, mesleğin nedir?

38 yaşındayım, arkeolog ehliyetim var. Üç sene oldu galiba, çalışmıyorum. Ondan önce okulda asistan, evde de hala asistan, yer yer tek başıma öğrenci işleri ofisi, bazenleri sabahlara kadar çevirmen, yazları genelde GAP bölgesinde ve bazen Ege kıyılarında dertli indiyana conz olarak mesleğimi ifa ettim.

2. Nerde yaşıyorsun? En sevdiğin yerin fotoğrafını paylaşır mısın?

Bunu ikiye böldüm, öyle anladım yani soruyu.

Ankara'da yaşıyorum, şehrin bu tarafı Çankaya'ya doğru yükseliyor, o yokuşun ortalarında bir yerde evimiz. Bu coğrafi konumumuzu şehirdeki olayları takip etmek, helikopter gözlemlemek, elit elit viski içmek için kullanıyorum.

En sevdiğim yer deyince aklıma Sarajevo'daki cafe/bar Zlatna Ribica geldi, şurası:


Pek bohem, loş, eski eşya dolu. Saatlerce oturup hiç sıkılmamak mümkün. Sabah bıraksanız beni, akşam bıraktığınız masada bulursunuz. Ruhu var dükkanın.

3. Günlük hayatta seni mutlu eden şey nedir?

Hadisesizlik. Kimseye bir şey olmaması.
Sokaktaysam, eve dönmek.
Döner yemek.
Bazı akşamüstleri kendi kendime bir kadeh bir şey içmek, o arada camdan güneşin batışını ya da yağmur bulutlarını izlemek.
Sessizlik.
Yeni yıkanmış çamaşır kokusu.
Uyuyan köpekler.

4. En sevdiğin meşguliyetin/hobin nedir?

Sevdiğimden değil ama en düzenli yaptığım şey sabahları spora gitmek, haftada üç gün. Bir hoşlantı, bir elektrik, bir şey olmadı aramızda ama yapmam gerektiğini biliyorum, o yüzden gidiyorum.

İşte kitap okuyorum herkes gibi. Bütün gün müzik açık evde. Arada oturup kart ve mektup yazıyorum. Akşamları kuduz insanlar olduğumuz için bir miktar tartışma programı, kendimize gelmek için de dizi ve film izliyoruz. Bence benim hobim yok, bunlar hobi olamaz. Olmamalı.

5. Evinin en sevdiğin köşesinden bir fotoğraf paylaşır mısın?


Salonun bir köşesi burası, çalışma alanı olarak işgal ediyorum. Fotoğrafı geçen gün akşamüstü vakitlerinde çekmiştim, bu kadar da karanlık değil hayat şu anda.

6. En sevdiğin kitap ve ondan bir bölüm paylaşır mısın?

Bu soru yüzünden iki gündür sürünüyor bu yazı, ne diyeceğimi bilemedim. Ben kitaplardan cümle, ezberden şiir hatırlayabilen biri olamadım hiç. Okurken heyecanlanırsam buralara da yazıyorum. Kitaplığın önünde dikilip çaresizce kitaplara da baktım, bir yerlere varamadım.

Şu aralar Paul Auster'ın kitabındaki bitmek bilmeyen beyzbol tasvirlerine göz deviriyorum, bir şey okuyup da vecd ile coştuğum yok.

7. Şahit olduğun bir mucize var mı?

Ne güzel soruymuş bu, dünden beri bunu düşünüyorum. Ve buna da verecek bir cevabım yok. Ahhahhha ay allahım daha ebleh olunamazdı herhalde ama gerçekten yok. Normalde oturup hayatının bizzat kendisinin, en önemsiz anların filan mucize olduğunu yazardım aslında. Şu anda hiç emin değilim. Hiçbir şeyden emin değilim. Hiçbir şey o kadar önemli değil.

8. En çok görmek istediğin ülke hangisidir?

Uyuzluktan mıdır yoksa fikrisabit biri olduğumdan mıdır bilmiyorum, görmediğim yerlere gitmektense görüp sevdiğim yerlere geri dönmek istiyorum hep.

Kardeşimi görmek istiyorum, bir buçuk sene oldu köpeğini alıp Almanya'ya gideli. Belki martta Bükreş'te buluşacağız, şimdiden heyecan içindeyim. Bükreş önemli değil, çocuğu gerçekten çok özledim.

