February 28, 2017

(11) Balon

Karşı cins karşısında en çok utandığım anı yazacağım, ilk aklıma gelen şu.

Orta 1 olması lazım, boş geçen bir dersteyiz, biraz beğendiğim oğlan sınıf başkanı, konuşanların adını tahtaya yazıyor. Benim de adımı yazdı. Ayağa fırladım, bir yandan şımarıp bir yandan itiraz ederken burnumdan plop diye balon çıktı. Işık hızıyla yerime oturdum, birkaç gün ağzımı açmadım utançtan. Ay hala düşününce büzülüyorum.

Başka oğlanlar da oldu beğendiğim okulda ama nedense hiç kimseyle çıkmadım. Zaten kısa sürede rokçu oldum, aradığım perişanlıktaki oğlanları dışarıda bulabildim, okulda yoktu. Bu biraz beğendiğim oğlan da dahil olmak üzere çoğu oğlanın kıraathane arkadaşı oldum zaten zamanla. Okul kırma partneri, okeye dördüncü filan oldum, kısmetim öyleymiş. Belki o balon yüzünden böyle olmuştur tabii, bilemiyorum.

Gideyim yulaf ezmesi yapayım. Diyet yapanların ve atların en iyi dostu yulaf. Sonra da galiba çıkıp amaçsızca yürüyeceğim, hava 17 derece. Gerçi içimden bir ses Ankara'nın bu 17'yi çabucak geri almak için gösteriyor olduğunu söylüyor ama olsun. Nisan ayında kar görmüş insanlarız, bu da geçer.

February 27, 2017

(8) Uçan Tüp (9) Torbalı (10) Tarhana

Ay Oscar töreninde skandal patlak vermiş, ouuvv! Eskiden hazırlanırdım törene, bütün aday filmleri seyrederdim, ne zamandır öyle bir heyecan kalmadı içimde. Hafta sonu kompüteri açmaya elim varmadı, şalanja yetişeyim hemen.

8. soru, en büyük çılgınlığımı soruyor. Biraz da bozularak öyle bir çılgınlık olmadığını ifade etmem gerekiyor. Vallahi. Komik hadiseler hatırlıyorum, alabildiğine saçma hadiseler filan ama çılgın yok. Yani Gediz'le iki yaz önce Çeşmealtı akşam pazarını gezerken standların birinde yangın çıkmıştı mesela. Üstünde çay filan demledikleri tüp alev almış, oradan standa sıçradı. İnsanlar kaçışmaya başladı. Pazarcı abi yanan tüpü standdan çıkarayım diye tutup üstümüze fırlattı. Ben "Aaaa tüp?!" diye olduğum yerde durmaya devam ettim. Sakinlikten de değil, idrak sorunum var bence. Sonra Gediz sürüdü de çıktık pazardan. 10 dakika sonra deniz kenarında çiğdem çitliyorduk zaten.

9, çocukken en korktuğum şey. Bunu ikiye ayıracağım, ilk grubu ananemin anlattığı masallar oluşturuyor. Kesik kafalar, ormandan gelip kızları kaçıran ışık topları, değirmenciye musallat olan yaratıklar, ölmek isteyip bir türlü ölemeyen tuhaf karakterler filan. Ananem zemini bu şekilde masallarla hazırladı, üstüne de oturup Alacakaranlık Kuşağı seyretmeye başladık. Herkes yattıktan sonra, anane-torun aktivitesi olarak.

Diğer korku faktörü de annemle babamın uydurduğu, laf dinlemeyen çocukları toplayıp götüren Torbalı. Torbalı Adam da değil, sadece Torbalı. The Torbalı gibi. İçini nasıl doldurmuşlardı hatırlamıyorum, sadece "Aaa galiba Torbalı geliyor!" diye tehdit edildiğimi hatırlıyorum.

Sonra bir gün otobüsle bir yerlere gidiyorduk, camdan bakarken şunu gördüm:


Torbalı hayatımdan bu şekilde çıktı.

10, en sevdiğim ve en sevmediğim özelliklerim. Daha önceki şalanjlarda da cevapladık bu minvalde sorular, kendime tembel ve dağınık ve son dakikacı diye diye bir hal oldum. Bir de yersiz coşkuyu ekleyeyim bari diğerlerinin yanına, olmadık şeylere coşup ağlayan insanım.

En sevdiğim özelliğime yine "Çok güzel tarhana çorbası pişirmem" yazarak kaçıyorum.

February 24, 2017

(7) Kuyu (Başka Kuyu Bu)

En saçma zevkim annemlerin evin kuyusunda oturmak olabilir.

A post shared by Mina (@kokobella) on

Oturunca kalkamıyorum, sadece oturup etrafıma bakıyorum. Sabah kalkar kalkmaz kuyuya gidiyorum kahvemi alıp. Sonra da kalıyorum orada. Çay filan getiren olursa içiyorum. Kediler geçiyor, köpekler tuhaf tuhaf bakıp gidiyor. Hayatta en sevdiğim yerlerden biri bu kuyu.

Sonunda etrafına bank gibi bir şey yaptılar, bir dahaki gidişimde daha rahat oturabileceğim. Ben kuyuya bakıyorum, kuyu da bana bakıyorsa her şey daha da tuhaf. (Burada eblehçe Nietzsche'ye şaaptım. Bütün bildiğim de bu kadar zaten. Eveth.)

