January 10, 2018

Arkeolojik Hanehalkı Yorganı / Geçen Sene 5

Dünkü tez çalışmalarımın neticesinde bir yorgana ulaştım.

Böyle yazayım ki heyecanlı bir giriş olsun istedim, aslında ara vermiş gerzek gibi Twitter'a bakıyordum ki yorganı gördüm:


100 küsur yıllıkmış, İngiltere'de küçük bir kızın hayalgücünden fırlamış, annesi de oturup işlemiş. O küçük kız sonra tekstil tasarımcısı ve tarihçisi olmuş zaten. Yorganın ortasındaki ev, ailenin Oxfordshire'daki eviymiş, 17. yüzyılda inşa edilmiş. Ev de yorgan da kültürel miras kapsamında koruma altında şu anda. Şurada bir miktar bilgi var hakkında.

Yorganın adı da var, "The Homestead and the Forest Quilt", çiftlik ve orman yorganı yani. Homestead lafı sadece binayı değil, müştemilatı ve etraftaki araziyi de kapsadığı için çok hoşuma gidiyor. Kuru kuru binaların içine ve etrafına insanları serpiştiriyor; gündelik yaşamı, yapılan işleri, insanın çevresiyle ilişkisini filan da düşündürüyor.

Arkeoloji de kuru kuru binalardan ve takır takır çanak çömlekten ibaret kalmasın, hep saraylara ve tapınaklara ve anıt mezarlara bakmayalım, "Nerede ayol bu senin benim gibi sıradan insanlar?" şeklinde sıralayabileceğim bir dizi silkinme sonunda aşağı yukarı bu yorganla aynı yere vardı. "Household archaeology" yani hanehalkı arkeolojisi diye bir yaklaşım bu. İşte mesela Maya yerleşimlerini çalışanlar bir evin binasını, bu binanın etrafını çeviren ve günlük işlerin yapıldığı toprak alanı, onun da dışında kalan çöplerin ve atıkların biriktirildiği alanı ve en dışardaki kaktüs bahçelerini bir bütün olarak kabul ediyor. Hanehalkı ya da mesken dediğimiz şey bütün bu alanların toplamı çünkü gündelik hayat bütün bu alanlarda sürüyor, izlerini de bütün bu alanlara bırakıyor. Toprağa kemik parçası düşüyor, yakılan ateş iz bırakıyor, başka yere tohumlar dökülüyor filan. Bu izleri toparlayıp onları bırakan insanlar hakkında bir şeyler söyleyebilmek esas amaç.

Neyse yani, evin etrafındaki bahçeyle, ağaçla, nehirle, ormanla, aslanla kaplanla bezeli yorganı görünce sevinçten içim yandı dün. Danışmanıma da yolladım, bir süre yorganlardan bahsettik. Nadire'yle konuşurken de tezi yazmayı bırakıp kanaviçeye geçmeye karar verdim. Dev ebatlı arkeolojik doktora kanaviçesi. Neticede ben de bir takım evlerde ve etraflarında yapılan gündelik işlerin peşindeyim, ateş mi yakmışlar, mutfak neresiymiş, çöpü nereye atıyolarmış gibi dertlerim var. Kanaviçe olarak ifade etmeye karar verdim, sonra dürüp sırtıma atacağım, Sosyal Bilimler Enstitüsü'ne bırakacağım. Onlar düşünsün.

Geçen sene nisan ayında Urla'ya gitmişiz. Sabah kalkınca kimseyi görmek zorunda kalmadan kahve yapılabilen ve bahçeye çıkılabilen bir ev olduğu için çok memnunum.


Ben burada oturmuş yeniden insan suretine bürünmeye çalışırken kediler gelmişti, hava hafifçe serindi, birkaç kumru dışında ortalık sessizdi.

Gideyim sessiz bir bahçe hayal ederek bulaşık makinesini boşaltayım, tarhana çorbası yapayım. Hayat resmen yemek yapmakla, yapmıyorsam düşünmekle, düşünmüyorsam tabak çanak tencere yıkamakla geçiyor. Çileye bak yarabbi.

