January 22, 2018

4. Hafta / Geçen Sene 15

52 haftalık şalanjın 4. haftasından bildiriyorum, bütün sorular şurada, köpek fotoğraflarını biraz geçince.

4. haftanın sorusu, şu anda penceremizden görünen manzarayı soruyor. Manzara şu:


Camlar leş gibi olduğu için camı açıp çektim. Çatılaaar çatılaaaar, şimdi gözümde canlandılaaaar.

Yani gene de şükrediyorum çünkü bir açıklık var, başka bir apartmanın duvarına bakmıyorum en azından. Fakat bu 60 yıllık binaları yıkıp yenisini yaparken bahçe mahçe bırakmadıkları için, en tepeye çaktırmadan bir yarım kat filan ekledikleri için gittikçe yapışıyoruz. Eskiden Anıtkabir'i ve Kocatepe Camii'ni görebiliyorduk, o eski apartmanları yıkıp yerine şu soldaki ve ortadaki gibi binalar diktiler, kısıtlı manzaramız yok oldu. Geriye sadece çatılar kaldı. Bir de gökyüzü kaldı tabii, gökyüzüne de şükrediyorum; kuşları görebiliyorum, bulutları ve güneşin batışını izleyebiliyorum.

Sis var, hava kirliliği de olabilir. Burası havası temiz bir şehir değil. Burası ne ekerseniz onu biçeceğiniz bir şehir, gönlünden koptuğu için size mutluluk filan vermiyor. Siz söke söke alıyorsunuz. Arkadaş edinmek zorundasınız, balkona yeşillik ekmek zorundasınız, kapalı havalarda bir tatlı huzur bulmak zorundasınız. Bu, ne kötü ne de iyi bir özellik, sadece bir özellik. "Beni öldürmeyen şey güçlendirir!" türü bir insansanız mesela, kişisel gelişiminize katkısı olur, ne güzel. "Allahım bu ne biçim çile?!" türü bir insansanız buhranlara sebep olabilir. Ben bu ikincisine daha yakın bir tür insanım, gene de asgari miktarda buhranla buralara kadar gelmeyi başardım. Yani olabiliyor, yani her şey mümkün hayatta.

Şu son cümleyi hiç soğutmadan geçen sene ekim ayına dönüyorum, arkadaşımın Instagram coşkusunun ekran görüntüsünü saklamışım:


Ahhahhaha ay allahım! Hala arada açıp gülüyorum buna, o kadar içten ki hiç eskimiyor. O balonlar, o konfetiler. O "bay bay..."daki neşe!

Korkunç haberler almayacağımız bir hafta olmasını umuyorum, bir gün bu memlekette aklıselim hakim olur diye umuyorum. Artık ne diyeceğimi pek de bilmiyorum.

January 20, 2018

Geçen Sene 14 / Aylavyu Padılz

Çok sık gitmediğim için Urla'daki evi dolaşmak hoşuma gidiyor, ellerimi arkama bağlayıp tura çıkıyorum. Bütün karnelerim, eski mektuplar, eşyalarım filan da bu evde olduğundan bir hatıralar geçidi oluyor. Bazen beklenmedik şeylerle karşılaşıyorum, geçen yaz buna gülmüştüm:


Monşerlik, elitlik kolay değil tabii. Bir hafta bu banyoyu kullandım, bu progresif sözlük niye buradaydı, kim bıraktı çözemedim. Banyoda neden ayı gibi ahşap konsol var diye de sorabilirsiniz. Ben artık sormuyorum öyle sorular. Benim anam ve babamla bir yere varılmıyor öyle sorular sorarak.

Dün babamdan 5 kitaplık insaflı bir liste geldi, verdim Aras Yayıncılık'a sipariş, gene heyecanla bekliyorum.

Gene dün, akşam vakti Birgül'le 70 dakika 35 saniyelik telekonferans için kendimi mutfağa kapattım, çıktığımda barbar kocamı kısmen sarhoş buldum salonda, çok mutluydu. Mutfakta iki bardak nane çayı içmiştim, mecburen ayak uydurmam gerekti salonun promiline, bira buldum dolapta. Gecenin kalanını Türkçe pop-rak-her şey dinleyerek geçirdik, Ebru Gündeş'in Fırtınalar'ını ezbere biliyormuşum bunca yıl sonra hala. 

En sevdiğim -tek sevdiğim- palyaço Puddles'ın kanalını karıştırdım biraz. The Ship Song söylemiş geçen yaz, kaçırmışım:


Kadife sesli, zırdeli, dev palyaço Padılz. Yemin ediyorum hayat veriyor bana, ara ara açıp sahnede seyreden insanların yazdıklarını okuyorum, röportaj yapmaya çalışan gazetecilere çektirdiklerini filan. Kesinlikle konuşmuyor Puddles, kimseyle konuşmuyor. Puddles aslında Mike Geier, Mike Geier kendisine ulaşanlara "Ha bi sorıyım Padılz'a ama sanmıyorum konuşacağını," diye cevap veriyor, aynı insan olduklarını kesinlikle reddediyor ahhahha! "Ne demek Padılz aslında sensin? Ben Padılz değilim! Yıllar önce bir barda tanıştık biz.." diye anlatmaya başlıyor hikayesini.

Ayh kalkayım bu masadan. Gieyim de banyoya bir fasikül ansiklopedi, bir şey koyayım. Annemlerin bir bildiği olmalı.