9. Sana göre en büyük başarın nedir?

17 yaşımdan beri beni tanıyan bir eski erkek arkadaşımla yıllar sonra yeniden konuşurken bana "Valla ben senin bir şekilde kendini imha edeceğinden çok emindim, çok şaşırıyorum," dedi.

"Tanıdığım en zeki, en havalı, en hayatta bir şeyler yapacak oğlan sendin, bir saattir morgıç ödemelerinden dert yanıyorsun?" diyemedim. "Ben de senin Kolombiya büyükelçisi olacağını zannediyordum," da diyemedim.

Biraz susmak en büyük başarılarımdan biri bence. Herkes varolmaya çalışıyor, hiçbirimiz yarasız değiliz. Henüz istediğim yere gelemedim, elalemi didiklemeyi tamamen bırakmaya çalışıyorum.

Anlaşılan şu yaşıma gürbüz ve sağlıklı bir insan evladı olarak gelebilmiş olmam da bir diğer büyük başarımmış. Ay ben şu hayatta kendini imha edecek en son insanım, salağa bak. Onlar sanatsal, ergensel ve egzistansiyalist buhranlardı; çok laf-az iş, hiçbir zaman ağzımdan çıkanlarla doğru orantılı aksiyon olmadı hayatımda.

Oturup ağlıyorum, sonra kalkıp yola devam ediyorum. Bu da bir başarı.

10. Ölmeden önce mutlaka yapmak istediğin şeyler nelerdir?

Dev planlarım yokmuş benim, 3-5 yıllık kalkınma planı yazabileceğim sanırım sadece.

Doktora tezimi ilgili enstitüye teslim etmek istiyorum. Çok istiyorum bundan kurtulmayı.
Kollarımın vücut ağırlığımı taşıdığını görmek istiyorum. Ne bileyim, 30 şınav çekebileyim mesela, ne güzel olur.
Ankara'yla severek ayrılalım, apartman hayatından kurtulalım.
Annemin köpeklerinden Kapo'yu gasp etmek istiyorum. Bence ben daha çok seviyorum.
Ay galiba bir dönemi kapatıp yenisine başlamak istiyorum, düşündüm de şimdi.
Bir de köpek. Köpekler olsun hep.

Mim görünce çok seviniyorum, sonra cevaplayınca kendimden fenalık geliyor. Çapsız çapsız gidiyorum, gözlerinizden öpüyorum. Belki iyi bir hafta olur bu.


December 15, 2017

Televizyondan Tavşan

Kardeşimle damada bir şey anlatırken "soyunma odası"nın İngilizcesi neydi diye sözlüğe baktım. Locker room diyesim gelmişti ama bir an çok da anlamsız geldi her şey.


Teşekkür ederim seslisözlük, durup dururken kafamın içine yerleşen bu manzara için. Zaten İngilizcesi de yanlış cümlenin. Neyse.

Dün akşam biraz dizi seyrettikten sonra gene o lanet olasıca tartışma programını açtı barbar kocam. Dinleyip dinlemediğinden de emin değilim, arada bir bağırıyor ama televizyona. Tahammül etmenin bir yolunu bulmuş olabilirim, bakınız:




Farkettiyseniz son fotoğrafta siyonist lobi baron lordu ortamı yarattım. Biraz fotoşop bilsem yanlarına telekinetik suikast timi de eklerdim, unutuldu gitti onlar, üzülüyorum.

İnananların Hanuka Bayramı'nı kutlarım, kusura bakmayın sıkıntıma alet ettim bayramı. Ama kafamın içi gerçekten çöplük gibi, bana da tuhaf geliyor bazen güldüğüm şeyler. Salonumuz küçücük, oturduğum yerden karşı koltuktaki barbar kocama tekme atabiliyorum, öyle düşünün. Kaçacak yerim yok televizyondaki adamlardan ve kadınlardan ve bütün o çok bilen hallerinden.

Geçen akşam CHP milletvekili "Elimdeki belgeye zum yapabilir misiniz?" dedi, teknik olarak mümkün değilmiş, bu cevabı aldı Şirin Payzın'dan. Doğan Holding'in CNNTürk'ünde kameralar kağıda zum yapamıyor arkadaşlar. Ya da bir internet sitesini ekrana yansıtamıyorlar, o da teknik olarak mümkün değilmiş. Bunu yazıyorum çünkü Şirin Payzın'da yıllar geçtikçe "Ah biz o günlerde ne zor gazetecilik yaptık!" diye kendini bütün bunlardan sıyıracak bir hal var. Sıyıramasın. 60 yaşıma geldiğimde bu insanların kahramanlık anılarını dinlemek istemiyorum.

