March 24, 2017

Yoo Bir Daha Asla!

Sabah şu yazıyı okudum, sokaktan çam yarması bir çomarı alıp eve getirmek hakkında. Okuduğum en güzel yazılardan biri, tanışma hikayesi, köpekli hayat, cins köpek ısrarı filan, harika anlatmış Umut Arabacı. Tanımıyordum, vesileyle tanımış oldum. Bahsi geçen iri kıyım sokak çomarı Nazo:


Biz de para verip cins yavru köpek satın almış iki gerizekalıyız. Ha kafeslerde doğurtup satan bir tip değildi, çiçekli elbiseli emekli bir eczacı kadındı ve tam olarak satın almadık da "o güne kadar yaptıkları masrafları ödedik" ama gene de aynı şey. Kadın bunun ilk ve son doğum olduğunu, bir süre sonra köpeği kısırlaştıracağını söyledi ama onu da bilemeyiz tabii. Koko'yu kucağımıza alıp çıktık o evden, 7 sene oldu. O 7 sene içinde kaç tane ev arayan doberman ilanı gördüm, sayısını unuttum. Üstelik neredeyse tamamı kavgaya sokulmuş, dövülmüş, hunharca doğurtulmuş, son derece çaresiz köpeklerdi. İşte dobermanların kötü şöhreti filan, biliyorsunuz.

Bizim cins peşine düşme sebebimiz veteriner tavsiyesiydi, apartman dairesinde yaşayacaksa ya Alman kurdu ya da doberman almamızı, kolay öğreneceğini söylemişti. Veterinerimiz aslında köpeğe değil hayatımızda ilk defa köpek alacak olan bize güvenememiş bence. Neyse, ben de o arada çok şey öğrendim köpekler hakkında. Bundan sonra çomarlar, barınaklar, ev arayan her cins çocuk ile devam edeceğiz yolumuza. Cümle alemin bokladığı doberman bizim evde karanlıktan korkan bir kucak köpeğine dönüştükten sonra beni ne korkutabilir bilmiyorum.

Yüz kere yazdım, gene yazacağım, kendi aralarında çiftleşip üremeleri yüzünden bir takım hastalıklar nesilden nesile taşınıyor. Bizim yaptığımız bayağı manyakça bir iş, bırakmıyoruz doğa bildiği gibi halletsin, istiyoruz ki illa renkleri böyle, tüyleri şöyle olsun. 7 senedir çıbanlarıyla, isilikleriyle, egzamalarıyla uğraşıyoruz Koko'nun. Bir senedir de vücudunun çeşitli yerlerinde ve çeşitli boyutlarda yumrular üretti, en büyüğü yumurta kadar. Veterinere soruyoruz, cevap "Oluyor böyle şeyler bunlarda, endişelenmeyin", endişelenmemiz gerekirse ameliyat edecek, alacak yumruları. Böyle bir hayat. Bir de kalp krizine yatkınlık var tabii, artık ondan da bahsetmeyeyim.

Bütün bunlar Koko'nun başına gelirken, Kudi ne yapıyor? Kar yağarken terasta oturup neşeyle sokağı seyrediyor saatlerce. Koko seyredemiyor çünkü soğuğu yiyince grip oluyor, sistit oluyor.

Geçenlerde şunu okudum, gözümden yaşlar geldi gülmekten. Leylak Dalı yollamıştı, bir bildiği varmış ki yollamış:


Bobo'nun şuursuz varoluşu, arada bir yanağında beliren pembe beş parmak izi, golden retriever Darçın ve deli annesi filan, köpekli hayata çok gerçekçi baktığını düşünüyorum Serkan Altuniğne'nin. Annemlere yollayacağım, onlar bizden daha zor durumdalar. Çomarları doberman cüssesinde ama kafası pek o kadar çalışmıyor. Üstüne bir de Kapo var, üstüne acıkınca mutfaktan tam ekmek ve beyaz peynir çalıp piknik yapan iki kedi Tintin ve Cenıfır var, üstüne bahçedeki kedi sürüsü var, üstüne sokakta bakılan ve kapasitem dolduğu için isimlerini hatırlayamadığım köpekler var.

Ay başka şeyler de yazacaktım aslında, neyse artık, her yeri köpek yaptım, gidiyorum. Gav gav gav.

March 22, 2017

Hayır, Geri Hoş Gelemezsin

Zafer'i arayanlardan biri ummadığım kadar inatçı çıktı, dün gece yarısı gene carıl carıl çaldı telefonum. Yataktan fırlayıp kapattım telefonu, sabah kalkınca da en azından bu inatçı adamı bloklamanın bir yolunu aramaya başladım.