January 19, 2018

Bez Çanta Peşindeyim / Geçen Sene 13


Her sene farklı bir tema ile bez çanta ve defterler çıkaran Aras Yayıncılık, bu sene de arzu ve ihtirasla peşine düşeceğim bir seri üretmiş. Türkçe, Ermenice, Kürtçe ve Yunanca'nın aykırı harfleri. Çanta ayrı, defterler ayrı güzel. Zaten almak istediğim kitaplar da vardı, insan daha ne ister hayattan. Sipariş vermeden babamı aradım, istediği kitap varsa toptan şaapayım diye, "Dur bir bakayım da liste çıkarayım," dedi. 4 saattir gelmedi liste, endişeler içindeyim.

Şunu geçen sene Dersim'de köyde bitirdim:


Daha önce hiç Saroyan okumamışım, babam hep "Sen seversin, oku bak bi!" deyip dururdu, haklıymış. Sanki karşılıklı konuşuyormuşuz gibi içten bir anlatımı var, bazı yerleri içime oturdu okurken. Çevirisi de çok düzgündü ama bir dahakini İngilizce okuyayım diye düşündüm, yazdığı dilde nasıl diye merak ettim.

Geçen sene en çok Urla'da fotoğraf çekmişim. Arada yazıyorum, sabah sessizliği, kediler geliyor, ağaç mağaç diye pastoral pastoral. Halbuki manzara şu:


Bu da pastoral tabii bir nevi ama insanın sinirleri bozuluyor, sabahın köründe ikimizden başka kimse yok ortalıkta ve bana layık gördüğü bu Cenifır'ın. Cenifır evet. Keyt Moss da var.

Gitmeden bir parça müzik bırakayım.



On birinci senesinde, iyi bir insan için, hala utançla başım öne eğik.

January 18, 2018

Çay Nereden Geliyor? / Geçen Sene 12

Geçen gün bir arkadaşım paylaşınca gördüm, dünyada çay demek için hepi topu iki farklı kelime kullanılıyormuş, ya bizim gibi çay ve chay-chai versiyonları ya da té-tee-tea. Ve süper bir açıklaması var bunun, eğer çay kara yoluyla gittiyse bir yere, çay kalmış ismi. Deniz yoluyla taşındığı yerlerdeyse te kelimesinden türemiş.


Çin'de konuşulan çoğu lehçede çay için "cha" deniyormuş, Orta Asya'dan sağa sola taşındığını düşünün, işte meşhur İpek Yolu filan. Farsça, Urduca, hatta Rusça chay olmuş. Aşağı yukarı 2000 yıldır bu şekilde karayoluyla taşınıyormuş çay. (Haritada pembeler.)

17. yüzyılda Hollandalılar çay işine girince Çin'in kıyı bölgesi Fujian'daki limanlardan gemilere yüklemeye başlamışlar çayları, o bölgede de çaya "te" deniyormuş. Bütün Avrupa'ya buradan yayılmış çay. (Haritada maviler.) Portekiz hariç. Çünkü Portekizliler Fujian'dan değil, Macao diye bir kıyı bölgesinden taşımışlar çayı. Macao'da konuşulan lehçede çaya "cha" deniyormuş, Portekizce'de de öyle kalmış.

Eğer bir yerde bu "cha" ya da "te" değil de bambaşka bir kelime kullanılıyorsa anlayacakmışız ki çay orada doğal olarak yetişiyor, dışarıdan taşınmamış. Burma'da mesela "lakphak" deniyormuş.

Çok beğendim çayın bu dünyaya yayılma hikayesini. Çayı düzenli olarak İngiliz damadımız şahsında İngiliz koloniciliğine saldırmakta da kullanıyorum. Yani gerçekten, Hintlilerden çalmamışlar gibi bir de ne kadar İngiliz bir şey haline getirdiler sütlü çayı.

Geçen sene eylülde Urla'dan çeşitli gıdalarla dönmüşüz. Bir dolmalık biber krizi vardı, çok ekmişler, tüketemiyorlarmış. Torbalara doldurup getirdim.


Sonra annem "Yaptın  mı dolma? Biberleri naaptın? Biberler?" diye sıkıştırmaya başladı. Çürütmeden dolma yaptım, anneme de ayrıca kanıt olarak tencerenin fotoğrafını çekip yolladım. Bedavaya gelmiyor biberler, sorumlulukla birlikte geliyor.

Çay yapayım, mutfağı toplayayım. Dün akşam aynı anda hem kendimize hem de köpenklere yemek pişirince olaylar çığrından çıktı. Ve tabii ki 3 haftadır ütülenmeyi bekleyen bir miktar gömlek var. Hep var.

January 17, 2018

Geçen Sene 11 / Ceyn Fondalık

Geçen sene eylülde gene Urla'ya gitmişiz.


Özbek Köy burası, yemek yemiştik. Yan masada oturan ve uzaktan bile köpek görse çığlık atmaya başlayan kazık kadar kadın olmayaydı pek huzurlu bir akşam yemeğiydi. Çığlık ata ata ciğerlerimi söndüren kadın akabinde köpeğin fotoğrafını çekip instagrama koymayaydı belki o kadar sinirlenmezdim. (Sinirlenirdim.)

Sabah şunları gördüm:



İlk fotoğraf için "LA Modern Sanat  Müzesi galası için kırmızı halıdayım" yazmış. İkincisinde "Bu da ertesi sabahki halim. Fermuarını açamadığım için elbiseyle uyudum. Bir kocam olmasını hiç bu kadar istememiştim," yazıyor.

Jane Fonda'yı sevmeyip de ne yapalım, kendiyle dalga geçebilen insan olmak ne güzel.

Çalışmaya gidiyorum, küçüklerin gözlerinden, büyüklerin alınlarının çatından öbüyorum.