February 23, 2017

(6) Cinooo Kuit Livin On Driiiimz, Cinoooo Layf İz Nat Wat İt Siiimz

Hastası olduğum bakkal ürününü yazacağım, hiç uzatmayayım. Şu:


Artık pek bulamıyorum, geçtiğimiz yıllarda bir yerlerde bulup almıştım, hala aynı sevgiyle yiyebildiğimi görünce de çok sevinmiştim. Çocukluğumun bakkalında satılan ve benim sevmediğim bir şey yoktu zaten, Doritos'un mesela Türkiye pazarına girdiği zamanı hatırlıyorum. Panço'ydu o zaman adı, hayatıma bir ışık gibi doğmuştu.

Şimdiki bakkalımızdan süt, yoğurt, sigara ve alkol mamülleri alıyorum. Baba ve iki oğul, bir nevi kutsal teslis olarak idare ediyorlar dükkanı. Ufak oğlanla kitap değiştokuşu da yapıyoruz, ne zamandır bu kadar iştahla ve süratle kitap okuyan biriyle karşılaşmamıştım, ben yetişemiyorum hızına. "Abla sende şu kitap var mı?" diye soruyor, varsa veriyorum, karşılığında bana son okuyup sevdiği kitapları veriyor. Oscar Wilde istemişti, evde yoktu, gidip aldım. Hemen uyandı satın aldığıma, bakkalın önünde "Aaaa yooo!" "Aaaa olur mu ama canım!" "Yoooooo!" "Yahu saçmalama!" nidaları havalarda uçuştu. Sonra dondurma dolabının yanına çöküp 3'ü 1 arada kahvelerimizi içtik. Ben kitaplık kolu başkanı abla olduğum için kahve, çay ve meyve suyu içiyorum. Barbar kocam barbar olduğu için dertli Türkiyeli usulü çömüp "Ne olacak bu memleketin hali" birası içiyor. Baba bakkalla tabii, yoksa oğlanlar babalarının yanında sigara bile içemiyor.

Bir ayı geçti, kalori saymaya başladım, doğru dürüst beslenmeye çalışıyorum. Dört kilo vermişim. (Bu yarattığım "Vermişim yani aslında farkında bile değilim" havası tamamen yalan, gün aşırı tartılıyorum, alınan-verilen her gramın peşindeyim.)

Ekmekten kurtulayım diye şu sıkıştırılmış talaş Wasa dörtgenlerini hayatıma soktum. Valla zorla yenecek şey değil, ben zaten seviyorum talaş, o yüzden ağlamıyorum yerken. Şu aşağıdaki çocuk gibiyim sabahları:

A post shared by 9GAG (@9gag) on

Gıda konusunda bir de itiraf yazmam gerekiyor ama bugün yapamayacağım, hem ruhen hazır değilim hem de salak gibi oje sürdüm yazının orta yerinde, hayatımdan bezdim şu anda aman değdirmeyeyim, kurusun diye debelenmekten.

Yarın görüşür müyüz? Görüşürüz gibime geliyor.

February 22, 2017

(5) Bir Anda Beliriyorum

Gereksiz bir yeteneğim var mı?
Olabilir.

Önce kardeşime sordum, almayı beklediğim cevabı aldım:


Panter/kaplan desenine, parlak renklere ve en son 1981'de bir altın gününde takılmış gibi duran küpelere olan merakımdan bahsediyor. En nefret ettiği ikiliyi bir araya getirdim hemen:


Bu meyil tabii, elim gidiyor böyle şeylere naapiyim? Sanırım gerçekten en gereksiz yeteneğim evin içinde hayalet gibi dolaşmam. Bunu barbar kocam daha iyi ifade ederdi, arkasında beni farkedince çığlık atıp sıçrıyor haftada iki üç kere.

Bilerek de yapmıyorum, geldiğimi duymuştur diye düşünüyorum her seferinde, duymuyormuş. Bu gereksiz yeteneğin gurusu annemdir aslında, ben de "Haaaiiiiyyyaaa!" sıçraya sıçraya büyüdüm çünkü.

Ne işe yarıyor bir anda belirmek? Hiçbir işe yaramıyor. Koko'yu mutfak tezgahlarını yalarken, Kudi'nin mamasını yerken filan yakalıyorum bazen, öyle bir faydası var. Koko da sıçrıyor beni farkedince, sanırım bu ailede anne-kız ilişkisinin temelini bir anda belirivermek oluşturuyor.

Ayh neyse, gidiyorum ben. Neredeyse iki saattir mahallenin üstünde helikopter dolanıyordu, aptal oldum oturduğum yerde tortortor. Kahve yapayım bari.

February 21, 2017

(4) Üç Kahraman

Hızlıca çocukluk kahramanlarımı yazacağım ve gideceğim, temsilen üç tane seçtim. Kızılay'a yürüyüp Hüsmen Ağa'dan turşu alma planlarımız var çünkü.

1. Kalipso'nun Kaptanı Kusto


Televizyondaki en büyüleyici şey onun sualtı belgeselleriydi. Gerçi sonradan okudum sağda solda, köpekbalıklarını dövüp mercanları hatır hatır kesermiş belgesellerde ama geri dönüp seyrederek büyüyü bozmak istemiyorum. Şu kırmızı berenin hatırasını rahatsız etmeden de yaşayabilirim.