Günün bilgisi: 10 sene önce indirimden alıp asla içine giremediğim eteğe girdim dün. Dizlerimin üzerine çöküp ağlayasım geldi. Aldığımda bir beden filan küçüktü, o 10 senede ben ne bedenlere çıktım-indim-çıktım, bütün gardrobumu sağa sola dağıttım, sadece birkaç parça bir şeyi vermeye kıyamadım. Etek de onlardan biriydi.

Demek ki gerçekten her şey mümkün. Şunları yazarken hafifçe gaza da geldim, oturup çalışayım bari hadi işallah.

December 14, 2017

Kudi'nin Sürüsüyüz

Dün gece yarısı Kudi'yle beraber dikildik terasta, 5-10 tane kayan yıldız görmeye muvaffak oldum. Şehirden uzak yerlerde eminim muazzam bir manzara vardı, Ankara'nın çamurumsu gece gökyüzü pek azına müsaade etti.

Kudi hiç anlamadı neden soğukta dakikalarca durduğumuzu ama durdu benimle. Fırtına filan çıktığında saksı toplamak için kendimi terasa atıyorum, gene sadece Kudi geliyor benimle dışarıya. Çünkü gariban çocuğumun bütün o çorbaya dönmüş sokak köpeği genlerinin arasında bir yerlerde biraz çoban köpekliği de var gibime geliyor. Hepimiz (sürü), yatak odasına (ağıl) girmeden rahat etmiyor. Kapıda dikilip herkesin yatağa girdiğinden emin olduktan sonra gelip bir kenara kıvrılıyor. Olur da birimiz kalkarsak o da kalkıyor, nereye gittiğimize bakıyor, peşimizden geliyor. Çok gülüyorum bu haline, kendi çapında mesai yapıyor evde.

Daldan dala atlayacağım, günün bilgisi: Kapanan bazı kulak deliklerimi açmaya çalışıyorum.

İlkokula gidiyordum herhalde, yaz tatilinde iki teyzem ve annem Kemeraltı'nda bir kuyumcuya soktular beni, kulaklarımdan birini deldi adamcağız ve ben elinden kurtulup delirmiş gibi koşarak kaçtım dükkandan. Kıymet Teyzem peşimden koşup yakaladı beni, çantasından çıkardığı kremi sürdü kulağıma ve diğer ikisini azarladı; annem gözlerini devirdi, Zeynep Teyzem bir işin neden böyle yarım bırakıldığını hiç anlamadı. İçleri dışları birbirine benzemeyen üç kız kardeştiler. O tek delik süratle kapandı o yaz.


Bahsi geçen iki teyzem ve ben. Aşağı uçmayayım diye kolumu pençelemiş olan tabii ki Kıymet Teyzem. O varken başka kimsenin beni düşünmesine gerek kalmıyordu, tek başına 15 kişilik sevgi ve ilgi verebilen biriydi.

Anca orta okula giderken yeniden kalkışabildim kulak deldirmeye, şu tabancalar çıkmıştı. Birkaç sene sonra ergenlik iyice hasıl olduğunda, iki kulağıma da üçer delik daha ekledim. Ya ifrat ya tefrit, bütün hayatım böyle geçiyor.

Neyse işte. Baktım bazıları hala tam olarak kapanmamış, küpe takayım bari dedim. İşsiz güçsüz insan genelde kendine sarıyor sanırım.

Sabahtan beri Matthew and the Atlas dinliyorum, Spotify'da şuursuzca dinlediğim yığınların içinden dikkatimi çeken ikinci ses oldu. Koca bir sene içinde bula bula iki yeni grup buldum yani kendime. Size de bırakayım ve gideyim.

December 13, 2017

Yağ Meteor Yağ

Bu gece meteor yağmuru varmış, bizim memlekette sanırım gece yarısından sonra izlenebilecek. Saatte ortalama 50 meteor demişler, bir öncekinden daha verimli bir yağmur.

Keşke bu carıl carıl parlayan şehirde değil de kırda bayırda olsaydık. Kazılarda, dağ başlarında ne güzeldi, uydular geçerdi, yıldızlar kayardı. Pırıl pırıl bir battaniye gibi insanın tepesinde.

Günün bilgisi: Böyle doğa olayları ne kadar önemsiz ve gelip geçici olduğumu hatırlatıyor, içim huzurla doluyor.

Herhalde bu yüzden filmlerde filan gördüğüm bunalmış vampir karakterleri çok seviyorum. Ortalama insan ömrü nere, vampir ömrü nere. O insanlığın eblehliğinden yılmış, canından bezmiş depresif vampirleri anlıyorum ve hak veriyorum.