January 16, 2018

Dolores / Geçen Sene 10

Lise 2'deydim The Cranberries'in Zombie'si çıktığında, MTV vardı. Akşam okuldan gelir gelmez MTV'yi açıyordum, o saatte Top 10 filan gibi bir liste oluyordu. Aylarca ilk sırada çaldı Zombie. En sonunda babam da ezberledi şarkıyı, öylesine evin içindeydi Dolores'in sesi. Vesileyle İrlanda'dan bahsetmiştik anam ve babamla, IRA'dan, açlık grevinden, çöp tenekesine bırakılmış bir bombanın öldürdüğü iki küçük çocuktan. Çünkü bizim evde bağlantıyı yakaladıysan muhakkak ki acılardan bahsetmek zorundasın, eğitim ve öğretim kapsamında.

15-16 yaşımın ergen dünyasının paralel bir boyutta var olmaya devam ettiğini düşünmekten hoşlanıyorum. Paralel maralel, her seferinde biraz daha çatırdıyor. Bundan sonrası hep yokuş aşağı, allah bilir kaç tane daha böyle yazı yazacağım. Ama 46 yaş çok genç. Çok.

Dün Birgül'ün attığı tweet benim de hislerime tercüman oldu.


Birgül zaten genellikle hislerime tercüman oluyor. Bir kere kısacık oturabildik diz dize şu hayatta, nasıl olabiliyor bilmiyorum. Bir kızkardeşlik gerçeği var hakikaten.

Geçen sene ağustos ayını bozkır sıcağında kendimizi eğlemeye çalışarak geçirdik. Ben Stephen King'in O'suyla yatıp kalkarak o allahın belası palyaçoyla mücadele ediyordum. Terasta yerde yatarken fotoğraf çekmişim:


Şehirde yaz mevsimini seviyorum. Bir sene tez mi bitirecektim, bir şey yapmam lazımdı, ilk defa kazıya gitmeyip Ankara'da kaldım o yaz. "Dünyanın en güzel şeyi yaz mevsiminde boş şehirde dolaşmak!" deyip durdum, yaşadığım sevinci görmeniz lazımdı.

Giderken şunu bırakayım, ergen odasında otururken Dolores'in elini tutmuş, sesinin peşinden gitmiş hepimiz için.

January 15, 2018

Geçen Sene 9 / 1-3. Haftalar

Ay ne biçim başlık oldu?! Neyse, söylene söylene spora gittim, çıkışta markete uğradım, eve gelip acil bir Barok kanalı buldum Sıpotifay'da. Barok çalmazsa kafam çalışmayacak gibi geliyor. Önce duble şalanjlar mimler, sonra çöküp çalışacağım. 4 makale okuyup bu bölüme bir sonuç yazmam lazım.

Geçen sene gene temmuzda annemden sabah sabah sms gelmiş, ekran görüntüsü alıp saklamışım:


Yani böyle okuyunca yunuslar munuslar, bir Poseidon eksik gerçekten mesajda. Ben de uyku sersemi anca köpekleri ne yaptıklarına dertlenebilmişim, o da ulaşmamış zaten. Neyse, annem diyor ki Yunus Amca ve Gönül Teyze gelip almış bunları, Sakız Adası'na gitmek üzere gemiye binmişler. Köpekler meselesine cevap alamayınca aradım, tabii ki kapatmıştı telefonunu, allah korusun Yunan karasularındayken biri arar, çok yazar filan.

Köpeklere ne olduğu ancak 3 gün sonra döndüklerinde öğrenebildim. Karşı komşuları havalı butik sahibi oğlanlara bırakmışlar. O eski İstanbullu-yeni Urla köylüsü oğlanlarla annem arasındaki ilişkiyi de anlayabilmiş değilim bütünüyle. Bir gıda ve canlı hayvan trafiği var; bir yandan reçeller gidiyor, yumurtalar geliyor, kedi yavrusu gidiyor, köpekler koşuyor, arada Hakan Akkaya ve Bengü beliriyor butikte, annem Hakan Akkaya'ya emlak tavsiyeleri veriyor. (Bengü çok güzel bir kızmış.) Oğlanlar akıllılık edip bir doblo satın aldıkları için annemin kalbindeki yerlerini iyice sağlamlaştırdılar. O dobloyla eşek filan taşındı, eşeği gözümle görmesem inanmazdım.

Darısı başıma diyerek 52 haftalık şalanjın ilk üç sorusuna atlıyorum.

1. Nelere şükrediyorsunuz?

30'lu yaşlarımın ikinci yarısında çok şükreden biri oldum ben. Etrafıma da söylüyorum, hem de en anne klişesi haliyle, aç değiliz açıkta değiliz, halimize şükredelim. İnanın içimden gelerek söylüyorum, sabah bir evde uyandığımız ve üç öğün yemek yiyebildiğimiz için bile milyonlarca insandan daha şanslıyız.

Geriye kalanların çoğu tercihler, seçimler, biraz da şans.

Yani ne bileyim tuzu kuru bir Norveçli olaydım başka şeyler yazardım herhalde ama buralı olarak kendi çaplarında normal bir anne baba tarafından büyütülmüş olmama şükrediyorum mesela. Evde şiddet yoktu, taciz yoktu, hatta sosyal demokrat bir ortam vardı.

2. Evim/yuvam dediğiniz yer hakkında yazın.

Küçük. Evim metrekare olarak küçük. Tek başıma yaşarken çok bohemdi, pek hoştu filan. Şu anda dört kişilik iri bir aile olarak birbirimizi iteliyoruz koridorlarda.

Ankara'ya yuvam diyemiyorum. İzmir'den de çıkalı 17 sene oldu, geri dönünce bıraktığım gibi bulamıyorum doğal olarak. Her iki şehirle itişmem de bitmedi zaten. Köpenklerim neredeyse yuva da orası diyerek diğer soruya geçiyorum.