2. Katarina Witt


İki kere Olimpiyat şampiyonu (ilki 1984 Sarajevo Kış Olimpiyatları'nda), dört kere Dünya Şampiyonu Doğu Alman buz patencisi. Gördüğüm en güzel kızdı, çok hayrandım.

3. Mister NO


Korkusuz pilot. Ay herhalde bunu da tekrar okusam sinirlerim bozulur ama küçükken bayılıyordum. Zagor da okurdum ama Mister No'nun yeri ayrıydı. Çizgi roman merakı okuma yazmayı öğrenmemden öncesine gidiyor, her karenin üstüne parmağımı koyup "Peki burada ne diyor?" diye diye okuturdum annemle babama. Kabus gibi. Herhalde delice sevinmişlerdir kendi kendime okumaya başlayınca. Okumaya başlar başlamaz da gözlerim bozuldu zaten.

Annemi de arayıp sordum, "Ben nasıl bilebilirim senin çocukluk kahramanlarını? Heidi vardı?" diye cevap verdi. Heidi vardı tabii de ne bileyim, bir Katarina Witt değildi. Heidi yazana kadar kutup kaşifi Amundsen yazardım.

Yazıyı postalayıp gideyim, kesin bütün gün kahraman düşünmeye devam edeceğim. Giderayak aklıma Danny Kaye geldi, hatırlayanlar ve özleyenler için o meşhur New York Filarmoni konseri youtube'da varmış. Ay Zubin Mehta da ne gençmiş, aman yarabbi.

February 20, 2017

(2) ve (3) Çeşitli Çocukluk Halleri

Ay evin içinde (yani umarım öyledir) alyansımı kaybettim a dostlar. Bu bir işaret mi, öyleyse ne anlamam gerekiyor, köpenkler mi yuttu, sanki çıkarıp masanın üstüne koymuştum en son, niye masada değil o zaman? Şu iki şalanj sorusuna cevap vereyim, günün geri kalanını yerlerde sürünüp yüzük arayarak geçireceğim. (Merhaba kader ortağım Gollum, merhaba sana!)

2. soru çocukluk eğlencemi soruyor. 9 yaşıma kadar tek çocuktum, biraz da içine kapanıktım, annaneme yapışıktım. Arka bahçeye doğuran kediler, bir miktar çizgi film, kitaplar, çizgi romanlar, ananemin anlattığı masallar. Kendi kendimi eğleyebilen bir çocuktum sanırım.

Bir de babam var tabii. Annemin Facebook sayfasından arakladım bunu. Koymasına itiraz etmiştim, "Herkes çok beğendi" diye yazmış bir de fotoğrafın altına.

Okuma bayramı olması lazım, yani demek ki 1985-1986 filan. Babam da gazetenin ilan sayfasından iş arıyor.

Bu tuhaf huyları çocukluğumdan şu yaşıma kadar sürdü. Bir ara yarım metrelik oyuncak ayıma sardırmıştı, sabah kalkınca evin çeşitli köşelerinde, çeşitli kostümler giydirilmiş vaziyette buluyorduk ayıyı. Yatak odamın kapı eşiğinde üzerinde avukat cübbesi ve ağzında sigarayla bana bakan ayı, mutfak masasında güneş gözlüğü ve yağmurlukla oturan ayı, salonun ortasında koluna uçan balon, göğsüne okul harçlığı bantlanmış ayı.

Şimdi köpeklere yapıyor aynı muameleyi. Bizde kaldığı bir gecenin sabahında Koko'yu boynunda Mimarlar Odası bilmemne delegesi kartıyla dolanırken buldum. Çünkü babam sabah 5'te kalkıyor, evin geri kalanı uyanana kadar da neşeyle sanatını icra ediyor.

Yaşlanınca geçer zannettik, geçmedi. Kapışıp küstürdüğü arkadaşı arabasına binip kaçmaya başlayınca ilk bulduğu taksiye atlayıp "Öndeki arabayı takip et!" diyen 70 küsur yaş grubu. Sonra bir cenazede yakaladım küstürdüğü arkadaşını, ağzından girip burnundan çıktım. Cenazeden 6 ay sonra barışır gibi oldular, dün aradı babam, gene küsmüşler. Benim halim kalmadı artık.

3. soruya da hemen cevap yazayım, 7 yaş pantolonumun cebinden ev anahtarı ve özenle düzleştirilip katlanmış Çokomel folyosu çıkardı. Çalışan anne bana çocuğu olarak kendimi bildim bileli anahtarım var, eve hep ilk ben girdim. Çokomel folyoları da hala her yerden çıkıyor.

February 18, 2017

(1) Apartman

İlham Kedisi'nin "Apartman Sohbetleri" şalanjında bir kısmımız için ilk gün, nedir ne değildir okumak için şuraya gidebilirsiniz. İlk soruya cevaben nasıl bir apartmanda büyüdüğümüzü yazıyoruz.

Büyüdüğüm apartmana gelene kadar doğduğum apartman, taşındığımız apartman, annanemin yanında oturduğumuz apartman filan da var aslında. Ne çok apartman var.