Sony marka telefonum, numaranın üstüne tıklayıp "Beni bu arayandan kurtar" gibi bir seçenek sunmuyor, gugıllayıp öğrendim, bir numaradan gelen çağrıları sesi mesaja düşürebiliyormuşsun, en fazla bu yapılıyormuş. "Aaa sesli mesaj imkanı mı var?" diye şaşırdım, zaten cep telefonuyla ezelden beri aram iyi değil, bir senedir filan kullandığım bu telefonu hiç sevemedim. Neyse, sesli mesaja düşebilmesi için de rehbere kaydetmem gerekti Zafer'i arayan adamı.

"Zafer'i Arıyor" diye kaydettim, bloklayabildiğim kadar blokladım. Kurtuldum diye sevinirken rehberimdeki numaraların whatsapp'ta da belirdiği aklıma geldi, panikle whatsapp'ı açıp oradan da blokladım. Profil fotoğrafını görmüş oldum adamın, yaşlı annesiyle yanak yanağa poz vermiş, kendisi de 60 yaş civarı bir adammış. Bu Zafer ne yazdı acaba televizyona çıkan o mesajında diye merak etmiyor da değilim.

Hayatın bu karışık haline isyan etmek istiyorum. Rahatsızlık veren aramalar eskiden de vardı, evin babasına verirdin telefonu, o "HÖST!" deyince kesilirdi. Ya da ne bileyim "Abim bokser, babam komsör" diye gözdağı verebilirdin. Tamam başıma gelen biraz fantastik bir felaket ama 3 gündür telefonla ve telefonla birlikte gelen uygulamalarla filan boğuşuyorum, ağlamak istiyorum böyle aşkın ızdırabına.

Şu yandaki İthaki'den çıkma Fahrenheit 451'in de çevirisini hiç beğenmedim. İterek kakarak bitirmek üzereyim, 10 sayfam kaldı. (Babam "İtekaka Yayınevi'nden mi çıkmış mehehhe" diye espri yaptı. Güldüğümü de itiraf etmek isterim.)

"Geri hoş geldin" filan var içinde, "Welcome back"tir diye tahmin ediyorum, insana yazarken tuhaf gelmez mi yahu? Sadece geri hoş gelmiyor, kitabın sağında solunda devam ediyor böyle dangıl dungul laflar. İki çevirmenin adı yazıyor iç kapakta, birinin "elek" dediğine üç sayfa sonra diğeri "kalbur" demiş. 

Ana karakter Montag, karısına bağırıyor "Mildred alarmı sen vermedin!" diye, bir felaketin ortasında alabildiğine manasızca. Orijinali "Mildred you didn't put in the alarm!", bir "Oh no you didn't" hali yani gibime geldi. Yapmış olduğuna inanama hali. Bilmiyorum tabii, çevirmen değilim; okuduğumu anlamak istiyorum, öyle bir arzum var. 

Bu elimdeki bir de 6. baskı, altı seferdir böyle basılıyor demek ki bu kitap, hepimiz satın alıp okuyoruz. Neyse yani, çeviriyle kavga etmekten distopyaya, yanan kitaplara filan yer kalmadı. Zaten ben yazmasam da olur bence. Geçen yaz Nürnberg'te Nazi şeyleri müzesi gezerken Ada şok geçirmişti, "Ama bu Reichtag Yangını? Ama ne kadar benziyor her şey?" diye. Yani artık her şey çok benziyor, bir kere de benim bağırarak göstermeme gerek yok. 

Güzel bir çarşamba temenni ediyorum herkese ve geri geri hoş gidiyorum.

March 21, 2017

Hayır Helikopter, Burası Senin Evin Değil

Gene gül desenli tayt/pijamamla terasta durup bir helikopter pilotuna bakarak başladım güne. Çok alçaktan uçuyorlar bazen, bugün de öyleydi. Sonra caddeden polis anonsları filan da duyunca "Allah allah ne gün bugün?" diye kahve yapmaya girdim içeri. Nevruz bugün, Newroz ve Nowruz yani aynı zamanda. Tebrik ederim bahar bayramınızı.

Twitter'da kavga çıkmış bile, kimin bayramı diye. Aman yarabbi yani kaç bin yıllık pagan bayramı, paylaşılamıyor diye gözlerimi deviriyorum ama tabii bizim memlekette acılı hatıralar var. Ankara'da kutlama filan yok galiba, herhalde önemli birileri şehir içinde oradan oraya gidecek, o yüzden bir helikopter-polis anonsu trafiği var.

Dün evi temizledim, bahar temizliği gibi olmadı ama en azından köpek tüyünden arındırdım bir miktar. Dün süpürüp sildiğim koltuklarda yatıyor ikisi de şu anda; biri topan olmuş, öbürü sırt üstü, biri horluyor. Yatsınlar, varlığım varlıklarına, koltuklarım tüylü kıçlarına armağan olsun.