3. Daha çok/sık yapsam dediğiniz 5 şey.

Daha çok kitap okusam.
Daha sık Urla'ya gitsem; anamı, babamı, Çomar'ı daha sık görsem.
Evi daha sık temizlesem de köpek tüyü içinde yaşamasak.
Bilgisayarı açmadan, telefona bakmadan daha çok vakit geçirsem.
Keşke daha sık yüzebilsem. İyi yüzdüğümden de değil, suyun içinde olmayı, deniz kenarlarını sevdiğimden.

Koşarak gittim, biraz mola verince sahil, kumsal filan gugıllıyım bari.

January 14, 2018

Başka Bir Şalanj / Geçen Sene 8

İki arada bir derede yazıvereyim dedim. Komşularımda görmüştüm, "Bizim Büyük Challenge'ımız" diye bir kitap okuma etkinliği. Kendi çapımda dahil olmaya karar verdim. Okunacak kitaplar şöyle:


35 kategoriyi de okumak zorunda değilmişiz, 3 de olurmuş, 5 de, ne kadar istersek. Bir kitabı sadece bir kategoriye sokabiliyoruz. Instagram'da da varlar, heştegleyerek kitapları paylaşabilirmişiz.

Auster'ın 4 3 2 1'ini nihayet bitirdim, iki ay sürdü galiba, aman yarabbi. Valla oradan oraya savruldum okurken, duygu fırtınaları içinde tam nefret ettiğimi düşünürken öyle bir cümle okudum ki neden Paul Auster'ı sevdiğimi hatırladım. Başka da ne diyebilirim bilmiyorum, okuduğuma memnunum şu anda.

Şimdi Spencer Holst okumaya başladım, yukarıdaki şalanjın 16. maddesi olarak şaaparım diye düşündüm.

Geçen sene temmuz ayında annem kardeşimi ve damadı görmek üzere Almanya'ya gitmişti. İçimizdeki en coşkulu turist olduğu için hepimiz merakla takip ettik seyahatini. Kardeşim her gün fotoğraf dizileri yolladı.


Alman yeşilliği ne kadar yeşil.

Valla bu kadın günde 10 saat filan yürüyebiliyor seyahate çıkınca, sırtında 20 kilo antika çaydanlık ve tabak çanak taşıyabiliyor aynı zamanda. Sadece gözüne kestirdiği kafelere, kaldırımlara, parklara bahçelere işaret edip "Ay şurada bir çay içelim!" diyor düzenli olarak. Böyle yani bir turist olarak günlük programı.

Dünden beri yağmur yağıyor Ankara'da, nasıl geçti anlamadım hafta sonu. Güzel bir hafta olur umarım bu, öberek gittim.

January 12, 2018

Gümrük Köpeği / Geçen Sene 7 / Şalanj Var Komşulaaaooar!

Barbar kocam ebay'den silecek lastiği gibi bir şey almış, postacı kapıya getirdi biraz önce. Paket paramparçaydı, "Ay nooluyo bu paketlere böyle son zamanlarda?" diye sordum. Gümrükte köpek açıyormuş paketleri. Sinirlerim bozuldu.

Hiçbir şey diyemedim, ne diyebilirim? Köpeğe de bir şey denmez ki, naapsın garibim çalışıyor o da gümrükte, "Kibar aç!" mı diyecekler?

Geçen sene haziranda Koko'yu derbeder uyurken yakalamışım:


Yaklaşınca uyandırmışım. Gene derbeder. Ve şaşkın:


Bu arada sabah Saçaklı'nın blogunu okurken 52 haftalık şalanj gördüm, şuradan bakabilirsiniz. Ben niyetlendim valla biraz, hafta başına bir soru düşüyor. Pazartesi ilk üç soruyu cevaplasam yetişirim. Sorular şunlar:



Hızlıca çeviriyorum hepimiz için.