15 comments:

  1. Oyle arkeolojik akımlardan falan haberim yok tabii, ama bir kac sene evvel dunyanin oteki ucunda Chichen Itza yi görmek kismet olmuş, mutluluktan ucuyorum, kulaklarimla birlikte agzimi da acmis bekliyorum, rehberimiz de habire en salak internet sitelerinde bile yazan, piramitlere iliskin popüler seyleri anlatiyor... Delirdim. Bu insanlar ne yapardi ne ederdi hic mi bilgi yok bana yurdum insanini anlat diyesim gelmisti. Daha fenasi var, en son soyledigi; mayalar bir anda ortadan falan kaybolmadi, iste onlar biziz iste onlar bu gordugunuz cocuklarrr okula gidemiyorlarrrrrr bagis yapmayi unutmayinnnn... Allahimm ne bozulmuştum.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Yaa ne kadar şanslısın, muazzam bir yer Chichen Itza, gugılladıklarıma dayanarak söylüyorum :) Da evet işte, hep tapınak, gene piramit. Öyle yerlerde de konut yok, dolayısıyla elit sınıf ya da rahip filan dışında kalan hiç kimseden iz yok.
      Arkeoloji öyle başladı, güzel eşya, muazzam mimari peşinde. Aşağı yukarı 150 sene sonra hala gittiğimiz her yerde güzel şeylere bakıyoruz, insan yok. İşte bu "arkeolojinin dönüşmesi lazım" akımları 1970'lerde gümbür gümbür çıktı ortalığa. 40 sene olmuş. Şimdilerde sosyal bilimler sanki biraz daha hızlı adapte oluyor yeni fikirlere, belki bir 50 sene sonra yurdum insanı görürüz arkeolojik alanlarda inşallah :D

      Delete
    2. Simdi yazdıklarını okuyunca yavv "cahil cahil konusmusum haa" diyerek bi kahkaha attim :)
      Ay ama bak bir de Gobeklitepe'ye gitmiştik, asiri heyecanlanmistim anlatilanlari duyunca...
      Su anda yine bir tespit yumurtluyorum -ama galiba gerceklik payi var- sosyal bilimler yerine fen bilimlerine yonlendirilmis bir garibanin drami benimki... Okuması keyifli miydi bilemem ama arkeoloji dinlemek bi harika, acayip imrendim. Teşekkürler aciklamalar icin ;)

      Delete
    3. Ay olur mu ya, ne cahil konuşması, tam tersi çok isabetli bir şikayet o. Üstelik çoğumuz turistken ne görürsek seviniyoruz, görmediğimiz şeyleri merak etmiyoruz. Halbuki seyirci grubu olarak bizim de bir etkimiz var bu işlerde.
      Göbeklitepe'nin kalbimdeki yeri o kadar ayrı ki :) Taşlarına yanaklarımı sürtesim geliyor her seferinde. Biraz sistemli çalışılsa o Urfa-Diyarbakır-hatta biraz Adıyaman bölgesinde, aynı ölçekte olmasa bile başka Göbeklitepeler olduğuna neredeyse eminim. Yani benim orijinal fikrim değil bu, bir kısım arkeolog böyle düşünüyor, ben de onlara katılıyorum. En azından o kültür o bölgede baskınmış bir dönem, o mimari, o hayvan ve insanımsı kabartmalar filan.
      Ay keşke beni de biraz fen bilimlerine yönlendirselerdi de gene arkeoloji yapmaya çalışsaydım. Bu son 20-30 senede, metoddu teknolojiydi, arkeolojiyi biraz ileriye iteleyen çoğu şey fen bilimlerinden gelme. Oturdum toprak kimyası okuyorum, fosformuş, demirmiş, nerede birikirmiş. Çünkü bunları yapmazsak elimizde taşlar, çömlekler ve çok güzel sorular kalıyor. Sürekli aynı cevapları vermemek için biraz fen çabası lazımmış :)