Hafta sonu şunu okudum:


Nefisti. Hayattan yılmak, aşk, aile, kazık yemeler, her boku bildiğini sanıp bir gün kendi cehaletine uyanmalar, kaybetmek, bulmak ve bu ikisiyle başa çıkabilmeyi öğrenmek. Ay çok beğendim. Bir yerinde ağladım filan, sizden saklayacak değilim. Karakarga'dan çıkan diğer çizgi romanlara da bakacağım bir evden çıktığımda. Cumartesi ve pazar günlerime yumuşak bir bahar güneşi gibi doğdu kitap.

Helikopterler gitti o arada, sırtımdan güneş vuruyor eve, ortalık sessiz, saat 16:30. Gidip biraz dut kurusu filan alayım. Sizi de evde öldürmeyi başaramadığım ender bitkilerden birinin nazik çiçeğiyle başbaşa bırakayım.


Fotoğrafa filtre basana kadar tozunu alaydın zavallının diyor olabilirsiniz, haklısınız. Bahar geldi artık, toz filan alınabilir, güzel şeyler olabilir, belki ütü bile yapılabilir.

March 20, 2017

Hayır. Zafer Sen Bir Gerizekalısın.

Dün akşam oturup birkaç bölüm Taboo seyrettik, seyretmediyseniz valla pek güzel dizi. Gece yarısı oldu, yatalım artık filan derken telefonum çaldı, bilinmeyen numara arıyordu ve kabus böyle başladı.

Arka arkaya bilinmeyen numaralar aramaya başladı, kadınlar, erkekler. Bir yandan sms'ler, "slm arayış ne?", "slm dilek" filan. "Allaaaahhh!" dedim, "Benim telefonum kesin forum morum bir yerlere düştü, Dilek diye peşime düştü millet!"

Barbar kocam telefonu kapıp gelen aramalara cevap vermeye başladı, kimi "Yanlış olmuş" diye kapattı, kimi hal hatır sordu. "Nereden aldınız bu numarayı?" sorusuna bir kadın cevap verdi, Anadolu Cv dediğini sandık. Anadolu TV'ymiş meğer o, sms ile arkadaş olmak isteyen biri yazdı da öğrendik, klip gösteren bir kanalmış, alttan da izleyici mesajları geçiyormuş. Benim numaram Eskişehir'den Zafer olarak dönmekteymiş orada. Dilek ben değilmişim yani, ben Zafer'mişim, Dilek ve diğerleri benim peşime düşmüş.

Gerizekalı Zafer.

Kanalı aradık, telefona bakan oğlan "Numaranızı verdiyseniz tabii arar insanlar" diye cevap verdi. Bir süre avukat mavukat diye tehdit ettik, kontrol edip arayacağını söyledi. O arada tabii "dost olmak ister misin zafer?", "zafer bey, ben mehmet, tanışmak istiyorum, saygılarımla", "cnm nbr?" diye sms'ler gelmeye devam etti. Derken Anadolu TV'den oğlan aradı, bakmış bütün listelere, ne Zafer varmış ne de benim telefon numaram. Herhalde bulup sildi o arada, iş uzamasın, biz saldırmayalım diye salladı.

Telefonumu kapattım. Barbar kocam kalkıp açtı, bazı mesajlar aklına takılmış, tekrar okuyacakmış. Sonra da "Yani nasıl olabilir böyle bir şey? İnsanlar bu saatte televizyondan görüp mesaj mı atıyor yani? NASIL İŞ BU YARABBİ?!" diye hayatı sorguladı. Telefonu tekrar kapattım, yatağa girip Fahrenheit 451 okumaya başladım. Zafer ne yaptı dün gece bilmiyorum ama Bursa'dan bu "macur" adam dün gece çok aradı Zafer'i, bula bula mazbut hetero ev erkeği kocamı buldu, bir yere varamadılar.




Erkeğim ben! Hayatında kendini hiç bu kadar savunmasız hissetmemiş, öyle dedi. Artık ben de "Hoşgeldin ezilenlerin hayatına" diye üstüne varmadım.

Neyse yani, her şeye rağmen memlekette hayat pazar günüydü, gece yarısıydı dinlemeden çok canlı bir şekilde sürmekteymiş. Bunu anlamış olduk. Ben bu satırları yazarken hala tanımadığım numaralardan sms ve çağrı gelmeye devam ediyor, bazı insanlar gerçekten pes etmek nedir bilmiyor. Ya da kaçan kovalanıyor, bilemiyorum.

Haftaya böyle başladım. Kocamın dün akşam sorduğu "Neden böyle şeyler hep senin başına geliyor?" sorusunun cevabını da gerçekten bilmiyorum.

March 17, 2017

Yeni Yedim Ben, Çok Mersi

Bir daha şalanj olur da yeteneklerim sorulursa kitap özetleyicisi ve isim hatırlayıcısı yazacağım, neden aklıma gelmedi daha önce bilmiyorum. Harper Lee'nin Tespih Ağacının Gölgesinde'sini okumadıysanız aşağıda spoylır olabilir, söylemiş olayım.