1. Hafta: Nelere şükrediyorsunuz?
2. Hafta: Evim/yuvam dediğiniz yer hakkında yazın.
3. Hafta: Daha çok/sık yapsam dediğiniz 5 şey.
4. Hafta: Şu anda pencerenizden görünen manzara nasıl?
5. Hafta: Hayatınıza yön veren bir alıntı.
6. Hafta: Bu haftanın en güzel hadisesi.
7. Hafta: Sizi geren, endişelendiren bir şey yazın.
8. Hafta: Hayatınızı etkilemiş bir kitap.
9. Hafta: Bir çocukluk anınızı paylaşın.
10. Hafta: Dünyaya bakış açınız nedir, nasıl görüyorsunuz?
11. Hafta: Şu andaki müzik listeniz.
12. Hafta: En sevdiğiniz yerler/mekanlar hakkında yazın.
13. Hafta: Herhangi bir konuda kendinizi tutmanıza, çekinmenize ne sebep olur?
14. Hafta: Canlı, akılda kalan bir rüyanızı paylaşın.
15. Hafta: Şu anda üzerinizde ne var? (Ahhahhahhha ay!)
16. Hafta: Daha az yapsam dediğiniz 5 şey.
17. Hafta: Kendinizle ilgili sevdiğiniz şeyler neler?
18. Hafta: Sizi heyecanlandıran bir şey?
19. Hafta: Sevdiğiniz biri hakkında yazın.
20. Hafta: Bir kurgusal/hayali karakter olma şansınız olsa kim olurdunuz?
21. Hafta: Geçtiğimiz sene nasıl değiştiniz? (Merhaba çapsız çevirmen, merhaba sana! Yani insan olarak, kişiliğiniz, huyunuz filan, değiştiğinizi düşünüyor musunuz? Evetse cevabınız, nasıl bir değişim o?) (Ohh yarabbi.)
22. Hafta: Şu aralar en sevdiğiniz filmler?
23. Hafta: Gurur duyduğunuz bir şey.
24. Hafta: Bir pişmanlığınızı yazın.
25. Hafta: Çok önem verdiğiniz, "Bu böyledir, başka türlü olamaz. OLMAMALI!" dediğiniz bir konu.
26. Hafta: Nasıl rahatlarsınız/gevşersiniz? (Yorgunluk atmak gibi yani.)
27. Hafta: Sizi mutlu eden ufak tefek şeyler.
28. Hafta: Bu sene okuduğunuz en iyi kitap.
29. Hafta: Ergen halinize bir mektup yazın.
30. Hafta: Gitmek görmek istediğiniz 10 yer.
31. Hafta: Hayalinizdeki iş/meslek nedir?
32. Hafta: Hayali bir akşam yemekli parti veriyorsunuz, kimleri davet edersiniz?
33. Hafta: 10 sene önce neredeydiniz, ne yapıyordunuz?
34. Hafta: Bu haftanın inişleri ve çıkışları nelerdi?
35. Hafta: Kendiniz hakkında çok sık paylaşmadığınız bir bilgi.
36. Hafta: Hep hatırlamak istediğiniz bir şey.
37. Hafta: İnsanlar sizi nasıl tarif etsin/hakkınızda neler söylesin isterdiniz?
38. Hafta: Hayran olduğunuz/takdir ettiğiniz biri hakkında yazın.
39. Hafta: Halinizden memnun olmanız için ne lazım?
40. Hafta: Hatırlayabildiğiniz en eski hatıralarınızdan birini yazın.
41. Hafta: Söylemeyi en çok sevdiğiniz şarkı hangisi?
42. Hafta: Bunu iyi yaparım dediğiniz 3 şey.
43. Hafta: Hayattaki öncelikleriniz neler?
44. Hafta: Önümüzdeki sene hangi açıdan gelişmeniz/büyümeniz gerektiğini düşünüyorsunuz?
45. Hafta: Sevdiğiniz 5 tuhaf şeyi yazın. 
46. Hafta: Sizi korkutmuş bir şeyi yazın.
47. Hafta: Gelecek hakkında neyi bilmek isterdiniz?
48. Hafta: En son neyi kutladınız?
49. Hafta: Bir sayfada inandığınız şeyleri özetleyin.
50. Hafta: Para düşünmek zorunda olmasanız şu anda ne yapıyor olurdunuz?
51. Hafta: Hayatınızın bu dönemiyle ilgili sevdiğiniz şeyler.
52. Hafta: Yapmayı hayal ettiğiniz bir şey. 

Ya valla kusura bakmayın, ayı gibi oldu biraz ama umarım anlaşılıyordur. Gideyim ben, makale filan okuyayım. Hadi öbtüm.

Gelcek misiniz şalanja? Gelseniz ne güzel olur valla.

January 11, 2018

Minidram / Geçen Sene 6 / Kara Kızıl Bir Gölge

Rewhat'ı ilk defa Aşıkdurduran karikatürleriyle keşfettim, Instagram'da takip ediyorum. Dün çok güzel bir kısa hikaye koydu, siz de görün istedim.

A post shared by Rewhat (@rewhatarslan) on

Geçen senenin hadiselerinde mayıs ayına intikal ettik, daha önce yüz kere yazdığım üzere mayısta Nadire'nin köye gittik. İmam Amca'dan kaçıp sigara içecek yer ararken çektiğim bir fotoğrafı koyayım:


Yağmurlu bahar günleri kadar güzel ne var şu hayatta bilmiyorum. Asi bir inek olduğu için gün içinde peşine düşmek gerekiyor Zoze Gülbahar'ın. (Gülbahar adını ben ekledim, kısmen kabul gördü, isim annesi sayılırım.)

Hazır kırmızı arabamız da görünüyorken fotoğrafta, şu türbe hırsızlığını yazayım.

Küçük yerlerde hayatın temposu yavaş ve tuhaf, insanı kısa sürede içine çekiyor ve allah biliyor çok seviyorum o tempoyu. Urla'da uzunca kaldığımda da aynı şey oluyor, herkesi susturup camiden okunan selayı filan dinlemeye başlıyorum. Datça'da kazıda belediye anonslarını takip ediyorum. Dersim'de köyde de aynı şey oldu.

Çılgın bir telefon ağı vardı köyde, o ev telefonu susmak bilmedi bir hafta boyunca. Nadire tek başına gidince ben de 2-3 günde bir arayarak dahil oluyorum artık, insan aramak istiyor. Bayağı arayıp teker teker herkesi soruyorum, "O nasıl? İyi mi? Bu nasıl peki, o da iyi mi?" Bu oluyor arkadaşlar, içimizde var. Telefonlu haber ağının yanında bir de yolda gördüğünüz insanlardan topladığınız informasyon var. Türbe hırsızlığı meselesine böyle dahil olduk.

Bir gün bahçede çay içerken telefon geldi, yakınlarda bir köydeki Sultan Hıdır türbesini soymuş birileri. İlk bilgilere göre akşamüstü kırmızı bir araba yanaşmış türbeye, hastaları olduğunu söyleyip gece türbede yatacaklarını ifade etmişler. Köy halkı sabah bakmaya gittiğinde türbe tamtakırmış, kırmızı araba da basmış gitmiş. 