Neyse, esas apartman İzmir Karşıyaka'daydı, annemle babamın hayatta sahip oldukları ilk ev. O yüzden hepimiz için çok önemliydi, parkelere filan basamadık bir süre, çizilmesinler diye. Google maps'ten baktım:


Sağdaki apartmanın en üst katıydı bizim ev. Benimkiler satın aldıklarında henüz inşaat bitmemişti, bitmesini bekledik. İlkokul 2'yi bitirdiğim yaz taşındık. Apartmanın kendisini değil de sokağı koydum çünkü buradan dümdüz yürüyünce sahile çıkılıyor. (İzmirliler için: Yalıya çıkılıyor.) Apartmanda bir numara yok zaten, normal beton.

Komşular da normal komşulardı. Karşı dairemizdeki Rüştü Amca dışında. Rüştü Amca kesinlikle normal ya da sıradan ya da unutulabilecek biri değildi. Bütün eski aile fotoğrafları annemlerde olduğu için internetten bulduğum şu vesikalığını koyayım, ben tanıştığımda biraz daha gençti bu halinden.

Olaylar annemle babamın bu evi satın alma arzusuyla müteahhitin ofisine gitmeleri ve "Karşı daireyi bir komiser aldı, bu daireyi kendisine sormadan satmamıza izin vermiyor" cevabını almalarıyla başladı.  Daha sonra 3 kişilik çekirdek ailemizin testten başarıyla geçtiğini öğrendik, alım-satım işlemleri yapıldı.

İlk tanışma annem ile Rüştü Amca'nın karısı Zeynep Teyze'nin balkonlardan hafifçe sarkmaları suretiyle gerçekleşti. Ne iş yaparsınız, kimlerdensiniz konulu konuşma herkesin Hukuk Fakültesi mezunu olduğunun anlaşılması üzerine şöyle devam etmiş:

Annem: Arif de 1970 ODTÜ Mimarlık mezunu.
Zeynep: Aa öyle mi? ODTÜlüler genelde solcu olur.
Annem: Biz de öyleyiz zaten, Arif Dev-Gençliydi.
Zeynep: Rüştü Abiniz de o yıllarda Ankara Emniyet Müdürüydü.
Annem: Ay?
Zeynep: Evet. İyi günler o zaman.

Annem en baştan her şeyi söyleyeyim de ne olacaksa olsun diye düşünmüş fakat komiser sandığımız Rüştü Amca'nın emniyet müdürü çıkması biraz sürpriz olmuştu.

Ertesi gün Zeynep Teyze kahve ve sigara içmeye gelince annem biraz rahatladı. Zeynep Teyze müzik kaseti ödünç almak istedi, annem bizde sadece türkü ve Yunan müziği kasetleri olduğunu söyledi. Rüştü Amca türkü sevmezmiş, klasik müzik ve jazz dinlermiş ama gene de içi kaset dolu kutuyu alıp gitti Zeynep Teyze. İçinde her türlü solcu türküler, Nazım'ın kendi sesinden şiirleri filan. Yani Rüştü Amca karısını yollamış, kasetler üzerinden bizim evin anarşi düzeyine bir bakacak. Etrafıyla ilişkisini böyle küçük numaralarla sürdürdüğünü sonradan anladık.

Kaset kutusu bir hafta kadar sonra geri geldi. Rüştü Amca ile hiçbirimiz henüz karşılaşmamıştık. Bir akşamüstü babamı işten eve bırakan Anadol kapıya yanaştı, koştum otomata bastım, aynı anda karşı dairenin kapısı açıldı. Rüştü Amca ipekli ropdöşambırı ve gene ipekli fularıyla kapıda belirdi. O arada da babamın hafiften kelleşmiş kafasının tepesi merdivenlerde göründü.

Rüştü Amca: (Babamın keline doğru) Arif Bey, Arif Bey!
Babam: (Merdiven tırmanmaktan nefes nefese) Efendim abi?
Rüştü Amca: 5 Mart 1971 gecesi neredeydin?
Babam: Gözaltındaydım abi. Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün bodrum katında.
Rüştü Amca: Ben de en üst katta makamımdaydım.

Herkes kendi evine girerek dağıldı. Bahsi geçen tarih, korkunç ODTÜ yurtları baskını. Nasıl ama, korku filmi gibi değil mi? Annem de babam da görüşleri yüzünden işlerinden olmuş insanlar; bu eve taşındığımızda annem hala emekli olmaya uğraşıyordu, Milli Eğitim Bakanlığı'nın koridorlarında kucağında ben varken hakaretlerle kovalanıyordu. Babamın yıllarca Suudi Arabistan çöllerinde çalışması sayesinde bir ev alacak parayı biriktirebilmişler ve karşı komşumuz Rüştü Amca suretinde belirivermiş.

Fakat olaylar burada devasa bir dönüş yapıyor çünkü Rüştü Amca eski usül bürokrat insandı. Sağ görüşlüydü allah için ve bir milim dönmedi tabii ki fikirlerinden ama inanılmaz donanımlı, dehşet verici bir şekilde zeki ve detaycı, esprili, oturup konuşmaktan zevk alacağınız, sizi de gözünü kırpmadan dinleyen, hükümet gibi derler ya, işte öyle biriydi. Şimdilerde gördüğümüz yüzü neşe içinde yağdan parlayan, kafası ancak bir top karnıbahar kadar çalışan tipler Rüştü Amca'nın anca kapısına paspas olabilirdi. O da belki.