2017 de "Bit artık, bit!" senelerinden biri oldu. Aynen kendinden önceki bit artık bit seneleri gibi giderayak hala tekme tokat içinde bırakıyor, sanki geçen sene ya da ondan önceki sene de aynen böyle olmamış gibi şaşkınlık içindeyim.

Gece yarısı terasta dikileyim, meteorlar yağsın, küçük dertlerimi düşüneyim, yeteri kadar donduktan sonra da gidip yatayım. Hayatta düzeltemeyeceğim ne çok şey var canına yandığım.

December 12, 2017

En Sevdiğim Timsah

Günün bilgisi: Her şey bitti, hediye alıp verme meselesiyle itişmeye başladım son zamanlarda.

4 sene önce Sevda'ya çarpı işiyle komikli bir şey yapacaktım yılbaşı hediyesi olarak, ilk harfin yarısı işlenmiş halde duruyor çekmecede. Hediye alırken/yaparken bunalıyorum, bana hediye alınırken de bunalındığını biliyorum. Her hediyeden bahsetmiyorum, "Allaaaah hediye almam lazım, almazsam çok ayıp olur!" hediyelerinden bahsediyorum. Ayıp olmasa keşke. Ayıp olma ihtimali olunca bütün anlam manlam uçup gidiyor o alınan şeyin üstünden.

Kitap ayracı mesela, yarabbi ben de avuç avuç yolluyorum herkeslere. Halbuki yıllardır şu aşağıdaki timsahla yaşıyorum:


Bundan sonra da timsahla yaşayacağım çünkü kitabı açıp da bunu içinde göremeyince sinirlerim bozuluyor. Çok alıştım, çok seviyorum. Timsah olunca her şey normal seyrindeymiş gibi geliyor, kendimi iyi hissediyorum. Bir felaket olur da kaybolursa diye bir tane de yedek Osman Hamdi Bey tablosu ayracı var, çekmecede saklıyorum. Böyle bir planım var yani, başka bir kitap ayracını hayatıma sokmak istemiyorum.

Ne bileyim Sevda evde humus ya da fıstık ezmesi yapınca bir kavanoza koyup bana da veriyor. Benim rondom kötü, evde yapamıyorum böyle şeyleri. Sarıkafa "Yeter artık o 2011 ajandası!" diye yeni ajanda almış bana, Moleskine de almamış, politik ajanda almış. Bunların hiçbiri özel gün değildi, ne varsa spontan hediyelerde var bence.

Spontan hediyeyi de becerebildiğimden değil, sürekli çorap alıp duran insanım. Hayattaki hedefim günlük konuşmalardan ipuçları kaydedip "Aaa geçenlerde şundan bahsetmişti!" diye hediye alabilmek. Özel gün mözel gün beklememek.

Şunları yazdım gidiyorum ama hala çorabın en güzel hediye olduğunu düşünüyorum. Valla bir düşünün, yeni çorap gibisi mi var mı allahaşkına. Yok bence.

December 8, 2017

Çık Hayatımdan Eymi Lii

Günün bilgisi: Bazı küçük şeylere çok sinirleniyorum. Esas yazacağım şeyin yanında başka neler var diye düşündüm. Patlamış mısırıma uzanan eller geldi aklıma. Hele sinemada, yan koltuktan yola çıkan o el, o beklentiyle hafifçe açılmış avuç. Barbar kocamla ilk sinemaya gidişlerimizde olay çıkararak hallettim bu sorunu, bunu anladı.

Ama herkesin kendi hesabından müzik dinlemesi gerektiğini anlamadı. Anlamıyor.

Baktım Spotify "2017 en sevdikleriniz" listesi yapmış, çok seviyorum böyle listeleri sene sonlarında. Tıkladım. Tıklamaz olaydım.


Tesla ile başlıyor, allahım sen sabır ver. Amy Lee var yahu. Eskimiş terlik ağızlı, sonsuza kadar ergen, vayt treş Amy Lee. O Dino Merlinleri de ben dinlemedim, plağı var çünkü, ben plaktan dinliyorum.

Ahmet Aslan ile Kemal Dinç'in albümünü dinleyen benim, o albümden bir parça anca 14. sıradan girebilmiş listeye. Devamı da aynen böyle listenin.