Buradan sonrası kaos. Çünkü arabanın plakası için önce Adana dendi, sonra Çorum, sonra Ankara; plaka değil ama gelenler Ankaralıymış, hayır değilmiş filan. Türbeden ne çalındığı konusu da karışık, çok eski şahmeran varmış duvarda, o gitmiş dediler. Çok eski bir kılıç ya varmış ya yokmuş, ya çalınmış ya da hiç var olmamış, bunu bir türlü tespit edemedik. Bir kaç gün evde otururken, yürüyüşe çıktığımızda, arabayla bir yerlere giderken durmaksızın bu hırsızlıktan bahsettik. Sonra bir gün Burhan Abi ve Görüş bizi evde bırakıp kasabaya indi, dönerken yoldan bir amcayı almışlar arabaya. O amca olaylara bambaşka bir boyut getirdi.

Hırsızlığı polise/askere haber vermişler, komutan gelmiş türbeye. Polislerden birine "Çık sandukanın üstüne, bak neler var!" demiş. Polis abi "Yapamam edemem, ben buranın insanıyım, sandukaya çıkamam!" diye itiraz etmiş. Çıkarsın, çıkamazsın, derken çıkmış sandukanın üzerine ve düşüp bayılmış. Ayıldığında ne olduğunu sormuşlar. "KARA KIZIL BİR GÖLGE GELDİ, BENİ ALDIĞI GİBİ YERE ÇALDI," diye anlatmış olanları. 

Kara kızıl gölgenin ortaya çıkmasıyla yeniden dahil olduk türbe hırsızlığına, o arada Nadire de başka bir türbe ziyaretimiz sonrası çarpılıp kaynar suyla haşlanmıştı, bundan başka bir şey konuşamaz olduk. Derken başka bir kaynaktan daha eski bir türbe hırsızlığıyla ilgili bir tanıklık ulaştı bize. 

20-30 sene oluyormuş, hırsızlar köyden bir genç adamla anlaşmış. Bu genç türbeden eşyaları alıp hırsızlara teslim etmiş, kendisine söz verilen parayı da alamamış hırsızlardan. Sonra ortadan kaybolmuş. Yıllar sonra birileri bu genci uzak bir köyün pazarında görmüş, AYAKLARI YOKMUŞ! Sebebini söylemeyi reddetmiş, çok pişman olduğunu ama bir faydası olmayacağını belirterek uzaklaşmış. 

Tam bu ara Hozat tarafında bir köyde cinayet işlendiği için dikkatimiz dağıldı biraz, türbe meselesini çözemeden de tatilimiz bitti, Ankara'ya döndük. Birinin bunları yazması, kaydını tutması lazım. Ben gönüllüyüm aslında ama uzakta yaşıyorum, bir sürü ayrıntıyı kaçırıyorum. Türbe soymak herhalde bütün hırsızlıklar içinde bile aşağılık bir iş, çözmesi de polise düşüyor. Orada yaşayan insanların anlattıkları o kadar ilgi çekici ki işin bu adli kısmını unutuyor insan, bayağı mitolojik bir durumun içine çekiliveriyor. 

Bir dahaki gidişimde kaldığım yerden devam edeceğim, allah bilir neler oldu kaç aydır. Haberin linkini de bırakayım, kara kızıl gölge eksiğiyle olan biten ayniyle vaki: http://www.dersim-haber.com/sultan-hidir-turbesine-hirsiz-girdi-16597h.htm

Bunu aradan çıkardığıma göre geriye Nadire'nin haşlanması, Hozat'taki cinayet ve yeşil leğen efsanesi kalıyor. Umarım yıllar geçmeden onları da yazacağım.

(Ay yahu bu 5. deneyişim, bir türlü yollayamıyorum yazıyı. İki kere elektrikler gitti, kapıya gelen giden bitmedi, bir defa daha deniyorum. Yemin ederim ödüm patlıyor bu memleketin kara kızıl gölgelerinden abavvv!) 

January 10, 2018

Arkeolojik Hanehalkı Yorganı / Geçen Sene 5

Dünkü tez çalışmalarımın neticesinde bir yorgana ulaştım.

Böyle yazayım ki heyecanlı bir giriş olsun istedim, aslında ara vermiş gerzek gibi Twitter'a bakıyordum ki yorganı gördüm:


100 küsur yıllıkmış, İngiltere'de küçük bir kızın hayalgücünden fırlamış, annesi de oturup işlemiş. O küçük kız sonra tekstil tasarımcısı ve tarihçisi olmuş zaten. Yorganın ortasındaki ev, ailenin Oxfordshire'daki eviymiş, 17. yüzyılda inşa edilmiş. Ev de yorgan da kültürel miras kapsamında koruma altında şu anda. Şurada bir miktar bilgi var hakkında.

Yorganın adı da var, "The Homestead and the Forest Quilt", çiftlik ve orman yorganı yani. Homestead lafı sadece binayı değil, müştemilatı ve etraftaki araziyi de kapsadığı için çok hoşuma gidiyor. Kuru kuru binaların içine ve etrafına insanları serpiştiriyor; gündelik yaşamı, yapılan işleri, insanın çevresiyle ilişkisini filan da düşündürüyor.

Arkeoloji de kuru kuru binalardan ve takır takır çanak çömlekten ibaret kalmasın, hep saraylara ve tapınaklara ve anıt mezarlara bakmayalım, "Nerede ayol bu senin benim gibi sıradan insanlar?" şeklinde sıralayabileceğim bir dizi silkinme sonunda aşağı yukarı bu yorganla aynı yere vardı. "Household archaeology" yani hanehalkı arkeolojisi diye bir yaklaşım bu. İşte mesela Maya yerleşimlerini çalışanlar bir evin binasını, bu binanın etrafını çeviren ve günlük işlerin yapıldığı toprak alanı, onun da dışında kalan çöplerin ve atıkların biriktirildiği alanı ve en dışardaki kaktüs bahçelerini bir bütün olarak kabul ediyor. Hanehalkı ya da mesken dediğimiz şey bütün bu alanların toplamı çünkü gündelik hayat bütün bu alanlarda sürüyor, izlerini de bütün bu alanlara bırakıyor. Toprağa kemik parçası düşüyor, yakılan ateş iz bırakıyor, başka yere tohumlar dökülüyor filan. Bu izleri toparlayıp onları bırakan insanlar hakkında bir şeyler söyleyebilmek esas amaç.