Ailece ahbaplığımız annemle babamın kendilerini Rüştü Amca'nın adı verilen polis kolejinin açılış töreninde Mehmet Ağar'la otururken bulmalarına yol açtı mesela. Annemin hala anlatırken rengi soluyor. Rüştü Amca bizi bir nevi evlat edinmeye karar verdi, edindi de. Annemle babamın devletle olan ve kesinlikle çözülmeyen sorunları çözüldü, Rüştü Amca'nın lenf kanseriyle boğuştuğu yıllarda annemler gözlerini kırpmadan ne lazımsa yaptılar. Atlattı kanseri, hem de iki kere.

Ben her sömestre sonu karne göstermeye gitmek zorundaydım, gözlüğünü takıp uzun uzun incelerdi karnemi, evin içinde derin bir sessizlik. Sonra da her seferinde yeni bir cüzdan, içinde de o zamanın en büyük banknotunu hediye ederdi. Ödevlerime yardım ederdi, tıkandığı yerlerde deniz subayı olan oğlunu arardı. Hakan Abi dünyanın çeşitli yerlerindeki gemilerden bağlanıp ödev yaptırıyordu bana. Evdeki kütüphanesini de (tabii ki askeri bir disiplinle) gönlümce kullandım hep.

Rüştü Amca sayesinde en formal yemek masasında bile idare edebilirim, çatal bıçakla taze incir filan yiyebiliyorum. Çünkü ne demek yapamamak? Ne demek becerememek? Ne demek bilmiyorum? Çok efsanevi akşam yemekleri verilirdi evlerinde, çocuk masası gibi bir adet de yoktu, yetişkin gibi oturup yetişkin gibi yemek yer, sohbete dahil olurdunuz. Bir yaz tatilini Burhaniye'deki yazlıklarında geçirdim, döndüğümde annemlere "Beni toplama kampına yolladınız!" diye ağlamıştım. Sabah 7'de kalk emri veriyordu.

Sonradan anlatmıştı, müteahhiti arayıp "O gözlüklü çocukları olan aileye ver evi" demiş. Yani benimkilerin bütün sicilini zaten biliyormuş, daha biz taşınmadan. Evi tamamen benim sayemde alabildiklerini söyleyip dalga geçerdi annemlerle. O yüzden büyüdüğüm apartmanda alın terim var benim.

2007'de öldü Rüştü Amca, büyüdüğüm apartman deyince anlatılacak en olağanüstü şey onunla olan arkadaşlığımızdı. Gittiği yeri de hizaya sokmuştur, ışık ve huzur diliyorum. Benim hayatıma da böyle temas etti işte, okusa bıyık altından gülerdi diye tahmin ediyorum.

February 15, 2017

Kuyu / Ahmet / Şalanj!

Ay şu köpek çıktı ya o sondaj kuyusundan, ne sevindim anlatamam. Twitter'a girmeye korkuyordum kötü bir şey okuyacağım diye. Sabah kardeşim haber verdi, sonra şu videoyu seyredip kahve fincanımın üstüne ağladım zarıl zarıl.



Kimsenin dönüp bakmayacağı o karakafalı, doğuştan amca kaşlı çocuk için günlerdir çalışılmasına, insanların pes etmemesine, şu videodaki delice sevince filan ağladım valla. Memlekette hala itfaiye varmış, işini bilen madenci varmış, bilim yapan lise talebeleri varmış, Türk Taşkömürü Kurumu varmış ulan! Daha ölmemişiz.

Kuyudan çıkan köpekten Ahmet Şık'a atlıyorum, okusa bozulmazdı diye düşünüyorum. Ailemizin en sevdiği gazeteci Ahmet kapıdan çıkarken eline naylon torba içinde yemek artığı tutuşturmuşluğum var, birinin o gıdaları sokaktaki kedilere köpeklere indirmesi gerekiyordu. Son anda da utanmıştım, ay adam misafir, böyle torba veriyorum diye. "Aaa ver ver. Yahu ver noolacak, bırakırım ben kaldırıma?" diyerek kapmıştı elimden. Ahmet'in her şeyin yanında iyi bir kalbi var.

Şu saatlerde duruşması görülüyor. Oda Tv davasıymış, ben bu son tutuklanması ile ilgili sanmıştım. Yani bugün Fetöcüler yüzünden ifade veriyor. Sonra bir ara da Fetöcü/Pkklı/Her türlü törörcü olmak suçuyla ifade verecek. Neyse, baktım fotoğraflarda yüzü gülüyor, çatır çatır da konuşmuş. Onun bu yıkılmayan hali bana da güç veriyor. Şunları bulabildim şimdilik, bugünkü ifadesinden:



Kısa zamanda dışarı çıkıp yazmaya ve konuşmaya devam edeceğine inancım tam.

Buradan da bir şalanj hadisesine zıplayarak yazımı bitireceğim. İlham Kedisi Hanımefendi yazdı dün, soruları çok beğendim. En yakın komşularımı da dürttüm, biz bir grup olarak bu cumartesi başlıyoruz. Lütfen siz de gelin, şalanjlar ne kadar kalabalık o kadar eğlenceli çünkü. Soruları da şuraya koyayım, düşünürüz cumartesiye kadar.