Her zaman şırank diye hatırlayamıyorum tabii, Harper Lee'ye bozulmuştum açıkçası, hiç haz alamadım o kitaptan, o yüzden fırsat bulunca içimi döküverdim. Bahsi geçen filmi de seyretmedim hala, kitabını okumuştum. Penelope de bazen içimi bayıyor, iç bayması bir yana kitap çok acıklıydı, acıklı film seyretmek istemiyorum.

Sabah iş ilanı gördüm twitter'da, hemen başvurabilecek durumdaki arkadaşlarıma yolladım:


Henüz menfi ya da müspet bir cevap alabilmiş değilim, ben ise başvuramam çünkü 5 sene alan yöneticiliğim yok, zaten uzmanlığım tutmuyor. Aslında birkaç 5 senelik ecnebi ekip-yerel yönetim idare etmişliğim var. O  kadar çok şeffaf bıyıklının elini sıktım, her dediklerine kibarca kafamı salladım ve aynı anda o kadar çok "Bir kere daha sütten ve yoğurttan şikayet edersen tokadı basıcam, dağdayız allahın beyazgötlü ergeni!" diye çıkıştım ki İtalyan Kültür Bakanlığı bilse takdir ederdi bu kariyerimi. Yerel yönetimlere bir faydam olmadı ama bir grup beyazgötlü İngiliz öğrencinin işçi abilerle çömüp Adıyaman tütünü sardığını, ince belli çay bardağında ısrarcı olup içerken serçe parmaklarını havaya kaldırdıklarını filan gördüm. Görevimi başarıyla ifa etmiş sayıyorum kendimi.

Kendime yapılacak iş listesi yapayım, buraya yazınca utanıyorum ve aynı gün içinde olmasa da yapıyorum o işleri.

1. Ütü yap, artık inkar edemeyeceğin bir yığın haline geldi. İnkar edeceksen de dolaba kaldır bari ütülemeden.
2. Yerde sürünen aynayı yerine as.
3. Kitaplığın camlarını sil. Neden? Çünkü tam giriş kapısının karşısında kitaplık, köpenkler eve her gelene histerik karşılama töreni düzenliyor kapının önünde, ağzıları bir karış açık zıplarken uçuşan salyalar ve tükmükler camlı kitaplığın camlarına yapışıyor. Maalesef bu oluyor.

Üç madde yeter, sen Mina'sın küçük düşün, anca. Haydin güzel bir hafta sonu olsun cümleten.

March 16, 2017

Hayır

Hava bu renk, üstelik hava gibi de değil, okuyamadığım romanında Saramago'nun tarif ettiği gibi patates püresi kıvamında. Püreden ileri gidememiştim romanda ama böyle havalarda genellikle çok verimli saatler geçiriyorum. 


"Naaptın, dünyayı mı kurtardın verimli verimli?" diye sorabilirsiniz, ben okuyor olsaydım burayı sorardım, sormakla kalmaz üstüne bir araba da laf ederdim, siz nazik insanlarsınız, çok teşekkür ederim.

Yıkandım. Onu başarabildim yani ama iyi oldu. Tost yaptım, siyah ekmek, yağsız kaşar. En yağsız kaşar bile ne çok yağlı kaşar aslında, her şeyin kalorisine bakınca insanın sinirleri bozuluyor. Kalori dünyasının en masum şeyi suymuş. Onu da ite kaka içiyorum. Bir litrelik bir cam şişeye doldurdum, bari en azından 1 litre içtiğimden emin olayım diye. Neyse işte, tost, evi topla, mutfağı topla, köpeklerle koş, email yaz, fatura yatır. Böyle şeyler.

Dün kendi kendime fenalık geçirdim, o yüzden bugünün bu uyuz aktiviteleri bana iyi geldi. Nereye baksam bir memleketten gitme/kalma tartışması var. Kah inen kah arşa fırlayan bir anksiyete seviyesiyle yaşıyorum, bana iyi gelmiyor hiç tanımadığım insanların buradan tüyme sebeplerini okumak. Bir kere girince o ruh haline, kendimi "Herhalde bizim bilmediğimiz bir şey varoooaaaAAAA HEPİMİZ ÖLECEĞİZ"e gelmiş buldum dün. İyi bir yer değil orası. Bir arkadaşıma musallat oldum, onunla konuşunca sakinleştim biraz.

Sabah da bok gibi rüyalar gördüm, aldatılıyorum, alay ediliyor benimle filan; herhalde kendime güvenimle başlayıp geleceğe dair umuduma kadar domino taşları gibi yerlere yapışmış her şey dün. Neyse, bu sabah kalkıp yeniden başladım.

Onu yapabiliyorum çok şükür. Sonra tumblr'da dolanırken şunu gördüm, çok içime işledi:


Saat 17:00, bugün böyle bir püreydi. Yarın daha güzel olur. Her şeyi denedim, lavantayı denemedim. Onu da deneyeyim.