      Delete
  2. Yazın bana My Mother Pieced Quilts adlı muhteşem şiiri hatırlattı, tekrar okuyayım onu bulayım da, Urla'yı görmedim hiç bu yaz gitmek istiyorum.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Bulup okudum şiiri, biraz da ağladım okurken. Çok teşekkür ederim gelip buraya bıraktığın için, gerçekten çok güzel.
      Urla'yı gör mutlaka, eskiden daha kendi halinde ve daha perişan bir kasabaydı, şimdi daha turistik. Yeni dükkanların, kafelerin filan çoğunu açanlar Urlalı değil, en çok buna takılıyorum. Ama bir yandan da biraz eli yüzü düzeldi, eski evler ayağa kalktı, bir kısım Urlalı ürettiklerini satabiliyor insanlara filan. Bizim ev çok ortalık yerde, denk gelirsek kahve yaparım bahçede :)

      Delete
    2. Ya sevdin mi sahi, ne güzel
      Teşekkürler, kahve içeriz birlikte :)

      Delete
  3. Az evvel tarhana çorbası pişirdim ben de. Gitmeden son tarhana, zira bitti :)
    Yorgana bayıldım, gidip çalasım geldi. Yorgan kaybolur ve bu yorumu okuyup benden bilirlermiş :)
    Bir zamanlar Winona Ryder'ın oynadığı yorganlı bir film izlediydim, o geldi aklıma. Şu linkte:
    http://www.antivizyon.com/etiket/how-to-make-an-american-quilt-altyazili-izle
    Koşturmaktan yoruldum valla, her gün çifte mesai yapıyorum sabah-öğle. Ne Ankara imiş yav :)Kar yağmazsa haftaya bye bye.
    Öpüldünüz

    ReplyDelete
    Replies
    1. Valla dayanır kraliçenin ajanları kapına, o yorganı yedirmezler. Ay yaa bu filmi duydum ben ama izlemedim, dur bakiyim gündüz sineması olarak attırıyım araya bari, yaşasın :)
      Ankaramız kışın daha heyecanlı ve aktif bi yer efendim :) Ben da öptüm.

      Delete
  4. Geçmişte yaşayan insanların gündelik hayatını öğrenmek, belgelemek, sunmak en ilgisizleri bile tarihe yaklaştırır diye düşünüyorum.
    Yorgan da şahaneymiş bu arada. Küçük bir kız hayal ediyor ve bu bloga, bunu okuyanlara kadar ulaşıyor.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ya valla di mi? Üstelik bizim gibi insanlar, geçmişte yaşamış en kalabalık insan grubu, kral mral toplasan kaç kişi ediyor binlerce yıl boyu :) Bütün medeniyet çalışan didinen sınıfların omzunda taşınmış, tarih sadece elitleri yazmasın artık, hiç adil değil.
      Yorganı bağrımıza basmış olmamıza da çok seviniyorum :)

      Delete
  5. Sayın Fermina Hanım , şu yazdığınız bilgileri ilk defa duydum . Ve öyle bir okudum ki anında ezberledim. Çok heyacanlandım.
    Bu bilgilerle nasıl hava atacağımı tahmin bile edemezsin.
    Teşekkürler :)

    ReplyDelete
    Replies
    1. Ay estağfurullah :D Yazayım bari arada hava attırıcı bilgiler, bilmiyorum ki başka ne çıkarabilirim ama şu anda kendimi sorumlu hissediyorum :D

      Delete
  6. Annem hep sorardı, "Akşama ne pişireyim?". Yahu elli çeşit yemek var neyi düşünüyor bu kadın derdim hep. Şimdi sabahtan oturup düşünüyorum, akşama ne pişireyim diye. Akşama varıyorum, hala karar verememişim. Halbuki ne büyük dertmiş, zamanında küçümsemişim. :S

    ReplyDelete
    Replies
    1. Of valla ben de aynı şeyi düşündüm dün, annemi her gün biraz daha anlıyorum ve çok bozuluyorum, bunun için 40'ıma dayanmış olmam gerekiyormuş.

      Delete