February 14, 2017

Boyoz Bence Daha Mühim

Ay ben yazana kadar Sevgililer Günü geldi, ben çok başarısızım böyle günler olsun, ne bileyim doğum günleri olsun. Bir haftada yetişip kutladıysam doğum gününü, seviniyorum. Pakistan mesela, kökten bir çözüm arayışına girmiş:


Ben size söyleyeyim bugün Pakistan'da neler oluyor; sokaklarda yatan, anca karnını doyuran kesim zaten kutlanmış mı kutlanmamış mı farketmeyecek. Bir grup azgın kuduz sağda solda kalpli yastık filan yakıp yasağı kutlayabilir. Bizim gibi Pakistanlılar "Off allahım, ne biçim ülke?" diye hayatlarına devam edecek. 5 kuşaktır Cambridge mezunu, sahip olduğu toprakların ucunu bucağını bilmeyen ultra zengin kesim de bayağı içkili miçkili Valentine's Day kutlayacak.

Suyu çıkmış, içi çürük ülke manzaraları. Çürük deyince aklıma geldi, şu yazıyı geçenlerde okudum, buraya koymak istiyorum. Bunun adı aşk değil, flört şiddeti.  Yazının ikinci yarısında listelenen hıyarlıkların bir kısmı benim de başıma geldi, bir kısmını etrafımdaki kızlar yaşadı.

Şiddet derecesi düşük ama bunaltma seviyesi yüksek bir örnek, benimle konuşurken her cümleye "Hayır" ile başlayan ayı.

Ben: "Filmi beğenmedim ben, gözümüze sokmuş her şeyi."
Bu: "Hayır şimdi sinema sanatında car car car car...."
Ben: "Ne güzel lokantaymış burası."
Bu: "Hayır lokanta deyince esas bir de şurası var vır vır vır vır...."
Ben: "Her dediğime hayır diyorsun, nasıl konuşacağız biz?"
Bu: "Hayır öyle yapmıyorum."

Benim durmaksızın yanıldığım, bunun da bayılana kadar itiraz edip beni düzelttiği bu ilişki tahmin edersiniz ki 3 ay sürmedi. Zaten farklı şehirlerde yaşıyorduk. Allah hayatındaki insanlara sabır versin, ne diyeyim.

Nasıl, içinizde kalmış üç gram Sevgililer Günü heyecanını da yok etmeyi başardım mı? Meh meh meh. Amaan allahaşkına üç günlük dünya, alacaksanız alın ayol kalpli gül, güllü kalp. Ben olsam çorap alırdım, yaşlandıkça en güzel hediye çorapmış gibi gelmeye başladı. Ya da boyoz.

Hafta sonu Gediz geldi İzmir'den ve böyle bir şey varmış, hiç söylemiyorsunuz?


Havaalanı servisinden "Bavulu görünce korkma" diye mesaj attı, gene de bunu beklemiyordum. Özenle ayırdım, buzluk torbalarına yerleştirip kaldırdım. Bir fırın da burada açacak kadar boyoz var evde. Denemek için 3-5 tane attım fırına, gayet güzel oldu.

Kaç kere geldi gitti kız, nihayet Kıtır'a oturmayı başardık. Her geldiğinde deniyoruz, hep dolu hep dolu. İnsanlar işten çıkmadan yetiştik bu sefer, masa bulup oturduk. Biz iki kişi Kıtır'a ulaşana kadar yolda kar topu gibi büyüdü grup; bir kısmını yolda bulup kolumuza taktık, Sarıkafa "Ay Kıtır'a mı gitsek?" diye aradı içine doğmuş gibi. Bazıları birbirini tanımayan arkadaşlarım tanıştı, ne zamandır bu kadar neşeli bir akşamüstü geçirmemiştim. Bira içip çerçöp ne varsa yedik. 

"Kıtır ne ayol?" diye soracaklar için ekleyeyim, benim fotoğraf çekmek gibi bir alışkanlığım olmadığı için internetlerden buldum, şöyle bir yer:


Avizeleriyle meşhur bence.

Cumartesi akşamı da önce meyhaneye, arkasından halay çekmeye götürdük Gediz'i. Halay işi felaketle sonuçlandı, sonra yazarım çünkü diagram filan çizeceğim.

Sevgi dediğin illa partnere olacak değil, (pantere de olabilir ho hoh) (ayh özür dilerim gerçekten) bunun arkadaşı var, kedisi var, köpeği var. Şöyle bir dinleyeniniz varsa daha ne ister insan bilmiyorum.


Yerinde duramadığı için flu çıkmış çocuk, Miyu bu, teyzesi sayılırım. En çok onun sevgililer şeysini tebrik ediyorum zira bugün yarın ponponlar gidici.

Günün anlam ve önemine uygun bir şarkı bırakıp gideyim, ütü yapayım, kitap okuyayım.

February 9, 2017

Perşembe Fena Olmayabilir

Ay evi biraz toparlamam lazım ama nedense bir neşe, bir sevinç bastı bana. Kendi kendime şarkı söylüyorum, içimde iyi şeyler olacakmış gibi bir his var. (Lütfen yüzüme sıvama bunu hayat, lütfen.)