Arada bir tane Monteverdi var, o da ben değilim. Hatırlarsanız bir akşam ben evde yokken mutfak bezleriyle ateş yakıp bu madrigal ile coşmuştu. Hala dinliyor aynı madrigali, tabii ne bir öncekini ne de bir sonrakini. Aynısını dinliyor. Üst üste dinliyor.

Velhasıl 2017'imi Spotify'da rezil etmiş. Mesaj atıp boşamakla tehdit ettim, listeyi çok eklektik bulduğunu yazdı. Önümüzdeki sene daha çok çalışıp sevdiğim şarkıları üst sıralara çıkaracakmışım. Hayat bir mücadeleymiş çünkü.

Yani gerçekten evlenmeden önce düşünmüştüm, acaba nasıl olacak aynı evde biriyle yaşamak filan diye. Korktuğum yerlerden değil hiç ummadığım bir yerden yedim darbeyi. Nefret ediyorum adamın dinlediği müziklerden de, aynı şarkıyı başa alıp alıp saatlerce dinlemesinden de, sesi sonuna kadar açmasından da. Amy Lee ya, Amy Lee. Yetmezmiş gibi üstüne Evanescence de dinlemiş. Ve nasıl dinlemiş ki çok dinlenen listesine girmiş, oha. Bir insan nasıl aynı anda hem patates Amy Lee hem de Nine Inch Nails dinler?

Şimdi şifremi değiştireceğim. Belki 2018'i kurtarırım.

December 7, 2017

"Diese Stadt Ist Krank"

Yani diyor ki, "Bu şehir hasta."

Netflix'te yeni diziye başladık, bitirmek üzereyiz, şiddetle tavsiye etmek istiyorum.



Herkesler Stranger Things'le karşılaştırmış, Stephen King'in It'iyle filan. Çok daha karanlık, daha yetişkin ve allahım ne kadar da güzel bir şekilde Alman.

7 bölüm gömdükten sonra kafamda Almanca cümleler kurmaya başladım seyrederken, "Aber warum hast du das gemacht?" filan diye. Günün bilgisi: Dizi seyrederken kafamın içinde konuşuyorum. Bir sonraki repliği tahmin etmeye çalışıyorum, karakterlere soru soruyorum, onaylıyorum filan. Eğer gerçekten dev bir hadise yaşanıyorsa ekranda, dönüp barbar kocama bağırıyorum, "OHA NEDEN BÖYLE OLDUAA?!" diye. Bizim evde buna "yorumlu seyretmek" deniyor.

Dün akşam bir de Alman grameri tartışmak zorunda kaldık, bazı fiillerin mastar hali ayrı, cümle içinde ayrı. "Auslöschen" mesela, söndürmek manasında. Üçüncü tekil, şimdiki zaman, cümle içinde "löscht aus" haline geliyor. "Aus" en sona gidiyor yani cümlede. Ben geçmiş zamanlara geçemeden barbar kocam baygınlık geçirdi, oysa bir de "hat ausgelöscht" hali var.

Ağaç yaşken eğilir yıllarımda öğrendiğim için olabilir, çok tutkuyla seviyorum bu dili. Fakat unuttum yıllar içinde, liseden çıktıktan sonra her şeyler İngilizce'ydi çünkü. Kalkıp kursa filan gideceğim de yok, Netflix biraz daha Almanca dizi çekerse bir yerlere gelebilirim diye düşünüyorum.

Ay tam gidiyordum, ekşisözlük'e bakacağım tuttu.


Bir yazıda virgül olmayınca okumakta çok güçlük çekiyorum. Neyse.

Arkadaşlar, elaleme süsleniyor musunuz? Kulaklarınızla aşık oluyor musunuz? Bugün de göze hitap etmeyi başarabildiniz mi? Gecelik giymek istememek kaynaklı anormalliğinizi tedavi ettirmeyi düşünüyor musunuz? Sevdiğiniz için bütün koşullara rağmen gecelik giyiyor musunuz? Bakın sevdiğiniz için dedim?

Ahhahhahha ay ne güldüm, sinirlerim bozuldu. Gözleriyle değil kulaklarıyla aşık olan kadınlar, her gece seksi gecelik filan, umut dünyası tabii, naapıcaksın.

Haydin öbtüm. (Seni değil ekşisözlük yazarı. Seni değil. Sen cinsiyetçi bir hıyarsın.)