Neyse yani, evin etrafındaki bahçeyle, ağaçla, nehirle, ormanla, aslanla kaplanla bezeli yorganı görünce sevinçten içim yandı dün. Danışmanıma da yolladım, bir süre yorganlardan bahsettik. Nadire'yle konuşurken de tezi yazmayı bırakıp kanaviçeye geçmeye karar verdim. Dev ebatlı arkeolojik doktora kanaviçesi. Neticede ben de bir takım evlerde ve etraflarında yapılan gündelik işlerin peşindeyim, ateş mi yakmışlar, mutfak neresiymiş, çöpü nereye atıyolarmış gibi dertlerim var. Kanaviçe olarak ifade etmeye karar verdim, sonra dürüp sırtıma atacağım, Sosyal Bilimler Enstitüsü'ne bırakacağım. Onlar düşünsün.

Geçen sene nisan ayında Urla'ya gitmişiz. Sabah kalkınca kimseyi görmek zorunda kalmadan kahve yapılabilen ve bahçeye çıkılabilen bir ev olduğu için çok memnunum.


Ben burada oturmuş yeniden insan suretine bürünmeye çalışırken kediler gelmişti, hava hafifçe serindi, birkaç kumru dışında ortalık sessizdi.

Gideyim sessiz bir bahçe hayal ederek bulaşık makinesini boşaltayım, tarhana çorbası yapayım. Hayat resmen yemek yapmakla, yapmıyorsam düşünmekle, düşünmüyorsam tabak çanak tencere yıkamakla geçiyor. Çileye bak yarabbi.

January 9, 2018

Müslüm / Geçen Sene 4

Ay geçen gün televizyonda gördüm, Müslüm Gürses filmi geliyormuş, niye bilmiyorum heyecanlandım. Yani müziğinden ziyade kendisine aşinayım Müslüm Gürses'in, bütün her şeye biraz yabancıyım ama film ilgimi çekti. Umarım iyidir. Fragmanını koyayım:



Belki insan sıfatından çok gidip gelen herkes için bir şeyler vardır filmde.

Altın Küre Ödülleri'nin verileceğinin farkında değilmişim, dün baktım kim ne almış diye, filmleri merak ettim. Başka Sinema'da da görmek istediğim birkaç film var, umarım 2018 daha çok sinemaya gittiğim bir sene olur.

Geçen sene mart ayında bir de kar yağmış, Kudi sevinçten şekilsiz bir lekeye dönüşmüş:


Şekilsiz de değil aslında, bayağı keçiye benziyor hödük evladım. Saksıdaki garibanın haline de üzülmeyin, baharda coştu, biz de şaşırdık.

Dün spor salonunda bir sonraki programa geçtim, yeni aletler, yeni hareketler. Sabah yataktan ağlayarak çıktım, gene et kesilmesi her yerlerim. Şu anda kaslarımın sızlamadığı tek pozisyonda oturuyorum sandalyede, hiç bozmadan çalışmaya başlayayım bari.

Naapıyosunuz, iyi misiniz?

January 8, 2018

Kadın Çalışması / Geçen Sene 3

Geçen sene mart ayında sınıf bilinci beni takip etmeye başlamış. Kendi kendime gülmüştüm görünce, saklamışım ekran görüntüsünü.

Şalanj devam ediyor olsaydı Twitter'da bir köşe yastığı gibi takıldığımı yazardım. Gerçekten bir türlü adapte olamadım, kırk yılda bir çok sinirlenip bir şeyler retweetliyorum. Kendimi ifade edebildiğim bir yer olamadı, beni biraz ürkütüyor galiba. Kimse kimse tanımıyor ama herkes sürekli birbiriyle konuşuyor.

Halbuki burası ne güzel, sürekli ben konuşuyorum ahahhah! Üstelik durmaksızın kendimden bahsediyorum. Ben de isterdim fikir yazıları yazayım ama şu saate kadar çapımı anlamışsınızdır diye düşünüyorum.

Ay allahım saat gene 4 oldu, anca sabah sürünerek spora gidip gelebildim. Mutfağı toplayıp yemek yapmam lazım. Çamaşır asmam, bir ara biraz ütü yapmam lazım.

Cumartesi akşamüstü tez danışmanıma son yazdıklarımı yolladım. Pazar sabaha karşı 03.44'te cevap yazmış. İki çocuğu var, o kadar eminim ki hem vakitsizlikten hem de sessizlikte çalışabilmek için saat kurup sabahın 3'ünde kalktığına. Yani çok çirkin genelleyeceğim şimdi ama bir evde adamın çalışması gerekiyorsa o sessiz kütüphane ortamı hemen oluşuyor, çıt çıkmıyor evde. Geldi mi gözünüzün önüne, "BABAN ÇALIŞIYOR, SESSİZ OL!" sahneleri? Kadınsa çalışması gereken, sabah 3'te kalkıp herkes uyurken baş belası öğrencisinin tezini düzeltiyor. Yarabbi.

Bir de fosforlu pembeyle boyamış sağını solunu metnin, bir kısmını doğrayıp atmış, kalan bölümlerin her tarafına "Buralar çok iyi!" diye not bırakmış. Emailin sonuna kalp koyup yollamış, bu kadın gözümde bayağı rakstar.