Şunu dinliyorum:



En azından nakaratı söyleyebilelim diye kamu hizmeti yapacağım.

"Svaku oluu isprati rom
A onda eto vedri, eto liyepi dana
Volim te
Povyeruy sırçzı mom
Toy şkolyki
Gye si mirna, gye si sama"

Bazı sesler Türkçe'de yok, ben de zaten dili bilmiyorum. Ama insan içinde söylersiniz bu şekilde utanmadan. Hemen çevirisini de koyayım, şuradan aldım:

"Her fırtınayı takip eder gök gürültüsü
Ve ardından gelir temiz, şahane günler
Seviyorum seni
İnan kalbime
Şu deniz kabuğuna
Huzurlu ve yalnız olduğun"

Gülmeyin, İngilizceyi de böyle öğrendim ben. (Hemen de sevinmeyin, sonra ODTÜ'de aylarca döverek tamamladılar geri kalanını.) (Sabır sabır, tekrar tekrar, formül aşağı yukarı bu.)

En azından seni seviyorum demeyi öğrendik bugün, daha ne olsun. (Boşnaklar da bizi sevecek mi?) (Ay tabii ki.) İçinde yalnız kalabilip huzur bulacağımız deniz kabuğu kalpler diliyorum hepimiz için. Hisli pop müzik gibi günler de temenni ediyorum, ağır şeyler düşünmek zorunda olmayacağımız zamanlar. (Güzel günler de bizi görecek mi?) (Deli misin, tabii ki.) (Sabır sabır, formül aşağı yukarı bu.) (Bir de dayanışmada ferahlık var. Onu da ben icat etmedim zaten.)

February 8, 2017

Çarşamba Da Bir Acayip

Haftanın günleriyle itişmem devam ediyor sevgili komşular, gece uyuyamadım. Zaten geç yattım, okuduğum kitap bitti, kalktım yeni kitap seçtim, sigara içtim, dolandım, yatağa girdim, döndüm durdum. Bir süre yatakta iki yanımda horul horul uyuyan ve beni tost gibi sıkıştıran köpenklere baktım. Kusan olmadı çok şükür. Ben kusacak gibiydim aslında, bir süredir midemden vuruyor her şey beni.

Velhasıl bu sabah -ki pek sabah da değildi- haşlanmış patates gibi uyandım. Hemen baktım, Hayko Bağdat Bey'in ailesi de sağlimen ulaşmış Almanya'ya, köpekleri Alis hakkında bir bilgi bulamadım yazıda. Halbuki sessizin sesi, baskı altındaki gazeteciliğin aydınlık yüzü olacak diye girişilen bu haber platformunda Hayko Bey'in yastık ve kiralık ev problemlerinin yanında çöp gibi kapıya bıraktıkları köpeklerinin hikayesini de okumak isterdim. Kısmet.

O arada 10 Ekim davasının ikinci ayağı başladı, tweet ayıklayarak ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Televizyonda yok, gazetede de Twitter'da ne varsa anca o var. Şu isim budur, bu isim şununla bağlantılıdır, şöyle bir ifade verildi ki bu kanunen şu demektir filan; böyle şeyler okumak mümkün değil. Muhabir yok herhalde memlekette, gazeteci deyince bir grup insanın "Aman ne çok yer yandı" fikirlerini okuyoruz.

Dün gece yarısı oturdum liste taradım, "Aman allahım Funda?!" diye başladığım taramada Funda'yı buldum. Aramadığım bir ismi daha buldum, arkadaşımızın kocası. Aradığım diğer iki isim yoktu listede, işte %50 bu sefer sıyırdı, %50 işini kaybetti.

Üniversitede hoca olmak önemli bir şey. Annem mesela, profesör deyince akan sular duruyor hala, "Aaa adam koskoca profesör ama?", evet tabii. De'leri da'ları ayıramayan profesörden öğrencisinin proje parasıyla güç bela aldığı bilgisayara filan çöken profesöre kadar her türlüsü var.

Bir de dersleri tıklım tıklım dolan, çalışan çalışan çalışan, insanın gözünü açan, göremediğine işaret eden, o berbat akademik hiyerarşiyi takmadan herkese aynı sabırla anlatan anlatan anlatan, kendisi de hala heyecanla öğrenen insanlar var. Asistanından profesörüne, var bu insanlar. Onları çıkardığınızda üniversite dediğiniz yerin evrak tamamlamak için ter döktüğünüz herhangi bir devlet kurumundan bir farkı kalmıyor.

Vaziyet bu. Dünkü gece yarısı KHK'si ile üniversiteden ihraç edilen kıymetli insanlardan biri de aşağıdaki fotoğrafta bana bir şeyler anlatan Funda Şenol Cantek.


Ahbaplığımıza çok seviniyorum, bu vesileyle her şeylere onun baktığı taraftan baktığımı ve yanında olduğumu da söylemek istiyorum.

Yan yana durup her zaman yaptığımız şeyleri yapmaya devam edeceğiz, birbirimize destek olacağız, sanırım hayatın anlamı bu.