March 14, 2017

No.

Kar yağıyor Ankara'ya, sulu biraz gerçi ama yağıyor, hava gri. 90'lar popu açtım, Ace of Base filan, bir de mavi oje süreyim dedim. Bu evde oje sürülmüyor, sürer sürmez tüy yapıştı, zaten taşırdım da yer yer. Ay neyse yani, memleketin sokaklarında portakal bıçaklanmamışçasına yazmaya devam edeceğim.

Geçen yazki tadilat sırasında gizemli bir şekilde kaybolan sandalyelerimin başına ne geldiğini anladım. Aslında oluyor bayağı anlayalı, fotoğraf çekmek yeni geldi aklıma.


Bakın orada, duvarın üstünde duruyor bir tanesi. Evdeki adamlar kırıp kapının önüne bırakmışlar, karşımızdaki apartman görevlisi/otoparkçı abi de alıp kendine oturak yapmış. Böylece vedalaştık sandalyelerimle. Aslında vedalaşamadık, her sokağa çıktığımda görüyorum şu halini, gözüm seğiriyor.

O arada sokağımıza falafelci açıldı. Dün uğrayıp bir falafel dürüm aldım, beklerken çay verdiler, genç bir çift açmış dükkanı. Akşam barbar kocamla yarım yarım yedik, çok güzeldi. Menüsünü koyayım aşağıya, bir de arancini diye pirinçten içli köfte gibi bir şey yapıyorlarmış, İtalyan yemeği galiba:


Facebook sayfaları şurada, adres telefon filan orada mevcut. Menü siparişi verince kediler köpekler için küçük bir paket dostluk maması hediye ediyorlarmış.

Ay şu haberi görünce aklıma geldi, kaç sene önce Amsterdam'dan memlekete dönüyordum, check-in yaptırayım diye görevli kıza yanaştım Şikiphol Havalimanı'nda. Eve döneceğimden çok emindim fakat kız bana "Bu uçuşta adınız yok sizin?" dedi. İngilizce dedi, çok şükür gurbetçi memurların yardımı olmadan da anlaşabiliyorum yabancılarla. Neyse yani, bayağı dönüş biletim iptal edilmiş benim, bu kadar yıl sonra hala bilmiyorum neden böyle bir şey oldu.

Üzerinize afiyet kredi kartımı da patlatmışım, kıza da öyle dedim, "Ay ben şuursuz turistim, para filan kalmadı ki yeniden bilet alayım?" Kıza babamın telefon numarasını söyledim, aradık oradan, babam duymuyor telefonunu, zira Türkiye'de gece yarısı. Annemlerin evdeki bütün telefonları zarıl zarıl çaldırarak nihayet uyandırdım ebeveynlerimi, babam bir süre anlamadı ne istediğimi. Sonunda zorla kredi kartı bilgilerini alabildim, kendime uçak bileti aldım ve bindim o uçağa. Sabaha karşı eve geldiğimde bir de kapıda kaldım, gene sesimi duyurup bunları uyandırana kadar kapının önünde sigara içip free shoptan aldığım şekerleri yedim bir süre.

Neyse yani, babam telefonu açmasa ben de orada ölecektim, anlıyorum bakan hanımefendiyi, Hollanda'da böyle şeyler oluyor. Ben sonra başka havaalanlarında da fenalıklar geçirdim, yanlış tarihe bilet almalar olsun, kendi biletimi yanlışlıkla iptal etmeler olsun filan ama allah biliyor bir 3. dünya ülkesi vatandaşı olarak her zaman bir çanta dolusu evrakla yola çıktım.


Diyor ki ecnebi damadımız, "Sırbistan'a pasaportum olmadan girmeye çalıştım." Giremedi tabii. Daha doğrusu Viyana'dan çıkarmadılar, Avusturyalılar mantıklı insanlar oldukları için buna "Hiç çıkma buradan, zaten oraya giremeyeceksin" demişler. Ben damadın temiz bir Sırp dayağı yediğini filan hayal ettim ama dediğim gibi ben 3. dünya ülkesinde doğdum büyüdüm. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk vatandaşıysanız, bulunduğunuz ülkedeki temsilciliğinizi arıyorsunuz, telefonu hemen açıyorlar, size "Manyak mısın neden pasaportsuz seyahat ediyorsun?" demiyorlar, "Tamam bir saat içinde sana geçici bir seyahat belgesi ulaştıracağız" diyorlar. O arada havaalanında insanlar sizin için koşturuyor, acil bir vesikalığınız çekiliyor, elçiliğe emailleniyor, derken Sırbistan Dışişleri Bakanı havaalanını arayıp "Bindirin ulan o uçağa, biz alacağız sınırdan içeri!" diyor, havaalanında panik dalgası yaratıyor. Bu sefer sizi uçağa koşturuyorlar fakat biletiniz "Paşaportsuz gerizekalı" ibaresiyle iptal edildiğinden uçak siz olmadan kalkıp gidiyor. Söz verilen zamanda geçici seyahat belgeniz geliyor, bir sonraki uçağa biletinizi alıyorsunuz.