December 6, 2017

Handemiz De Evlendi Bakara Makara Maşallah

Dün şunu gördüm twitter'da:


CNNTürk'te akşamları kaşlarını kaldıra kaldıra, dudaklarını büze büze televizyon gazeteciliği yapan Hande Fırat evlenmiş dün. "Kim ayol Hande Fırat?" diye soracak kadar akşam televizyonundan uzaksanız;

1. Ne kadar iyi yapmışsınız uzak durarak, çok özeniyorum şu anda size.
2. 15 Temmuz gecesi elinde Iphone tutarak ulaştığı devasa gazetecilik başarısıyla hatırlarsınız belki. Cumhurbaşkanı ile facetime yapmışlardı.
3. Üçüncü madde yok. Gerek yok zaten. Ama her şey üçe ayrılsa ne güzel olurdu.

Hande Hanım'ın moderatörlüğünde rüşvetti, skandaldı, devletin bakanıydı filan konuşuluyor akşamları. Konuşuluyor dediğim, bu haberleri yapan gazetecilerin Fetöcü olup olmadığı konuşuluyor, genelde de Fetöcü-dış güçlerin maşası-Türkiye'yi yıkmak isteyen ajan/terörist filan olabileceklerine dair imalarda bulunulup geçiliyor. Bu yani konuşulan. Kaşlar kalkıyor, "Çok enteresan yalnız sayın seyirciler! Çok enteresan!" deniliyor. 

Mesela yazdığı haber yüzünden kendisinden aynen bu şekilde bahsedilen bir yabancı gazeteci mesaj atıp kendini açıkladı. Avrupa'da on yıllardır çalışan bir kurum olduklarını, kimseden para almadıklarını, Fetö olmadıklarını, bütün belgelerin kamuya açık olduğunu yazmış. Bir yabancı gazeteci nasıl oluyor da Türkçe mesaj atıyor diye çok şüphelendiler, şüphelenmekten ve kaşlarını kaldırmaktan baygınlık geçirdiler. 

NEDEN TÜRKÇE MESAJ ATTI??!  ÇOK ENTERESAN???!? diye konuşmaktan bahsi geçen haberin içeriğini konuşmalarına fırsat kalmadı, savcıları göreve çağırıp bir sonraki konuya geçtiler. Çünkü gazetecilik böyle bir şey; birilerini kızdıracak bir haber mi yazılmış, kesin törörist, belki hem törörist hem ajan, o zaman savcıları göreve çağıralım, meslektaşlarımızı kamyonun altına atalım ama asla ve asla gidip de bir bakmayalım kimmiş o gazeteci, haberinde ne diyor, belgesi var mı, bu adam başka neler yazmış. "SAVCILAAAAR!" diye bağırdık mı? Bağırdık. Tamam o zaman gazetecilik.

Hande Fırat bütün bunların üzerine bir de hafifçe öne eğilip tek kaşını kaldırdığı için daha da çok gazetecilik yapmış oluyor. Sonra da işte düğününe kimleri çağırıyor, mutlu pozlar filan. Kimler kendine gazeteci diyor memlekette aman yarabbi.

Sadece beş dakika sağa sola tıklayarak bu anlattığım yabancı gazetecinin Gülen cemaatini itin kıçına sokan yayınlanmış haberlerini buldum, bir tanesini Ahmet Şık'la birlikte yazmış hatta. Çocuk işçi yazmış, yolsuzluk yazmış, Türkiye haberleri de var başka ülkeler de var. Ben ağzımı büzüp tek kaşımı kaldıramadığım için herhalde, herhalde bu yüzden evde sinir küpü gibi oturuyorum.

Günün bilgisi: Böyle durumlarda "Ahmet Şık olsa ne yapardı?" diye düşünüyorum hep, karar vermeme yardım ediyor. Ahmet Şık, Egemen Bağış'la yan yana gelmezdi. Ahmet Şık, Egemen Bağış'a çatır çatır soru sorardı. Bakın ne kadar kolaylaşıyor hayat.

İki sene önce yanağımda beliren dev sivilceden girip Egemen Bağış'a mektup yazarak çıkmışım

Hala öyle düşünüyorum. O tokadı yiyeceğinden hala çok eminim. Sabırla bekliyorum. Bir gün düze çıktığımızda, düze çıkana kadar başımıza gelen her şeyde akşamları televizyonda gazetecilik etiği adına ne varsa öğütüp üzerimize tüküren bu insanların da payını unutmayalım istiyorum. 

December 5, 2017

Konversçi Biriyim

Eveth. Paul Auster'in yeni kitabının adının 4 3 2 1 olmasının bir sebebi varmış, heyecanı kaçmasın diye yazmayayım buraya ama benim gibi gece yatakta okuyup kitabın üstüne uyuyanlar için biraz zorlu bir okuma olabilir. Her bölümün dört ayrı altbölümü var, olaylar, olaylaaar.