Nispeten bildiğim yerlerden laf edip gideyim, güncel meseleler vurdukça aklıma çok eski hadiseler geliyor, çapım bu kadar. Maiori forsan cum timore sententiam in me fertis quam ego accipiam ("Perhaps you pronounce this sentence against me with greater fear than I receive it") demiş Giordano Bruno, ben daha ne diyeyim.

February 6, 2017

Ayh Ne Biçim Pazartesi?

Kudi de gece bizimle yatmaya başladı bir süredir, ayakucuma kıvrılıyor. Bu sabaha karşı erken saatlerde kocam dürtüp "Kudi gitmiş, ayaklarını çek biraz" dedi. Çektim ve çıplak ayaklarım bir ıslaklığa temas etti.


Kudi yattığı yere akşam ne yediyse kusmuş ve tüymüş. Allah bilir kaç saat öyle uyumuşum ben. Neyse, kalktım, kendi tarafımdaki her şeyi toplayıp çamaşır makinasının önüne yığdım. Saat sabahın 6'sıydı. Kudi'yi salonda uyurken buldum, kahve yapmaya gittim, salona döndüğümde hem halıya hem koltuğa kusmuştu. Onları da temizledim.

Kahveyle sigara içmeye yeltendim, sigara yokmuş. Havanın biraz aydınlanmasını bekleyip bakkala gittim. Evden çıkarken de kendi kendimi darladım, tam işe gidiş saati, komşularla karşılaşacağım, konuşmak zorunda kalacağım filan diye. Apartmanın apartman değil kadim bir vampir barınağı olduğunu unutmuşum, geceyi insan emerek geçirmiş kat maliklerinden çıt çıkmıyordu.

Yapılacak işler listesi yazayım, kafamı da toplarım hem belki.

1. Çamaşır yıka.
2. Varlık fonu neymiş, iyice oku. Şunu buldum şimdi, buradan başlarım. Varlık fonu nedir bilmeden de yaşlanır giderdim, gidebilemiyorum çünkü Türkiya.
3. Aras Yayıncılık alışverişi kargoya verilmiş mi bir bak. Ay "Kuş-Yazı" diye bir Orta Çağ yazı sanatı varmış, görünce aklımı kaçırdım. Biraz da kitap aldım. Heyecanla bekliyorum.
4. Postaya vereceğin şeyleri ver artık kurban olduğum, masanın üstünde heder oldu her şey.
5. Su iç. İçmiyorsun doğru dürüst.
6. Oje sür. Tırnaklarını kemirme.
7. Terziye git, pantelonları al.
8. Oralara gitmişken güzel peynirciden zeytin al.
9. Yarısı kuruyan kaktüsün kurumayan yerlerini başka saksıya dik.
10. Sarajevo kitabını bitir, bir ay oldu, ne biçim insansın?

Yarısını yapsam iyi bunların. Giderken şarkı bırakayım, kaç gündür kafamda çalıyor ve neden bilmiyorum. En son Kayahan dinlediğimde 10 yaşında filandım, yazlık yer dolmuşundaydım.



Kafamda çalıyor ama yanlış çalıyor, "Yollaaaar duvar olsa önüğğmmeğ" diye. Neyse ama gene de Sezen Aksu'nun şarkı söylerken ne dediğinin anlaşıldığı seneler bunlar, sonra bir ara işler çığrından çıktı.

Ay tam giderayak şunu gördüm twitter'da:


Daha birkaç ay oldu bu köpeği alalı, zaten cins köpek arıyordu, millet üzerine çullanınca bu sokak çocuğuna razı oldu. Şimdi "Hade millet paylaşalım." Yani "çocuklar şımardı köpek diye, aldık biz bunu, şimdi yurt dışına gidiyoruz, bir saksı sardunyaymış gibi atacak yer arıyoruz".

Vay canına yani, beş parasız kardeşim ortalığı yırtarak götürdü köpeğini Almanya'ya, Hayko Bağdat (ki çılgınca Alman sponsorlu yeni bir işi var artık) götüremiyor. Çocuklarına da hayat dersi, köpek dediğin aileden değildir, bir şey olunca atılabilir. Ay ben bunu asla unutmam. Asla.

Of çok sinirlendim.

February 2, 2017

(16) (17) Kedi Eti Yedi

16. soru için çabuk tarafından köpenkleri çizdim. Çabuk çizmemiş olsam da netice bu olurdu. Bu yani elimden gelen.

Sabahtan beri sular kesik. Suların kesikliğinden başka da bir şey olmadı, pırıl pırıl güneşli ama sıfırın altında bilmemkaç derece bir gün Ankara'da. Kendiliğinden uyuz gelen bu perşembeye ben de bir mana katmaya muvaffak olamadım.

17. soru 2017'de olmasını çok istediğim bir şeyi soruyor. İrili ufaklı mucizeler bekliyorum, hangi birini yazayım bilmiyorum. Bir yandan da "Şu ölsün! Bu acılar içinde kıvransın!" filan yazmak istemiyorum, onları hobi olarak şaapıyorum zaten gün içinde.

Sevinecek şeyimiz olsun 2017'de, bu galiba cevabım.

Saat 4, musluklar gurulduyor ama su hala yok. Kalkıyorum kompüterin başından, çiçekleri sulayayım. Sulayamam, su yok. Ayh. Neyse.