Ben panikle orada mısın, burada mısın, neredesin diye sorarken herif İrlanda barı bulmuş, orada oturuyormuş. Beyazlık, rahatlık, genişlik, ne ararsanız var.

Ay kalkıyorum ben bu masadan, sırtım ağrıdı, 90'lar popundan da tiksindim biraz. Şunun dışında, bunu seviyorum hala biraz:

March 10, 2017

Hayır

BBC Türkçe şu aşağıdaki kısacık videoyu paylaştı:



Bülent Kılıç'ı bir yerlerden yakalayıp takip etmeye başlamıştım, çok beğeniyorum fotoğraflarını. Videoda söylediklerini de beğendim. İstanbul'da ve memleketin diğer şehirlerinde yürüyen binlerce kızkardeşimle çok gurur duydum, çok.

Bir de KaosGL şu videoyu paylaştı, bu da çok güzel:


8 Mart 2017 İstanbul, İstiklal Caddesi from Can Eren on Vimeo.

Şunu bırakayım giderken, geçen gün bir aklıma geldi ki gitmek bilmiyor, yıl 1990'mış. "Ay neler diyor şarkıdaaaaoooo?!" diye mutfaktan salona ebeveyn koşturtan şarkılardan mehhehhe.




March 9, 2017

(19) (20) Asla! / Kamon Pipığl Yuğr Lettin Mi Davvn

Apartmanlı şalanjı bitirmeye geldim a dostlar! Köpenkler horul horul uyuyor, ortalık sessiz, yeteri kadar kahve içtim, her şey çok müsait. Bir de şu fotoğrafı gördüm biraz önce, çok hoşuma gitti:


Niye böyle bir an yaşanmış, haberi şuradan okuyabilirsiniz.

19, manzarasız müthiş bir daire mi yoksa manzaralı tek oda bir daire mi? Bu satırları iki odalı ve Ankara'nın çatıları manzaralı dairemden yazıyorum, çok da minnettarım bir evim olduğuna ama madem bir seçim hakkım olacak, daire olmasın. Kendi halinde bir evcik olsun.

Müstakil bir ev olursa, biraz da ıssızlığın içinde olursa mesela, bizi ve alt komşumuzu cumartesi tadilat yapıyoruz diye zabıtaya şikayet edip 400'er lira ceza ödememize sebep olan allahın belası vampir komşunun kendisi cumartesi günü tadilat yapınca ben oturduğum yerde delirmem. Koca bir günü içsel muhasebe yaparak geçirdim, vampirle vampir olmayayım, kin gütmeyeyim diye sabır sınavı verdim. Ertesi gün kapılarının önünden geçerken ayağımın ucuyla paspaslarını ittim, bu kadar olabildi.

Neyse, şöyle fotoğraflara bakıp hayal kuruyorum:




Üçünü de şuradan aldım. Kendime de sinirleniyorum, ulan tamam göl kenarında ev yok ama koca teras var, seni tutan mı var, ek çiçeğini, ser kilimini, di mi? Bu bahardan çok ümitliyim, en azından evi neşeli bir hale getirebileceğimi düşünüyorum. Apartmanın geri kalanı yokmuş gibi davranabilirim.

20, hayat bana ne öğretti? Soruyu yazdım, aradan iki saat geçti. Bir yandan düşünür gibi yapıp bir yandan telefonla konuştum, salata yedim, camdan dışarı baktım, google'a sordum. Herhalde insan gibi cevap yazamayacağım, bari şunu koyup kaçayım:


"Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir" mealindeki bu lafı da Sokrates filan bildiğimden değil, babam zamanında Yunanistan'dan tişört getirmişti, onun üstünde yazdığı için hatırlıyorum. Bu da herhalde öğrenme kapasitemle ilgili olarak açıklayıcı olmuştur diyerek gidiyorum, sözü Depeche Mode'a bırakıyorum:

March 7, 2017

(15) - (18) Hayır Canım, Deli Misin?

Ay çok yayıldım, hemen ortalığı toplayarak şalanja yetişeceğim.