Sıpotifay'da ne kadar "konsantre ol! focus! ultra focus! intense studying!" filan listesi varsa gezdim dolandım, böyle şeylerden medet umuyorum çünkü çalışmam lazım. Burada ne işim var o zaman? İki satır yazıp kaçacağım, blog yazmak da lazım bir şey. Çay demleyeyim bari, zaten hava karanlık, zaten arzu ettiğimden 2 saat geç kalktım yataktan, zaten gitti günün yarısı.

Ay öğlen yazmaya başlamıştım, saat neredeyse 16:00, aman yarabbi. Bu kadar zor olacağını tahmin etmemiştim her gün kendimle ilgili 1 adet bilgi yazmanın. Kaçıncı çayı içiyorum belli değil o arada. En iyisi saçmalayarak gideyim ben.

Günün bilgisi: Converse'çi biriyim ezelden beri. Converse Chuck Taylor All Star, bildiğimiz bez olanlar.

Geçenlerde şu fotoğrafı görüp saklamışım, şimdi hatırlamıyorum, en çok konversi olup da rekor kıran adam mıydı? Öyle bir şeydi.


İlk çiftimi anneme aldırabilmek için uzun süre ağlaşmam gerekmişti. Halihazırda bir çift iyi durumda yazlık pabucun varsa neden ikincisini istediğini anlamaz çünkü anamla babam, öyle insanlar değiller. Kendi paramı kazanmaya başlayana kadar böyle sürdü bu. Yürürken kıvrılan yerlerinden açılır bu konversler, giymeye devam edersin. Pank rakçı filansan bantlayıp giyersin. Altı yarılıp da kızıl ebeveynimin standartlarında bile "Giyilemez" hale gelince yenisi alınır.

Kendi paramı kazanmaya başlayınca ağlamama gerek kalmadan alabilmeye başladım ama gene de o tutumlu ahlak yapıştı kaldı üstümde. Bu fotoğraftaki hale gelmedim. Şu anda mesela, evde bir çift yenice bez konvers var, bir çift de 10 sene önce aldığım güderi konvers. Ayakkabılarıma iyi bakıyorum, zor eskiyorlar.

Her şeyle giyiyorum, her yere giyiyorum. Kışın hava yağmurlu değilse yün çorapla da giydiğim oluyor. Uzun süre yürünmez de bunlarla, ne rahatlar ne de ayağın anatomisine en ufak bir destek verirler. Gene de kalbimde devasa bir yerleri var.

Ne bez ayakkabı fırtınaları geldi geçti, elim varmadı hiçbirine. Aylavyu konvers. Herhalde biraz da İzmir'deki neşeli, hafif, güzel ergenliğimi hatırlatıyor bunlar bana. Bahar gelmiş, palmiye ağaçları varmış, vapura binip Alsancak'a gidecekmişiz, hayat en fazla bir bulut kadar ağırmış gibi.

Gittim. Öbtüm.

December 4, 2017

Yünlü / Yünsüz

Şuraya kargoyu alamıyorum diye sızlanıp yazıyı yolladıktan sonra geldi o kargo. Saat akşamüstü 6'ydı filan ama geldi. Demek ki benim itelememem lazım gerçekten. Koko, kargocu oğlana ayı gibi havlamasaydı daha iyi olurdu tabii ama yapacak bir şey yok. Normalde kapıya her gelenin kolunu bacağını yalayan dobez çocuğumun havlayası tuttu. Neyse.

Günün bilgisi: İnanılmaz sıkıcı rüyalar görüyorum. Yani 100 rüyadan 97'si filan dünya saçması. Sıklıkla yün kazak gören biriyim, pet su şişesi, yün battaniye, çoraplar, tanıdığım insanlarla hiçbir şey yapmadan duruyoruz, gündüz yaşanmış şeylerin aynıları. Böyle şeyler. Bazen kaldırıma paralel park etmeye çalışıyorum. Ne ehliyetim var ne araba kullanbiliyorum, neden park etmeye çalışıyorum bilmiyorum.

Fakat o geriye kalan 3 rüya var ya, işte onlar kabus şeklinde tezahür ediyor, uyandıktan sonra da sinirlerimi bozmaya devam ediyor. Dün gece, 15 Temmuz'un bir versiyonu olarak başladı, helikopterdi jetti filan. Oralardan aldı yürüdü, rüya bittiğinde Ankara haritadan silinmişti. Ben hep evdeyim bu rüyalarda, şu anda oturduğum yerdeyim, bir anda başlıyor her şey.