Gideyim ev hayatıyla mücadeleme devam edeyim, belki gece çalışırım.

January 5, 2018

Of Allahım Yulaf Filan / Geçen Sene 2

Geçen sene şubat ayında Nadire ve Mio tavla oynuyorlarmış:


Şalanj devam ediyor olsaydı tavla oynamayı bilmediğimi yazardım. Bir ara sanki biraz öğretmişlerdi, sonra ne oldu hatırlamıyorum. Evde tavla da yok zaten. Belki Mio öğretir bu sefer, olaylara hakim bir hali var.

Babam kağıt oynamayı öğretti, bir miktar kağıt oyunu biliyorum. İzmir'de yaşamanın şartlarından biri okey tabii, mecbur onu da öğrendim. Çiğdem belası da aynı zamanlarda girdi hayatıma, bir senedir ağzıma sürmedim. Üç beş tane yiyip hayatına devam edebilen biri olsaydım ne güzel olurdu, tek başıma yarım kilo götürebiliyorum rahat rahat. 100 gramında 584 kalori ve 51 gram yağ var. Olacak gibi değil o yağ miktarı. Kabak çekirdeğinin de ondan kalır yanı yok.

Neyse yani, hoşçakal ay çekirdeği, ne güzel günlerimiz olmuştu.

Spora gittim, dönünce yulaf pişirip yedim. Şimdi de oturup tezin bölümlerinden birine eklediğim "Peki tam da bu dönemde Mezoamerikan arkeolojisinde ne gibi gelişmeler oluyordu?" kısmını düzeltmeye devam edeceğim. İşçi sınıfı Mayalar, onların evleri, tarlaları, iş bölümü, kim nerede yemek yapıyordu filan. Kendim arandım "Aooo bunu da eklemem lazım!" diye, şimdi biraz fenalık geçiriyorum ama olan oldu bir kere. Girdiğim gibi çıkacağım Orta Amerika'dan.

Bu inanılmaz derecede yulaflı ve baygınlık verici cuma gününe renk katmak için de saçlarımı biraz uçlarından kesmeye karar verdim. Hoyda bre diyerek satırlarıma son veriyorum, neşeli bir hafta sonu diliyorum.

January 4, 2018

Eski Fırfırlar / Geçen Sene 1

Sessiz sessiz blog komşularımı dolanıp piyango durumlarına baktım, gene bize çıkmamış. Buradan özellikle üç komşuma sesleniyorum, kendilerini biliyorlar, akşama Süper Loto çekiliyor, trilyonlarsa trilyonlar. O doğal yaşam parkından bozma evlere elbet sahip olacağız.

Dün hala gecikmiş yeni yıl hediyesi vermekle iştigal ediyordum, rabbim hayatınıza benim gibi insan sokmasın. Yılbaşı kartlarınızı da aldım ama plansız programsız bir ayı olduğum için "Allaaaah kart yazmam lazım!" diye evde koşturmaya başladığımda ayın 28'iydi, her şey için çok geçti. O yüzden bugünlerde oturup "Çik izir dilirim bin gini çik giç kildim" kartları yazacağım, yazıklar olsun.

Barok Klasikleri diye bir liste bulup açtım hemen, zırcahil olduğum için sanki bir anda evin içine kültür ve IQ puanı doluyormuş gibime geliyor, kendimi daha iyi hissediyorum. Şalanj devam ediyor olsaydı buraya piyanoyu bir türlü sevemediğimi, bu sebeple ailem tarafından dışlandığımı yazardım. Yani ergen nu-metal dinleyen barbar kocam bile hakaret ediyor bana piyano yüzünden. Neyse. Yaylıları seviyorum, öyle biriyim.

Yılbaşı gecesi bir süre televizyon seyrettik, sonra youtube'dan Zeki Müren filan açtık. Sonra Pavarotti. 1964'te Moskova'daki şu hali:



Ailemizin en sevdiği videolardan biri bu. Gencecik.

Sonra Yıldırım Gürses, Queen filan, kavga etmeden tamamladık geceyi. Bir ara barbar kocam "En sevdiğin U2 şarkısını çal," dedi. Bir tane seçemeyeceğime dair uzun bir konuşmaya başlamak üzereydim ki vazgeçtim, Until The End Of The World'ü çaldım. Şunu çalarım diye tahmin ediyormuş:



Tuhaf bir şekilde isabetli bir tahmin aslında, eski ben olsaydım kesinlikle bunu çalardım da 20'li yaşlarımı görmemiş olan barbar kocamda nasıl böyle bir intiba bıraktım bilmiyorum. Oturup bir süre düşündüm, yahu hakikaten bu fırfırlı gömlekli tavır nereye kayboldu benim hayatımdan diye. Belki bana öyle geliyordur, belki hala vardır biraz fırfır.

Saçaklı'nın blogunda bir mim önerisi var, 2017'yi 17 fotoğrafla anlatalım diye. 17 fotoğrafı bitiştirmeye çok üşeniyorum, 17 gün boyunca birer birer koyayım diye düşündüm. (Yani burayı kedi köpekle dolduracağım demek istiyorum.)


Geçen sene ocak ayında yollamışlar, en sevdiğim puantiyeli köpek Mara'nın Almanya maceraları.

Off gideyim ben, iki saattir aynı makalenin aynı yerine bakıyorum, bu yazıyı da bir türlü bitirip yollamıyorum, evde yemek yok. Evde yoğurt, yumurta ya da ekmek de yok. Gidip markette pırasalara ve karnabaharlara boş gözlerle bakayım biraz. Ya ne yiyiyorsunuz bugünlerde? Bana da biraz ilham verseniz keşke.