15, almış olduğum en saçma teklif. Saçma değil ama biraz gerçekdışı teklifler için kazılara gittiğim yıllara dönüyoruz. Peynir, salça, tereyağı, kilim, çeşitli boylarda testiler, havaalanlarında narkotik köpek delirtecek miktarlarda baharat filan gibi hayati malzemelerin dışında şahsıma keçi, buzağı, çoban köpeği yavrusu, çocuk ve tarihi eser de teklif edildi. Tarihi eser ve keçi dışında hepsi kabulüm bugün, o zamanlar küçüktüm, hayat beni nerelere götürecek bilmiyordum. Hayat beni bir yere götürmedi. Keçilerle anlaşamıyorum, tarihi eser de kişisel mal değildir, insanlığa aittir. Bilemiyorum tabii, belki çok zengin olsam yasal mıdır değil midir bakmadan toplardım, sonra da soyadımı taşıyan bir müze açar sergilerdim, kültür bakanı açılışa gelip beni tebrik ederdi. Bunlar olabiliyor hayatta.


Bahsi geçen keçiler. Keçiler çok zor.

16, kendimi çok değerli hissettiğim bir an. Övgü filan alınca utanıyorum ben, ne yapacağımı da bilemiyorum, asaletle övgü kabul edebilen biri değilim. Varsa eğer değerimi, eşim dostumun küçük jestlerinde arıyorum, bazen buluyorum. İyi oluyor.

17, annemden ve babamdan ne öğrendim. Ay şimdi oturup bir saat anamı babamı övmeye çok üşeniyorum, bir de bankaya filan gitmem lazım, evden çıkmak istiyorum, işte onlar da kendi çaplarında fena insanlar değiller.

Annemden bir hadiseyi anlatırken gaz ve toz bulutundan başlamayı, eski şeyleri sevmeyi, entel gibi giyinmeyi öğrendim. Babamdan da berbat bir espri anlayışı, sağa sola not bırakma huyu ve dahi türlü itlik kopukluk bana intikal etti.


Ben de biriktiriyorum böyle şeyleri, biriktirme huyu da babamın armağanı zaten. Beyazları yıka, beyazlar var, beyaz çamaşır, yıkarsan, beyaz. Sabah giderken harçlık bırakmış, üstünde Atatürk'ten tasarruflu olmaya davet eden not var. Bunlara gülerek büyüdüm, böyle oldu işte netice.

18, cadı mı vampir mi kurtadam mı, neden? Valla cadı deyince benim aklıma çayırlardan kıymetli otlar toplayan, etrafına faydası olan, akıllı ve bağımsız kadınlar geliyor. Ama hayatımın hiçbir döneminde bu cadılık müessesesini kutsallaştırıp sırf cinsiyetim tutuyor diye kendime bir etiket gibi yapıştırmadım, ben bu şekilde faydalı bir kadın değilim, bir bok da bildiğim yok. Bu tarif ettiğim gibi kadınların tarihin çeşitli dönemlerinde kitlesel kıyıma uğramış olduğu gerçeği, bilmemiz gereken tek gerçek. Cadılıkta bir romantizm bulamıyorum, tam tersine Orta Çağ karanlığında boğuluyorum düşündükçe.

Vampir diyeyim ben, böyle sorulara hep vampir diyorum zaten. Ölümsüz hayatla başa çıkabilir miyim emin değilim ama vampirliğe daha aşinayım, en azından zırcahil başlamam yeni kariyerime.

Böylece yetiştim, iki soru kalmış şalanjın bitmesine. Çok geç kahvaltı ettim, hafif bir reflü bastırmaya başladı, gidiyorum ben.

March 3, 2017

(13) (14) Ay Yoo!

Dün doğum günümdü, Kıtır'da ikişer adet gündüz birası içtik, haftalar önce "BANA POFUDUK SABAHLIK ALIN!" diye kendimi yerlere atmak suretiyle işaret ettiğim hediyemi kabul ettim. Kendimi yerlere atmış olmaktan utanmıyorum da geçenlerde hepimizi bunaltan bir meyhane gecesinde bu sene hiçbir doğum gününde hediye alınmamasını teklif etmişler, "Ama yoo SABAHLIK??!" diye itiraz etmişim, hiç hatırlamıyorum.

Meyhane gecesinde de masanın bir yarısı o gece tanıştığımız kadınlardan oluşuyordu. Bir arkadaşımız, iş arkadaşı olan bu kadınlarla normal arkadaşı olan bizi bir araya getirdi yani o gece. Kendi aramızda yaptığımız berbat bir cemevi geyiğine atlayan bu kadınlardan biri şunu dedi, "Aa ben de Alevileri çok severim, eve temizlikçi alınacağı zaman Alevi alıyorum hep, yobazlara gideceğine onlara gitsin para." Evet bunu dedi.

Bu olayı sonradan aktardığımız 17 yaşındaki çocuğumuz Ada'nın gözleri yerinden fırladı, ağzı açık kaldı. Yaşla da alakası yoksa neyle alakası var bu şuursuzluğun acaba? Ben de buraya süper bir insanmışım gibi yazıyorum tabii ama gerçekler öyle değil. Kadına hiçbir şey diyemedim, hiçbirimiz diyemedik. Yani bir "Aboov!" bile çıkmadı. Çıkmadığı gibi gecenin geri kalanında neşeli sohbetimize devam ettik. Ben "Canım kesin görüşelim" filan diye sarılarak uğurladım kadını masadan. Bu yavşaklığımla eğlendi dün Sevda ve Nadire, kendimden olgun arkadaşlar edinip onlara canım pahasına yapışmamın bir sebebi var allah allah? Ben biliyorum ne biçim bir insan olduğumu.