Benim gibi uyuz insanın yünlü rüyalarının içine bunlar girmeseydi keşke, oldu bir kere artık, yapacak bir şey yok. Belki başka bir yere taşınmayı başarırsak, gerçekten gündüzlerimi ağaçlara bakarak geçirirsem, belki o zaman her gece yün olur, pet şişe olur.

Mesela loto çıksa bu süreç çok hızlanır, ne güzel olur. Lotoyu eve yakın bir kırtasiyede oynuyorum, tatlı bir kadın duruyor makinenin başında. Geç bir saatte gittim geçen gün, "Hala oynayabiliyor muyuz loto?" diye sordum, "Oynayabiliyoruz bebişim!" dedi. Bebişim mebişim ama 3 bile tutturamadım o kuponda. Gerçi bu bebişim ablayla bir kere karşılıklı sevinç çığlıkları atmışlığımız var, 3 tuttu diye götürdüğüm kuponda meğer 4 bilmişim. 180 lira mıydı, 200 müydü, hayatımın ikramiyesini alıp koşarak çıkmıştım kırtasiyeden.

Bazı lotolar devretti, yılbaşı biletleri çıktı. Bunları hep haber vermiş olayım. Çiçekler bırakayım, gideyim.

December 1, 2017

İteleyemiyorum

Ay İstanbul'da ne güzel panel varmış, biraz önce gördüm:


Bu akşamüstü 18:00'de, İstanbul'da olsam koşa koşa giderdim. Hem güncel hem de çok dinlemek isterdim.

Gene evde kargo bekliyorum, artık daha fazla yazamayacağım sanırım bununla ilgili, bir tanesi ne eve geldi ne de şubeden alabildim. Neyse, önemli değil, naapalım artık.

Günün bilgisi: Olmayan şeyleri olsun diye iteleyen biri değilim.

Kargo şubesinde bağırmayı, sağı solu tekmelemeyi filan hayal etmiyor değilim, valla ediyorum. Ama bir şey farketmiyor, o anda orada olmayan gönderiyi teslim almamın bir yolu yok. "Eh naapalım, peki o zaman," diye çıktım şubeden.

Birden çok sebebi var, birincisi şu, içimde yok benim. Bakıyorum insanlara, bir iş tıkandı mı zorluyorlar, altından girip üstünden çıkıyorlar, hallediyorlar. Bende öyle olmadı hiç, denedim yani itelemeyi bazen, ben sanırım etrafıma kedi osuruğu gibi bir elektrik yayıyorum. Zaten sonra kendimi bir tuhaf hissediyorum, insan olmadığı biriymiş gibi iş halletmeye kalkmamalı.

Bir keresinde iteleyerek laptop almıştım projeden, almasam da idare ederdim, başkasına gitmesin diye çöktüm üstüne. Birkaç ay sonra annemlerin evden çalındı o laptop. Karakoldan aldığım kağıdı üç ay içinde okula vermem gerekiyormuş, bilmiyordum. Geç verdiğim için çalınmış sayılmadı. İşten ayrılırken bir laptop bırakmak zorunda kaldım üstümden düşsün zimmet mimmet diye. Bir de bu tarafı var yani, huyum değildir böyle alet edevat kovalamak, bir kere denedim, sonucu bu oldu. Bir daha da asla kalkışmadım.

Bir diğer sebep, kargoyu örnek vereyim, bu insanlar da deli gibi çalışıyor bütün gün. Bağırsam bok gibi bir ortam yaratacağım. Büyük ihtimalle günün ilk bağıranı da olmayacağım üstelik. Hepimize yazık.

Son sebep de biraz geniş bir insan olmam. Dünyanın sonu değil, yarın da hallolur, nasıl olsa ölmüyoruz tipi biriyim; işlerim anında hallolmuyor belki ama bu stressiz hayat sayesinde uzun yaşamayı umuyorum.

Yani en azından bunları kendime dert etmiyorum. Başka şeyleri dert ediyorum. Ay gene var ya stres, nasıl yok? Kargocu stresi yok diye niye uzun yaşayayım ki? Bence ben gideyim tam şu anda, çok manasız bir yere geldim çünkü. İyi ki kargo hakkında daha fazla yazamayacaktım, ya bir de yazsaydım?

Haydin öbtüm. Süper Lotocu ablanın bana "Bebiş" dediğini de bir dahaki sefere yazarım artık.