Bu minvalde 13. soruya cevap vereyim, masaları devirmeye, perdeleri tutuşturmaya, "AY SEN NE DİYORSUN BULAŞIK BEZİ?!" diye haykırmaya, karşımdaki hakkında ne düşündüğümü çot diye yüzüne söylemeye, yerden kaldırım taşı söküp kafa yarmaya filan cesaret edemiyorum. İyi mi oluyor, kötü mü, onu da pek bilmiyorum.

14, en sevdiğim fiziksel acıyı soruyor. Çok isterdim "3 saat spor yaptıktan sonraki kas sızlaması" filan yazmayı, öyle biri de değilim. Dövme acısı yazacağım, ilk başlarkenki şaşkınlık geçtikten sonra o vız vız gürültüde ve o küçük ama sabit acıda bir tür huzur buldum hep. (Hep dediğim toplamda 3. Ay lütfen gözlerinizi kısıp makul bir şüpheyle okuyun bunları.)

Giderken arkadaşlarıma pofuduk sabahlığı bile 2 koca sayfa dolusu umut veren bir bağlam içine sokabildikleri için teşekkür ediyorum.


Tom Hodgkinson diye hiçbirimizin tanımadığı bir yazardan alıntı. Ayrıca bana tahammül ettikleri için şükranlarımı da sunuyorum, bundan sonra yeni tanıştığım insanlarla konuşmayacağıma söz vererek satırlarıma son veriyorum.

Şimdi dağılalım, sonra kültürümüze göre giyinip geri gelelim. Sokakta yürürken mensubiyetimiz anlaşılmıyormuş, rahatsızlık vermeyelim etrafa. Mensup olunan kültür ile kast edilenin ne olduğunu tam olarak anlamadığım için panter desenli tam vücut tulum-pijamamı giyeceğim. Kapşonu da var.

March 1, 2017

(12) Hayır

Annemi aradım açmadı, babamı aradım, açtı ama sesimi duymuyor, onun tarafından da şarıl şurul su sesi geliyor. Deniz kenarında balık malık yiyiyorlar herhalde diye düşündüm, "Ha yok, traktör var, tarlayı suluyor" dedi. Annem de ufka doğru kaybolmuş, ya bir şey ekecek ya da toplayacak, tam anlamadım. Ben hımbıl yazlıkçı düşünmüştüm, annemle babam orak çekiç emek üçgeniyle hamlemi savuşturdu. 68 kuşağı bunca yıllık teorik bilgisini nihayet pratiğe döküyor sanırım.

Neyse, günün sorusu "En maskülen/feminen yanın nedir?" ama ben öyle düşünmüyorum.

Prensip olarak insan "yanları"nın cinsiyete göre ayrılmasına karşıyım. Çünkü yol buradan "adam gibi iş yapmak"lara ve "karı gibi kırıtmak"lara gidiyor, tabii aslında bir yere gidildiği de yok, biz zaten oradayız; bir takım erkekler birbirine hakaret etmek için "Sana etek giydiririm" diyor filan. Çünkü sonra bulaşık yıkamak gibi önemsiz bir faaliyet o kadar kadınsı oluyor ki bir erkek yapınca şaşırıp takdir etmek zorunda kalıyoruz. Çünkü mesela kazılarda erkek öğrenciler düzenli olarak araziye çıkar ve işi öğrenirken kadın kısmının mutfağa da yardım etmesi, bulaşığa da bir el atması, arazide "erkek işi" yapacağına evde çizim yapması filan beklenebiliyor. Hatta arkeolojinin önemli isimlerinden bir kadın biliminsanıyla ilgili bir kitap "Arkeolojinin Delikanlısı" başlığıyla çıkabiliyor. Bir kısmımız çok sinirleniyoruz, bir kısmımız neden sinirlenildiğini dahi anlamıyor.

Böyle işte. Yani bilemiyorum bir yandan da neyim maskülen neyim feminen, sürekli pantolon giyerim mesela ama herhalde onun maskülenliği kalmadı artık pek. Bugünkü ayrımlar da umarım bir gün pantolon kadar unutulur. Benim kuşağım da böyle büyüdü, bari arkadan gelenler için düzelsin biraz diye umuyorum. Giderken de arkeolojinin en ilham verici isimlerinden Sally Binford'un taa 1960 yılında bir kazıda ettiği meşhur lafı bırakıyorum aşağıya:


*Yemek yapmaya değil kazmaya geldim.